Nasıl Sevmeli?

Roger Perron


İtiraf etmeliyim ki, bu soruyu sormakta da, bu konuda bir şey, söylemekte de duraksadım. Doğrusu, bu konuda ne yapılması gerektiğini söylemek, hele böyle bir kitapta, ne yapılmaması gerektiğini söylemekten çok daha güçtür. Kaldı ki, ne yapılması gerektiğini söylemek sevmek düşüncesine bir ölçüde ters düşer: kendiliğinden aşk dışında gerçek aşk yoktur ki. Öyleyse, bu konuyla ilgili olarak hiçbir reçete verilemez demek ki, olsa olsa psikanalistin deneyimine dayanarak sağduyulu birkaç uyarıda bulunulabilir bir tek.

“Sevmek” eyleminin içerdiği anlam çeşitliliği karşısında şaşırıp kalmamak elde değil. İnsan bebeğini sever, kardeşini, babasını, dostlarını sever, ama bir yandan da, kendisine cinsel partner olarak seçtiği kadını ya da erkeği de sever. Birine “seni severim” dediğimizde, “seni seviyorum” dediğimizde anlatmak istediğimizden bambaşka bir şey anlatmak isteriz.

“Sevmek” eyleminin yüklendiği bu son derece çeşitli anlamlar karşısında diyebileceğimiz şey, bunun hem müthiş bir zenginlik, hem de müthiş bir engel oluşturduğudur. Bu konuda o kadar çok yanlış anlaşılma var ki... Elde edilememiş, gizli kalmış, lekelenmiş, rezili çıkmış, ardında buruk acılar bırakmış aşk

Yaşamamış tek bir insan bile yoktur belki; bazı insanların yaşam yolu ise bu acı dolu deneyimlerle döşenmiştir.

Aşk alanında yaşanan bütün bu. tersliklerin temelindeyse, çifte değerlilik yatar. Düşmanlık içermeyen sevgi olmaz; gölgemizden ayrılamayışımıza benzer bu. Belki de “bu kadar da olmaz!” deyip karşı çıkacaksınız: ama bu böyle, örneğin ben, annem (babam, karım vb.) konusunda... Belli olmaz. Şimdi olaylara bir göz atalım: İnsan annesini, babasını sever, ama hiç mi suçlamaz? İnsan bebeğini elbette ki sever, ama bağırışlarla geçen, uykusuz gecelerden sonra, “şeytan görsün yüzünü” demez mi hiç? İnsan eşini sever, ama bu ilişenin biraz ağır geldiği zamanlar olmaz mı hiç? Dikkat ederseniz önemsiz olaylardan söz ediyorum yalnızca: bazı durumlar çok daha şiddet yüklü olup, nefretin kıyılarında bile dolaşabilirler.

Yaşamın başlangıcıyla başlar bu da. Melanie Klein aşk ile nefretin psişizmin kökenlerinde taşıdığı temel ikiliğin altını çizmişti; ama oralara kadar gitmeye gerek bile yok, en sıradan gözlem bile bunun böyle olduğunu gösterir zaten. Örneğin, şu bebek bir yandan debeleniyor, bir yandan da gülücükler atıyor durmadan; bu, çok güzel. Birkaç dakika sonraysa, “katılarak ağlamaya” başlıyor, bir türlü durdurulamıyor: yatışmaz bir öfkeyle sarsılıyor, arzusunu tatmin etmeyen annesine öfkelendiği açıkça görülüyor. Öldürme sınır tanımaz bir saldın ise, bu da henüz eskil durumdaki bir ruhsal işleyiş düzeyinde öldürmeye yönelik bir harekettir. Babasıyla yalnız kalmak amacıyla onu başından attığı için, istediği bir şeyi vermediği ya da satın almadığı için, haksız olduğu için, erkek ya da kız kardeşlerinden birini kayırdığı için vb. daha ileride bu umut kırıcı ya da hain annenin ölümünü açıkça isteyecektir. Ah, şu kardeşlerin birbirini kıskanması... daha ileride doğrudan doğruya erkek ya da kız kardeşten ya da bunların yerini tutanlardan.nefret edildiğinde, duyulan bu nefretin kökeninde işte bu kıskançlık yatar. Bu düşmanca davranışlar çoklukla özellikle de birinin ölümünü istemenin açıkça yerini tuttuklarında, bastırılır ve mahkum edilir, ama gene de varolurlar elbette. Ölmesi istenen kişi gerçekten ölürse suçluluk duygusu yıkıp geçer her yanı, çünkü bu durumda “bu benim hatam, ölmesini ben istemiştim...” diye korkunç bir suçlama getirir insan kendi kendine. Kişinin yaşamında, çok daha sonraları bile bunun damgası görülür, çeşitli etkileri hissedilir.

Dahası da var, o da şu ki, her bağ bir bağımlılık yaratır: “bağ” sözcüğünün kendisi de yeterince açık zaten. Bunun da kökeni çocuklukta yatar, çünkü çocuk önce kendisine gereken bakım, sonra da yaşam koşullan ve aile ahlakı açısından bağımlıdır. Bazen başkaldırır; yetişkinliğe geçişte kendi özerkliğini elde etmek için yapacağı da budur zaten. Sevmediği anlamına gelmez bu, daha özgür biçimde sevmek istediği anlamına gelir yalnızca. Ne olursa olsun, bir çocuğa ya da bir ergene söylenmeyecek bir söz varsa, o da “Bunu yaparsan, artık seni sevmem” olmalıdır, çünkü sevgiyi kullanıp gözdağı vermek, istediğini yaptırmak, tiksindiren bir yol olmuştur hep.

Kurulu bağın ikircikli olması, kişinin yetişkin olarak sürdüreceği sonraki yaşamına damgasını vurur hep, üstelik söz konusu bağ ne kadar sıkıysa kişinin ilerideki yaşamını o denli: derinden etkiler: en şiddetli bağımsızlık arzusu yanında, başka aşklar yaşama arzularının da (bu arzu ve hayaller suçlanıp bastırılmış olsa da) birbirlerine en sadık ve en istikrarlı çiftlerde görülmesi bundandır belki de. Hepimizin tanıdığı o eşsiz çizgi ustası Sempe’nin bir çalışması geldi aklıma: yaşını başını almış bir çift, göbekli beyefendinin küçük bir bıyığı var, hanımefendi de topluca, akşam yemeğinden sonra bitki çaylarını içmiş bir şeyler okuyorlar. Başlarından yükselen baloncuklar akıllarından geçeni, neler okuduklarını anlatıyor bize; resimler peş peşe konulduğunda hikayenin bütünü çıkıyor ortaya. Beyefendinin aklından, gururlu bir şövalyenin dörtnala gelip bir prensesi kaçırması geçiyor; hanımefendinin aklındansa, güzel bir Napolili gencin güzel bir genç kızı baştan çıkardığı, ay ışığında romantik öpüşmeleri geçiyor. Daha sonra, hanımefendi ile beyefendi kitaplarını kapıyor, şefkatle birbirlerini öpüp, uykuya dalıyorlar... Ne yazık ki gerçekte her şey böyle sevimli olmuyor; aile içindeki çatışmaların pek çoğu, sevgi ve bağımlılık çatışmasından kaynaklanıyor, çiftin yakınları da bir işe çok şaşırıyor: “Nasıl olur, kusursuz bir çift değiller miydi!” Kusursuz, örnek çift yoktur ancak işin sonunda ne olduğunun farkında olup kendilerini buna uyarlayan ve sonuçta memnun olan çiftler vardır bir tek.

İşin içine ele geçirme duygusu karıştığında sevgi de aşk da tehlikeli olmaya başlar. Ömürlerinin sonuna kadar çocuklarını kendilerine kul köle etmek için (oysa, yetişen yaşa gelmiş olan çocukları, bundan müthiş bir suçluluk duysa bile, günün birinde işi, annesinin ölmesini istemeye vardırır) ellerinden gelen her şeyi yapan anne türünü bilmeyen var mı? Yetişkin kızlarının eve girip çıkışına bin bir türlü yasak koyan şu babalara ne demeli? Böyle yapmakla, “karşı Oidipus” nitelikli kıskançlıklarım, sergilemiyorlar mı? Eşlerini bir tek kendi mallan olarak' gören, potansiyel bile olsa, devamlı sadakatsizlik kuşkusuyla kemirilen, rakip ya da rakibeleri tarafından tehdit altında yaşayan şu kadınlarla erkeklere ne demeli? “Tutku fırtınası” denilen şey eskisi kadar moda değil, ne mutlu ki! Ancak, bu fırtına koptuğunda, malı çalınan mal sahibinin öfkesi gibi korkunç olur. Öte yandan, birine el koyup egemenlik kurma isteği, hep bu kadar dramatik kılıklara bürünmese bile, bir yolunu bulup aşk alanına gene de sızmayı başarabilir. Çiftin kendi bağrında böyle karşılıklı bir egemenlik kurma çabası varsa, durum gene da pek iyi sayılmaz: çiftin arasındaki bağ artık bir ilmek olup iyice sıkar, artık kimse nefes alamaz.

Peki, ama cinselliğin nasıl bir yeri var bütün bunda? Cinsellik açıkça söz konusu olduğunda, işler iyiden iyiye güçleşebilir. Bunun nedeni de, insanın cinsel yapısının son derece karmaşık olması, her şeyden önce de psikocinsellik, yani özünde çatışmaya dayalı bir cinsellik söz konusu olmasıdır. İnsanın cinsel yapısı temelde ikircikli demek ki: bunun nedenlerini az önce söyledim, ancak daha ayrıntılı biçimde ele alırsak, temelde bu özelliklerin doğrudan doğruya Oidipus çatışmasından miras alınmış olması yatmaktadır. Eğer serbestçe hareket edebilme, arzunun' gerçekleşmesi ve eksikse bir cinsel doyumun elde edilmesi ise, yani mutluluk içinde yaşanacak bir orgazm ise, pek çok engelle karşı karşıya kalırız. Bu engeller cinsel ilişkiyi başarısızlığa uğratabilecek kadar güçlü olabilir: erkek ya iktidarsızlık ya da erken boşalma yaşar, kadınsa frijiditeyle boğuşur. Ağır bir başarısızlık olduğu için, son derece acı verir; üstelik bu başarısızlık, bir de birbirlerine şefkatle, yumuşak bir sevgiyle bağlı kişiler tarafından yaşanıyorsa, daha da derin acılara yol açar. Freud “erotik akım” ve “şefkat akımı” dediği iki ayrı akım arasında nasıl bir karşıtlık bulunduğunu gayet iyi vurgulamıştı: ensesti dışlayan ve anababa ilişkileri ile ilintili şefkat duygusu, çoğu kez, cinsel uyarılma ve doyumun özgürce gelişmesini engellemektedir. Bazı kişilerin, hiçbir şekilde şefkate yer vermeyen, açık seçik ve yalnız cinsel zevke yönelik bir ilişkide tam anlamıyla doyuma ulaşabildikleri görülmektedir.

Bazen bu kadar ciddi biçimde bir engelleme olmasa da orgazma ulaşmak için eşler tarafından onaylanmış bazı uygulamaların (örneğin, “sırf eğlence olsun diye” sadistçe saldırı, tecavüz oyunları oynarlar) ya da çocukluktan miras kalmış bazı hayallerin (ne var ki, bu hayaller çoklukla, haklı olarak çocukça sayıldıkları için, eşten gizlenirler) gerçekleştirilmesi gerekebilir. Öte yandan, kişi psikocinsel gelişiminin doğrudan doğruya “genitalöncesi” evrelerinden devralınmış doyumların peşinde de olabilir. Oral (masum bir öpücük kadar, fellatio ve cumulingus da dahil olmak üzere) ve anal (sodomi) uygulamalar, dikizcilik, teşhircilik vb. buna örnektir. Kişi bu arzulan utanç nedeni sayıp, eşinden özenle gizleyebilir, ancak böyle bir davranışın zararlı olduğu unutulmamalıdır; eşler bu arzulan birbirlerine açabilirler ve bu arzular onlara zevk alabilecekleri yeni birer malzeme de sağlamış olabilir; doğrusu böylesi çok daha iyi olur. Ancak, aslında her şey bu uygulamaların nasıl kullanıldığına bağlıdır. Zaman zaman, işe biraz çeşni katmak için olmalı elbette; ancak zevke ulaşmanın vazgeçilmez koşulu, dolayısıyla uyulması zorunlu ayin kuralları halini alırsa, iti kişinin ortaklaşa gerçekleştirdiği saptan bir ilişkiye yaklaşmış oluruz ki, bu da her türlü sapkınlık gibi sevginin serpilmesini ciddi biçimde engelleyecektir.

Son olarak dikkat edilmesi gereken bir nokta da, hemen doyuma ulaşmaya ve yeniden arzu duyuncaya kadar unutmaya daha yatkın olan erkek cinselliği ile, gerek kendisinin gerekse eşinin arzusunun uyanması ve kabul edilmesi için belirli bir süre gerektiren kadın cinselliği arasında azımsanmayacak farklılıklar olduğudur. Bunun son derece basit bir temeli vardır ve bu konuda psikocinsellik büyük ölçüde anatomiden kaynaklanmaktadır: erkeğin sınırları zorlayıcı olması, kadının da kabul edici olması gerekir. Bu nedenle de, cinsel ilişkinin gelişimi süresince zaman açısından yaşanan farklılıklar, uzmanlara danışan kişilerin en sık getirdiği sorunlardandır.

Bu satırları okurken, gerek kadın gerekse erkek eşcinsel okurlarımın zafer çığlıkları attığını duyar gibiyim: “hep bunu diyorum ben de! Erkek-kadın ilişkileri o kadar karmaşık, o kadar üzücü maceraya açık ki, insanın kendi cinsinden birini eş olarak seçmesi çok daha iyi”. Belli de olmaz. Böyle bir savda bulunmak, bunun, sevgiye dayalı tüm ilişkiler kadar, tüm cinsel ilişkileri de yapılandıran Oidipus çatışmalarına sunulan çözümlerden ancak bir tanesi olduğunu unutmak demektir. Öte yandan, psişizmin çifte cinsiyetliliğini de unutmaktır: sevgiliniz hangi cinsiyetten olursa olsun, siz hep ya bir erkek ya da bir kadın arayacak ve de bulacaksınız. Bundan en iyi şekilde yararlanmanız sizin elinizdedir...


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült