İyi Oyunlar

John Morreall


Mizahın sosyal ve kişisel değeri üstüne yaptığımız araştırma, mizahın şu ya da bu durumla yaşanan bir deneyim olmadığını ortaya koymuştur. Mizah, Stephen Leacock'un da dediği gibi, "Yaşamı yorumlamanın bir şeklidir"9." Espri yeteneğimizin olması, yaşam savaşı içinde, bize yalnızca anlık bir rahatlama sağlamaz, yaşama bakışımızı bütünüyle değiştirir. Mizahın bu en değerli yanını son bölümde incelemek istiyorum.

İster belli bir durum için olsun ister tüm yaşam için olsun, mizahi tavır alışla ciddi tavır alışı karşılaştırmak, mizahi yaklaşımı anlamanın yararlı bir yoludur. Bir insanın bir şeye karşı ciddi bir tutum içinde olduğunu söylediğimizde, o şeyin, o insan için önemli olduğunu söylemek isteriz, ve yine, o kişinin o şeye ilişkin niyetinin o şey hakkındaki konuşmaları kadar ciddi olduğunu düşünürüz. Örneğin politik bir konu üzerinde konuşurken ciddi tutum takınan kişi, o konuda başarılı olmak ister, zamanının ve enerjisinin çoğunu ona ayırır ve o konuyla ilişkili her şeyi dikkate alarak konuşur. Bir şeye karşı ciddi bir tutum içinde olmak, o şeyin bizim ilgimizi hak ettiğine inanmaktır, o şeyin biz

* Stephen Leacock, Humor: Us Theory and Technique (New York: Dodd, Mead, 1935)

 den bir şeyler istemesine izin vermektir. Eğer bizim için önemli olan bir şeyin gerçekleşme olasılığı azalmışsa, davranışımızın bu durumu değiştireceğine inanız.

Bir şey için ciddi tutum içinde olan bir insan, çok şey hakkında tek yönlü düşünmeye yatkındır, çünkü hem tüm kalbiyle o şeye bağlıdır ve hem de o şey hakkındaki farklı değerlendirmelerle yüzyüze gelmemiştir. O şey hakkında bir tartışma olduğunda, kişi, büyük olasılıkla ağır başlı davranacak ve başkalarının bu konuda hafif laflar etmesine izin vermeyecektir.

Tüm bunlar mizahi tavır alışla taban tabana zıttır. Bir konuya mizahi açıdan yaklaşıyorsanız, kendinizi o konunun günlük kaygılarından kurtarırsınız. Komik bulduğumuz durumun bizim için bir aciliyeti yoktur, üstelik bizim dikkatimizi çekmesi de şart değildir. Konuya yalnızca bir yönden bakmak zorunda olmadığımız için, o konu üzerine espriler yapabilir ve böylece de kendimizi denetleyebiliriz. Her şeye sıradışı yaklaşabilir ve birbirleri arasında komik benzerlikler bulabiliriz, yalnızca eğlence olsun diye, yalan yanlış şeyler söyler, mantıkdışı cümleler kurar, ilgisiz şeylerle ilgileniyormuş gibi yaparız.

Genel olarak yaşama karşı ciddi ya da mizahi bir tutum içinde olmak, durumlara yaklaşımın bizim tanımlamaya çalıştığımız iki farklı çeşididir. Genelde ciddi tutum almış bir insan günlük yaşamında pratik kaygılanı ön plana çıkarır ve içinde bulunduğu durumların çoğunda kendisinden bir şeyler beklendiğini sanır. Uyumsuzluklar ortaya çıktığında, bunla, yaşamın normal akışında, yürümesi gerektiği gibi yürümeyen işler ya da çözülmesi gereken bir başka sorun olarak görür. Diğer yandan yaşama karşı mizahi tutum almış bir insan, içine düştüğü durumun pratik bağlamından kendini uzaklaştırmayı başarır ve başına gelenlerle ya da kendinin uydurduğu uyumsuzluklarla eğlenir.

Bu iki farklı insan tipinin duygusal yaşamla da birbirlerinden farklıdır. Olayların nasıl sonuçlanacağı konusunda ciddi tutum alan kişi, endişeli ve gerginken, mizahi tutum alan kişi neşeli ve rahattır, bu nedenle başarısızlıklar karşısında daha az hayal kırıklığına uğrar.

Bu iki insanın, mizahın insan yaşamındaki yerine ilişkin düşünceleri de farklı olacaktır. Ciddi tutum takınan insan, yaşamında mizaha daha az yer ayıracaktır, hatta mizahın gerekliliğini kabul etse bile, bunu, kendini ciddi işlere hazırlarken bir rahatlama aracı gibi görecektir. Aristoteles'in dediği gibi: "Kendimizi daha ciddi olmak uğruna eğlendirmeliyiz120." Ama mizahi tavır takınmış bir kişi için, eğlenmek, yalnızca bir araç değil bir amaç olarak da değerlidir. Aynı estetik deneyim ve Aristoteles'in tartıştığı felsefi düşünce gibi. Mizahi tutum takınmış insan, ciddi tutum takınmış insandan yalnızca çok daha fazla eğlenmekle kalmaz, gülerek geçirdiği her bir saniyeden ayrıca zevk alır. Doğal olarak, böyle bir insanın da genellikle günlük yaşamla ilgili kaygılan vardır, ama kendini pratik düşünce çerçevesinin içine kilitlemeyecektir, çünkü onun, çalışırken, geriye doğru bir adım atıp hergün karşılaştığı uyumsuzluklara bakarak gülebilecek yeteneği vardır.

Öyle ise mizahi tutum almak, ciddi insanların temelde sahip olmadığı esneklik ve açıklığı gerektirir. Özelde bu esneklik, kişinin içinde bulunduğu durumu ne kadar önemli olduğunu algılayışının kişiden kişiye ve o kişinin bakış açısına göre değişmesidir. Hiçbir şey basitleştirmekten daha önemli değildir. Pratik kaygının gerektirdiği şey, farklı bakış açılarından bakılsa bile, hep benzerlikler taşımasıdır. Şık bir takım elbiseye sahip olmak,

Aristotle, Nicomachean Ethics, X, 6.

Beyaz Saray'da davete katılacak biri için önemli olabilir ama arkadaşlar arasında düzenlenmiş bir parti için böyle bir kaygıya kapılmak komik olur. Benzer bir biçimde, bir insanın arabasının durduk yerde kazaya uğrayıp parçalanması normal şartlar altında üzücüdür ama, herkesin canını kurtardığına şükrettiği büyük bir sel felaketi sırasında, arabanın hiçbir anlamı kalmaz, hatta sel sulan arasında arabamızın sürüklendiğini görmek, bizi güldürebilir bile. Kentlerde yaşayan insanlan çoğu, ormanlık yerlerde kamp kurmaktan, dağlara tırmanmaktan çok hoşlanırlar, çünkü bu tür işler, onlan neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna ilişkin görüşlerini etkiler. Kentte, borsadaki iniş ve çıkışlar, bir insanın yaşamındaki en önemli şeyken, ormanda, bunun hiçbir önemi kalmaz. "Bu gece ne yiyeceğiz, nerede uyuyacağız" gibi şeyler önem kazanır. George Pal'ın, 1951'de yönettiği bir bilimkurgu filmde, değerlerin göreceliliği konusu çok güzel işlenmiştir. Başlangıçta en büyük kaygısı daha çok para kazanmak olan bir pilotun, bir grup gökbilimciye ulaştırmakla görevli olduğu evraktan, birkaç ay içinde dünyaya bir yıldızın çarpacağını öğrenmesiyle nasıl değiştiğini görürüz. Para onun için aniden önemini yitirir. Sigarasını 20 $'la yakmaya başlar. Bir grup bilim adamı, parçalanacak olan dünyadan birkaç insanı kurtaracak bir uzay gemisi yapmaya koyulurlar; onlar için bunun dışındaki her şey önemsizleşir. Tüm derdi para ve güç kazanmak olan zengin bir iş adamı, mal varlığının tümünü kendi yaşamını kurtarabileceğine inandığı roketin yapımını parasal açıdan desteklemekte kullanır. Başka iki iş adamı ise, kendi yaşamlarını değil, insanlık ırkının temsilcisi olacak birkaç kişinin yaşamını kurtarmakla ilgilenirler. Projenin başkanı olan yaşlı bilim adamı, son anda uzay gemisinin yükünü hafifletmek için gitmekten vazgeçer, yeni gezegenin gençlere göre olduğunu söyler. Herkes, "büyük ekranda" yaşamın önemsiz olduğunu görmektedir. Bu öyküyü hayalimizde daha da geliştirebiliriz. Bilim adamının testler sırasında roketin çalışmadığını fark ettiğini düşünelim, birkaç gün içinde tüm insanlık ırkı yok olacaktır. Böyle bir durumda her şey önemini yitirir. Kendimizi göreceli olarak bu durumdan uzaklaştırıp, karşı karşıya olduğumuz uyumsuzluğa gülmemiz daha kolay olacaktır. Çünkü, hiçkimse yapacağı şeylerle sonucu değiştiremeyecektir. Bizler, bu durumdan kendilerini yeterince soyutlamış insanlar olarak, neler olup bittiğini uzaktan görebiliriz, dünyamızın sonu gelmişse, bunu komik buluruz.

Aslında tüm değerlerimizin göreceli olduğunu anlayabilmek ve olan her şeyin komik olabileceğini görmek için dünyanın sonunun geldiğini hayal etmemize gerek yoktur. Genellikle takındığımız tutumun yerine daha evrensel bir tutumu yerleştirebilirsek, yalnızca kendi endişelendiğimiz tek tek şeylerin değil, insanlık türünün, tüm tarih boyunca endişelendiği şeylerin önemsiz olduğu görülecektir121. Hatta bizi diğer tüm yaratıklardan ayıran, bilimi, sanatı ve kültürümüzü yaratmamızı sağlayan zekamız bile gelip geçici bir olgudur. Nietzsche, bunu çok güzel bir biçimde şöyle dile getirmiştir:

Evrenin uzak bir köşesinde, oluşan binlerce güneş sistemi içinde hayvanların düşünebildiği bir yıldız vardı. Bu dünyanın tarihinde bir andı, hayvanlar bu yüzden çok mağrurdular ama bu sadece bir andı. Doğa soluğunu bu gezegenden bir an için çekince, yıldız dondu ve hayvanlar öldüler. Sonsuzlukta aklın var olmadığı dönemler de olmuştu ve eğer

121 Karşılaştır: Thomas Nagel, "The Absürd", The Journal oj PhÜosophy, 68

akıl yoksa ya da yok olmuşsa aklın varlığından haberdar olacak bir şey de yok demektir'22.

Doğru tutum alışla yaklaşıldığında, genellikle bize önemli gibi görünen şeyler artık önemsizleşir ve her türlü uyumsuzluk komik hale gelir. Gerçekten bu görecelik bile kendi başına gülmek için yeterlidir. Stephen Leacock'un dediği gibi, asıl komedi "ilk başta yaşamsal gibi gözüken bir şeyin sonunda bir hiçe dönüşmesidir123." İnsanlığın hali kendi başına komiktir.

Tüm bu söylediklerimiz espri yeteneği olan bir insanın yaşamda hiçbir şeyi ciddiye almayıp günlük yaşamla ilgili hiçbir kaygısının olmayacağı anlamına gelmez. Ama espri yeteneği olan insan, hiçbir şeyin yaşamsal önemi olmadığını, kendi değerlerimizle bunalmamıza ya da tek bir bakış açısına kilitlenip kalmamıza gerek olmadığını ve bu şekilde davranmanın sağlıklı olmadığını bilir. Kişi, günlük yaşamla ilgili bir işle ilgilenirken bile, yaptığı işe ilişkin esprili ve oyun oynar gibi bir tavır takınmanın en iyisi olduğunu, böyle yapınca kendini psikolojik olarak olaydan uzak tutabildiğini ve böylece de daha verimli çalıştığını bilir. Daha önce, "acil servis"lerde komedinin yararlan üzerine konuşurken endişeli ve ciddi bir yaklaşımın genellikle yaratıcılığı engellediğini söylemiştik.

Mizahi tutum alışa karşıt olarak ciddi bir tutum alışın güzel bir örneğini Hıristiyanlık inancında da bulabiliriz. Bir Hıristiyan için elbetteki en önemli şey, tannın tek olması ve onun tan ile 

122 Friedrich Nietzsche, "On Trulh and Falsity in their. Ultramoral Sense", Complete V/orhs'de, Ed. Oscar Levy (New York: Russell & Russell, 1964), 2: 173.

olan ilişkisidir. Evreni Tan yarattığı ve yaratılan her şeyin bir amacı olduğu için, iyi bir Hıristiyan her olayın dinsel bir yönünün olduğuna inanır. Tanrıya yalnızca ona dua ettiğimiz anlarda değil, yaptığımız ve söylediğimiz her şeyle bağlıyızdır. Tanrının istediklerini yerine getirdiğimiz ya da getirmediğimiz her durumda, onun evren için öngördüğü plana uygun ya da aykırı davranırız. Bu dünyadaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz, daha da önemlisi, bu yaşamın sonunda ulaşacağımız mutluluk ya da mutsuzluk, kendi isteklerimizi tanrının isteklerine uydurup uyduramadığımıza bağlıdır. Düşündüğümüz ya da yaptığımız her şey, bizi sonsuz mutluluğa ya da lanetlenmeye ya yaklaştım ya da uzaklaştırır. İsa'nın havarilerine dediği gibi, "Laf olsun diye söylediğiniz her sözcük kayıtlara geçirilir."

Ebetteki böyle bir resmin içinde insan yaşamı, olabilecek şeylerin bir uzantısı gibi görünür. Tanrının istediği, yaşantımızın her aşaması için kesin bir ölçüttür. Yaratıcı-yaratılan ilişkisinde hiçbir boşluk yoktur. Yaptığımız her şeyin hem dinsel hem de günlük yaşamla ilgili sonuçlan vardır. Öyle ise, bir Hıristiyan'ın böyle bütün kalbiyle Tanrıya bağlı olmasını, Tanrının isteklerini yerine getirme arzusunu, Hıristiyan olmayan birisi, "takıntılı" obsessivelyl olmak gibi görebilir.

Gerçekte çok az Hıristiyan yaşamını bu ciddiyetle sürdürebilir. Bunun nedeni, onların, kısa bir an için bile olsa, Hıristiyanlığa tüm kalpleriyle bağlanamamış ya da ondan vazgeçmiş olmalandan kaynaklanmaktadır. Eğer Hıristiyanlar incil'in sözlerine önem verip, ona uysalardı, yaptıkla her şeyde daha ciddi olurlardı. Böylece eğlenmek bir kenara bırakılır ya da ortadan kaldırılırdı ve asla bir kahkahanın atıldığı duyulmazdı. Vaizlerin dediği gibi, "Aptal insan gülerken sesini yükseltir ama zeki bir insan nadiren gülümser." Eğer İsa'yı kendimize örnek alırsak, yaşamımızda mizaha hiç yer olmadığı görülür. İncil'e bakarsak, İsa'nın yaşama karşı tutumunun çok ciddi olduğunu görürüz. İsa, İncil'de bir kez bile gülerken anlatılmamıştır. Mizahımsı bir şeye en çok yaklaştığı an, İsa'nın konuşma yeteneğini Dhorisees ve Saducees'e karşı kullandığı andır. Ama bu tamamıyla, onları utandırmak ya da doğru yola sokmak için yapılmış iğneleyici bir konuşmadır, kesinlikle eğlendirmek amacı yoktur1". İsa'nın, espri anlayışı olmayan bir kişi olarak çizilmiş olmasının bir nedeni vardır. Çünkü, onun bildirileri tüm insanlık ırkı için ağır sonuçlar içeren önemli bildirilerdir. Ayrıca, İsa'nın kutsal bir kişi olması da onu tamamen ciddi bir insan yapıyor, çünkü Hıristiyanların Tanrısının mizah anlayışı hiç yoktur. O geçmişte olmuş, bugün olan ve gelecekte olacak her şeyi bilir, bu nedenle de olan hiçbir şey onu şaşırtmaz. Daha önce bilmediği hiçbir şey olmadığı için yeni hiçbir şeyi keşfetmez ve hiçbir şeye yeni bir bakışla bakmaz. Bütün bunlardan ve değişmez bir varlık ol-

~ 124 Elton Trueblood, The Humor oj Chrisl (New York: Harper & Row, 1964) adlı kitabında İsa'nın zengin bir mizah anlayışının olduğunu ve katı bir ciddiyet içinde olmadığını iddia eder. Trueblood, İsa'nın şakacı biri olduğunu kanıtlamak için İncil'in bazı bölümlerine göndermelerde bulunur. Örneğin İsa, bir devenin iğnenin deliğinden geçmesinin zengin bir insanın cennete girmesinden daha kolay olduğunu söylemiştir. Yine İsa, Farisilerden, günahlan sıvanmış ölüler olarak sözeder. Bu bölümler İsa'nın yaratıcı benzetmeler, mecazlar ve diğer sanatları kullandığını kesin bir biçimde gösterse de, bunların İsa'nın mizah anlayışını hangi açıdan gösterdiğini ben anlayamadım Mizah, zeki olmanın ötesine geçmeyi gerektirir, mizah, kişi ne hakkında şaka yapıyorsa, o konuya muzip bir tavırla yaklaşımı gerektirir. Conrad Hyers'ın The Comic Vision and The Christian Faifh adlı kitabında da Hristiyanlıkta mizahın uygunluğu tartışılır. Hyers, yaşam karşısında alınan mizahi tavrın değerini ortaya koyarak, ve temasını çeşitli kültürler, edebiyat yapıtları, filmler içinde dolaştırarak hayranlık uyandırıcı bir iş yapıyor. Hyers'ın açıkça başaramadığı ise, lncili Şerifin İsa'sı ya da geleneksel Hristiyanlık ile komik bakış arasında bağlantı kuramamasıdır. 

masından ötürü, olabilecek hiçbir şey Tanrıyı eğlendirmez, Tanrı gülmenin gerisindeki psikolojik değişimleri yaşamaz. Uyumsuzluktan bilir, ama bir insanın dünya hakkındaki düşüncelerini değiştiren şeyleri, eğlenceli olaylar olarak değil, olmasını istediği şeylerin olmaması olarak görür; uyumsuzluklar, onun dünya hakkındaki ilahi planının bozulmasıdır. Baudelaire'in anımsattığı gibi, tüm bunlar Tanrının niye insan sözüne hiç gülmediğini açıklıyor. Tanrı gibi her şeyi bilen ve gücü sonsuz olan bir varlık için komik bir şey yoktur'25.

Hıristiyanlığın bu ciddiliğini paylaşmayan pek çok din vardır. Örneğin Yunan ve Roma'nın çoktanrılı dinlerinde, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan yaratıcılar yoktur; bu dinlerin Tanrıla, insanın hayal gücünde yaratılmış, etkileri sınırlı Tanrılardır; insan yaşamının, dini bir boyuta da sahip olan, yalnızca bir kısmını oluştururlar. Hiç kimsenin sonsuz mutluluğu, söylediği, yaptığı ya da düşündüğü bir şeye bağlı değildir. Çünkü, ne yaratıcı ne de başka bir şey için kutsal bir plan vardır. Birinin tanrı olması onun istekleriyle ilgili değildir, hatta farklı tanrıların farklı istekleri vardır. Bu yüzden de dünyaya tek yanlı bakmak gereği yoktur. Böyle bir dinde gerekli olduğu anlarda ciddi tutum takınılabilir ama mizahi tutuma, ciddi olandan daha çok yer verilir. Bize anlatıldığına göre, Olympos Dağı'nda şimşekler çoğunlukla tanrıların kahkahaları yüzünden çakarmış. Budizm gibi, tanrı fikrinden vazgeçmiş bir dinde yaşamın günlük kaygılarından uzaklaşmak desteklenir. Hıristiyanlıktaki acelecilik fikri deneyime karşı esnek bir tavırla yer değiştirir. Aslında, bilinçliliğin kendisine bir oyun gözüyle bakılır. XIV. yy.'da 

125 Charles Baudelaire, "The Essence of Laughter and More Especially of

the Comic in Plastic Arts", The Essence o} Laughter and Other Essays, Journals and Letters'de, Ed. Peter Quennell (New York: Meridian Books, 1956) s. 112.

yazılan The Natural Freedom oj the Mind [Aklın Doğal Özgürlüğü] adlı eserde Tibetli Budist bir rahip olan LongChenpa şöyle der:

Akıl, başlangıcında saf bir şey olduğuna göre ve kendinden başka tutunacak hiçbir kökü olmadığına göre, aklın bir merkezde yapacak bir işi de olmadığına göre, kişi bilinci ile pekâlâ mutlu olabilir. Akıl, her ne ise ona karşı yaratılıştan hiçbir nesnel yargısı olmadığı için, şu ya da bu niyete sahip olmadığı için, kişi pekâlâ her şeyi sevebilir. Görüntü ya da görüntüye olan ilgiye engel olmadığı ve gruplara ayrılmadığı için, aklın bir şeyi kabul etmek ya da ondan korkmakla bir işi yoktur. Yüksek ya da alçak her şeyden zevk alabilir. Hükmetmenin ya da amacın kabul ya da reddetme ile bir ilgisi olmadığı için, beklentiler ya da heyecanlar kazanılan ya da kaybedilen şeyler olarak görülmezler ve insan her şeye karşı içten bir ılıklık hisseder. Her şey mükemmel görüntünün birer yansıması olduğuna göre, kötü ya da iyi ile kabul etmek ya da reddetmekle de bir ilişkileri olmadığına göre, insan her şeye gülebilir126.

Tüm dinler, yaşama ilişkin ciddi bir bakış açısı kazandırmaya çalışmıyorlarsa da, bazı dinler bunu yapıyor. Geçmişte Çin komünizmi gibi politik hareketlerin, insanların yaşamlarının her safhasını katı politik kalıplara sokmaya çalıştığını görmüştük. Benzer bir biçimde, bir insanın, çalışmalarından, elde ettiği güç-

126 LongChenpa, The Natural oj the Mind (Semsnyid ngalgso), Çev.

Herbert Guenther, Crystal Mirror'de (Berkeley, Cal.: Dharma, 1975), 4: 12425 Zen Budizm'de mizahı gözden geçirmek için, bkz. Conrad Hyers, Zen and the Comic Spiril (Philadelphia: Westminster, 1973).

ten, nasıl para kazandığından, öğrenmesinden, sanat ya da başka zevklerinden o kişiyi tam bir biçimde değerlendirebiliriz. Her bir durumda, kişi kendini tek bir amaca ulaşmak için yönlendirir ve tüm yaşamı ciddi bir boyut kazanır.

Yaşama ciddi olarak değil de mizahla bakıyorsak, hiçbir şey, bizim için, bütünüyle önemli değildir, hiçbir şey dikkatimizi tekeli altına alamaz. Dünya yalnızca günlük işlerin görülmesi gereken bir yer olarak değil, yansıra bir oyun alanı olarak da görülür. Günlük yaşamın yürütüldüğü her an ve her durum, insan için, her zaman önemi olan şeyler değildir, yaşamda yalnızca eğlenmeye ayrılmış anlar da vardır.

Bir kez, her şeyi günlük yaşamla ilgili olarak görmekten vazgeçersek, bunla tek bir açıdan görmekten de kurtuluruz. Hatta yalnızca eğlenceye dayalı ve aptallık derecesindeki davranışlar bile bizim için kabul edilebilir olur. Daha önce söylediğimiz gibi, böyle bir düşünsel esneklik, deneyimlerimize de açıklık getirir. Mizahi tutuma sahipsek, hiçbir şeye takılıp kalmaz, hiçbir nedenle fanatik olmayız.

Mizah, günlük yaşamın telaşından uzak olduğu için, deneyimlerimize yenilik ve açıklık getirmesinin yanı sıra bizi endişeden de uzak tutar. Dünyaya, yalnızca tek bir bakış açısından bakıp, her dakika o bakış açısına uygun davranmamız beklenemez. Yaşamın kendine ait bir gevşekliği vardır, "oyun", en eski anlamında gevşeklik ve özgürlük demektir, böylece bazı şeylere ciddi insanlar kadar endişelenmeyiz. Eğer espri yeteneğiniz varsa, yeni durumlara karşı iyi bir donanıma sahibiz demektir. Mizah, başarısızlıklarla karşı karşıya kalmamız durumunda bile, bizim beklentilerimiz gerçekleşmemiş de olsa, yaptığımız şeye ilgimizin devam etmesini sağlar. 

Mizahtaki bu üstbakış, kendimizi değerlendirirken nesnel olmamızı sağlar; kendi kişiliğimizde ve davranışlarımızda, başkalarının davranışlarında gördüğümüz pek çok uyumsuzluğu yakalayabiliriz. Dünyaya bakışımızda daha gerçekçi olduğumuz için, daha az benmerkezci oluruz. Başarılarımızı alçak gönüllülükle karşılar, zor anlarda daha az yeniliriz, genel olarak her şeyi olduğu gibi kabul ederiz.

Bu kabulleniş, özellikle diğer insanlarla olan ilişkilerimizde çok önemlidir, insanlar, eğer onlara esprili davranırsak, çok katı beklentilerimizin olmadığını anlarlar, bu yüzden de söyledikleri ya da yaptıkları her şeyi kontrol etmek zorunda kalmazlar, rahatlarlar ve kendileri olurlar. Mizahın bu yönü, onu arkadaşlıklar ve evlilikler için önemli kılar.

Sonuç olarak, mizah, genellikle katı gibi görünen bu yaşamın ortasında, bize esneklik ve açıklık sağlıyor. Yaşamımızı alt üst eden uyumsuzluklardan dolayı yalnızca altüst olup kalmıyoruz, bu uyumsuzlukları gerçekten sevebiliyoruz. Bunun anlamı, mizahın bizi yaşamdaki başarısızlıklara ve acılara karşı kör ettiği, aldattığı ya da bizi peşine takıp sürüklediği değildir. Aslında tam tersine, mizah gereksiz yere iyimserlik göstermez. Mizah, olaylardaki uyumsuzluğu reddetmeden dile getirir. "Mizah yaşamımızın sonundaki hiçlikle içindeki homurdanışlar arasındadır." Yaşam her zaman belalarla doludur, aslında yaşamın kendisi beladır. Woody Ailen, yaşamı bir lokanta ile kıyaslar ve şöyle der: "Burası yalnızca pislik içinde olsa iyi, bir de insana yam porsiyon servis yapılıyor." Bu yorumun da gösterdiği gibi, her zaman geriye yaslanıp uyumsuzlukların tadını çıkarabiliriz.

Eğer, Camus gibi, yalnızca bir tek sorunun önemine inanıp da, intihar edip etmemek konusundaki kaygılar taşımaya başlamışsak, buna hayır demek için, bize yegane dayanağı mizah sağlar. Yaşam onunla yaşanmaya değerdir. Hatta intihar düşünceleriyle bile, Dorothy Parker'ın yaptığı gibi, mizah yapabiliriz:

 

Bıçaklar vakar canını;

Nehirler boğar;

Asitler lekeler seni;

Ve ilaçlar ağrı verir.

Silahlar yasa tanımaz;

Ipler çekilir;

Gazlar berbat kokar;

Yine de yaşaman gerekir.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült