Kızgınlığı Oluşturan Kişisel Etkenler

Leyla Navaro


Mizaç

Mizacımız bünyemiz, ruhsal yapımız ve bizi oluşturan genlerle ilintilidir. Kimimiz tezcanlı, hareketli, hızlı tepki gösteren bir yapıda iken, kimimiz daha yavaş, uzun düşünerek hareket eden, tepki göstermeyen veya tepkisini içine atan yapıdadır.

Mizacımız kızgınlık tepkilerimizi de etkiler. Basit bir ayrım yaparsak, anında kızıp parlayanlar, tepkilerini aşırı gösterenler, çabuk öfkelenip çabuk sönenler bir uçta; buna karşılık tepkilerini belli etmeyip yavaş kızanlar, kızgınlıklarını belli etmeyip uzun zaman zihinlerinde taşıyan, kin besleyenlerse diğer uçtadır. Kızgınlık konusunda mizacı "çabuk kızanlar" ve "yavaş kızanlar" diye ikiye ayırabiliriz. Ancak genelde rastladıklarımız bu iki ucun belirli oranlarla karışımlarıdır.

Kızgınlık yaratan durumlardaki tepkileri incelediğimizde "durumsal kızgınlık" ve "yapısal kızgınlık" diye adlandırılan boyutlar ortaya çıkar.11 Durumsal kızgınlık, durumun yarattığı kızgınlık duygusudur. Sıra beklerken birinin hiç aldırmadan önünüze geçmesi, yolda yürürken birinin size kabaca çarpması veya küfür etmesi, haksız yere suçlanmak veya saldırı karşısında duyduğumuz kızgınlık, durumdan kaynaklanan doğal kızgınlıklardır.

Buna karşılık, yapısal kızgınlık, o anda fazla tepki gösterecek bir durum olmasa bile yine de o duyguyu yaşamaktır. Örneğin, araba kullanırken aceleniz olmasa da trafiğin tıkanık olmasına fazlasıyla sinirlenmek, diğer arabaların öne geçmeye çalışmalarına veya korna çalmalarına çok kızmak, kavga etmek; veya okumaya çalışırken sokakta çocukların bağrışıp çağrışmalarına aşırı sinirlenmek; veya politika konusunda gazetede okuduğunuz karşıt görüşlere aşırı sinirlenerek bunu günün konusu haline getirmek, sürekli herkese kızarak kızgınlığı gündemde tutmak, yapısal kızgınlıkla ilintilidir.

Yapısal kızgınlık, genelde sürekli bu şekilde davranan kişilere özgü bir nitelemedir. Oysa, zaman zaman hepimiz yaşam veya sağlık sorunlarımız nedeniyle daha asabi, her şeye daha çabuk kızıp sinirlenen durumlara düşeriz. Örneğin genelde yavaş kızanlardan olan ben, baskı altında olduğumda, bir yere yetişmem gerektiğinde veya çok yorgun olduğumda, çok çabuk ve gereksiz yere sinirlendiğimi, etrafımdakileri kolayca terslediğimi biliyorum. Bunun farkına vardığımdan beri de, etrafımdakileri ve kendimi yani ilişkilerimi! koruma açısından, "şu sırada çok yorgunum" veya "bir yere yetişmem lazım, lütfen üstüme varmayın" demeyi öğrendim.

Yapısal kızgınlığın sağlık durumumuzla çok yakından ilgisi vardır. Yüksek tansiyon, mide ve akciğer rahatsızlıkları, migrenler, kalp rahatsızlıkları veya alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddeler sinir sistemimizi yakından etkiler. Kendimizi normalin dışında her şeye sinirlenir ve kızar buluyorsak, bu durum ya sağlığımızla ilgilidir veya içinde bulunduğumuz ortam veya ilişkiden tedirgin oluyoruzdur.

İç Konuşmalarımız: Kendimize Neler Söylüyoruz?

"Bizi kızdıran olaylar değil, olaylara getirdiğimiz yorumlardır."

-epictetus. M.S. I. yy.

Kızgınlığımızı oluşturan önemli bir kişisel etken de kendi kendimize söylediklerimizdir. Başkalarıyla yaptığımız yüksek sesle konuşmalar kadar, genellikle daha da fazla, kendi kendimize, zihnimizde gerçekleştirdiğimiz iç konuşmalarımız vardır. Bunlar bizim hayata, başkalarına ve kendimize bakış açımızı tayin eder ve özellikle de davranışlarımızı ve tepkilerimizi belirler.12

Bilge Epictetus'un söyledikleri, iki binli yıllara girerken hayli güncel ve geçerli: "Bizi kızdıran olaylar değil, olaylara getirdiğimiz yorumlardır." Demek ki, yüzyıllardır insanoğlunun zihninin işleyişi, psikolojik yapısı pek fazla değişikliğe uğramamış.

Yaşadığımız tepkiler, olaylara bakış açımızla, kişisel ve toplumsal değerlerimizle ve zihnimizde gerçekleştirdiğimiz iç konuşmalarla yakından ilintilidir. Örneğin tanıdığımız birinin yolda bize selam vermemesine aldırmayabiliriz, "Belki de görmedi veya, kafası meşguldü," deyip geçebiliriz; veya, "Ukalaya bak! Bir selamı bile çok gördü!" diye kızabiliriz. Genelde olumsuz iç konuşmalar üretiyorsak, "Beni önemsemiyor, görmezlikten geldi," diye düşünür, eziklik duyabiliriz; özellikle de kendimizi kötü hissettiğimiz bir dönemdeysek, "Zaten beni kimse önemsemiyor, benim hiçbir değerim yok, bak falanca bile görmezlikten geldi, selam vermek zahmetine bile katlanmadı..." gibi olumsuz yorumlarda bulunur, kendimizi daha da kötü hissederiz.

İç konuşmalarımız, olaylara bakış açımızı, yorumlarımızı ve tepkilerimizi fazlasıyla yönlendirir.

Daha önce sözü geçen Seda'yla Faruk'un durumunda, Oya'nın canlılığı, nüktedanlığı, Faruk'un da Oya'nın anlattıklarına gösterdiği ilgi Seda'nın kıskançlık duygularını kabarttı. Ancak Seda belki de arkadaşını kıskanmayı kendine yakıştıramadığı, ayıp saydığı için duygusunu tanımlayamadı. Bu duygunun verdiği acıyla uzun süre yaşayarak iç konuşmalar üretti: "Onu daha çok beğeniyor, ona daha fazla ilgi duyuyor"; veya kendisi Faruk'a bir şeyler anlattığında, Faruk benzer ilgiyle dinlemiyorsa, "Tabii, benim söylediklerim o kadar ilginç değil! Faruk artık beni beğenmiyor," diye düşündü.

Yaşamının bu döneminde Seda evinin dışında çalışmıyordu. Yaşamı eviyle, Faruk ve onun sosyal ilişkileriyle sınırlıydı. Oya'nın iş yaşamından aktardıkları, dinamizmi ve heyecanı Seda'nın da hoşuna gitmekte, onu da eğlendirmekteydi. Aslında Seda da Oya'yı hayranlıkla izlemekte, anlattıklarını çok ilginç ve çekici bulmaktaydı.

Bunlar Seda'nın zihninde üç tür aşamaya yol açmıştı:

 Yansıtma: Oya'yı beğenen yanıyla kendisinin yaşadığı duygu ve düşünceler (hayranlık, ilgi, çekicilik), kendi düşüncelerini Faruk'un da yaşadığını varsayıp Faruk'a yaptığı duygu yansıtması, yani Faruk'un da mutlaka kendisi gibi düşünüp hissettiğine inanmak.

 Kıyas: Oya'nın yaşadıklarıyla kıyaslayarak, Seda kendi yaşamını sönük, kendini de başarısız ve silik hissetmeye başlamıştı. Bu duygular Seda'da özgüven eksikliği yaratmaktaydı. Özgüven eksikliği nedeniyle ürettiği iç konuşmalarsa: "Ben değersizim, başarısızım, beni kimse beğenmiyor," türünden olumsuz iç yorumlardı. Seda bu olumsuz iç konuşmalarının etkisiyle kendini giderek daha kötü, daha değersiz, sevilmeye layık olmayan biri gibi hissetmeye başlamıştı.

 Özdeşleşmeli Yansıtma: Seda yaşadığı değersizlik duygusunu yine Faruk'a yansıtarak, Faruk'un da kendisi gibi düşündüğüne, onu değersiz bulduğuna kendini inandırmıştı.

Yakın ilişkilerde iletişim açık ve diri olmadığında, bu tür iç konuşmalara ve yansıtmalara oldukça sık rastlanır. Faruk'la iletişimleri açık ve dürüst olsa, belki de Seda bu duygu ve düşüncelerini Faruk'a açıklayabilecek, kendi fikirlerini gerçeklerle karşılaştırarak kendini kötü hissetmeyecek, zihninde oluşturduğu senaryoları yazmayacak, Faruk'tan kuşku duymasına gerek kalmayacaktı. Ancak Seda duygu ve düşüncelerini Faruk'a açıklamamayı yeğlemişti. Kendine katı sınırlar koymuş: "Artık dayanamazsam söylerim", "Söylersem ayıp olur, zaten beni anlayamazlar, ayıplarlar," diye düşünerek kendi kendini engellemişti.

Olumsuz Etiketlemeler

Olumsuz etiketlemeler, kişinin içinden gelen tepki veya ifadelere küçültücü, değerinden düşürücü veya sınırlayıcı nitelemeler koymasıdır. Örneğin, hoşuna gitmeyen bir davranışa veya söze tepki göstermeye çekinen insan, "Şimdi bunu söylersem benim için 'dırdırcı, her şeye söylenen veya aksi' diyecekler," şeklinde düşünerek tepkisini engeller. Veya herhangi bir ihtiyacını dile getirmeyi isteyen kişi, "Şimdi bunu istersem bana 'bencil' derler," diyerek dileğini açıklamaz. Veya, "Şimdi fikrimi ileri sürersem herhalde beğenilmez, 'aptalca' bulunur," diye düşünerek fikrini açıklamaz.

Olumsuz iç konuşmalar ve etiketlemeler kadın ve erkekte farklı çağrışımlarla devreye girer. Özellikle kızgınlığı ilgilendiren durumlarda, kadınlar: "Şimdi bunu söylersem bana 'dırdırcı' diyecekler veya 'cadı' olacağım, 'çirkin' görüneceğim," düşüncesiyle tepkilerini erteler. Kadınlar kızdığında, "dırdır etme, cadıya benziyorsun veya histerik oluyorsun," yorumlan, kadınları etkileyen ve engelleyen haksız etiketlemelerdir. Bunların etkisiyle çoğu kadın kızgınlığını duymamayı, bastırmayı veya dile getirmemeyi yeğler.

Buna karşılık da, "Şimdi buna kızmazsam 'erkeksi' görünmeyeceğim," düşüncesiyle, kızması şart olmayan durumda bile kızıp bağıran, saldırganlaşmak zorunda bırakılan, tahrik edilen erkekler, aslında kendi duygularıyla değil, toplumun cinsel rol beklentileriyle hareket ederler.

Kızgınlığa Katı Sınırlar Koymak

Duygu ve düşüncelerini açıklamanın, kendini ifade edebilmenin diğer bir engeli de katı sınırlar koymaktır. Kendimizi ifade etmeyi nasıl, ne zaman ve nerede olması lazım geldiği gibi sınırlamalara bağlayarak erteleriz. Adeta ancak o sınırlar ve koşullar dahilinde olabilirse, kendimizi ifade etmekte özgürüzdür. "Eğer kimse kırılmayacaksa söyleyebilirim," veya "Artık dayanamazsam açıklayabilirim," gibi. Bu gibi kısıtlamalara tabi tutulan duygular, sonuçta ifade edilmemeye, yanlış ifade etmeye veya yersiz ve zamansız patlamalara mahkûmdur.

Kızgınlığımıza önemli bir engel de facialaştırmadın Facialaştırma, yapmak veya söylemek istediklerimizi engellemek, durdurmak için yarattığımız abartılı felaket senaryolarıdır. "Bunu açıklarsam, her şey mahvolacak!", "Eğer söylersem yüzüm kızaracak veya ağlayacağım, o da felaket olur,", "Düşündüğümü söylersem kendini çok kötü hissedecek, belki de hastalanır, bense mahvolurum!"...

Özellikle yapmayı veya söylemeyi tasarladığımız durum veya kişi bizde kaygı uyandırıyorsa, kafamızda kurduğumuz senaryolarda facialar yaratarak eylemimizi veya ifademizi engelleriz. "Şimdi bunu söylersem feci kızacak, çekip gidecek, bir daha yüzüme de bakmayacak! Her şeyi mahvedeceğim!" gibi...

İç konuşmalarımıza dikkat edip, kendimize neler söylediğimizi fark etmek çok önemlidir. İç konuşmalarımız çoğunlukla aile tarz ve değerlerimizden oluşur. Engelleyici, kısıtlayıcı, her şeyi facialaştıran aile ortamlarında yetişenlerin kendi kendilerine söyledikleri de çoğunlukla engelleyici ve kısıtlayıcıdır. Destekleyici ve geliştirici aile yapısında büyüyenlerin iç konuşmalarında, diğerlerine oranla daha az engelleme ve kısıtlama, daha az facialaştırma görülür.

Önemli olan, iç konuşmalarımızda geçerli olan sistemin farkına varıp hangilerini değiştirebileceğimize karar vermek, iç konuşmalarımızı yeni baştan yapılandırarak engelleyici yerine destekleyici iç konuşmalara dönüştürebilmektir.

Bunu yapabilmek için, iç konuşmalarımızın mantığını sorgulamak ve duruma uygun gerçekçi bir mantıkla kendimize söylediklerimizi yeniden yapılandırmak önemlidir.

Uzun zamandır çalışmakta olduğu işyerinde zam almamıştı. Yaşam koşulları giderek zorlaşıyor, gerek yol parası, gerekse günlük masrafları, elde ettiği maaşın çok önemli bir bölümünü

götürüyordu. Kaç kez planlamıştı kafasında, gidip patronuyla konuşacağını. Neler söyleyeceğini ezberden biliyordu artık. “Hiç yanınızda çalışanları düşünmüyorsunuz, iki senedir maaşımda değişiklik olmadı. Artırmazsanız artık çekip gideceğim," demek istiyordu. Aslında istiyordu da çekip gitmeyi... O zamanlar anlarlardı ne çok iş gördüğünü, nelere koşturduğunu... ancak o zaman kıymetinin farkına varacaklardı. Ancak ne zaman konuşmaya karar verse, içinden bir ses: "Ya çok kızarsa, 'Gidersen git! Zaten ben de seni istemiyordum/ derse," diyordu... "O zaman rezil olurum, herkese karşı utancımdan ölürüm," diye düşünüp vazgeçiyordu konuşmaktan... Birkaç gün sonra yeniden kızışıp konuşmaya hazırlanıyor, bu kez de: "Bu hafta çok işi vardı, herhalde kafası fazlasıyla meşgul. Baksana nelerle uğraşıyor, önünde onca önemli iş varken benim problemimle de mi uğraşacak? Bencillik etmeyeyim..." diyerek vazgeçiyordu. Veya söylemeye zihnen hazırlandığında kalp atışlarının hızlanmasından kaygılanarak: "Şimdi söylersem çok heyecanlanacağım, sesim titreyecek ve söylediklerimi birbirine karıştıracağım," düşüncesiyle kendini durduruyordu. Bu zihinsel senaryoları yaklaşık bir yıldır sürdürmekteydi. Düşünsel ve üretken enerjisinin ne kadar önemli bir bölümünü bu senaryoları kurmak, onları zihninde yaşatarak çözümler aramakla geçirdiğinin farkında bile değildi.

İç konuşmalarını tümüyle gözden geçirdi. Kendini ne kadar durdurduğunun, nasıl da ürküttüğünün farkına vardı. Aslında patronu öyle konuşulamayacak bir kişi de değildi. Iç konuşmalarını yeni baştan vurguladı: "Hakkımı aramak bencillik değildir. Kafası işiyle çok meşgul olabilir ama benim işim de aynı derecede önemli," diye düşünmeyi öğrendi. "Söylerken heyecanlanabilirim, bu ayıp bir şey değil. Benim için önemli bir şeyi söylerken heyecanlanmak veya sesimin titremesi çok insanca bir durum. Bu da söylemek istediklerimin benim için ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor," diye düşünebildi. '"Vermiyorum, gidersen git,' diyemez, çünkü ne kadar çok işi yaptığımın aslında o da farkında," diye düşünebildi.

Bu konudaki tüm iç konuşmalarını yeniden yapılandırıp, onları engelleyici yerine kendini destekleyici hale dönüştürdüğünde, patronuyla konuşma konusunda daha az kaygı duyuyor, kendini biraz daha güvenli hissediyordu.

Patronuyla konuştuğundaysa, istediği maaş artışım almak onu epeyce şaşırttı. En çok hayret ettiği de patronunun şu sözleri oldu: "Biliyor musun? Aslında bu konuyu gündeme getirdiğine memnun oldum. Kaçtır şenle konuşmayı planlıyordum, ancak o kadar asık suratlı ve mesafeli davranıyordun ki, 'herhalde işinden memnun değil, yakında istifa edecek' diye düşünüyordum."

"Kapalı ağza sinek dahi girmez," dememişler mi!...

Kızgınlık Eşiği

Kızgınlık eşiği, kızmaya veya kızgınlık duymaya başladığımız andır. Kızgınlık eşiği tamamen bireyseldir. Kişiden kişiye değiştiği gibi, gün içinde de değişkenlik gösterebilir. Kimimiz sabah uykudan kalkınca mahmur ve sinirli olur, kimimiz ise akşam saatlerinde yorgun olduğunda veya acıktığında daha duyarlı, tepkisel olabilir.

Ancak kızgınlığı, içinde bulunduğumuz bir odaya benzetirsek, daha odanın eşiğine biri yaklaşmadan, uzaktan göründüğü andan itibaren tepki gösterip bağıranlar, tepkisel ve hızlı kızgınlardır. Buna karşılık, kızgınlık eşiğini çoktan aşmış, hatta birileri odaya girip yerleştiği, rahatsız ettiği halde hala tepki gösteremeyenler ise, çok yavaş kızanlar veya kızgınlık bilincini geliştirmemiş kişilerdir.

Kızgınlık eşiğini bilmek önemlidir. Bizi nelerin kızdırdığını bilmek, neye, ne zaman ve nasıl kızdığımızın bilincine varmak, kızgınlığımızı eğitmek ve ehlileştirmek için oldukça önemli bilgilerdir. Yapısal olduğu kadar, aileden edinilen örneklerle de oluşan kızgınlık eşiği, bilinçli olmakla ve farkındalıkla değişebilir.

"İdare Et Kızım"

Uzun süre kızgınlık eşiğim oldukça gerilerde bir yerdeydi. Birileri kızgınlık odamın eşiğini aşar, hatta odaya girer, yerleşir, bense kendimi bir garip ve huzursuz hissederdim... Ancak bu duygularımın kızmak anlamına gelebileceğini katiyen düşünmez, "idare" ederdim. Ailemden aldığım en önemli kadınlık öğretilerinden biri de "idare etmek"ti. Herkesi, özellikle erkekleri, hele hele kızgın ve aksi olanları idare etmek, kafayı takmamak, alttan almak, vb... Uzun süre hep "idare" ettim... Ancak beni "idare" eden kimse yoktu! Garip ve huzursuzdum, yaşam keyfim kayboluyor, bir şeylere içerleyip duruyordum sürekli...

Kendi kızgınlığım üzerinde çalışmaya başlayınca olup bitenlere daha iyi isim ve tanım koymayı öğrendim. Öğrenmiş ve içinde yetişmiş olduğum sistemi sorgulamaya, kendim için olumlu bulduğum yanlarımı muhafaza etmeye, yararlı bulmadıklarımı ise değiştirmeye yöneldim. Hoşgörü ve kabul sınırlarımın nerede başlayıp nerede bittiği, yapmak istemediklerimi gözden geçirerek gerçekten gerekmiyorsa yapmama izni, yapmak istediklerime daha çok ses ve müsaade ve özellikle huzursuz ve garip hissettiğim durumlarda tepkimi duyurmak, yani eşiğimi daha öne, daha normale getirmek...

Kızgınlık eşiğim değişti. Böylelikle bana nasıl davranılmasından hoşlandığımı daha net ve açık olarak duyurmaya başladım. Hangi davranış veya sözlerin beni kırdığını, üzdüğünü ve özellikle kızdırdığını da açıklamaya yöneldim. Böylelikle kızgınlık eşiğim oldukça net ve belirgin hale geldi.

Eşiğimi netleştirmek ilişkilerimin de daha açık ve verimli olmasına yardımcı oldu. Böylelikle beni kıracak veya kızdıracak davranışların hangileri olduğunu bilmek, yakın ilişkide olduğum ailem, dostlarım ve iş ilişkilerim için tanımı daha kolay ve belirgin hale geldi. Bense, eşiğim daha belirgin olarak, kendimi sebepsiz yere huzursuz, keyifsiz ve kırgın hissetmekten kurtuldum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült