Narsisizm Kültürü

Kemal Sayar


Zamanımızın ‘narsisizm kültürünü ürettiğinden yakınan Christopher Lasch, çağdaş kültürün sağladığı şartların derin ve bütünleşmiş bir varlık duygusuna yol açmadığını, bukalemun imgelerin toplamından daha fazla bir benlik oluşturmadığını söyler. Lasch (1979) ‘her çağ kendi karakter yapısının aşırı bir halini temsil eden özel patoloji biçimleri üretir’ diye yazar. Çağımızın patolojisi karakter bozukluğudur, özellikle de hudutta/borderline ve narsistik durumlardır. Narsistik kişi Batı toplumundaki normal başarılı tipin abartılmış ve aşırıya kaçmış halidir. Narsistler, her gün, başkalarını manipüle etmenin özendirildiği; ancak buna mukabil insanlar arası ilişkide yakınlık ve ihtimamın cezalandırıldığı bir ortamda büyüyüp serpilmektedir. Benlik oluşumunda büyük boşluklar olmakta, içimiz yoksullaşmakta ve benlik sürekli kendini teyit etmenin peşinde koşmaktadır. Narsisizm, bu yönüyle modern Batılı tüketim kültürünün benmerkezciliğinin ve başıboş bireyciliğinin tezahürüdür (Lasch, 1979). Modernitenin imgesi televizyon dilinde ifadesini bulan ‘imge’dir. Lasch, narsisizmi belirli bir ayna işleviyle tanımlar: ‘Dünya kendi arzu ve korkularımızın yansıması olan bir aynadır’. İmge, ayna, televizyon şeylerin yüzeydeki temsilini; görünüş ve görsel ikon da özün yerini alır. Her biri ötekinin aynısı olan ‘eşya’, ‘cilalı imge’lerle birbirlerinden farklılaştırılarak çekici kılınır. Nesnelerin arasındaki ufak farklar öne çıkarılarak, imge marifetiyle, aynılıkları gizlenir. Görsellik, kapitalist üretim ve tüketimin ihtiyaçlarını giderir, böylece yüzeye ve görünüşe aşırı bir yoğunlaşma olur. Benlik dahi nasıl göründüğüyle, başka insanların gözünde ne olduğuyla, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Dış, çeşitli edinimlerle zenginleştirilirken; iç, gerçek ilişkilere yabancılaşmak suretiyle yoksullaşır. Bu yüzeysellik günümüzde sanal ilişkilerin kazandığı yaygınlıkla da kendini göstermektedir. Artık, Zygmut Bauman’ın ifadesiyle ‘Mesafe temasa engel olmaz, ama temasa geçmek de mesafeye engel olmaz’. Günümüzde narsistik sığlığın en yaygın tezahürlerinden biri olarak sanal ilişkilerdeki yaygınlaşma dikkat çekiyor. Görünmek ve göstermek bu sığlığın düsturudur. Yüzyüze ilişkilerdeki samimiyet ve sorumluluk berhava olur, dostluk bir tıkla kaybedilebilir. Yakınlık ve uzaklık birbiri içine geçer. Oysa bilinir ki bir insan diğerinin yüzüne bakmakla bir sorumluluk alanına girmiş olur, insanların yüzüne bakarak onlara şiddet göstermek, ekran başında şiddet göstermeye nispetle daha zordur. Bauman’ın ifadeleriyle, ‘Sanal yakınlık madalyonunun ters yüzü sanal uzaklıktır: Topografik komşuluğu yakınlığa dönüştüren her şeyin ertelenmesi, hatta belki de yok olması. Yakınlık artık fiziksel komşuluğu gerektirmemekte, fiziksel komşuluk da artık yakınlığı belirlememektedir’ (Bauman, 2008). Bir sosyal paylaşım sitesi kullanıcıları üzerinde yapılan inceleme, narsisizmin online cemaatlere katılımı beslediğini, kişilerin bu ortamlarda kendi benliklerini yücelterek sunduklarını ortaya koymuştur (Buffardi ve Campbell, 2008). Narsistler kişisel yakınlık, sıcaklık veya uzun vadeli ilişki yerine, ilişkilerini kendileri için kullanmayı yeğler. Kısa vadede başarılı, güçlü, yüksek statülü oldukları imgesini uyandırmak onlara yeter. İlişkiler onların özsevici benlik saygısını teyit etmek üzere kurulur. Sosyal paylaşım ağları da arkadaşlığın nitelik değil, nicelik yönünden ölçüldüğü; kişinin kendisini dilediğince parlatarak sunabildiği kontrollü ortamlardır. Kişi kendisini sunma biçimi üzerinde denetim sahibidir. Bu yüzden sosyal paylaşım ağları, yeni iletişim kipi olarak narsisizmi hem üretmekte hem de bu kişilik fideliğinde boy atmaktadır. Kernberg’in (1966) ifadesiyle ‘Narsistik kişiliklerin temel özellikleri büyüklenmecilik, aşırı benmerkezcilik ve başka insanlardan onay ve beğeni toplamak için çırpınmalarına rağmen, başkasına ilgi ve empati gösteremiyor oluşlarıdır’. İmgenin gerçeği, biçimin özü, hızlının yavaşı, büyüğün küçüğü, yüzeyselin derini ve nihayet sanal ilişkilerin yakınlığı yuttuğu bir dünyada yaygın kişilik, narsistik kişiliktir.

Lasch ve Winnicott gibi, Heinz Kohut (1977) da narsistik patolojinin kökeninde sosyal durumları görür. Aile yapılarının dağılması, annenin yeterince desteklenmemesine yol açar. Oysa anne çocuğun büyüklenmeci ihtiyaçlarını hoş görüp anlayabilecek kadar destekleseydi ve çocuk bu mahrumiyeti yaşamasaydı, narsistik kişilik gelişmeyecekti. Benliğin hızlı ekonomik ve teknolojik değişimlerle unufak olduğu, kök ve gelenekle irtibatın koparak her şeyin aynılaştığı, kimin neyi kontrol edebildiğinin belirsizleştiği bir dünyada, çocuklara istikrarlı bir kişilik geliştirecekleri zemini sağlamak zorlaşmaktadır (Frosh, 1991). Narsistik içe kapanma, modern şehirde de tekebbürün gettolaşması şeklinde kendisini göstermektedir. Başkalarına değmeden, başka hayatların içine girmeden yaşamak ve şehri benzerlerin bir arada yaşadığı getto yığınlarına dönüştürmek, giderek daha görülür bir durum haline gelmiştir. Richard Sennett, ‘içeriden yükseltilen barikatler’e dikkatimizi çeker (2010). Modern kent manzaraları, ‘asli olmayan’ öğelerden arındırılmış ‘temiz’ bir görünüm arz etmektedir. Farklı toplum grupları ve etkinlikler, birbirinden ayrılmış bir şekilde yaşamaktadır. Modern bireyler, dengeli ve türdeş semt cemaatleri yaratma eğilimindedir. Buralarda barış içinde bir arada yaşayan farklı unsurlara ya az yer verilmekte ya da hiç yer verilmemektedir. Bu sosyolojik gelişme, kentin mimarisine de yansımış; kent, artık farklı grup ve kültürlerin ‘özümleyici pota’sı veya ‘mozaiği’ olmaktan çıkmıştır. (Serınett, 2010; Van Der Loo ve Van Reijen 2003). Modern ‘mahremiyet terörü’, Sennett’e göre neticede kendi duygu ve coşkularına teslim olan ve sürekli olarak içsel eksikliklerini maskelemek zorunda kalan güvensiz ve korkak kişiliklerin oluşumuna hizmet etmektedir. Modern bireyler, kamusal alanda da yanlış bir şekilde mahremiyet aramaktadırlar. Kamusal alan tümüyle mahremiyet terörüne maruz kalmaktadır. Bu gelişme, içerikten ziyade siyasi mesajların paketlendiği siyaset alanında da kendini açıkça göstermektedir. İçerik, varsayılan kişisel erdem ve erdemsizliklerin karşısında daha geri plana düşmektedir. İçeriksel mesajdan ziyade medya imajı daha fazla önem kazanmaktadır. Bu şekilde farklı görüş ve tezlerin karşılaşması gereken kamusal alan, Sennett’in gözünde çıkar gözetilmeden duygu ve coşkuların çarpıştığı bir foruma dönüşmektedir. Modern insanlar için ‘hakiki yaşam’ gittikçe daha fazla özel yaşam alanında vücut bulmakta ve kamusal alan, anonim ve zorunlu işlerin yapıldığı bir yer haline gelmektedir. Modern insanlar kendi kendileriyle o kadar meşguldürler ki, kamusal meseleleri fazla önemsememektedirler (Van Der Loo ve Van Reijen 2003). Christopher Lasch’ın temel iddiası, günümüzde yaşandığı şekliyle hayatın giderek anlamdan boşaldığıdır. Tüketici kapitalizm zihne nüfuz etmiş, kitle fikriyatını manipüle ederek tatları, duruşları ve değerleri değiştirmiştir. Kişisel ilişkiler alanında tüketici kapitalizmi benliği insansızlaştırmış, sonunda benlik, kamusal alandan ve başka insanlarla ilişkilerden geri çekilmiştir. Bu ruhsal kopukluk; stil, çekicilik, zindelik ve güzellik gibi özel ama boş uğraşılarla telafi edilmeye çalışılır. Lasch’a göre benlik, küresel kapitalizmin yersiz yurtsuzlaştırması ve öngörülemezliği neticesinde giderek boşalmaktadır. Ekonomik belirsizliğin şaha kalktığı, eski cemaat ve geleneklerin tahrip edildiği, sosyal dışlanma ve emniyetsizliğin tırmandığı bir çağda kişisel kimlik her zamankinden daha zayıf ve kırılgan hale gelmiştir (Elliott, 2009). Narsistik benlik, Lasch için, ‘hayatta kalma kültürünün doğrudan bir ürünüdür. ‘Hareket etmeye devam et, hiçbir yere bağlanma, yaşamana bak!’ diyen bir kültür. Pederşahi ailenin çöküşüyle çocuklar, ebeveynlerin yasaklarını giderek daha az içselleştiriyorlar. Babalar aile hayatından kopuyor, şirketlerin gölgesi ailenin üzerine düşüyor. Ailenin çöküşüyle beraber narsistik benlik zuhur ediyor, bu benliği kadiri mutlaklık ve tamamlanmışlık yollu ilkel fanteziler güdüyor. Bu benlik, anlamlı simgesel ve kültürel bağlantıları kuramayacak ve kendi değeri konusunda ağır bir rahatsızlık içinde çırpınacaktır (Elliott, 2009). Modernleşme, insanları özgürleştirmiş; fakat aynı zamanda güvensiz de kılmıştır. Modern birey, ‘asgari benlik' altında ezilmekte; kalıcı öz benlik eksikliğinden kendisi hakkında olumlu bir imajı ayakta tutabilmek adına bütün enerjisini harcamak zorunda kalmaktadır. Kendi kimliğini tespit etmek için çaresiz bir şekilde başkalarının hayranlığına gereksinim duyar. Bu hayranlığı güvence altına alabilmek için de özel yaşam alanında kendi benzerleriyle birlikte olmaya özen gösterir.

Çünkü modern birey kendini sadece orada güçlü hisseder ve kendi deneyimleri, coşkuları ve iç dünyası hakkında konuşma ve boşalma imkanı bulur (Van Der Loo ve Van Reijen, 2003).

Lasch’tan yaklaşık otuz yıl sonra, Twenge ve Campbell (2009) ABD toplumunda bir “narsisizm salgını” yaşandığını; maddi zenginlik, fiziksel görünüm, ünlülere tapınma ve dikkat uyandırma arzusuyla belirginleşen durumun, bir hastalık gibi yayıldığını yazdılar. Bu hastalık küreselleşme yoluyla dünyanın kalan kısımlarına da sirayet ediyor ve çocuk yetiştirme tarzımızdan toplumsal dayanışmanın azalmasına ve değerlerin sığlaşmasına kadar pek çok alanda etkisini gösteriyor. ABD’de yüksekokul öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, çeyrek yüzyıl içinde narsistik kişilik özelliklerinin hızlı bir yükseliş içinde olduğunu gösteriyor (Twenge ve Campbell, 2009). Şimdi narsisizm salgınının kültürel bir analizini yapmayı deneyelim.

Modern Kibir

Narsistik/kendine sevdalı kişiler günümüz kültürel ortamında giderek yaygınlaşıyor ve bu kişilik kusuru giderek normal bir hüviyete bürünüyor. Narsisizm, insanları birbirinden uzaklaştırıp aralarına aşılmaz duvarlar örüyor. Narsisizm, çağımızda sadece hoş görülmekle kalmıyor adeta kutsanıyor. Haya duygusundan uzaklık, büyüsel düşünce (büyüklenme ve kadiri mutlaklık), kibir, haset, kişinin her şeyi hak ettiği düşüncesi, başka insanları istismar ve sınır koyamama; narsisizmin yedi ölümcül günahını oluşturur. Bu günahlar, dokundukları her ruhu harabeye çevirdikleri için ölümcüldürler; günahkarın kendisini de yok ettikleri için günahtırlar. Aslında her insan kendini sevmek ister. Sağlıklı narsisizm kendimize ve kusurlarımıza gülebilme imkanını sağlar. Sağlıklı bir özsevgi kendi içimizdeki cevheri açığa çıkarmamıza ve bize ait bir şeyler oluşturarak dünyaya olumlu bir mühür vurmamıza yardım eder. Sağlıklı bir özsevgiyle duygularımızı dolu dolu yaşar, duygusal hayatımızı başkalarıyla paylaşır, gerçeği düşten ayırabilir ve kendimizden şüphe etmeden heves ve gayelerimizin peşine düşebiliriz. Hastalıklı narsisizmin günümüz kültüründe normalleşmesi; bu anlayışın, zihin ve karakterlere biçim veren kurumlar ve etkiler üzerinden çocuklara aktarılması demektir. Narsistik/özsever imge ve değerlerle dolu bir dünyada anne babalar sağlıklı çocuklar yetiştirmek için zorlu bir uğraş içindeler. Günümüz dünyası, bize var olan sınırların ve kısıtlamaların aşılmasını telkin ediyor. Çocuklara özgüven kazandırma gayreti, onların dikkatini iyi şeyler yapmaktan iyi şeyler hissetmeye doğru kaydırıyor. Konuştuğum pek çok ergen ve genç, onlara kendilerini iyi hissettiren bir şeyin nasıl olup da anne babalarına ters geldiğini anlayamıyor. Narsistik bireyin dış otoriteye boyun eğme zorluğu, günümüzün kimi ideolojik ve dini yönsemeleriyle de örtüşüyor. Kişisel gelişim ideolojileri zaten benliğin ululanmasından ekmek yiyor. “Tanrı senin içinde”, “Yüce kudretler senin ruhunda gizli” yollu, ilahi olanı insanın kendine hasreden,Tanrıyı kişiselleştiren ve sadece insanın içine hapseden yeni bir tür maneviyatçılık, dünyada ve ülkemizde şehirli üst sınıflar arasında yayılıyor. Eğer yüce kudret dediğim şey, sadece Tanrıyı oynayan Ben isem, herhangi bir ahlaki standarda bağlı kalmam da gerekmiyor. Herkes bana saygı duymalı, beni onaylamalı, takdir etmeli; ancak benim aynı şeyleri başkasına göstermem gerekmez. Narsistik zamanların bir göstergesi de kafalarımızın doğru ve yanlış hakkında çok karışık olması. Hatalarımızla yüzleşmektense büyüklenme ve kadiri mutlaklık fantezileriyle onları reddetmeyi yeğliyoruz. İşler yanlış gittiğinde çocuklar gibi suçlayacak birilerini arıyoruz. Şiddet, rüşvet, yalan gibi kötülükleri neredeyse kişisel bir seçim olarak algılıyoruz. İmgenin her şey olduğu bir çağda neye, nasıl, ne kadar inanacağımızı şaşırıyoruz. İmgenin her şey olması, gerçeğe duyduğumuz iştahı azaltıyor. Böylesi bir ortamda rekabet, öldürücü bir nitelik kazanıyor. (Sayar, 2009a).

Modern dünyada başarının her şeyi meşrulaştıran bir işlevi var. Kişi eğer başarı merdivenlerini tırmanmışsa, oraya hangi yöntemleri kullanarak ulaştığı sorgulanmıyor. Başarının bireye kendini diğer insanlardan üstün görme hakkı verdiği kabul ediliyor. Benlikleri kutsamanın en önemli vasıtalarından biri başarı. Ama neyi başarmak? İyi bir bilim adamı olmanın, hayırseverliğin veya dürüst bir yurttaş olarak kalmanın günümüz toplumunda şöhret, para ve iktidara tahvil edilebilir bir tarafı yok. Başarı; şöhret, para ve iktidarın kapılarını açabildiği sürece anlamlı. Başarının güncel tanımlama biçimiyle ilgili şöyle bir sorun var: İnsanlar topluma, kültüre, insanlığa sunabildikleriyle değil; kendilerine sunabildikleriyle başarılı sayılıyor. O yüzden ünlü ekran yüzlerini, cemiyet sayfası gediklilerini bir sosyal sorunun çözümünde öncülük ederken göremiyoruz. Kendilerine para ve itibar olarak geri dönmeyecek şeyler için neden değerli vakitlerini heba etsinler, değil mi? Günümüzde benliğin kendisi tek başına bir değer sağlayıcı haline geldi: “Benim için iyi olan, iyidir.” Bir dünya görüşüne, bir dine, bir anlam çerçevesine atıf yapmamıza gerek yok. Kişisel çıkarlarımıza hizmet ediyorsa, ahlakın genel kurallarından bağımsız olarak, o şey iyi sayılıyor. Benliğin üstünde bir ahlaki otorite yoksa, bireyin teslim olacağı bir ahlak kodu yürürlükte değilse o zaman kişinin toplumsal faydayı değil de kişisel faydayı yeğlemesi meşruiyet kazanıyor. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkında nesnel ölçütler ortaya konulamıyorsa o zaman herkes kendi benliğini kendine rehber edinecek. Ahlak artık kişisel bir sorun ve bireysel bir karardır. Kişisel gelişimin ayrıcalıklı statü kazandığı bir çağda; değişmemek, sabit kalmak neredeyse bir başarısızlık alameti sayılıyor. Duygusal ilişkiler kısa ömürlü, hesapçı ve benmerkezci olduğunda, kimse kendinden başkasına yatırım yapmıyor. Aşk artık insanlardan fedakarlık, bağlanma veya sadakat gibi duygular talep etmiyor. Aşk artık benimle ilgili. Kendimi bulmam, kendimi gerçekleştirmem, özerklik kazanmam ve kişisel olarak gelişmem için bana lazım olan şey. Benliğe bu denli çok eğilmek, onu bunca ölçüsüzce kutsamak, samimi ilişkilerin altını oyuyor. Yakın ilişkiler endişe yüklü. Her ilişki bir duygusal ıstırap riskini içinde taşıyor. “Dikkat et, incinebilirsin” diyor kişi kendine; her ilişki muhtemel bir infilak. İnsanın “kendisini tavaf eden hacı" olduğu bir zamanda, ilişkiler de kısa ömürlü ve yüzeysel. Coğrafi hareketlilik mekana sadakati ortadan kaldırırken, ilişkilerde diğerkamlık ve sadakat mumla aranır hale geliyor, güven aşınıyor. Sadece kendi benliklerini referans alan insanlar, bir diğerine şüpheyle bakıyor. “Beni kullanmak istiyor olmasın? Beni sömürerek kendine menfaat sağlayacak olmasın?” şeklinde şüpheler, dostluk ve dayanışmanın altını oyuyor. Hiçbirimiz karşımızdaki insanın aklını okuyamayız. Ama toplumsal hayat asgari bir güven duygusuna ihtiyaç duyar, diğer insanların iddia ettikleri ve göründükleri kişi olduklarına inanmamızı gerektirir. Sağlıklı bireyler olmak için başkalarına ve dünyaya karşı temel bir güven duygusu geliştirebilmemiz icap eder. Maalesef günümüzün ruh iklimi fazlasıyla karamsar, duygusuz ve şüpheci. Hayatın sunduğu yegane armağanın “dünyevi zevkler” olduğunu düşünen “ben tarikatı” üyeleri, yabancılaşmanın öncü kuvveti olarak “anlam krizi”ni tırmandırıyor. Peki, insanlar durduk yerde neden kendi benliklerini ululuyor, neden sürekli kendilerine atıfla konuşuyorlar? Böylece aidiyet, gaye ve emniyet sunmayan bir çağda, bu duyguları sağlamak istiyorlar. Piyasa kapitalizmi, sadece politika ve kültürü değil; insanların duygusal hayatlarını da dönüştürüp bozuyor. Bir değersizlik buhranı yaşıyoruz. Geçmişin değerlerine hayat hakkı tanınmıyor ama toplumsal hayata rehberlik edecek yeni bir değerler silsilesi de oluşmuyor. Böylece toplumsal hayatın “mankurt”laşmış seçkinleri, tıpkı aynı değersizlik cenderesinde öğütülmüş lümpen sınıflar gibi, içinde yaşadıkları evreni sadece kendilerine sunduklarıyla ölçüyor; her şeyi kendi benliklerine sağladığı yararla tartıyor. Altmışlı yılların dünyayı değiştirebileceğine inanan iyimser insanlarının yerini, iki binli yıllarda şüpheci, ümitsiz, bitkin ve karamsar bir kuşak almış durumda. Kendi hayatını efsaneleştirerek, kendi benliğine tapınarak anlam buhranına çare arayan bir kuşak karşısındayız. Hayat “ben”le başlayıp “ben”le nihayet buluyor. Güven, inanç ve imanın bittiği noktada “dava delisi” insanlar kayıplara karışıyor ve insanlar bir üst kimlik olarak “ben tarikatı’nda buluşuyor. Geçmişin kesin inançları bugün para, şöhret ve iktidar olarak geriye dönecek bir başarının izini sürüyor (Sayar, 2007).

Witold Gombrowicz, “Modern insanı tanımlamak için en etkili kategoriler olgunlaşmamışlık ve bebeksiliktir” demişti. Bebeklerin zamansal ve mekansal kısıtlamaların farkında olmadıklarını biliyoruz. Bu nedenle dünyayı adeta kadiri mutlak bir surette kendi eylemlerinin bir uzantısı olarak görürler. Büyürken acıyla fark ederler ki, zaman ve mekan önlerinde bir duvardır ve istekleri her dem karşılanmayabilir. Mutlak güç artık yoktur; ama onun kaybına bir tepki olarak dünyanın kontrol edilebileceği yolunda büyüklenmeci fanteziler gelir. Modernlik de adeta bu büyüklenmeci benliğin kültürel benzeridir. Bebeksi kadiri mutlaklıkla gölgelenmiştir modern insan; “Her şey benim arzularımın doyurulması için” yollu bir büyüklenmeciliğin gölgesi dolaşır üzerinde. İnsanın insan dışı doğayla ilişkisine baktığımızda da büyüklenmeci tavrın ayak izlerini görürüz. Nasıl bir narsist ötekine bağımlı olmayı şiddetle reddeder ve diğer insanı sadece kendi uzantısı olarak değerlendirirse, modernlik de tabiata bağımlılığı reddeder ve onu sadece insan için var olan “büyüsü bozulmuş” bir nesne olarak görür. Modernliğin tabiata tahakküm için duyduğu tutku, “geleceği sömürgeleştirmek" suretiyle zamanla olan ilişkisine de taşınır. Dünya, insan denetiminden bağımsız olmamalıdır. Bunun için de geleceğin tahmin edilemez tehlikeli unsurlardan arındırılması gerekir. Geleceği planlamaya ayarlı bir kültürde, farklı ve önceden bilinmez olan, bilinenin içinde zaten eritiliverir. Artık değişim yoktur, aynıdan aynıya geçiş vardır. Böylece bir kategori olarak gelecek yok edilir ve onun yerine uza(n)mış şimdi konulur. Oysa zamanı ehlileştirmeye, ölümü bozguna uğratmaya yeminli bir kültür, sadece ölümün gölgesinde yaşayabilir. Geleceğin uza(n)mış şimdinin pahasına yok edilmesi, mesafeyi başarılı bir şekilde azaltan teknolojiler marifetiyle halledilir. Bu teknolojiler üretim ve tüketim çarkını da daha hızlı döndürür. Döngünün hızlanmasıyla kar çoğalır. Kapitalist modernliğin o pek böbürlendiği zaman-mekan sıkışması, kültürel büyükleniciliğin zamana izdüşümü olarak okunabilir. Böylece hız da başlı başına pazarlanabilir bir meta olacaktır. Hız bu anlamda “Batının umudu”dur; zira dünyayı bizim arzularımızın çekip çevirdiği yanılsamasını beslemektedir. Fakat hız öldürür. Her şeyi daha hızlı yapmak bize daha az zaman bırakır.

Günümüzde modernliğin mütebariz vasfı olarak tecelli eden zaman-mekan sıkışmasının şahikasını, bilgisayar üzerinden iletişim oluşturuyor. ‘Net’e bağlanmak suretiyle aramızdaki coğrafi uzaklık ortadan kalkar. Uzak yerler ve siberaleme gömülü gizli kaynaklarla kurduğumuz o birdenbire ilişki, bize zamanı aştığımız duygusunu verir. Net aleminde herkes “burada” ve “şimdide” yer alır. Net bizi çocukluğun kadiri mutlaklık fantezisine geri götürür: Her şey kontrolümüz altındadır, bilgimiz dahilindedir ve biz ölümsüzüzdür. Dijital dünya bize, çağırdığımızda gelecek bir bilgi yığını sunar. İnsanlığın ürettiği tüm bilgiyi kontrol edebilme ihtimali bizi baştan çıkarır. Gerçek hayatta olmayan kontrol duygusu, bilgisayar başında elde edilir. Kimi yazarlar siberalemi, Hıristiyanlığın cennet kavramıyla karşılaştırır. Tıpkı Hıristiyan anlayıştaki cennet gibi, bu alem de bize özgürlük, güç, bağlanma ve aşkın neşesini vaat etmektedir. Burada bedenin kısıtlılıkları eriyip gidecek ve ruh kendini tamamen özgür olarak ifade edebilecektir. Modernliğin mesajı şudur: Bedenlerimizin üzerine yükselip bedenlerimizden bağımsızlaşırsak, onların çürüyecek olması için endişe etmemize gerek kalmaz. Bedene karşı yürütülen bu savaş aslında ölüme karşıdır. Bu savaş hiçbir yerde modern Batı’da olduğu kadar tutkulu bir biçimde yürütülmemiştir. Oysa ölüme karşı yürütülen bu amansız modern savaş, sadece hayatı küçük düşürmeye hizmet etmektedir.

Y Kuşağı

Youtube, Myspace, Facebook, Tvvitter... Bu sözcükler seksenli yıllar ve sonrasında doğan ve “Y kuşağı” olarak isimlendirilen gençler için çok şey ifade ediyor. Bu web sayfaları, ilişki kurmak ve toplumsal bir ağ oluşturmak için kullanılıyor. Günbegün içerikleri şişiyor bu sitelerin, zira bu sayfalara göz gezdirmek için tüm dünyada her gün trilyonlarca saniye harcanıyor. Bu siteler toplumsal ilişki sağlıyor gibi gözükseler de gerçek ilişkinin altını oyuyor ve insanları toplumsal temastan mahrum bırakıyor olabilir.

Bu teknoloji gençlerin gelişimini engelliyor, ergenlik dönemindeki normal narsisizmi uzatıp olgunlaşmalarının önüne set çekiyor. İlişkilerde karşılıklılık ve başkalarının hislerine duyarlılık yerine, sadece kendilerinin hayatın merkezinde olduğu alternatif bir ortam oluşturuyorlar. Buna katılmayanlar hemen iç çevreden dışlanıyor. Bu teknolojik gelişmeler bir yalnızlaşma ve yabancılaşma duygusuna yol açıyor ve sonunda saldırganlıkla sonuçlanabilecek bir narsisizm eğilimini besliyor. Kendine sevdalı kişiler toplumsal ilişkilerde reddedilme sonrası, çok kolay öfke ve saldırganlığa kapılabiliyor. Bu sosyal paylaşım ağlarından birine üye ergenlerin yarıya yakınının riskli ve saldırgan davranışlardan bahsetmesi tesadüf değil. Peki, bu sitelere bu kadar ilgi neden? Galiba herkes geniş kitlelerin ilgisini çekebilme isteği içerisinde. Bu tür sanal ortamlarda fotoğraf ve düşünceleriyle boy gösterenler, bazı uç durumlarda teşhirci dürtülerini tatmin ediyor. Bu kuşak dikkat çekmek ve tanınmak istiyor, kendisine vaat edilen 15 dakikalık şöhretin peşinde koşuyor. Bazen videolarla arzı endam eden “kötü davranışlar” dahi aldıkları yorumlar veya tıklamalarla hemen ödüllendirilmiş oluyor.

Narsistik eğilimleri ölçen kişilik testleri, halihazırdaki kuşağın, bu testlerden bugüne dek en yüksek sonuçları alan kuşak olduğunu gösteriyor. Bugüne kadarki en kendine sevdalı, en kendi içine gömülü, kendinden başka bir şey görmez kuşağın, bu kuşak olduğu dile getiriliyor. ABD’de gerçekleştirilen bir çalışmada 60 yaş üzeri insanlarda yüzde üç oranında narsistik kişilik bozukluğu görülürken, bu oran 20’li yaşlardaki gençlerde yüzde dokuz olarak tespit edilmiştir. Teknolojinin de beslediği bu eğilim devam ederse, alarm zilleri çalıyor demektir. Narsisizm en habis haliyle şu demek: Başka insanlara eşduyum gösterememe, dürtülerini kontrol edememe ve beğenilmediğinde ortaya çıkan yoğun öfke ve saldırganlık. Bu kişilerin tohumları modern kapitalizmle birlikte toprağa serpildi. Ani tatmin ve kitle tüketimi çağında, kapitalist pazar ahlakı, egoyu şekillendirdi.

Çağımızda insanların benlikleriyle bu kadar uğraşmasının, kendimizle bu kadar takıntılı bir biçimde ilgileniyor ve hep kendi egomuzu parlatma derdine düşüyor olmamızın başka bir yönü daha var. İçinde bulunduğumuz çağ bize bir aidiyet, anlam ve emniyet duygusu sunmuyor. Gerçek dünyada yitirmiş olduğumuzu, sanal dünyada yana yakıla arıyoruz. Y Kuşağı, bir şeyleri zahmetsiz ve çalışmadan elde etmek istiyor. Hayatın gerçeklerinin getirebileceği hakiki hayal kırıklıklarıyla uğraşacak mukavemete sahip değiller. Devamlı ihtiyaç duydukları övgüyü elde etmek için, kendi yarattıkları sanal ortamlara yönelmeleri de bu yüzden. Siberalemdeki sanal ilişkilere yatırım yaparak boş övgülerle avunmak istiyor, ancak bu arada yüzeyselliğin tuzağına düşüyorlar; sevgi, dostluk ve yakınlık gibi insani ihtiyaçların bir bilgisayar ekranından sağlanabileceğini düşünüyorlar. Gerçek ilişkinin derinliği ve adanmışlığı değil; ekranda “arkadaş” olarak beliren insanların sayısı önem kazanıyor. Bir kez daha nicelik, niteliğe galip geliyor.

Kişinin kendini önemli ve özel hissetmek için sanal dostluklara daha fazla yönelmesi, hayatın acı gerçekleri karşısında daha çok hayal kırıklığına uğraması riskini de beraberinde getiriyor. İlişkiler daha yüzeysel hale gelirken, kişisel çıkarlar kamusal iyinin önüne geçiyor. Varlıklarını kendi imgeleriyle özdeşleştiren bireyler, bunu korumak için saldırganca davranabiliyor; geliştirdikleri yanlış benlik duygusunu tehdit eden

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült