Kutsal-Fahişe Çatışması Ve “Meryem Çocuk” Masalı

Barbel Wardetzki


Çoğu hastamın cinsellikle ilgili zorluklarını kutsal-fahişe çatışması olarak tanımlayabiliriz. İçlerinde ahlaki taleplerle cinsel istek arasında bir çelişki yaşıyorlar ve bu hiçbir zaman birleşemiyor. Önceden yasaklanmış ancak anlamlı bir yaşamda olması gereken cinsel duygu ve dürtüleri nedeniyle kadın cinsel ilgisini takip edince veya bunu yaşamak için kendine izin verince ağır suçluluk duyguları altında ezilir. Ahlaki taleplere uymadığı için kendisini yargılar ve daha önce anne veya baba tarafından hakaret edildiği şekilde kendisini fahişe olarak görür.

Bu çatışmanın aşılamaz tarafı kadının gidip geldiği uçlardır: ya kutsal olmak yani cinsellikten, erotizmden ve zevkten uzak ya da fahişe olmak. Burada fahişe kelimesi kendi gerçek anlamından uzaklaştırılmış ve sadece cinsel zevkin var olması ve yaşanması için kullanılmaktadır. Sadece bu bile onu fahişe olarak nitelemek için yeterlidir. Böyle aşırı yüksek, kısıtlayıcı ahlak idealleri olan kadınlar sözde Meryem çocuklardır, kaderleri de aynı bu masaldaki gibidir:

Büyük bir ormanda bir ormancı karısıyla birlikte yaşarmış. Üç yaşında bir kızları varmış. Ama o kadar fakirlermiş ki çocuğa yiyecek ekmek olarak ne vereceklerini bilmiyorlarmış. Bir gün ormancı ormana işe gitmiş, odun keserken birden güzel ve başında parlayan bir tacı olan bir kadın belirmiş ve ona şöyle demiş: “Ben bakire Meryem, Hıristiyan çocuklarının annesi, sen fakir ve muhtaçsın, bana çocuğunu getir, onu almak ve annesi olup ona bakmak istiyorum.” Oduncu kabul etti ve çocuğu kadına verdi, kadın da çocuğu alıp gökyüzüne yükseldi. Orada rahatı iyiydi, şeker ekmek yiyor, tatlı süt içiyordu, elbiseleri altındandı ve meleklerle oynuyordu.

On dört yaşma gelince Bakire Meryem onu yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Sevgili çocuğum, uzun bir yolculuğa çıkacağım, al göklerdeki kapalı on üç kapının anahtarı bu, on ikisini açabilir ve içindeki harikaları seyredebilirsin ama on üçüncü kapı sana yasak. Kendini koru, sakın açma voltsa mutsuz olursun.” Kız itaat edeceğine söz verdi ve göklerdeki zenginliğe baktı: On ikisi de bitene kadar her gün bir kapıyı açlı. Her birinde etrafı ışıkla çevrili bir havari oturuyordu ve kız tüm bu ihtişama ve harika şeylere seviniyordu, ona eşlik eden melekler de onunla seviniyordu. Şimdi geriye yasaklanan kapı kalmıştı, orda ne olduğunu görmek için büyük bir merak hissetti içinde ve meleklere şöyle dedi: “Tamamen açmak istemiyorum, içeri girmek de istemiyorum, sadece açmak isliyorum, aralıktan ufak bir şey görelim diye.” Ama “Hayır” dedi melekler, “Bu günah, Bakire Meryem bunu sana yasakladı, bu senin mutsuzluğun olur.” O zaman kız sustu ama kalbindeki arzu susmadı, bilakis sürekli kalbini didikleyip durdu ve ona rahat vermedi. Ve meleklerin hepsinin dışarıda olduğu bir gün şöyle düşündü: Artık yalnızım ve içeri bakabilirim. Yaparsam kimse bilmez ki. Anahtarı aradı ve işte elinde tutuyordu, kilide de soktu, bunu yapmışken anahtarı da çevirdi. Kapı birden açıldı, parıltı içinde bir “ekauimi selase” (Kutsal üçlü Ç.N.) duruyordu. Kısa bir süre durdu, her şeyi büyük bir şaşkınlıkla seyretti. Sonra parmağıyla çok az parıltıya dokundu, bütün parmağı altın olmuştu. Hemen şiddetli bir korkuya kapıldı ve kapıyı hızla çarpıp çıktı. Korkusu dinmek bilmiyordu, ne olursa olsun, kalbi de çok hızlı çarpıyordu ve sakinleşmiyordu: Ne kadar ovsa da, yıkasa da altın parmağında kalmıştı.

Fazla uzun sürmeden Bakire Meryem yolculuğundan döndü. Kızı yanma çağırdı ve göklerin anahtarlarını geri istedi. Ona anahtarları uzatırken Bakire gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi: “On üçüncü kapıyı açtın mı?” Kız “hayır” diye yanıtladı O zaman kadın elini kızın kalbine koydu ve nasıl çarptığını fark etti ve emrinin çiğnendiğini ve kapının açılmış olduğunu anladı. Tekrar sordu: “Gerçekten bunu yapmadığından emin misin?” Kız ikinci kez: “Hayır” dedi. Kadın yüce ateşe dokunmaktan altın rengine dönüşen kızın parmağına baktı ve günahı işlediğini gayet iyi anladı ve üçüncü kez sordu: “Yaptın mı?” Kız da “Hayır” dedi üçüncü kez. O zaman Bakire Meryem ona: “Bana itaat etmedin, üstelik yalan söyledin, gökyüzünde (cennette) olmaya layık değilsin” dedi.

Kız bunun üzerine derin bir uykuya daldı ve uyandığında vahşi ormanın içinde yerde yatıyor haldeydi. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Ayağa kalktı ve koşmak istedi ama nereye yönelse sık dikenler ona engel oluyordu. İçine düştüğü bu ıssız yerde eski oyuk bir ağaç duruyordu, burada kalabilirdi. İçine süzüldü ve gece olunca yağmur ve gök gürültüsü altında kovuk içinde emniyet buldu: ama bu çok perişan bir hayattı ve cennette her şeyin ne kadar güzel olduğunu ve meleklerle oynadığını düşündükçe acı acı ağladı. Bitki kökleri ve orman meyveleri arayıp bulabildiği tek yiyecekti. Sonbaharda düşen fındıkları ve yaprakları topladı ve onları mağarasına taşıdı. Fındıklar kış yiyeceğiydi ve eğer kar yağarsa üşümemek için zavallı bir hayvan gibi yaprakların arasına sinecekti. Kısa süre içinde elbiseleri parçalandı ve birer birer bedeninden düşmeye başladılar. Güneş tekrar açınca dışarı ağacının önüne oturdu. Uzun saçları vücudunu manto gibi örtüyordu. Yıldan yıla böyle oturdu ve dünyanın sefaletini ve kederini hissetti.

Bir gün ağaçlar yeniden yeşillendiği bir zaman ülkenin kralı avlanmak için ormana gelmişti ve bir karacayı takip ediyordu. Karaca ormanın içinde bir çalılığa kaçtığı için atından indi, çalıları birbirinden ayırdı ve kılıcıyla kendine bir yol açtı. Oradan geçmeyi başardığında ağacın altında muhteşem güzellikte bir kızın oturduğunu gördü. Kız tepeden tırnağa altın saçlarla kaplıydı. Sessizce durdu ve hayretle onu inceledi, sonra ona şöyle dedi: “Kimsin sen? Bu ıssız yerde neden oturuyorsun?” Ama bir cevap gelmedi çünkü ağzını açamıyordu. Kral konuşmaya devam etti: “Benimle sarayıma gelmek ister misin?” O zaman başım hafifçe salladı. Kral onu kucağına alarak atma götürdü ve beraber saraya gittiler. Oraya vardıklarında kral ona güzel elbiseler giydirdi ve her şeyden bol bol verdi. Konuşamasa da kız güzel ve sevimliydi, o kadar ki kalpten sevgisini kazanmıştı ve fazla uzun sürmeden onunla evlendi.

Yaklaşık bir yıl geçtikten sonra kraliçe bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Aynı gece yatağında yalnızken Bakire Meryem ona göründü ve şöyle dedi: “Bana gerçeği söyleyecek ve yasaklı kapıyı açtığını itiraf edecek misin? Eğer öyleyse senin ağzını açacak ve konuşmana izin vereceğim. Ama günahta ısrar edersen yeni doğmuş bebeğini de yanımda götüreceğim.” O zaman kraliçeye konuşma bahşedildi ama o şok olmuş halde konuştu: “Hayır, yasaklı kapıyı ben açmadım.” Bakire Meryem bunun üzerine yeni doğan bebeği kollarından alıp kayboldu. Ertesi gün çocuk bulunamayınca halk arasında kraliçenin insan yiyen bir yamyam olduğu ve kendi çocuğunu yediği söylentileri dolaşmaya başladı. Kraliçe her şeyi duyuyordu ama bir şey söyleyemedi, kralsa onu o çok sevdiği için inanmak istemedi.

Bir yıl sonra kraliçe bir erkek çocuğu daha dünyaya getirdi. Gece yine Bakire Meryem ortaya çıktı ve “Yasaklı kapıyı açtığını itiraf edecek misin, öyleyse senin dilini çözeceğim ve oğlunu sana geri vereceğim; günahta ısrar edersen bu oğlunu da alıp gideceğim” dedi. Kraliçe tekrar: “Hayır, ben yasaklı kapıyı açmadım” dedi. Ve Bakire kollarından çocuğu alıp cennete gitti. Ertesi gün çocuk yine kaybolunca halk yüksek sesle kraliçenin onu yuttuğunu söyledi, kralın danışmanları da kraliçenin yargılanmasını istedi. Ama kral onu o kadar seviyordu ki danışmanlarına bu konu hakkında hiçbir şey konuşmamalarını emretti.

Ertesi yıl kraliçe güzel bir kız çocuğu doğurdu, Bakire Meryem ona üçüncü kez göründü ve şöyle dedi: “Beni takip et.” Onu elinden tutup gökyüzüne götürdü, orada çocukları ona gülüyor ve dünya yuvarlağıyla oynuyorlardı. Kraliçe buna sevinince Bakire Meryem sordu: “Kalbin hala yumuşamadı mı? Yasaldı kapıyı açtığını itiraf edersen sana iki oğlunu da geri vereceğim.” Ama kraliçe üçüncü kez “Hayır, yasaklı kapıyı ben açmadım” dedi. Bunun üzerine Bakire onu yeryüzüne atlı ve üçüncü çocuğunu da elinden aldı.

Ertesi gün olunca bütün halk bağırdı: “Kraliçe bir yamyam, yargılanmalı.” Ve kral artık danışmanlarını geri çeviremedi. Hakkında bir mahkeme kuruldu ve konuşmadığı için kendini savunamadı ve yakılarak ölüme mahkum edildi. Odunlar toplandı ve demire bağlanıp etrafındaki ateş yanmaya başlayınca kalbindeki gurur erimeye başladı ve kalbi pişman olmaya başladı ve içinden şöyle geçirdi “Ölmeden önce kapıyı açtığımı itiraf edebilir miyim?” O zaman konuşabildi ve bağırarak "Evet Meryem, ben yaptım” dedi. Ve birden yağmur yağmaya başladı ve alevleri söndürdü üstünde bir ışık belirdi. Bakire Meryem gelmiş ve iki oğlu, yeni doğan kızı kollarındaydı. Ona gülümseyerek şöyle dedi: “Kim günahı için pişman olur ve onu itiraf ederse, ona bağışlanır.” Ve ona üç çocuğunu uzattı, dilini çözdü ve bütün hayatı için mutluluk verdi.

Bu masalı özellikle hastalarım bu kutsal fahişe çatışmasında kendilerini bulduklarını için seçtim. Benim görüşüme göre narsist yapıdaki çoğu kadına uyuyor çünkü çocukluk hikayeleri ve kişilik büyük paralellikler gösteriyor70.

Meryem Çocuk masalı özdeğer ve ilişki sorunları olan bir kadının gelişim öyküsünü anlatıyor. Burada ön planda gözüken dinsel içerik asıl mesele değil, çünkü başka yazarlar aynı masalı dünyalık sembollerle de anlatıyorlar ve böylece gerçek anlamını da ifade edebiliyorlar. Bu masalda esas olan, kadın bireyselliğinin ortaya konuşu ve yüceltilmiş ahlak anlayışlarıyla bir savaştır.

Meryem çocuğun çocukluğu anne babanın büyük yoksulluğuyla şekillenmiştir. Bu da hem maddi hem de duygusal yoksulluğa işaret eder. Bununla çocuğa en başından aile için fazlalık olduğu ve o olmasa işlerinin daha kolay olacağı iletilir. Olma mesajları özdeğer duygusunu olumsuz şekilde etkiliyorlar. Meryem çocuk sevimli ve uyumlu bir çocuk izlenimi veriyor. Buna da şaşmamak lazım çünkü çevresi için bir yük olduğunu hisseden bir çocuk uyum sağlamayı, anne babasına gereksiz sıkıntı çıkarmamayı ve özellikle itaat ederek, ilgilenerek ve güler yüzlülükle şefkat temin etmeyi çabuk öğrenecektir. Bu maske altında ise korku dolu ve yaralıdır, çünkü reddedilmeyi hisseder ve duygusal eksiklik nedeniyle acı çeker.

Üç yaşlarındayken Meryem çocuk için bir değişim gerçekleşir. Babası onu Meryem’e vermiştir. Anne babasından alındığı bu anda dahi ne bir protesto ne de itiraz duymayız. Kendini şikayetsiz kaderine teslim eder. Masalda sonradan babayla ilgili bir şey öğrenemiyoruz. Bu hayatının devamında bir rol oynamadığını anlamına gelir. Mutlak güç ve etki artık annededir. O da Meryem kılığında yüceltilir ve aydınlatılır.

Annenin idealize edilmesi vb bununla bağlantılı olarak Meryem çocuğun ona güçlü şekilde bağlanması kısmen çocuğun korkularının bir sonucudur. Onun tarafından önceden olduğu gibi itilmek ve hiçbir şey alamamak korkusu. Bu üç yaşındayken olunca bu yaşta ana tema bağımsızlıktır, otonomidir ve kendi olma ihtiyacı vardır, bağımsızlık gelişimi yara alır. Çocuk, bireyselliği konusunda korkuyla tepki verecektir ve kendi varlığını ve kendi benliğini oluşturmak yerine kendini başkasına tabi kılacaktır. İdealize edilmiş bir anneye güçlü bir bağımlılık ve tabi olmayla çocuk tutsak kalır. Anne eğer kendi anlayışına uygun davranırsa ona yeryüzünde cenneti vaad etmektedir.

Burada yine narsistik sömürü olgusuyla karşılaşıyoruz: “Eğer olmanı istediğim gibi olursan seni severim ve ihtiyacın olan her şeyi veririm.” Şeker ekmek, tatlı süt ve altın kıyafetler Meryem çocuğun yetiştiği şımartıcı tutumu gösterir. Çoğunlukla şımartmak annenin çocuğuna az sevgi verdiği ve onu gerçekten kabul etmediği ile ilgili suçluluk duygularını sakinleştirmeye yarar. Bunun sonucunda özellikle babanın dengeleyici olarak mevcut olmadığı durumlarda anneyle kızın karşılıklı bir karmaşa yaşanır. Meryem çocuk annenin yakınında ve ona bağlı kalırsa onun parıltısından da bir şeyler alır. Narsistik ilerlemeyi annesi aracılığıyla yaşar ve bu da kendi başına değerli olmama ve varolma hakkının olmaması duygusu için bir telafidir.

Bakire Meryem modelinde annenin cinsellik düşmanı tutumu ifade edilir. Yanında mevcut olmayan kocasıyla bir Bakire gibi yaşar, sıcaklığa ve cinsel birlikteliğe olan her isteğini bastırır. Kocasının sevgisinin eksikliğini kızınınkiyle telafi etmeye çalışır, bu esnada kendisini kadın yapan doğasına uygun pek çok şey de kaybolup gider. Ama çoğunlukla hedef tam da budur. Özellikle dişilik rolüyle zorluklar yaşıyorsa. Kızıyla olan ilişkisine kaçmak onu bu yükten kurtarır. Aynı anda kızının kendi dişiliğini ve cinselliğini keşfetmesini engeller. Çünkü kendisine yasakladığını kızına izin veremez.

Bu gerçeklik annenin çıktığı büyük yolculukla sembolize edilir. Ergenliğin başladığı on dört yaş civarında kızı kendine bırakır. Şimdi annesine destekleyici ve danışman olarak ihtiyaç duyduğu anda onu yalnız bırakır. Diğer taraftan annenin yokluğu kızın kendisine bütünüyle konsantre olabildiği daha fazla özgürlük ve bağımsızlık anlamına gelir. Ergenlik zaten kişinin yeni ve belirleyici bir gelişim adımını yani kadın olmaya doğru bir adımı atmak için kendi içine çekildiği bir zamandır.

Ancak annenin yokluğu ne kadar büyük de olsa on üçüncü kapıyı açmama yasağı nedeniyle varlığı hala ortadadır. Kız çocuğu cinsiyetiyle ilgili soruları belli bir dereceye kadar sorabilir ama bir yerde artık durmak zorundadır. Gerçek bir ilişkiyle veya kendi kendine tatmin yoluyla kızın cinsellikle bütünleşmesine izin verilmemiştir. Madonna (Bakire Meryem) ideolojisini takip etmek ve sevgiye olan özlemini bastırmak zorundadır. Eski bir hastam annesinin hayaline göre azize olmalıydı. Cinselliğin ve cinsel partnerin öncü şeklinde mistikleşmesi bunu yaşamanın tek yolu olarak görünür. Bu aydınlanmış görüşü aşan her direkt temas yasaktır. Çocuksu düşünce ve değerlerin sembolü olarak melekler yapının etrafını duvar gibi kaplar çünkü onlar da son adımı atmaması için uyarırlar.

Ve buna rağmen Meryem çocuk bu adımı atar çünkü zorunlu olarak bunu yapmalıdır. Çünkü bu kapının anahtarına sahiptir ve onu kullanmaktan başka bir şey yapamaz. Parmağında kalan altın lekesi yaşadığı deneyimin bir işaretidir. Bu bir taraftan cinsel açıdan bir sınır tanınamazlıktır ve bunu dışarıya karşı görünür kılan bir işaret olması açısından bir kusurdur. Diğer taraftan altın parmağı yaşadığı deneyimin güzelliğini ve değerini belli etmektedir. Bu bakımdan kendini içine çekilmiş hissetme ile savunma arasındaki çelişkiyi bedensel olarak görünür kılar.

Meryem çocuk yasaklı kapıyı açtıktan sonra vicdan azabı ve suçluluk duyguları fazla beklemez. Hikayenin devamında yapılan işten çok söylenen yalanın kötü olduğu anlaşılır. Vicdan Bakire Meryem suretinde ne kadar güçlü çarpıyorsa kız da kendisi ve dünya karşısında ayakta durabilmek için o kadar fazla yalanının içine gömülüyor. Bu durum bana kızının ne kadar çocuksu ve zararsız da olsa her sırrını öğrenmek için çabalayan anneleri hatırlatıyor. Buna karşı çocuğun kendini koruyabileceği tek şey yalandır Ve bu da anneyi daha şüpheci ve güvensiz yapar. O da çocuğu bu nedenle daha fazla baskı altına alır. Bir kısır döngü. Paradoksal şekilde yalan nedeniyle tam da Meryem çocuğun korktuğu ve her şart altında engellemeye çalıştığı durum başına gelir: İtilme.

Dış görüntüsünü ve bedenini ihmal etme masalda elbiselerin yırtılması ve parçalanması şeklinde sembolize edilen gerçekte de meydana gelir. Cinsel duyguların bulunma yeri olarak beden değersizleştirilir veya hırpalanır ve günah davranışı temsilen cezalandırılır. Ahlaki yasaların çiğnenmesi Meryem çocuğu derin bir ümitsizliğe, yalnızlığa, pasif-depresif ruh haline ve dilsizliğe düşürür. Suçundan böyle kurtulabilmek için bir lanetli gibi yaşar, diğer insanlardan uzakta, kaderine karşı savaşamaz ve kendini savunamaz halde.

Meryem çocuğun gösterdiği çoğu davranış biçimi ve belirti çocukken istismar edilen kadınlar için de geçerlidir: Bedenin değersizleştirilmesi ve cezalandırılması, kötü ve uğursuz olma duygusuyla kendini soyutlama, dış dünyaya karşı aşılamaz görünen bir siper inşa etmek, yüksek ahlaki yargılama (ensest ve taciz kurbanları olay için kendilerini suçlu hissederler ve taciz hakkında konuşma yasağı dilsizlikle sembolize edilir. Sonraki sorun evlilikte ortaya çıkan ilişki bozuklukları ve cinselliği yaşayamama sadece görev olarak görme sorunudur.

Meryem çocuklar Madonna kompleksi olarak adlandırılan durumdan muzdaripler, yani Meryem Ananın katı yargısı kişinin düşüncesini ve duygusunu ifade etmesini engelliyor ve kişinin hem kendisine hem de başkalarına giden yolunu yasaklıyor. Sahte benliğin sembolü olarak dikenli çalılar kişinin kendi değersizleştirmelerinden, korkularından, yalanlarından ve güvensizliğinden oluşan zihinsel çalılardır ve kadının içinden kurtulmak için dışarıdan yardım umduğu bir hapishane etkisi yaparlar. Ancak kralın bu zorlu yolu geçmesi ve ona olan sevgisinden onunla evlenmesi de özlenen mutlu son değildir. Çünkü bir taraftan adam çok duygulu biri gibi görünmüyor, daha ziyade kaba davranıyor (yeniden isyan çıkmasından şüpheleniyor) diğer taraftan Meryem çocuk kendi asıl hayatından kopmuş kalmaya devam ediyor. Yuvadaki çocuklar gibi bakılıyor ama sessiz. Kendisini olduğu gibi tanımak için çaba göstermeyen bir adam tarafından (mesela onun sessizliğini sorgulamıyor) kendisini olduğu haliyle kabul görmüş hissetmeyecektir. Ona eski uyumlu ve dışarıya karşı memnun gibi gözüken eş rolünü oynamaya devam edecektir ama hiçbir zaman birbirlerine gerçek anlamda yakın olmayacaklardır. Diğer kişiler daha erken zamanda kadının yardıma ihtiyacı olduğunu görüyorlar, adamın tepki vermesi çok uzun sürüyor. Bu sürede kadın eşinden göremediği sevgi ve anlayışı çocuklarından umuyor.

Böylece kendi çocukluktaki kaderini yeniden yaşamaya devam ediyor çünkü kendisine nasıl davranıldıysa çocuklarına öyle davranıyor: onları aynı Madonna diktesine tabi kılıyor kendi bireyselliği ve canlılığı pahasına. Bastırılmış cinsellik kendi çocuklarıyla olan ilişkisini de bozuyor, emzirirken veya okşayıp severken. Çocuklarının yaşadığı duygusal eksikliği tıpkı kendi çocukluğunda olduğu gibi özel itina ve bakımla telafi etmeye çalışıyor. Fark etmediği şey ise kendi çocuklarını silip süpürdüğü ve hayatlarını parçaladığıdır. Çocuklar anneleri tarafından narsistçe sömürülür ve sadece anne onları nasıl istiyorsa öyle olabilirler. Ancak suçluluk duyguları iyice artınca bu dram bir son buluyor ( kendisine uygulanan ceza) acının kadın için gerçekçi olmaktan daha kötü olduğu bir durumda. Bu derinlik noktası değişimi getiriyor,yalan ortaya çıkarılıyor ve kadın kendi üstben’inden vazgeçiyor.Bu benim narsist silahsızlanma dediğim şeydir: sahte benliğin canavarlığım/insandışılığım izlemek yerine insani yani hata yapabilir olmak. Bunun için içteki gurur aşılmalı ve ateş yolu yürünmelidir. Gözyaşları bu yoldaki acıların göstergesidir ve Meryem’in elinden çocuklarını geri alma da mükafatıdır. Sembolik olarak çocuklar kraliçenin içindeki gerçek ihtiyaçları ve duyguları, canlılığı ve spontanlığıdır. Onlar bugüne kadar ahlakın katı diktesi ve üstbenin emri altındaydılar, artık yaşayabilirler ve kişinin bir parçası olabilirler. Böylece narsist bir kişiliğin iyileşmesi gerçekleşir. Kendi özgür duyguları ve ihtiyaçları lehine içeride canlı olan her şeyi öldüren yüceltilmiş mükemmeliyetçilik ve ahlak ideallerinden vazgeçmesi.

Eski bir hastanın negatif olaylarla şekillenmiş erkeklerle, annesiyle ve cinsellikle olan tecrübeleri Meryem Çocuk öyküsünü anımsatır. Burada annenin çelişkili tutumu belirgindir, bir taraftan kutsallığı vaaz ederken, diğer taraftan sarhoşluk aracılığıyla kendi cinselliğini yaşar.

Benim erkeklerle ilişkim çok çetin bir konu. Aslında erkeklerle doğru düzgün bir ilişkim olmadığı için söyleyecek bir şeyim de yok. En uzunu üç ay sürdü, sonra yurtdışına gittim ve ilişki bitliği için mutluydum. İlişki sadece cinsellik üzerine kuruluydu, ortak bir şey yoktu, duygu, hiçbir şey. Onun tarafından sarmalanmaya izin verdim, o kadar.

Temelde erkeklerle ve cinsellikle berbat bir ilişkim var. Erkek nefreti, erkeklerden korkmak Ve cinsellik bunlar bir şekilde birbiriyle ilgili. Cinselliği bir utanç olarak görüyorum “böyle şey yapılmaz” annemin sözüydü, O zaten hayatımdaki temel noktaydı. Alkol bağımlısı, üç aylık içiciydi ve ben iki yaşındayken başlamıştı. Ayrıca yeme bağımlısı, hap bağımlısı ve bana göre şizofrendi. Cinsellik ve erkekler konusunda hevesimi kursağımda bıraktı. Sarhoş olduğu zamanlarda hep değişik adamlarla gelirdi. Genelde hepsi sarhoş olurdu ve yattıkları zaman seslerini duyardım, kısmen görürdüm ve bunu dayanılmaz bulurdum.

Göğüs çevrem genişlediğinde ve kadınsı bir fiziğe büründüğümde annem bana fahişe diye kızardı. Erkeklere de bakmam yasaktı. Eskiden erkeklerle oyun yerinde buluşur ve sadece oyun oynardık. Beni orda görünce kızar ve “Seni fahişe! Ne yapıyorsun orda erkeklerle” diye bağırırdı. Bunu hep aklıma soktu. Diğer taraftan içmediği zamanlarda neden bir erkek arkadaşımın olmadığını sorardı. Bir çocuk şimdi neyin doğru olduğunu nasıl ayırt edebilir? Bir fahişe miyim, değil miyim? Bunun sonucunda on dört yaşlarındayken hafta sonu bir erkek arkadaş edindim ve bahaneler öne sürüp bitirdim ama asıl sebep annemdi. Annemle stres yaşamaktansa hoşuma giden bir erkekten vazgeçtim. On üç yaşındayken sınıfımdan üç çocuk bana koridorda saldırdı. Bana tecavüz etmediler ama inanılmaz korkmuştum. Bağırabilirdim ama annem bunu benden defetmişti. Yani çenemi kapattım. Sonrasında da kimseye bundan bahsetmedim. Bugün düşünüyorum da anlatmalıydım ama anneme anlatamazdım, o zaman bana yine fahişe derdi. Bunu kendime sakladım ve bununla yaşadım. Bu olaydan sonra yakınımda erkekler varken kendimi daha fazla geri çektim çünkü biraz da nazlı ve küstah olmayı seviyorum.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült