Narsisistik Kişilik

Engin Geçtan


Narkissos (Narcissus) su perilerinin gözdesi, kusursuz güzellikte bir genç adamdı, ama o, perilere hiç ilgi göstermedi. Ona çok tutkun olan Ekho isimli bir su perisi bir gün Narkissos'a yaklaşır ve sert bir şekilde reddedilir. Olayın ardından utancından ve kederinden yıkılan Ekho geride yalnızca yankılanan sesini bırakarak yok olup gider. Ekhonun intikamının alınmasını isteyen su perilerinin bu talebi karşısında tanrılar Narkissos'un da karşılıksız bir aşk yaşayarak cezalandırılmasına karar verirler. Bir gün dağdaki berrak bir su birikintisine bakan Narkissos orada kendi yansımasını görür ve suda yaşayan çok güzel bir ruhla karşılaştığı sanısıyla anında ona aşık olur. Suyun üzerinde kendisine bakan, ama hiçbir karşılık vermeyen ve onu kucaklamak için suya her dokunuşunda kaybolan bu imgeden kendisini ayıramaz. Sonunda suya düşerek boğulur ve ölür.

Numberg'in de belirttiği gibi (1979), narsisizmle ilgili özelliklerin çoğu bu öyküde mevcuttur: kendini beğenmişlik, benmerkezcilik, başkalarının yaşadıklarına ve onlara yaşattıklarına duyarsızlık, objelerle ilişki sürekliliğinin olmaması ve psikolojik dokudan yoksunluk. Gerçekten de narsisizm terimi, etimolojik olarak, Yunanca'da kuntluk ya da duyarsızlık anlamına gelen narke sözcüğü ile ilintilidir.

Psikiyatri uygulamalarında normal narsisizm ile patolojik narsisizm arasında ayrım yapabilmek her zaman kolay olmaz. İnsanın kendini sevmesi ve değerli bulması normal, hatta gerekli bir duygudur. Ancak bu duyguların hangi aşamada abartılarak kişilik bozukluğuna dönüştüğünü belirleyen ölçütleri tanımlamak pek mümkün değildir.

Freud, narsisizm terimini Havelock Ellis'ten alıntı olarak kullanmıştır. Hellis bu sözcüğü kendi bedenini cinsel obje olarak seçen kişileri tanımlama amacıyla kullanılmıştır. "Narsizm Üzerine" başlıklı makalesinde Freud (1914), narsisistik kişinin sevgi objelerini aşağıdaki ölçütlere göre seçtiğini anlatmıştır:

a)       Kendisinin ne olduğu,

b)      Kendisinin vaktiyle ne olduğu,

c)       Kendisi ne olmak isterdi,

d)      Vaktiyle kendisinin parçası olan biri.

Freud iki tür narsisizm tanımlatman "Birincil narsisizm"de libidinal enerji başlangıçtan itibaren şelfte bulunur ve objelere yönelemez. Bu durumu, güçlü ve kusursuz olma duygularının eşlik ettiği benlik şişmesi izler. "İkincil narsisizm" ise obje ilişkilerinde yaşanan engellenmeler ve düş kırıklıkları sonucu, libidonun objelerden çekilerek yeniden egoya dönmesi sonucu oluşur.

Freud sonrası psikanalistlerden Homey ise benlik şişmesinin her zaman çocukluk dönemindeki bozuk ilişkilerden kaynaklandığı görüşündedir (1939). Özellikle çocuğun diğer insanlara yabancılaşması korku ve üzüntülerle pekiştirilmişse. Narsisistik kişinin diğer insanlarla duygusal bağları çok zayıftır ve sevme kapasitesini yitirmiş olmanın boşluğunu yaşar. Bu tür benlik şişmesi, yok olma tehlikesinin süregeldiği koşullarda yaşayabilmek için gerekli oranda kendine saygıyı sürdürme ve sevginin olmadığı yerde, hiç olmazsa beğeni toplayarak bu boşluğu ödünlemeye çalışma çabalarının anlatımıdır. Dolayısıyla narsisizm kendini sevmeyi değil, kendine yabancılaşmayı simgeler. Homey, narsisistik benlik şişmesinin üç patolojik sonucundan söz eder:

1)      Çalışmanın kendisi bir doyum aracı olarak yaşanmadığı için üretkenliğin azalması,

2)      Kendi yönünden hiçbir çaba göstermeksizin dünyadan çok şey beklemek,

3)      Sürekli acılar ve düşmanca tutumlar sonucu insan ilişkilerinin giderek bozulması.

Narsisistik kişi, benliğinin gerçeklikten uzaklaşmış ve fantastik biçimlerde şişirilmiş versiyonlarının giderek artması sonucu insan ilişkilerinde daha çok hırpalanır. Bu durum benliğin daha da çok deforme olmasına yol açar ve böyle oluşan kısırdöngü sürer gider.

Narsisizm konusuna sonraki yıllardaki en önemli katkılardan birini yapmış olan Winnicott (1965), gerçek benliği, gelişim süreci içinde doğal olarak beliren biyolojik rahatlık ve yaşama hevesi olarak tanımlar. Gerçek benlik beden dokularındaki ve işlevlerindeki hayatiyetten kaynaklanır ve başlangıcı, dış uyaranlara yönelik tepkiler olarak değil, organizmanın kendinden kaynaklanır. Yaşıyor olmanın doğal sonucu olarak beliren gerçek benlik, aslında yapay benliğin tanımlanabilmesi açısından kuramsal bir anlam taşır.

Gerçek benlik, bebeğin omnipotans denemelerine annenin verdiği destekle bebeğin cılız egosunun güçlenmeye başlamasıyla hayatiyet bulur. Çocuğun tepkilerini değerlendiremeyen yetersiz anne ise çocuğun tepkilerine karşılık vermesi gereken yerlerde kendi ihtiyacından kaynaklanan tepkiler verir. Çocuğun kendi tepkilerinden vazgeçerek kendisini annenin kendi ihtiyacından kaynaklanan tepkilerine göre yaşamaya başlaması ile yapay benliğin ilk belirtileri ortaya çıkmaya başlar.

İnsanlar çeşitli oranlarda geliştirdikleri yapay benlikle gizledikleri gerçek benliği korumaya çalışırlar. Böylece çevrenin beklentilerine boyun eğilmesi gereken durumlarda yapay benlikle ortaya çıkarlar. Yapay benliğin aşırı oranlarda geliştirildiği durumlar gerçek benliği tümden kaybetme olasılığını yaratır. Klinik çalışmalarda bu iki benliği ayırt edebilme büyük önem taşır. Tedavi sürecinde gerçek benlik fark edilmeden yalnızca yapay benlikle ilişki kurulması, hiçbir yere ulaşılmadan yıllar süren psikoterapi seanslarının başlıca nedenidir. Başlangıçta terapist, gerçek benlikle iletişimini yapay benlik aracılığıyla sürdürebilir. Terapist, gerçek benlik ortaya çıkmaya başladığında kendisine aşırı bağımlılık yöneltilmesine hazırlıklı olmalıdır. Hastanın bu ihtiyacı karşılanamadığında gerçek benliğin belirmesi, vaktiyle anne ile olan ilişkide yaşandığı biçimiyle, engellenmiş olur.

DSMUIR’de narsisistik kişilik bozukluğu başlığı altında tanımlananlar yalnızca bir tür narsisistik kişiliği tanımlamaktadır. Bu tanıma göre, narsisistik kişilik bozukluğu gösteren insan eleştiriye katlanamaz ve böyle bir durumu öfkeyle karşılar ya da kendisini aşağılanmış hisseder ve utanç duyar. Başkalarını kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Kendisinin çok önemli olduğuna inanır, yeteneklerini ve başarılarını abartır. Hak edecek bir şeyler yapmadığı halde kendisine özel biriymiş gibi davranılmasını bekler. Sınırsız başarı, güç, güzellik ya da ideal aşk düşleri kurar. Diğer insanların neler yaşadığını ya da onlara neler yaşattığını fark edemez. Sürekli olarak başkalarına ve onların yaşamlarına imrenir.

Böyle bir tanım, utangaç, eleştiriye karşı aşırı duyarlı, sessizce ve için için herkesten farklı ve çok önemli olduğuna inanan ama bunu belli etmeyen, aşın duyarlılığı nedeniyle ilgi toplamaktan kaçman bir başka narsisistik kişiliği kapsamına almamaktadır (Cooper ve Michels, 1988).

Gabbard'a göre (1990), birinci kategorideki narsisistik kişiler insanlar üzerinde yarattıkları etkinin hiç farkında olmazlar. Partilerde ve benzeri sosyal topluluklarda sürekli hareket halindedirler. Bir topluluğa söylev veriyormuşçasına konuşurlar, nadiren insanlarla göz teması kurarlar ve çevrelerindekilere tepeden bakarlar. İnsanlarla değil insanlara konuşurlar. Genellikle sıkıcı olduklarından insanlar onlarla konuşmalarını keserek başkalarına yönelirler. Konuşmalarının içeriği kendi yaptıklarıyla ilgilidir ve ilgi merkezi olma istekleri çok bellidir. Diğerlerinin ihtiyaçlarına duyarsızlıkları onların konuşmasına fırsat tanımama boyutlarına varabilir. Genellikle "alıcısı olmayan bir verici" olarak algılanırlar.

İkinci kategorideki kişiler ise başkalarının kendilerine yönelik davranışlarına karşı aşın duyarlıdırlar. Bu nedenle ilgileri sürekli başkalarına yöneliktir. Paranoidler gibi, başkalarının olası eleştirilerini yakalayabilmek için dikkat kesilir ve çok kolay alınırlar. Kendilerini ortamdan silecek kadar mahcup ve tutukturlar. Reddedilme ve aşağılanma korkularından ötürü olayların merkezi durumuna gelmekten özenle kaçınırlar. İç dünyalarının derinliklerinde, kendilerini iddialı bir biçimde teşhir etme isteğinden kaynaklanan bir utanç yaşarlar.

Her iki tipte de ortak olan yön, kişilik bütünlüklerini koruyabilme çabalandın Ancak bu çaba için seçilen yollar farklıdır. Birinci tip kişiler, bir yandan yaptıkları işlerle başkalarım etkilemeye çalışırken, bir yandan da diğer insanların tepkilerini algılamayarak narsisistik zedelenmelere karşı kendilerini korumuş olurlar. İkinci tip kişiler ise riskli gördükleri ilişki durumlarından kaçınmaya çalışarak ve başkalarını dikkatle gözlemleyip "nasıl davranmaları gerektiği"ne ilişkin ipuçlarını kollayarak kişilik bütünlüklerini korumaya ve sürdürmeye çalışırlar. Bu iki tip kişilik yalın biçimleriyle görülebildiği gibi, çoğunlukla karşılaşılan, iki tipin karışımı olan olgulardır.

Narsisizmin psikodinamiği üzerine son yirmi yıl içinde yazılanlar ve bu konudaki görüş farklılıkları, özellikle Kemberg ve Kohut'un çalışmalarında somutlaşmıştır:

Kohut'a göre (1971, 1977), narsisistik kişilik bozukluğu gösteren insanlar, çocukluklarında, kişilik bütünlüğünün oluşturulabilmesi ve korunabilmesi için çevreden belirli tepkiler alınmasına ihtiyaç duyulan gelişim döneminde takılmış kişilerdir. Bu tepkileri bulamadıkları zaman kişiliklerinde dağılma eğilimi görülür. Gelişiminin bir döneminde, çocuğun o dönem için normal ihtiyacı olan kendini annesine fark ettirme çabaları ve bunun karşılığında beklediği onay ve beğeni tepkisiz bırakıldığında, çocuk hem kendini paylaşmayı öğrenemez hem de idealleştirme ihtiyacında olduğu anne imgesinden yoksun kalır. Kohut her insanın belirli düzeylerde, diğer insanları ayrı varlıklar olmaktan çok benliğine doyum sağlayacak kaynaklar olarak yaşadığını anlatır ve tedavide amacın, kişinin arkaik self-objelerden uzaklaşarak daha olgun self-objelere doğru yönelmesini sağlamak olduğunu vurgular.

Kemberg'in görüşleri ise Kohut'unkinden çok farklı olarak, narsisistik kişiliği borderline kişilik bozukluğunun bir alt kategorisi gibi açıklar. Ona göre, çoğu narsisistik kişi ego işlevlerini borderline kişilerinkinden daha iyi sürdürebilirken, bazılarının ego işlevleri açık bir biçimde borderline düzeyindedir. Kohut’a göre, narsisistik kişinin benliği gelişimin bir döneminde donakalmış arkaik-normal benliktir. Dolayısıyla narsisistik yapının doğası savunmaya yönelik değildir. Kemberg’e göre ise narsisistik kişinin patolojik oranlarda şişmiş benliği, başkalarına bağımlı olmaya karşı geliştirilmiş bir savunmanın anlatımıdır. Benlik (self) yapısı ise ideal benliğin, ideal objenin ve gerçek benliğin birbirine geçişmesinden oluşan oldukça patolojik bir karmaşadır. Kohut, narsisistik kişilerde görülen saldırganlığı ikincil bir fenomen olarak değerlendirir ve idealleştirme ile mirroring ihtiyaçlarının karşılanmamış olmasına bir tepki olarak yorumlar. Kemberg ise saldırganlığı birincil bir etmen olarak görür. Çünkü narsisistik kişinin saldırganlığı başkalarına karşı yıkıcı davranışlara da dönüşebilir. Üstelik bu saldırganlık, çevredeki insanların beklenileni verememesine bir tepki olmaktan çok kişinin kendinden kaynaklanır. Kemberg’e göre, saldırganlığın kaynağı çevresel koşullanmalar sonucu oluşabildiği gibi yapısal da olabilir. Narsisistik kişinin bir özelliği de kronik ve yoğun haset duygusudur. Bu duygu, narsisistik kişinin başkalarının iyi yönlerini bozma ve yok etme isteklerini de içerir. Kohut, bu duygunun narsisistik kişilerde merkezi bir rol oynadığı kanısında değildir. Buna karşılık Kemberg, narsisistik kişilerin kendilerini sürekli olarak başkalarıyla kıyasladıklarını, bunun sonucu olarak aşağılık duyguları içinde kıvrandıklarını ve başkalarının sahip olduklarına sahip olabilmek için sürekli ve yoğun bir istek yaşadıklarını anlatır. Kemberg'in tanımladığı narsisistik hastalar, olağanüstü yüzeysel obje ilişkilerinden başka hiçbir şeyi olmayan varlıklar izlenimini verirler.

Genel kanı, Kohut ile Kemberg arasındaki farkın hasta seçimlerinden kaynaklandığı yönündedir. Kohut'un görüşleri, yaşamlarını oldukça iyi sürdürebilen, ancak kendilerine olan saygılarını dıştan gelen tepkiler karşısında kolay yitiren, kolay kırılabilir ve psikanalitik tedaviye gelebilme imkanlarına sahip kişilerle yapılan özel ofis çalışmalarından edinilmiştir. Kemberg ise özel hastalarının yanı sıra hastanede kalan hastalarla da çalışmıştır. Bu insanlar genellikle ilkel, saldırgan, kendini beğenmiş ve utangaçlıklarının yanı sıra kendilerini büyük ve önemli gören kişilerdi.

Narsisistik kişilik bozukluğunun tanımı ve psikodinamiği konusunda ortaya çıkan görünür farklılıklar, aslında psikiyatrik tanımları aşın oranlarda kategorize etme çabalarının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Normal ya da normaldışı, insan davranışlarının süreç niteliğinin göz ardı edilmesi, bir tanı kategorisinin nerede bitip bir diğerinin nerede başladığını ayırt edebilmeyi de güçleştirebilir. Bu nedenle narsisistik, borderline ve antisosyal kişilik bozukluklarına, geniş bir spektrumun birbirine geçişebilen parçaları olarak bakabilmek bu olguların daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir.

Batı kültürü etkisi altındaki günümüz yaşam biçimleri, tüketime yönelik tutumlar sonucu doğallıktan kopmuş durumdadır. Bir bütün olarak ailenin mutluluğunu bir yana bırakarak çocuğun mutluluğunu merkez alan tutumlar, benmerkezci bireylerin artmasına neden olmaktadır. Bunlara eşlik eden yabancılaşma ve umutsuzluk duygularını yatıştırma amacıyla yaratılan görkem ve pırıltıların peşinden gitme sonucu yaşanan öfke ve işe yaramazlık, insanların bir türlü kurtulamadıkları bir kısırdöngü içinde sürüklenmeleriyle sonuçlanmaktadır. Bu durumun beraberinde getirdiği bir başka olgu da ileride yaşanabilecek hoşlukları yok farz ederek, bütün zevkleri şimdi ve hemen tatma yönünde güçlü bir dürtünün yaşanmasıdır. Christopher Lasch'in The Culture of Narcissism adlı kitabında (1978) belirttiği gibi, süregelen kültür, insanların giderek daha benmerkezci olmalarına, başkalarına özveride bulunmayı düşünememelerine, narsisistik bir biçimde sürekli kendileriyle ilgilenmelerine, derinlikten yoksun normlar ve değerlere bağlanmalarına ve yalnızca sığ transferans ilişkileri kurabilmelerine neden olmakta. Sonuç, giderek artan bir yabancılaşma, can sıkıntısı ve güven yaratmayan ilişkilerdir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült