Nevrotik Sevgi İhtiyacı

Karen Horney


Bugün sizlerle tartışmak istediğim konu, nevrotik sevgi ihtiyacıdır. Birçok kez şu ya da bu yolla anlatılan, açıklanan klinik malzemesinden yeterince payınızı aldığınız için belki de sizlere son gözlemleri aktarmayacağım. Konumuzun çok geniş ve karmaşık oluşundan ötürü kendimi birkaç noktayla sınırlandırmak zorundayım. Konumuzla ilgili olguyu tanımlamayı olabildiğince kısa tutacağım ama anlamını tartışırken daha açık ve ayrıntılı bilgi vereceğim.

Bu bağlamda "nevroz" terimini koşula bağlı nevroz olarak değil, çocukluğun ilk yıllarında baş gösteren ve tümel kişiliği az ya da çok içine alan kişilik nevrozu olarak ele alıyorum.

Nevrotik sevgi ihtiyacından söz ederken, günümüzün hemen hemen bütün nevrozlarında değişik biçimlerde ve nevrotik insanın farklı ölçülerde bilincinde olduğu görülen, ihtiyaçlarının ketlenmesine karşı artan bir duyarlılık kadar, nevrotik insanın sevilmeye, sayılmaya, başkalarından yardım, destek görmeye, farkedilmeye, yönlendirilmeye yönelik ihtiyacındaki bir artış olarak göze çarpan olayları anlatmak istiyorum.

Peki, normal ve nevrotik sevgi ihtiyacı arasındaki fark nedir? Belli bir kültürde genel olanı normal olarak adlandırıyorum. Hepimiz sevilmeyi ister ve bundan haz duyarız. Bu ölçüde sevgi ihtiyacı — ya da daha doğrusu sevilme ihtiyacı— nevrotik bir olgu değildir. Nevrotik insanda sevgi ihtiyacı artmıştır. Eğer nevrotik bir insana bir garson ya da gazete satıcı her zamankinden daha az dostça davranırsa bu, onun ruhsal yapışım altüst edebilir. Aynı şey, herkesin kendisine dostça tavırlar takınmadığı bir toplantıda da olabilir. Bu konuda daha çok örnek vermek gerekmiyor, çünkü hepimiz bu tür şeyleri çok iyi biliyoruz. Sağlıklı ve nevrotik sevgi ihtiyacı arasındaki fark, aşağıdaki gibi tanımlanabilir

Sağlıklı insan için, saygı duyduğu ya da bağlı olduğu insanların da kendisini sevmesi, sayması ve onurlandırması önemliyken, nevrotik sevgi ihtiyacı zorlanımlı ve ayrım gözetmez.

Bu tepkiler analizde çok daha iyi gözlemlenebilir, çünkü hasta-analist ilişkisini öteki insan ilişkilerinden ayıran bir özellik vardır. Doktorun, analizde sırasındaki duygusal katılımdan göreceli yoksunluğu ve hastanın özgür çağrışımı bu tepkilerin gündelik yaşamdakinden daha kolayca gözlemlenmesine olanak sağlar. Ancak nevrozlar birbirinden ne denli farklı olursa olsun hastanın, analistin onayını kazanmak için özveride bulunmaya ne denli istekli olduğunu ve hoşnutsuzluğuna neden olabilecek şeylere karşı ne denli duyarlı olduğunu tekrar tekrar gözlemleyebilir.

Nevrotik sevgi ihtiyacının belirtileri arasında kültürümüzde çok yaygın olan bir tanesini vurgulamak istiyorum: Sevginin gözde büyütülmesi. Burda özellikle onlara tapan, onları seven ve şöyle ya da böyle umursayan birileri olmadığı sürece kendilerini mutsuz,* güvensiz ve çökmüş hisseden nevrotik kadınlar grubuna dikkati çekmek isterim. Ayrıca, evlenme arzusunun zorlanımlı bir nitelik aldığı kadınlar grubunu da anmak gerek. Bu kadınlar, sevme yetisinden bütünüyle yoksun olmalarına ve erkeklerle ilişkileri dillere destan ölçüde zayıf olmasına karşın, sanki hipnotize edilmiş gibi gözlerini yaşamın tek bir noktasına dikerler: Evlenmek. İşte bu tip kadınlar, kendi yaratıcı güçlerini ve becerilerini geliştirme yetisinden yoksundurlar.

Nevrotik sevgi ihtiyacının tipik, önemli bir özelliği de, kendini aşın kıskançlıkta ele veren açgözlülüktür: "Sadece beni sevmelisin!" Bu olayı birçok evlilikte, sevgi ilişkilerinde ve arkadaşlıklarda rahatlıkla gözleyebiliriz. Burda söz konusu ettiğim kıskançlık, ussal etkenlere dayanan bir tepki değil, tek sevilen olma arzusunun ve açgözlülüğün bir dışavurumudur.

Nevrotik sevgi ihtiyacındaki doymak bilmezliğin bir başka dışavurumu da, "Ben nasıl davranırsam davranayım, beni sevmelisin," sözleriyle dile gelen koşulsuz sevgi ihtiyacıdır. Bu, özellikle analizin başlangıcında önemli bir etkendir. O zaman bu hastaların, kışkırtıcı bir biçimde davrandıkları izlenimini ediniriz. Kışkırtıcılıkları ilkel saldırganlıkta değil, daha çok, "Böyle kötü davransam bile beni yine kabul eder misiniz" yakarışında dile gelir. Bu hastalar, analistin sesindeki en küçük bir ton değişikliğine, "Görüyorsunuz işte artık bana katlanamıyorsunuz," der gibi dikkat kesilirler. Koşulsuz sevgi ihtiyacı kendisini ayrıca, karşılığında hiçbir şey vermeksizin, "Karşılık veren birisini sevmek çok kolay ama hele bakalım karşılığında bir şey almaksızın da beni sevecek misin," der gibi sevilme isteğinde ele verir. Hastaya göre, doktora parasını ödeme zorunluluğu bile doktorun asıl amacının yardım olmadığının bir kanıtıdır yoksa hastayı iyileştirmekle hiçbir kazanç sağlamayacaktır. Bu öylesine ileri gider ki, cinsel yaşamlarında bile bu isteği duyarlar, "Yalnızca benden cinsel doyum aldığın için beni seviyorsun." Eşi, ahlak değerlerinden, onurundan, parasından, zamanından, vb özveride bulunarak ona sevgisinin gerçek olduğunu kanıtlamalıdır. Bu mutlak isteğin yerine getirilmesindeki eksiklik, reddedilme olarak görülür.

Nevrotik sevgi ihtiyacının doymak bilmezliğini gözlemleyince, kendi kendime, nevrotik insanın peşinde olduğu şeyin gerçekten de ilgi ve sevgi olup olmadığını, sözkonusu kişinin aslında maddi kazanç peşinde koşup koşmadığını sordum. Sevgi isteği, başka bir kişiden ister bir iyilik, ister zaman, para, armağan vb özveriler olsun, bir şeyler sağlamaya yönelik gizli bir arzunun dış görünümü olamaz mıydı?

Bu soruya genel anlamda yanıt verilemez. Gerçekten sevecenlik, saygı, yardım özlemi çeken insanlardan, sevgiyle hiç ilgilenmeyen ama karşısındakini kullanıp ondan alabileceklerinin hepsini almak isteyen nevrotiklere dek uzanan bireysel farklılıkların bulunduğu çok geniş bir alanın varlığı sözkonusudur. Ve bu iki uç arasında her türden geçiş ve değişiklikler vardır.

Bu noktada şunu vurgulamak yerinde olabilir: Sevgiyi bilinçli olarak hepten reddeden insanlar, "Sevgi üstüne yaptığınız bu konuşma çok saçma. Bana gerçek şeyler verin!" diyeceklerdir. Bu insanlar, çocukluklarının ilk yıllarında çok derin acılar çekmiş ve sevgi diye bir şeyin olmadığına inandırılmışlardır. Ve bu nedenle sevgiyi yaşamlarından tümüyle söküp atmışlardır. Bu kişilerin analizi, benim varsayımımın doğruluğunu onaylar niteliktedir. Eğer analizde yeterince uzun süre kalırlarsa, incelik, dostluk, sevgi gibi şeylerin gerçekten varolduğuna inanmaya başlarlar. O zaman, doymak bilmez arzulan ve maddi şeylere yönelik özlemleri, bir tünelin içine giren araçlar gibi birdenbire gözden kaybolur. Dürüst bir sevilme arzusu ilk önce belirsiz bir biçimde, sonra giderek daha da güçlü olarak suyüzüne çıkar. Açgözlü bir sevgi isteğiyle genel hırs arasındaki ilginin açıkça görülebileceği olaylar vardır. Nevrozlu doymak bilmezlik özelliği gösteren bu insanlar, sevgi ilişkileri geliştirirler, sonuçta iç nedenlerden ötürü bu ilişkiler bitince abur cubur yemeğe başlarlar, böylece dokuz-on kilo ağırlaşırlar yine bir sevgi ilişkisi kurunca fazla kilolarını atarlar ve yine kilo alır, yine fazlalıklarını atarlar ve bu döngü uzun bir süre tekrarlanabilir.

Nevrotik sevgi ihtiyacının bir başka belirtisi de, isterik kişilikli insanlarda çok sık görülen reddedilmeye yönelik aşın duyarlılıktır. Bu tipler her şeyi reddedilme olarak alır ve yoğun nefretle tepki gösterirler. Hastalanmadan birisinin, sevgi gösterilerine tepki vermeye bir kedisi vardı, bir keresinde bu kediyi öfkeyle duvara fırlatmıştı. Bu, şekli ne olursa olsun, reddedilmeyle boşalabilecek öfkeye tipik bir örnektir.

Gerçek ya da hayali bir reddedilmeye yönelik tepki her zaman açık değildir; çoğu kez gizlenmiştir. Analiz sırasında gizli nefret, üretkenlikten yoksunlukla, analizin değeri konusunda duyulan kuşkuyla ya da başka tür direnmelerle dile gelebilir. Hasta analiste karşı direnmeye başlayabilir çünkü analistin yorumlarını reddedilme olarak alır. Biz ona birtakım gerçekçi içgözlemler sunduğumuza inanırken, o bunları eleştiri ve küçük görmeye yorar.

Bilinçaltında da olsa, sevgi diye bir şeyin olmadığı yolunda sarsılmaz bir inanç taşıyan insanlar, genellikle çocukluklarında yoğun düş kırıklıkları yaşamışlardır, bu düş kırıklıkları onların sevgiyi, sevecenliği ve dostluğu yaşamlarından sürüp .çıkarmalarına neden olmuştur. Aynı zamanda bu tür inançlar, reddedilmenin gerçekten yaşanmasına karşı bir korunma görevini de üstlenir, işte bir örnek: Görüşme odamda kızımın bir oyma işi vardı. Hastalanmadan birisi bana bu oyma işini sevip sevmediğimi sordu —ve uzun bir süredir bunu sormak istediğini itiraf etti— "Kızımı temsil ettiği için ondan hoşlanıyorum" diye yanıt verdim. Yaratım hastayı sarsmıştı, çünkü —farkında olmaksızın— sevgi ve sevecenlik onun için hiçbir zaman inanmadığı boş ve kuru sözlerdi.

Bu hastalar kimsenin kendilerinden hoşlanamayacağı yolundaki önyargılı varsayımlarla kendilerini gerçek bir reddedilmeye deneyimine karşı korurlarken, ötekiler, aşın dengeleme yoluyla kendilerini düş kırıklıklarına karşı korurlar. Bunlar, gerçek reddedilmeyi saygının bir ifadesi olarak çarpıtırlar. Son günlerde hastalarımdan üçüyle aşağıdaki olayları yaşadım: Hastalılarımdan birisi biraz isteksizce bir işe başvurmuş ve kendisine işin ona göre olmadığı anlatılmıştı; bu, Amerikalıların tipik, nezaket gereği yumuşatılmış hayır deme yoludur. Hastam bunu kendisinin iş için gerektiğinde çok iyi olduğu yolunda yorumlamıştı. Başka bir hastam (kadın, S.B) görüşmelerden sonra pencereye gidip onun gidişini izlediğime ilişkin hayaller kurmuştu. Daha sonra uzun bir süredir benim onu reddetmemden korktuğunu itiraf etti. Üçüncü hastam, insan olarak saygı duymadığım birkaç kişiden birisiydi. (Erkek, S.B) Rüyaları benim ondan nefret ettiğim konusundaki inananı açıkça gözler önüne sererken o, bilinçli olarak kendi kendini benim ondan çok hoşlandığıma inandırmayı başarmıştı.

Nevrotik sevgi ihtiyacının boyutlarının ne kadar büyük olduğunu, nevrotik bir insanın özveriyi kabul etmeye hazır olduğunu, sevilmek, sayılmak, ilgi görmek, başkalarından yardım ve kılavuzluk almak için yaptığı usdışı davranışlarda ne kadar ileri gittiğini anlayabilirsek, bu insan için bunları elde etmenin neden bu kadar güç olduğunu kendi kendimize sormamız gerekir.

Nevrotik insanın ihtiyaç duyduğu ölçü ve oranda sevgiyi bulamayışının nedenlerinden birisi, sevgi ihtiyacındaki doymak bilmezliktir, öyle ki —birkaç durum dışında— onlar için hiçbir şey yeterli değildir. Eğer daha derinlere inecek olursak,ilk nedenin içinde sırıtan bir başka neden daha görürüz. Bu, nevrotik insanın sevme yetisinden yoksun olmasıdır.

Sevgiyi tanımlamak çok zordur. Burda bunu, çok genel ve bilimsel olmayan terimlerle tanımlamakla yetinebiliriz. Bu tanım aşağı yukarı şöyle olurdu: Sevgi, varolan her şeyi bencilce kendine saklamak yerine, kendisini öteki insanlara, bir amaca ya da ideale kendiliğinden verebilme yetisidir. Nevrotik insan, yaşamının ilk yıllarında kazandığı kaygı ve açık gizli düşmanlıklar yüzünden ve kendisine kötü davranılmasından ötürü bu yetiden yoksun kalmıştır. Bu düşmanlık gelişme yıllarında önemli ölçüde artar. Yine de nevrozlu insan korku yüzünden bunları tekrar tekrar bastırmıştır. Sonuç olarak ya korkulan ya da düşmanlığı yüzünden kendini bırakma, kendini verme yetisinden yoksun kalmıştır. Yine aynı nedenlerden ötürü öteki insanlara saygı duyup önem verme yetisinden de yoksundur. Öteki insanların sevgi ve zamanlanın ne ölçüde verebileceğini, ne denli yardımda bulunabileceğini ya da bulunmak istediğini değerlendirip kavramakta güçlük çeker. Dolayısıyla karşıdaki insan ara sıra yalnız kalmaya ihtiyaç duysa ya da başka amaçlara, başka insanlara zaman ayırsa, başka şeylere ilgi gösterse bu, yaralayıcı bir reddedilme olarak yorumlanır.

Genellikle nevrotik insan sevme yetisinden yoksun olduğunun farkında değildir. Sevemeyeceğini bilmez. Ancak değişen ölçülerde bu yetiden yoksun olmanın bilinçli olduğu olaylar vardır. Bazı nevrozlu insanlar açıkça, "Hayır, sevemem" derler. Yine de nevrotik bir insan, genellikle, büyük bir aşık olduğu ve özellikle derin bir kendini verme yetisine sahip olduğu yanılsaması içinde yaşar. "Başkaları için bir şeyler yapmak bana yeterince kolay geliyor ama aynı şeyleri kendim için yapamıyorum" diyerek bu konuda size kanıt göstereceklerdir. Oysa bu, nevrotiğin sandığı gibi anaca ve koruyucu bir tutumdan değil, başka etkenlerden kaynaklanmaktadır. Otorite ve güç özlemi ya da eğer başkalarına yararlı olmazsa onların da kendisini kabul etmeyeceği yolundaki bir korku böyle bir tutuma yol açabilir. Ayrıca bir şeyi kendisi için bilinçli olarak istemeye ve mutluluğu arzulamaya karşı çok derinlere kök salmış bir ketlemenin varlığı sözkonusudur. Bu tabularla birlikte yukarıda anılan nedenlerden ötürü ara sıra başkaları için bir şeyler yapması, kendisinin de sevebileceği, aslında çok derin bir sevgiye sahip olduğu yanılsamasını pekiştirecektir. Bu yanılsama nevrotiğin kendi sevgi isteklerini haklı çıkarma işlevi gördüğünden, o bu özaldatmaya dört elle sarılır. Eğer temelde öteki insanların kendisini hiç ilgilendirmediğinin farkında olsaydı onlardan bu kadar sevgi beklemesi haklı çıkarılabilecek bir şey olmazdı.

Bu düşünceler, bugün tartışmasına giremeyeceğim bir sorunu, "büyük aşk" yanılsamasını anlamamıza yardım eder.

Böylesine özlem duyulan sevgi, sevecenlik, yardım, vb elde etmenin nevrotik insan için bu kadar güç oluşunun nedenlerini az önce tartışmaya başladık ve hemen iki tanesini bulduk: Nevrotik insanın doymak bilmezliği ve sevme yetisinden yoksun oluşu. Üçüncü bir neden de bu tip bireylerin reddedilmekten ölesiye korkmalarıdır. Bu korku öylesine büyüktür ki, bireyin, küçük bir jestle ya da bir soruyla bile öteki insanlara yaklaşmasını önleyebilir, çünkü öteki insanların onu reddedebileceği konusunda sabit bir korku içinde yaşar. Hatta reddedilme korkusuyla birisine bir armağan vermeye çekinir.

Anlaşıldığı gibi gerçek ya da hayali bir reddedilme, bu tip nevrozlu insanlarda yoğun düşmanlık duygulan yaratır. Reddedilme korkusu ve buna gösterdiği tepki, nevrotiğin insanlardan giderek daha çok uzaklaşmasına, geri çekilmesine neden olur. Daha hafif olaylarda incelik ve dostluk, nevrozlunun bir süre kendisini rahat hissetmesine yarayabilir. Daha ağır nevroza sahip kişiler, ne ölçüde olursa olsun, insanca yakınlığı, sıcaklığı kabul edemezler. Bu insanları elleri arkalarından bağlı açlıktan ölmek üzere olan birisiyle karşılaştırabiliriz. Sekilemeyeceklerine inanırlar; bu, sarsılmaz bir inançtır. İşte bir örnek: Hastalarımdan birisi arabasını otelin önüne park etmek ister; otel görevlisi ona yardıma olmak için yanına gelir. Ama hastam kapısına yaklaştığını görünce, "Aman tanrım, yanlış bir yere park etmiş olmalıyım!" diye düşünerek dehşete kapılır. Ya da örneğin bir kız ona gösterilen dostça davranışı kara mizah olarak yorumluyordu. Hepimiz, böyle bir hastaya dürüst bir iltifatta bulunulunca —örneğin, zeki olduğu söylenince— sizin tedaviyi ilgilendiren konunun dışında hareket ettiğiniz ve bu nedenle içtenlikle bunu demek istemediğiniz sonucuna varacağını çok iyi biliriz. Bu güvensizlik az ya da çok bilinçli olabilir.

Şizofreniye yaklaşan durumlarda dostluk, çok şiddetli kaygılar yaratabilir. Şizofrenler konusunda büyük bir deneyimi olan bir arkadaşım bana, kendisinden ara sıra fazladan bir görüşme isleyen bir hastasını anlattı... Fazladan bir randevu isteyen hastaya karşı arkadaşım, yüzüne bezgin, bıkmış bir ifade veriyor, randevu defterine bakıyor ve sonunda, 'Pekala, eğer mutlaka gerekiyorsa gel..." diye homurdanıyor. Arkadaşım böyle davranıyor çünkü dostluğun bu tür insanlarda kaygıya yol açabileceğini çok iyi biliyor. Bu tür tepkiler, nevrotiklerde de sık sık ortaya çıkar.

Şimdi lütfen sevgiyle cinselliği birbirine karıştırmayalım. Bir keresinde hanım bir hastam bana şunları söyledi: "Cinselliğe karşı herhangi bir korkum yok ama sevgiden ölesiye korkuyorum." Aslında "sevgi" sözcüğünü güçlükle ağzından çıkarabilmişti. Yaptığı her şey, öteki insanlarla arasındaki ruhsal uzaklığı bütün gücüyle korumaya yönelikti. Cinsel ilişkilere kolayca giriyor, hatta tam orgazma ulaşıyordu. Yine de erkeklerden coşkusal olarak çok uzak duruyor ve onlardan, birisinin arabalardan söz edişi gibi söz ediyordu.

Bu sevgi korkusu her ne biçimde olursa olsun, kendi ayrıntılı tartışmasını gerektirir. Temel olarak bu insanlar, kendilerini bütünüyle kapalı tutarak yaşamlarının büyük korkusu dian temel kaygıya karşı kendilerini korurlar ve geri çekilerek güvenlik duygularını ayakta tutarlar.

Sorunun bir bölümü bu insanların bağımlılıktan korkmalarıdır. Gerçekten de bu insanlar başkalarının sevgisine bağlı olduklarından ve birisinin solumak için oksijene ihtiyaç duyduğu kadar sevgiye ihtiyaç duyduklarından, acı dolu bir bağımlılık ilişkisine girme tehlikesi gerçekten de çok büyüktür. Öteki insanların kendilerine düşman olduğuna inandıklarından, her türlü bağlılıktan ölesiye korkarlar.

Sık sık, aynı kişinin yaşamın bir döneminde ne denli çaresizce ve her şeyiyle bağımlı olduğunu, bir başka döneminde bağımlılığa karşılık gelecek en küçük şeyleri bile bütün gücüyle nasıl yaşamından söküp attığını gözlemleyebiliriz. Genç bir kız, analize gelmeden önce az çok cinsel içerikli birkaç sevgi ilişkisine girmiş, bunların hepsi de büyük düşkırıklığıyla bitmişti. O zamanlar derin bir mutsuzluğa düşmüş, acılar içinde kıvranmış ve onsuz yaşamanın hiçbir anlamı yokmuş gibi yalnızca karşısındaki erkek için yaşabileceğini düşünmüştü. Aslında bu erkeklerden hiçbirisi onu ilgilendirmiyordu ve hiçbirine karşı gerçek duygular beslemiyordu. Buna benzer birkaç deneyimden sonra davranışları tam tersi yönde değişmişti; yani her türlü bağımlılık olayını aşın bir kaygıyla geri çevirmeye başlamıştı. Bu kaynaktan gelebilecek herhangi bir tehlikeden kaçınmak için duygularını bütünüyle kendi içine hapsetmişti. Şimdi istediği tek şey, erkekleri elde edebilmekti. Onlara birtakım duygular beslemek ya da bunları dışa vurmak onun için zayıflık, dolayısıyla rezalet demekti. Bu korkuya bir örnek vereyim: Bir kadın hastamla analize Şikago'da başlamıştık. Sonra ben New York'a taşındım. Orada da pekala çalışabileceği için benimle gelmesini engelleyecek bir neden yoktu. Yine de, New York'a benim yüzümden gitmiş olması onu öylesine rahatsız etmişti ki, üç ay boyunca New York'un ne iğrenç bir yer olduğunu anlatarak beni canımdan bezdirdi. Bütün bunlara neden olan güdü şuydu: Hiçbir zaman teslim olma, hiç kimse için hiçbir şey yapma, çünkü bu zaten bağımlılık ve dolayısıyla tehlike demektir.

Bunlar, nevrotik insanın isteklerini yerine getirmesini aşın derecede güçleştiren en önemli nedenlerdir. Yine de, bunların yerine getirilmesi için nevrotik insana açık olan kapılara kısaca değinmek isterim. Burda hepinizce bilinen etkenleri sözkonusu ediyorum. Nevrotik insanın sevgi ihtiyacının doyurulması için kullandığı temel araçlar şunlardır Kendi sevgisine dikkati çekme; acındırma ve tehdit.

İlkinin anlamı şöyle açıklanabilir: "Seni çok seviyorum, bu durumda senin de beni sevmen gerekir." Bunun aldığı biçimler değişebilir, yine de temel konum hep aynıdır. Sevgiye karşılık sevgi istemek, bu tür ilişkilerde çok genel ve ortak bir tutumdur.

Acındırma çabasını da çok iyi tanıyorsunuz. Bu, sevgi konusunda tam bir inançsızlık ve öteki insanlardaki temel düşmanlık konusunda bir inanç anlamına gelir. Olayların etkisi altında nevrotik insan, ancak çaresizliğini, zayıflığım ve talihsizliğini vurgulayarak bir yere varabileceğini düşünür.

Son çare tehditleri içerir. Bir Berlin deyişi bunu çok güzel açıklar. "Ya beni seversin, ya da seni öldürürüm." Bu tutumu gündelik yaşamda olduğu kadar analizde de sık sık görürüz. İntihar, birisinin onurunu yıkma, küçük düşürme gibi kendisine ya da başkalarına zarar vereceği konusunda açık tehditler sözkonusu olabilir. Ancak bunlar kılık değiştirmiş de olabilir; örneğin, sevgi arzusu doyurulmadığı zaman hastalık kılığında ortaya çıkabilir. Bilinçsiz tehditlerin dile gelebileceği sayısız yollar sıralamak olası. Bunları her türlü sevgi ilişkisinde kolayca görebiliriz: Sevgi ilişkilerinde, evlilikte, ayrıca hasta-doktor ilişkisinde bile görülebilir.

Olanca yoğunluğuyla, zorlanımla ve doyumsuz oluşuyla bu nevrotik sevgi ihtiyacını nasıl açıklayabiliriz? Birçok yorum yapmak olası. Çocuksu bir nitelikten başka bir şey olmadığı düşünülebilir, ama sanmıyorum. Yetişkinlere oranla çocuklar, desteğe, yardıma, korunmaya ve yakınlığa daha çok ihtiyaç duyarlar. Ferenczi bu konuda çok güzel şeyler yazmıştır. Daha çok ihtiyaç duyarlar, çünkü, yetişkinlerden daha çaresizdirler. Kendisine iyi davranılan, yakınlık gösterilen ve kendisini rahat, huzurlu hissettiği bir ortamda yetişen sağlıklı bir çocuk, sevgi ihtiyacında hiç de doymak bilmez değildir. Elbette düşüp dizlerini soyunca avutulmak için annesine koşabilecektir. Yine de gerektiğinden çok annesinin peştamalına asılan bir çocuk, zaten nevrotiktir.

Nevrotik sevgi ihtiyacının, bir "anne saplantısının" bir belirtisi olduğu da düşünülebilir. Annesinin memesini emme ya da onun kanuna geri dönmeyi doğrudan ya da sembolik olarak dile getiren rüyalar, bu varsayımı destekler gibidir. Bu insanların çocukluk öyküleri, gerçekten de annelerinden sevgi ve yakınlık görmediklerini ya da henüz çocukluk yıllarındayken zorlanımlı bir biçimde annelerine bağlandıklarını gösterir. İlk durumda nevrotik sevgi ihtiyacı, çocuklukta kendisine özgürce verilmeyen bir ana sevgisine yönelik güçlü bir özlemin ifadesi olabilir. Yine de bu, sözkonusu çocukların öteki olası çözümleri aramak —örneğin, insanlardan tamamen uzaklaşmak gibi— yerine sevgi isteklerini neden böylesine inatla sürdürdüklerini açıklayamaz. İkinci durumda nevrotik sevgi ihtiyacının anneye olan bağlılığın doğrudan tekrarına karşılık geldiği düşünülebilir. Yine de bu yorum, sorunu aydınlatmak yerine, onu daha önceki bir evresine geri götürmenin ötesinde bir yarar sağlamaz. İlk elden, bu çocukların annelerine aşın derecede bağlı kalmaya neden ihtiyaç duydukları sorunu çözümsüz kalır. Her iki durumda da sorun yanıtsız kalmaktadır. O zaman çocuklukta kazanılan bir tutumun sonraki yaşamda da sürüp gitmesine neden olan ya da bu çocuksu tutumlardan kurtulmayı olanaksız kılan dinamik etkenler nelerdir?

Birçok olayda nevrotik sevgi ihtiyacı, özellikle güçlü narsizm eğilimlerin dışavurumu olarak yorumlanabilir. Daha önce de belirttiğim gibi bu kişiler, gerçekte öteki insanları sevme yetisinden yoksundur. Aslında ben-merkezlidirler. Yine de "narsist" terimini kullanırken dikkat etmek gerektiğine inanıyorum. Özsevgiyle kaygıdan kaynaklanan ben-merkezllik arasında çok büyük bir fark vardır. Sözünü ettiğim nevrotik insan, hiçbir şekilde kendisiyle iyi bir ilişkisi bulunmayan insan demektir. Kendilerine, kendilerinin en büyük düşmanlarıymış gibi davranırlar ve genellikle kendilerine saygıları yoktur. Daha sonra açıklayacağım gibi kendilerini büyük bir güven içinde hissetmek ve yıkılmış özsaygılarının yeniden kurmak için sevilmeye ihtiyaç duyarlar.

Bir başka olası açıklama da, Freud'un kadın ruhuna özgü olarak değerlendirdiği sevgiyi yitirme korkusudur. Gerçekten de bu olaylarda sevgiyi yitirme korkusu çok büyüktür. Ancak, bu olgunun kendi içinde bir açıklama gerektirip gerektirmediği konusunda kuşkuluyum. Bunun, ancak bir insanın, sevilmeye ne kadar önem verdiğini bilirsek anlaşılabileceğine inanıyorum.

Son olarak, artan sevgi ihtiyacının aslında libidoyla ilgili bir olgu: olup olmadığını araştırmamız gerekiyor. Kuşkusuz, Freud'un bu soruya vereceği yanıt olumlu olacaktı çünkü ona göre sevecenlik, kendi içinde amacı yasaklanmış cinsel bir arzudur. Ancak bu kuram bana, en azından kanıtlanmamış gibi geliyor. Etnolojik araştırmalar, sevecenlikle cinsellik arasındaki ilişkinin uygarlığın nispeten ileri bir evresinde ortaya çıkmış bir kültürel gelişme olduğunu gösterir niteliktedir. Eğer nevrotik sevgi ihtiyacı temelde cinsel bir olay olarak ele alınırsa, bunun neden ayrıca cinsel yaşamı doyurucu olan nevrotik insanlarda da baş gösterdiğini anlamak güçleşirdi. Ayrıca bu varsayımın yalnızca sevgi isteğini değil, korunma, toplumsal alanda farkedilme ve yardım görme arzusunu da cinsel olgular olarak değerlendirmemize yol açması kaçınılmazdır.

Eğer nevrotik sevgi ihtiyacındaki doymak bilmezliği libido kuramıyla açıklayacak olursak, olgunun tamamı, bir "oral erotik saplantı" ya da bir "gerileme" belirtisi olacaktır. Bu varsayım, çok karmaşık psikolojik olayları fizyolojik etkenlere indirgemeye çok hevesli gözüküyor. Bu varsayımın elle tutulur bir yanı olmadığı gibi karmaşık ruhsal olayların anlaşılmasını daha da güçleştirdiğine inanıyorum.

Geçerli oluşlarının ötesinde bu açıklamalar, olayın yalnızca özgün bir yanı üzerinde —yani ya sevgi isteğinin ya da açgözlülüğün, bağımlılığın ya da ben merkezciliğin üzerinde— yoğunlaşmanın eksikliğini taşımaktadır. Buysa olguyu kendi bütünlüğü içinde görmemizi güçleştirir. Kendi analitik gözlemlerim, bütün bu değişik etkenlerin hepsinin, yalnızca bir olgunun değişik belirti ve dışavurumları olduğunu göstermiştir. Bana öyle geliyor ki, eğer bunu kaygıya karşı korunma yollarından birisi olarak görürsek, olgunun tamamını anlamamız kolaylaşacaktır. Aslında bu ir. sanlar, temel kaygıdaki[1] bir artışın acısını çekerler ve yaşamları, bitmek bilmez sevgi arayışlarının bu kaygıyı aşma çabasından başka bir şey olmadığım gözler önüne serer.

Analitik ortamdaki gözlemler, hasta belli bir kaygının baskısı altına girdiği zaman sevgi ihtiyacının arttığını ve hasta aradaki ilgiyi anlayınca birdenbire ortadan kalktığını açıkça gözler önüne serer. Analiz sırasında kaygı zorunlu olarak canlandırılıp alevlendirildiği için, hastanın tekrar tekrar analiste tutunmaya çalışması anlaşılır bir şeydir. Örneğin, analiste karşı bastırılmış bir düşmanlığın kıskacında olan ve bu nedenle kaygıyla kıvranan bir hastanın, özellikle bu evrede analistin dostluğunu ya da sevgisini kazanmaya çalıştığını görebiliriz. Ben, anneye ya da babaya olan özgün bağlılığın bir tekrarı olarak yorumlanan ve "olumlu aktarım" denilen şeyin büyük bir bölümünün, gerçekte kaygıya karşı bir korunma, güven arama arzusu olduğuna inanıyorum. Bu arayışın parolası şudur: "Eğer beni seversen, bana zarar vermezsin." Eğer hem insan seçimindeki ayrım gözetmezliği, hem de arzunun doymak bilmez ve zorlanımlı oluşunu bu tür bir güven ihtiyacının bir ifadesi olarak ele alırsak, olayı anlamamız kolaylaşacaktır. Bu ilintiler anlaşılıp olanca ayrıntılarıyla suyüzüne çıkarılırsa, analizdeki hastanın bu kadar kolay teslim olduğu bağımlılıktan büyük ölçüde kaçınılabileceğine inanıyorum. Eğer hastanın sevgi ihtiyacını, kaygıdan korunma çabası olarak analiz edersek, gerçek kaygı sorunlarını çok daha kolayca ve çabucak çözümleyip ortadan kaldırabileceğimiz, kendi deneyimlerimden kazandığım bir içgözlemdir.

Nevrotik sevgi ihtiyacı sık sık analiste yönelik cinsel kışkırtma olarak ortaya çıkar. Hasta, davranışlarıyla ya da rüyalarıyla analiste aşık olduğunu ve bir tür cinsel ilişki arzuladığım belli eder. Bazı olaylarda sevgi ihtiyacı kendisini, büyük ölçüde ya da hepten cinsel alanda açığa vurur. Bu olayı anlamak için cinsel arzuların zorunlu olarak her zaman gerçek cinsel ihtiyaçları dile getirmediğini, bazı durumlarda cinselliğin, bir başka insanla bir tür ilişkiye karşılık geldiğini anımsamak gerekir. Kendi deneyimlerim, öteki insanlarla olan coşkusal ilişkiler ne denli bozulursa, nevrotik sevgi ihtiyacının da o kadar cinsel bir kılığa bürünmeye yatkın olacağını göstermiştir. Analizde cinsel fanteziler, rüyalar vb erken bir dönemde ortaya çıkarsa bunu, hastanın kaygıdan kıvrandığım ve öteki insanlarla ilişkilerinin temelde alız olduğunu belirten bir işaret olarak kabul ederim. Bu olaylarda cinsellik, insanlara ulaşan birkaç köprüden birisi ya da belki de tek köprüdür. Analiste yönelik cinsel itkiler kaygıdan kaynaklanan ilişki ihtiyaç olarak yorumlanınca anında ortadan kalkar; bu da hastanın dindirmeye çalıştığı kaygılar üzerinde çalışmaya olanak sağlar.

Bu tür ilişkiler, bazı artan cinsel ihtiyaç olaylarım anlamamıza yardım eder. Sorunu şöylece özetleyebiliriz: Nevrotik sevgi ihtiyaçlarını cinsel terimlerle dile getiren insanların, bir zorlanımın etkisi altındaymış gibi birbiri ardı sıra tinsel ilişkilere girmeye başlamaya eğilim göstermeleri anlaşılır bir şeydir. Çünkü öteki insanlarla olan ilişkileri öylesine bozulmuştur ki, bu ilişkilerin farklı bir düzleme aktarılması zorunludur. Bu insanların neden cinsel perhize kolay kolay dayanamadıklarını da anlamış oluruz. Karşı cinsle tinsel ilişki kurma eğilimindeki insanlar konusunda şimdiye dek söylediklerim, kendi cinsine ya da her iki cinse karşı cinsel istek gösterme eğiliminde olanlar için de geçerlidir. Eşcinsel eğilim olarak beliren ya da böyle yorumlanan şeylerin büyük bir bölümü, gerçekte nevrotik sevgi ihtiyacının bir dışavurumudur.

Son olarak, artan sevgi ihtiyacıyla kaygı arasındaki ilişki, Oedipus kompleksini daha iyi anlamamıza yardım eder. Aslında nevrotik sevgi ihtiyacının bütün belirtileri, Freud'un Oedipus kompleksi olarak tanımladığı olayda görülebilir; anneye ya da babaya bağlılık, sevgi ihtiyacındaki doymazlık, kıskançlık, reddedilmeye karşı duyarlılık ve reddedilmeyi izleyen yoğun nefret. Bildiğiniz gibi Freud, Oedipus kompleksinin temelde evrimsel olarak belirlenmiş bir olgu olduğuna inanmıştır. Yine de yetişkin hastalar üzerindeki deneyimlerimiz, —Freud tarafından çok iyi gözlenmiş olan— bu çocukluk tepkilerinden ne kadarının sonraki yaşamda karşılaştığımız kaygıdan, aynı yolla kaynaklandığını merak etmemize neden olur. Etnolojik gözlemler, Oedipus kompleksinin biyolojik olarak belirlenmiş bir olay olduğu varsayımını kuşkuda bırakmıştır. Bu olguya Böhm ve başkaları dikkat çekmiş bulunmaktadır. Baba ya da anneye özellikle çok güçlü bir bağlılık gösteren nevrotik insanların çocukluk öyküleri, çocuklarda kaygı uyandırdığı bilinen bu tür etkenlerin büyük bir çoğunluğunu gözler önüne serer. Bu olaylarda temel olarak şu etkenler bir arada işliyor gibidir: Kendisiyle birlikte varolan tehditler nedeniyle dile getirilen düşmanlık duygusunun uyanması ve bununla birlikte varolan özsaygıyı azaltma olgusu. Bu noktada bastırılmış düşmanlığın kolayca kaygıya yol açmasının nedenlerine ayrıntılarıyla giremeyeceğim. Çok genel bir yolla şunlar söylenebilir: Bu durumda çocukta kaygı uyanır; çünkü çocuk, düşmanca dürtülerini dile getirmesinin, kendi varlık güvenliğini hepten tehdit edeceğini sezer.

Bu son cümleyle Oedipus kompleksinin varlığının önemini yadsımayı anlatmak istemediğimi belirtmek isterim. Söylemek istediğim, bunun genel bir olgu olup olmadığının ve nevrotik ana babaların etkisinin buna ne ölçüde neden olduğunun araştırılmasıydı.

Son olarak, temel kaygıdaki artışla neyi anlatmak istediğimi kısaca özetlemek istiyorum. Temel kaygı, "varlık kaygısı" ("creature anxiety; Angst der Kreatur") anlamında genel bir insanlık olgusudur. Nevrotik insanda bu kaygı artar. Bu kaygı kısaca, düşmanlığın ve zorbalığın egemenliğini sürdürdüğü bir dünyada bir çaresizlik duygusu olarak tanımlanabilir. Çoğunlukla birey bu kaygının pek farkında değildir. O ancak içerikleri çok farklı olan bir dizi kaygıyı algılamaktadır: Gök gürültüsü, yıldırım korkusu, sokak, yüzünün kızarması korkusu, salgın hastalık, sınav, demiryolu korkusu, vb. Elbette her durumda insanın neden şu ya da bu tür bir korkuya sahip olduğu kesin olarak saptanır. Ancak. olaya daha derinlemesine bakacak olursak, bütün bu korkuların yoğunluğunu, altta yatan temel kaygıdan aldığını görürüz.

Bu temel kaygıya karşı insanın kendisini koruyabileceği değişik yollar vardır. Bizim kendi kültürümüzde aşağıdakiler bu yollardan en yaygın olanlarıdır: Bunların ilki, "Eğer beni seversen bana zarar vermezsin," parolasını taşıyan nevrotik sevgi ihtiyacıdır. İkincisiyse boyun eğmedir: "Eğer teslim olursam, her zaman benden beklenenleri yaparsam, kimseye bir şey sormaz, kimseden bir şey istemez, hiçbir zaman direnmez, karşı koymazsam, kimse de bana zarar vermez." Üçüncü yöntem de Adler ve özellikle Künkel tarafından tanımlanmıştır. Bu, "Eğer ben daha güçlü, daha başarılı bir insan olursam, bana zarar veremezsin," parolası eşliğindeki zorlanmalı güç, otorite, başarı ve sahiplik itkisidir. Dördüncü yol, bağımsız ve güven içinde olabilmek için coşkusal olarak insanlardan uzaklaşmayı içerir. Bu son stratejinin en önemli sonuçlarından birisi, hiçbir şeyden etkilenmez, yaralanmaz, incinmez bir yapı kazanabilmek için duygulan bütünüyle bastırma girişimidir. Bir başka yol da zorlanımlı mal mülk biriktirmedir; bu, güç itkisinden değil, başkalarından bağımsız olma itkisinden kaynaklanır.

Nevrotik insanın bu yollardan birisini özellikle seçmediği, kaygısını yatıştırma amacına ulaşmak için değişik, sık sık birbiriyle çelişen araçlar kullanmaya çalıştığı gözlenir. İşte onu çözümsüz çatışmaların göbeğine fırlatıp atan da budur. Bizim kültürümüzde, en önemli nevrotik çatışma, tüm koşullarda en önde, birinci olma yolundaki zorlanımlı ve saygısız bir istekle, bu arzuyla bir arada ortaya çıkan, herkes tarafından sevilme ihtiyacı arasındaki çatışmadır[2]


[1]Temel Kaygı: Çocukluktan kaynaklanan ve düşmanca olduğuna inanılan bir çevrede duyulan yalnızlık, çaresizlik ve karşı-düşmanlık duyguları. Horoey, bu kaygının evrensel olduğunu ve nevrotik insanlarda belirginleşip ağırlaştığını öne sürmüştür. (S.B)

[2] Bu ders, yazarın Çağımızın Nevrotik Kişiliği adlı kitabına dayanılarak hazırlanmıştır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült