Narsistik Toplum

Sandy Hotchkiss


NARSİSİZMİN en yaygın haliyle, bir insanın benliğini, tavırlarını, ruh hallerini, davranışlarını, ilişkilerini, üretkenlik ve mutlulukla ilgili beklentilerini etkileyen zihinsel bir hastalıktır. Sadece narsisti etkilemeyen bu durum, beraber yaşadığı ve çalıştığı insanları da etkilediği gibi, en çok onu sevenleri ve ona bel bağlamış kişileri etkiler. Bir hap ile geçmesi mümkün olmayan bu hastalık, yıllar ilerledikçe daha da ağırlaşır. En kötü haline ulaştığı zaman tedavisi bile mümkün olmaz, çünkü narsistin psikoterapiden faydalanabilmesi için önce bir sorunu olduğunu kabul etmesi gerekir ki, bu da tam olarak bir narsistin asla yapmayacağı bir şeydir.

İleri seviye Narsistik Kişilik Bozukluğu nadiren karşılaşılan bir durum olsa bile, onun özellikleri ve semptomları o kadar yaygındır ki, aşağı yukarı her gün sağlıksız narsisizmin izleriyle karşılaşırız. Hatta kültürümüzün içine o kadar işledi ki, bireylerin patolojisinin bir parçası halini alırken bir yandan da kendini çok normal bir şeymiş gibi gösterebiliyor. Kültürün bir parçası haline gelen şeyler, kurumlar tarafından çocuklarımıza aktarılarak, onların zihinlerini ve kişiliklerini etkiliyor. Narsisizmi bir jenerasyondan diğerine aktarmanın en yetkin yolunun ebeveynler olduğu bir gerçek. Fakat bazı ebeveynler ve aileler, her tarafından narsistik imge ve değerlerin taştığı bu dünyada sağlıklı çocuklar yetiştirmeye çalışırken aslında akıntıya karşı mücadele ediyor sayılırlar.

Her ne kadar sosyologlar kültürel narsisizm üzerine yorumlar yapmaya uzun yıllar önce başlamış olsa da kültürel narsisizm 1980’lerin sonunda bitmeyerek, bencil, her şeye hakkı olduğunu düşünen canavarların tohumlarının atıldığı jenerasyon ile yoluna devam etti. Eğer etrafınıza bakarsanız Yedi Ölümcül Günah’ın sadece bireysel patolojiyi ilgilendiren bir durum olmadığını, kültürel narsisizmin canlı ve güçlü şekilde yeni milenyumda da ayakta duran sosyal bir fenomen olduğunu görebilirsiniz.

SINIRLARIN EKSİKLİĞİ VE LİMİTLERİN İNKARI

Etkili şekilde çalışabilmemiz için çevremizde güvenli bir alan olması gerektiğinin sezgisel olarak farkındayızdır. Fakat buna rağmen bu sınırları görmezden gelir ya da onları aşılması gereken engeller olarak görürüz. Bilim, yer çekimine meydan okumamızı, zaman ve mekanı aşmamızı, yaşlanmayı yavaşlatmamızı, ölümü kandırmamızı ve hatta hayat yaratabilmemizi sağladı. Hiçbir limitin olmaması fikri, bizi baştan çıkardı. Ancak limitler olmazsa bizi kaos ve gerçekdışılık bekler. İnovasyon için şu an en yaygın yöntem “kuralların dışında düşünmek”, ancak buna karşı çıkan modem bir kovboyu hala ideal kahramanımız olarak görüyoruz. Gerçeklerden kopmama fikri, bunun yanında sıkıcı ve eski usul kalıyor. Büyüklüğümüzü ve her şeye kadir olma sanrılarımızı besleyen, her şeye sahip olabileceğimizi ve olmamız gerektiğini bize söyleyen limitsiz olanakların imgelerine bayılıyoruz. Her şeye hakkı olduğunu sanma hissi, bugün hem bireysel hem de toplum nezdinde bir salgına dönüşmüş durumda.

Çocuklarının kafasına yerleştirilen bu tür mesajlardan dolayı harekete geçen birçok insan var. 1980’lerin sonunda 90’ların başında ortaya çıkan, asilce fakat yanlış anlaşılan ve yanlış yönlendirilen Özgüven Hareketi buna iyi bir örnek. Her şey Kaliforniya eyaleti meclis üyesi John Vasconcellos’un l 987 yılında yeni okul müfredatına “sorumluluk ve özgüven” ilkelerini eklemek için yaptığı girişimlerle başladı. Hedef, suçun, şiddetin, çocuk istismarının, devlet yardımına alışmanın, erken hamileliğin ve uyuşturucu bağımlılığının zararlı etkilerden çocukları korumak için onlara “sosyal özgüven aşısı” enjekte etmekti. Fikir epey büyüktü.

ÖFKELENME HAKKI

Kaliforniya Özsaygıyı Teşvik Gücü’nün belirlediği, sorumluluk, beklentileri gerçekçi tutma, başkalarına saygı duyma gibi değerler her ne kadar övgüyü hak etse de, böylesi bir idealizmin sağlam ve sosyal temelleri, uygulama aşamasında başarısızlığa uğradı. Sorumluluk ve başkalarının hislerine saygı göstermek gibi değerler kayboldu. Özsaygı, doğru olanı yapmak ile değil, iyi hissetmek ile bir tutulmaya başlandı. Özsaygı kavramı gerçek 'anlamını yitirince, “iyi hissetmek” için yapılan bencilce şeyler de mubah hale gelmişti.

Çocuklar özsaygıyı, içlerindeki doğal iyiliğe odaklanmaları gerektiğini söyleyen “Pumsy” gibi çizgi film ejderhalarından öğreniyorlardı. Öğretmenler ise çocukları bol bol överek, ne kadar özel olduklarını onlara yineleyerek ve çocuğun performansı kötü veya vasat olsa dahi “başarılı” olduklarını söyleyerek üzerlerine düşeni yaptılar. Artık okulların çocukları yeteneklerine göre ayırmasına izin verilmiyor, yetenekli çocuklara kendilerini geliştirme şansı tanınmıyor ya da kimse kendini “yetersiz” hissetmesin diye yarışmalar düzenlenmiyordu.

Kasıtlı olsun veya olmasın, çocuklarımıza, fırsat eşitliği kadar sonuç eşitliğinin de bir hak olduğunu ve hangi işi yapıyorlarsa yapsınlar ya da yapmasınlar her şeye rağmen onlara değer verileceğini ve ödüllendirileceklerini öğretiyorduk. Bu mesajın alt metnine iyice gömülmüş daha sinsice bir şey varsa, o da “kötü” hissetmenin normal bir şey olmadığıydı. Eğer istediğiniz şeyi alamadığınız zaman kalbiniz kırılmışsa, o zaman ters giden bir şeyler olmalıydı; mesela birileri sizi kurban etmişti. Bunun suçlusu birileri veya bir şeyler olmalıydı, o yüzden hemen yardım istemek en doğal hakkınızdı. Günümüzdeki çocukların önceki nesillerden çok daha öfkeli ve saldırgan olmasının sebebinin arkasındaki nedenlerden biri de bu düşünce yapısıdır.1

KÜSTAHLIK, KISKANÇLIK VE OTORİTENİN ÇÖKÜŞÜ

Çocuklara henüz içlerindeki ses olgunlaşmadığı halde iç seslerine güvenmelerini söyleyerek; yetişkinlerin otoritesini küçümsemeyi de öğrettik. Çocuklar kendileriyle meşgul olmaktan çocuklarına vakit ayıramayan ebeveynlerin rehberliğine de güvenememeyi öğrendiler. Tek başlarına bırakıldıklarını ve ebeveynlerinin “ilgisiz” olduğunu düşündüler. Üstelik kendileri ebeveynlerinin Kötü Tavırlarına maruz kalırlarken, yetişkinlerin eleştirilerini ciddiye almaları beklenemezdi.

Narsist bireyin, bir dış otoriteye boyun eğmesinde yaşadığı zorluklar, günümüzde hayli popüler olan, kişinin içindeki ulu varlığa ve kendi “kudretli gücüne” yoğunlaşan metafizik akımların varlığını açıklayabilir. Bunun ahlaki gelişimin zirve noktasını temsil ettiği mi (otoritenin kimliğini içselleştirme), yoksa çocuksu büyüklük sanrılarının bir devamı mı olduğu, onu uygulayan bireye göre değişiyor. Bu yüksek güç, “Tanrıcılık Oynayan Ben” olduğu zaman, kişinin kendini kandırarak, ahlaki bir umursamazlığa düşmesi çok kolay olur. Böyle insanlar başkalarından saygı, onay ve takdir bekler, fakat karşılığını vermezler.

AHLAKİ GÖRECELİK VE UTANMAZLIK

Yanlış ve doğru olan hakkında kafamızın bu kadar karışmış olması, narsistik zamanlarda yaşadığımızın ve yetişkin olma konusunda çektiğimiz zorlukların bir işaretidir. Sanki ortak bilincimiz henüz gelişemeden, hatalarımızı kabul etme utancından kaçınmak için büyüklük ve dokunulmazlık hayalleriyle kendimizi koruma altına almışız.

Toplum olarak, sorumluluklarımızı kabullenmekte çok büyük sorunlar yaşıyoruz. Tıpkı bir şeyler ters gittiği zaman suçlayarak birilerini arayan küçük çocuklar gibiyiz. Silah üreticileri veya sigara şirketleri gibi büyük firmalara açılan sansasyonel davaları bir düşünün. Bizim için otoriteyi temsil eden bu kültür ikonlarına, büyüklüğe duyduğumuz ihtiyacı yansıtıyoruz. Çünkü onların sahip olduğu gücü kıskanıyoruz ve ne zaman bir sigara içsek ya da silah alsak, kendimizi daha güçlenmiş hissediyoruz. Büyüklük sanrılarımız bize risksiz bir dünyayı hak ettiğimizi söylediği için, silahların ve sigaranın öldürdüğünü bildiğimiz halde, bu otorite temsilcilerinin bizi bundan korumasını bekliyoruz. Gerçekler işin içine karıştığı zaman aldığımız yaralar ise narsistik olduğu kadar fiziksel de oluyorlar. Dokunulmazlığımızı kaybetmenin utancı ve büyüklüğümüze yapılan ihaneti kabullenemiyor, öfkeli bir şekilde intikam isteğine kapılarak davalar açıyoruz.

Narsistin, gerçeği kurnaz hareketlerle tanınmayacak bir hale sokmayı hayal ettiği bir hukuk sistemi ise bu kültürel öfke patlamalarını destekler nitelikte. Eğer bir avukat, suçluyu jüriye sempatik göstermeyi başarırsa, kötü bir üne sahip bu insanlar, en adi suçları işlemiş kişileri bile affedebiliyorlar. Bunlardan en ünlüsü ise faili, kurban olarak gösteren savunmalar. Bu tür davalarda, biz insanların sanki kurban gibi görünen (utandırılmış) birinin tüm davranışlarını haklı göstermeye yarayan yatkınlığımız, resmen istismar ediliyor.

Adeta utanç, en büyük toplumsal kötülük haline gelmiş durumda. Ya da değerlerimizin, şiddetin, yozlaşmanın ve yalanların, ahlaki açıdan “kişisel bir tercih” noktasına indirilecek kadar göreceli bir hale geldiği dünyada utancın hali böyle. Çoğu zaman bazı seçimlerin kabul edilemez olduğunu bilsek de, seçimi yapan kişinin dışında suçlayacak birini veya bir şeyi ararız. Neredeyse herkes bir şeyin kurbanı olduğunu söyleyebilir. Böyle olunca, gerçek trajedinin nerede yattığını anlamakta ve gerçekten suçlu olmayan kişiler için merhametli olmakta zorlanırız.

GERÇEĞİN ÇARPITMALARI: “İMAJ HER ŞEYDİR”

Politik liderlerden, spor “kahramanlarına”, büyük işverenlerden, eğlence dünyasına kadar, sonuçlardan kaçabilmeyi başaran insanların yarattığı ve yansıttığı imgeler, tam da bizim görmek istediğimiz türden şeyler. Üretilmiş imgeler gücün en sağlam kanıtlarından biridir. Bu güçlü insanlar (güce ulaşmayı hedefleyenlerle beraber), kendilerini nasıl algılamamızı istedikleri konusunda kamuoyunu yaratanlara, menajerlerine, yayıncılara, basın sorumlularına ve medya danışmanlarına güvenirler. Kandırıldığımızı bildiğimiz halde onları izlemekten hoşlanırız. En nihayetinde gerçekler o kadar çarpıtılır ki, artık neye ve kime inanacağımızı bilemez hale geliriz. Kendimizi aynaların ardında ne olduğunu bilemediğimiz narsistik bir panayırda buluruz. Kendi algılarımıza güvenemez, başkaları bir yana, kendimize de yabancılaşırız.

Fakat gene de kendimizi hayallerden çekip kurtaramayız. İmajın her şey olduğu yerde, gerçek olana karşı iştahımız kalmaz. Üzeri insanın ağzının suyunu akıtan puf börekleriyle dolu bir tezgahın önünde durur ve gerçek bir gıda yiyeceğimizi sanırız. İçi boşaltılmış özlerin hızla çoğalan imgeleri duyularımızı uyarırken, bizi ruhen tüketir ve aç bırakır. Bu yüzden sürekli olarak büfeye geri döneriz. Bu boş kalorileri, kültürel ideallerin imgesi olarak içselleştiririz ve bunların üzerinden kendimizin ve hayatımıza giren her şeyin değerini ölçmeye kalkarız. Onların sayesinde neyin güzel, neyin iyi, neyin arzulanabilir ve neyin anlamı olduğunu öğreniriz.

İmgelerin gücü inanılmaz derece baştan çıkarıcıdır. İnanmıyorsanız her yıl sayıları gittikçe artan göğüslerine silikon taktıran on dokuz yaşından küçük kızlara bunu sorabilirsiniz. Bu gençlerin birçoğu ameliyatlar için üniversite parası olarak ayrılan fonları yağmaladılar ve önemli bir bölümü “daha iyi hissetmeleri için”, kendileri de güzellik uğruna neşterin altına yatmış anneleri tarafından desteklendi; sırf kültürel olarak ideal kabul edilene yaklaşabilsinler diye. Onların değerlerini veya gençlere özgü sabırsızlıklarını sorgulayabilirsiniz, fakat yaşadığımız şu feminizm sonrası çağda bile, büyük göğüslerin bir kadını daha güçlü kıldığını inkar edemezsiniz.3

Gerçek otoritenin ortadan kalkmasıyla beraber, “imaj kandırmacası”nın istediğimizi elde etmeye giden yol olduğunu sezmeye başladık. Acı veren gerçek ise şu ki, sahtekarlığın mecburi olduğu bir dünyada, bu tür yöntemler sahiden de işe yarıyor.

REKABET İSTİSMARA DÖNÜŞTÜĞÜNDE

Bizi sürekli uyaran ve baştan çıkaran imgeler her yanımızı sarmışken, gördüğümüz şeylere sahip olmayı istemek kadar doğal bir şey olamaz. Bir imge ne kadar yoğun kullanılırsa, talep o kadar artar ve arzın kısıtlı olduğunun fark edilmesiyle beraber rekabet doğar.

Rekabetin özünde kötü olması bir yana, aslında tam tersidir. Her birimiz gerektiğinde savaşabilmek için agresif mücadele içgüdüsüyle donatılmışızdır. İki veya daha fazla insanın paylaşılamayacak bir şey için verdiği uğraşlar, taraflardan biri kazanıp, orada bırakıldığı sürece sağlıklı bir durumdur. En iyi ihtimalle, kazanan da kaybeden de bu mücadeleden bir şeyler öğrenecek ve katılıp, ellerinden gelenin en iyisini yaptıkları için oradan tatmin olmuş bir şekilde ayrılacaktır.

Agresif mücadelecilik son yıllarda kazandığı kötü şöhretini, bu agresifliğin rekabet sona erdikten sonra bile sonlanmamasına borçlu. Burada yaşanan başka bir şeydir, sanki birisinin insan olarak tüm değerini kaybetme riski yaşanıyordur. Zaferin çirkin yüzüne hepimiz alışkınız. Yenilenleri iyice aşağılayana kadar galibiyetleriyle tatmin olamayan galipleri her zaman görüyoruz. İşte bu sağlıklı bir mücadele değil, istismar ve küçümseme, yani narsistik öfkenin dışa vuran bir yüzüdür. Böyle bir şey ön plana çıktığı zaman, rekabet çirkin bir kelime halini alır.

Kültürel narsisizmin en belirgin öğeleri, sevdiğimiz ve kavga ettiğimiz, çalıştığımız ve oynadığımız, çocuklarımızı büyütüp eğittiğimiz günümüz toplumunun temellerine kadar işlemiştir. Uzun bir süredir sağlıksız narsisizmin büyümesine göz yumuyoruz. Eğer kendimizi ve gelecek nesilleri kurtarmak istiyorsak, özfarkındalık ve irade gelişimi, gerçekçi olabilmek, sağlıklı sınırlar koyabilmek ve ilişkilerin karşılıklılığı ilkeleri için, Yedi Ölümcül Günah’a karşı savaşmalıyız. Bu zor bir savaş ve ilk cephesi de evde kuruluyor.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült