Kitle Zihniyetinin Dengeleyicisi Olarak Din

Carl Gustav Jung


Egemen devlet hayalini bir başka deyişle, devleti idare edenlerin isteklerini her türlü sınırlamadan kurtarmak için, bu eğilimdeki tüm sosyopolitik hareketler şaşmaz biçimde dinin altındaki zemini kaydırmaya çalışırlar Zira, bireyi Devlet'in bir fonksiyonu haline dönüştürmek için, Devlete bağımlılık dışındaki tüm bağımlılıkları onun elinden alınmak zorundadır Oysa din, deneyimin mantıkdışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir. Söz konusu gerçekler sosyal ve fiziksel koşullarla doğrudan bağlantılı değildirler; daha ziyade bireyin ruhsal tavrı ile ilgilidirler.

Ama yaşamın dışsal koşulları karşısında bir tavır alabilmek, ancak eğer bu koşulların dışında bir referans noktası var ise mümkündün Dinler işte böyle bir bakış açısı sağlarlar veya sağladıkları iddiasındadırlar. Bu bakış açısı bireye kişisel yargılama ve karar verme gücünü uygulama olanağını sunar. Dinler, sadece dış dünyada yaşayan ve ayağının altında kaldırım taşlarından başka bir zemin bulunmayan insanın maruz kaldığı somut koşulların apaçık ve kaçınılmaz gücü karşısında ona yedek bir kaynak sağlarlar. Eğer istatistiksel gerçek tek gerçek İse, o zaman tek ve mutlak otorite odur. Bu durumda tek bir koşul vardır ve buna karşıt hiçbir koşul varolmadığı İçin, yargılama ve karar verme yeteneği sadece gereksiz ve fazla değil, imkansız hale gelir, işte o zaman, birey istatistiklerin bir fonksiyonu olmaya, dolayısıyla Devlet in veya adına ne denirse, o soyut düzen prensibinin bir fonksiyonu olmaya mahkumdur.

Bununla birlikte dinler "dünya”nın dayattığının karşın olan bir başka otoriteyi öğretirler. Bireyin Tanrı'ya bağımlılığı doktrini dünyanın birey üzerindeki iddiası kadar güçlü bir iddiadır. Hatta bu iddianın mutlakçı lığı, kişi kolektif zihniyete teslim olduğunda kendine nasıl yabancılaşıyorsa, aynı şekilde onu dünyaya karşı yabancılaştırabilir. Kolektif zihniyette olduğu gibi* bu kez de (dinsel doktrin adına) yargılama ve karar verme gücünü, bir suçun bedelini ödermiş gibi, kaybedebilir. Devletle uzlaşma yoluna gitmedikleri takdirde, dinlerin açıkça hedefledikleri amaç da budun Eğer Devlet'le uzlaşırlarsa, ben bunlara "din" değil, “iman” demeyi tercih ediyorum. İman kesin bir kolektif inancın ifadesidir, oysa din sözcüğü belli bazı fizikötesi ve dünyaötesi faktörlerle kurulan öznel ilişkiyi ifade eder. İman ana hedefi bu dünya olan bir inanç bildirimidir, dolayısıyla dünyevi bir ilişkidir. Oysa dinin anlamı ve amacı (Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamda olduğu gibi) bireyin Tanrı ile ilişkisinde veya (Budizmde olduğu gibi) bireyi kurtuluşa ve özgürleşmeye götüren yolda saklıdır. Tüm ahlak sistemleri bu temel gerçekten türemişlerdir, o olmaksızın bireyin Tanrıya karşı sorumluluğu töresel veya göreneksel bir erdem olmaktan öteye gidemez,

Gündelik dünyevi gerçeklerle uzlaşmak dernek olan iman sistemleri görüşlerini, doktrinlerini ve adetlerini zaman içinde gelişen ve değişen bir kurallar sistemi altında toplamak zorunluluğunu hissetmişlerdin Bunu yaparken de o kadar maddileşmiş ve cismani hale gelmişlerdir ki, özlerinde yatan hakiki dinsel unsuru —yani dünyaöncesi olan o referans noktası ile aralarındaki canlı ilişkiyi ve dolaysız yüzleşmeyi— gerilere itmişlerdir. Mezhepsel görüş açısı, sübjektif dinsel ilişkinin değerini ve önemini geleneksel doktrinin kıstası ile ölçer ve eğer Protestanlıkta olduğu gibi bu yaygın bir uygulama değilse, insan Tanrı’nın iradesi ile yönlendirildiğini iddia ettiği anda, ortalıkta bir softalık, sekterlik ve eksantriklik tartışması başlan İman resmi Kilise ile birlikte varolan bir şeydir, ya da sadece gerçek inanç sahiplerinin değil, aynı zamanda dinsel konularda '‘kayıtsız” diye tanımlanabilecek ve salt alışkanlıkların etkisiyle Kiliseye devam eden muazzam sayıda insanın da ait olduğu bir kamu kurumudur. İşte burada din ile iman arasındaki fark gözle görülür hale gelir.

Demek ki, iman sahibi olmak her zaman dinsel bir konu değil, daha ziyade sosyal bir konudur ve böyle olduğu için bireye hiçbir temel dayanak kazandırmaz. İman sahibi kişi kendini desteklemek için bu dünyaya ait olmayan bir otoriteyle ilişkisine güvenmek zorundadır. Buradaki kriter belli bir imana sadece sözde bir bağlılık göstermek değil, biteyin yaşamının sadece egosu, onun fikirleri veya sosyal faktörler ile belirlenmediği ve en az bunlar kadar önemli olan, fizikötesi, aşkın bir otorite tarafından belirlendiği psikolojik gerçeğidir. Bireyin özgürlüğünün ve özerkliğinin temellerini oluşturan kavramlar, ne kadar yüce olurlarsa otsunlar ahlaki prensipler, ya da ne kadar ortodoks olurlarsa olsunlar iman prensipleri değildir Bu temelleri oluşturan şey, ancak ve ancak, insan ile dünyaötesi otorite arasındaki yadsınması imkansız derin bir kişisel ve karşılıklı ilişkinin ampirik bilincidir. Bu da, "dünya'yı ve onun "mantığını” dengeleyici bir rol oynar

Bu açıklama ne kitle insanım, ne de kolektif inanç sahibini memnun edecektir Kitle insanı için Devlet politikası düşünce ve eylemin en yüce prensibidir. Kuşkusuz, kitle insanı bu amaç için bilgilendirilmiş ve eğitilmiştir, ve bundan ötürü, bireye ancak Devletin bir fonksiyonu olduğu sürece varolma hakkı tanınır Öce yandan, inanç sahibi kimse Devletin ahlaki ve fiziksel olarak hak sahibi olduğunu kabul etmekle birlikte, sadece insanın değil, Devlet'in de "Tanrı” egemenliğine bağımlı olduğuna ve herhangi bir şüpheye düşüldüğünde, son kararın Devlet tarafından değil, Tanrı tarafından verileceğine inanır Metafiziksel yargılarda bulunmak cüretini gösteremediğim için, "dünya”nın* yani insanın olaylara dayanan dünyasının ve dolayısıyla genel olarak doğanın Tanrının "karşıtı” olup olmadığına cevap veremiyorum. Sadece, bu iki yaşam alemi arasındaki psikolojik karşıtlığın yalnızca İncil’de teyit edilmekle kalmadığını, günümüzde de diktatör Devletlerin dine karşı ve Kilisenin ateizme ve materyalizme karşı olumsuz tutumlarında da açıkça sergilendiğini söyleyebilirim.

Nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, birey de dış faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünyaötesi bir prensip olmadan hiçbir zaman varoluşu ve spritüel ve ahlaki özerkliği için gerçek bir neden bulamaz. Tanrıya bağlanmayan bir birey dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynaktan ile direnemez. Bunu yapabilmek için onu kitlelerin içinde boğulmaktan koruyan içsel ve fizikötesi bir deneyimin varlığına ihtiyacı vardır Kitle insanımın aptallaştın İmasına ve ahlaki sorumsuzluğuna salt entelektüel veya hatta ahlaki olarak yaklaşmak olumsuz bir kabullenme olur ve bireyi atomlara ayırma yolunda biraz tereddüt etmekten başka bir işe yaramaz. Bu yaklaşım dini inancın itici gücünden yoksundur, çünkü tümüyle rasyoneldir. Burjuva mantığında diktatör Devletin büyük bir avantajı vardır bireyin yanısıra dinsel güçleri de yutar. Devlet Tanrı'nın yerini almıştır. İşte bu nedenle, sosyalist diktatörlükler din haline gelmiş ve Devlet köleliği bir ibadet biçi1 mi olmuştur Ancak, dinin işlevi, geçerli egemen kitle zihniyeti ve çatışmaları engellemek için hemen bastırılan, gizli kuşkulara yol açmadan bu şekilde yerinden sökülemez ve yalanlanamaz. Sonuçta durum, her seferinde olduğu gibi, fanatizm şeklinde aşırı bir yolla telafi edilir ve fanatizm en ufak bir muhalefet kıvılcımım bile ezen bir silah olarak kullanılır, 'Amaca ulaşmak için tüm yollar, en aşağılık olanlar bile, meşrudur’ gerekçesi ile özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlakı yargı hakkı acımasızca bastırılır. Devletin politikası iman mertebesine yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde bir yarıtanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. Sadece bir tek gerçek vardır, ondan başka hiçbir gerçek yoktur. Bu gerçek çok kutsal ve dokunulmazdır, eleştiri üstüdür. Farklı düşünen herkes bir zındıktır ve, tarihten de bildiğimiz gibi, her türlü kötü akıbetle karşılaşma tehlikesi İçindedir. Sadece politik gücü elinde tutan parti başkam Devlet doktrinini aslına sadık biçimde yorumlayabilir. Bunu da kendine uygun gördüğü bir şekilde, kafasına esriğince yapar.

Kitle kuralı gereğince, birey xxx. sayılı bir sosyal birim haline geldiğinde ve Devlet en yüce prensip seviyesine çıkartıldığında, din fonksiyonunun da bu girdaba yakalanacağı düşünülebilinir, Dikkatli bir gözlemle ve gözle görülmeyen, kontrol edilemeyen bazı faktörler hesaba katıldığında, din insana özgü içgüdüsel bir tutumdur ve bunun kendini gösterme biçimlerini tüm insanlık tarihi boyunca izlemek mümkündür. Dinin belirgin amacı ruhsal dengeyi muhafaza etmektir. Zira doğal insanın, bilinçli fonksiyonlarının her an içinden veya dışarıdan gelebilecek ve kontrol edilmesi mümkün olmayan olgularla engellenebileceğine dair, yine gayet doğal bir “'bilgisi" vardır. Bu nedenle, gerek kendisi, gerekse başka insanlar için önemli sonuçlar doğurabilecek zor bir karar alırken, bunu dine dayanan uygun bazı önlemlerle güvenli bir hale getirmeye dikkat eder. Görünmeyen güçlere adakta bulunur, hayır duaları ettirir, kutsal ayinlere katılır. Psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan törenler insan yaşamında yeni bir dönemi belirleyen ayinler) her yerde ve her zaman yapıla gelmiştir. Zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. Büyülü" bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir, çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle, bir risk olarak hissedilir Bir diktatör bile, kendi Devlet kanunlarım tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini isten Bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur Ancak Devlet'in güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. Sonuç olarak, birey Devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini Devlete hem fiziksel, hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir. Tıpkı Kilise gibi, Devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. Nasıl ki dinler “Tanrı korkusu”na gerek duyar veya bunun varolduğunu farzederlerse, diktatör Devlet de gerekli korku ortamım yaratmaya ayrı ölçüde Özen gösterir.

Bir rasyonalist tüm gücünü geleneklerle günümüze taşınan dinsel törenlerin büyülü etkisine saldırmaya yöneltirse asıl amacına ulaşamaz. Buradaki en temel nokta, yani aslında her iki tarafın da (Din ve Devlet) karşıt amaçlarla kullandıkları psikolojik etki, gözardı edilmiş olur. Benzer bir durum, din ile devletin amaçlan konusunda da geçerlidir. Dinin hedefleri — kötülükten arınmak, Tanrı ile barışmak, öbür dünyada ödüllendirilmek, vs.— devlet katında insanın geçim kaygısından kurtulması, maddi araçların adi) bir şekilde dağılımı, gelecekte evrensel refaha kavuşmak, daha kısa çalışma saatleri gibi dünyevi vaatlere dönüşür. Bu vaatlerin yerine getirilmesi Cennetle kavuşmak kadar uzak bir gerçek olduğu için, din ile devlet arasında yine bir benzerlik ortaya çıkar. Bu benzerlik, kitlelerin dünyaötesı bir amaçtan tamamen dünyevi bir inanca döndürülmesinin altını çizer. Bu dünyevi inanç, aynen iman etmek gibi {onun karşıt yönünde olsa da), güçlü bir dinsel şevk ve ayrıcalık duygusu ile yüceltilir.

Gereksiz yere kendimi tekrarlamamak için, dünyevi ve dünyaötesi inançlar arasındaki diğer paralellikleri tek tek saymayacağım, ancak din fonksiyonu gibi başlangıçtan beri varolmuş olan doğal bir işlevin, mantıkçı ve sözde aydınlanmış bir eleştirellikle baştan sayılamayacağını vurgulamakla yetineceğim. Tabii, imanların doktriner içeriklerini yerine getirilmesi mümkün olmayan şeyler gibi gösterebilir ve bunlarla alay edebilirsiniz, ama bu tür yöntemler esas noktayı gözden kaçırırlar ve imanların temelini oluşturan din fonksiyonunu can alıcı noktasından vuramazlar. Ruhun ve bireysel kaderin mantıkdışı unsurlarına vicdani bir bakışla yaklaşan din, Devletin ve diktatörün tanrılaştırılması şeklinde —kötü amaçla tahrif edilerek tekrar karşımıza çıkar: Naturam expellas furca tamen usque recurret (Tabiatı bir saman tırmığıyla savurabilirsiniz, ama o her zaman geri gelecektir). Dolayısıyla, durumu gerektiği gibi tartıp değerlendiren liderler ve diktatörlerin Sezar'ın ilahlaştırılmasıyla olan paralelliklerini örtmek ve asıl güçlerini Devlet masalının ardına gizlemek İçin çabalamaları hiçbir şeyi değiştiremez.

Daha önce de söylediğim gibi, diktatör Devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığının metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. Bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur —önemli olan kitlelerin kor hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir, Tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca Devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, Devlet bu durumdan karlı sonuçlar çıkartır.

Gerek diktatör Devlet, gerekse bir mezhebin yönetiminde olan dinler topluluk (komün) fikrine özel bir Önem verirler. Bu, "komünizm" idealinin temelidir ve insanlara o denli gırtlakları sıkılarak dayatılır, sonuçta istenenin tam aksi bir etki yaratır: yani insanları bölen bir güvensizlik duygusuna yol açan Aynı ölçüde Önemsenen Kilise ise karşı tarafta komünal (toplumsal) bir ideal olarak ortaya çıkar ve Protestanlıkta olduğu gibi Kilisenin fena halde güçsüz olduğu yerlerde, birleşme ve bağlılık duygusunun yokluğu karşısında onun yerini turan bir "komünal tecrübe" ümidi veya inancı yaratır Kolaylıkla anlaşılacağı gibi “komün" kavramı kitleleri örgütlemekte vazgeçilmez bir yardımcıdır ve dolayısıyla iki ucu keskin bir silahtır, Kaç tane sıfırı eklerseniz ekleyin bir birim elde edemeyeceğiniz gibi, bir topluluğun değeri de onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlakı büyüklüklerine bağlıdır. Bu nedenle topluluktan çevre koşullarının etkisini bastıracak güçlü bir etki yani tek tek bireylerde, iyi veya kötü yönde* herhangi bir köklü değişim beklemek mümkün değildir. Bu tür bir değişim* insanın içindeki öze dokunmayan komünal veya Hıristiyan vaftiz törenlerinden değil, ancak insan m insanla kişisel ilişkisinden doğabilir. Komünaİ propagandanın ne kadar yüzeysel bir etkisi olduğunu Doğu Avrupa'daki son olaylarda (195Ğ) gördük. Komünal ideal, önünde sonunda kendi hak ve isteklerini dayatacak olan bireyi gözardı ederek, kendi kendine gelin güvey olur.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült