Kitle Toplumu Yönetimi: Topyekün Savaştan Dersler

Armand Mattelart


Bertrand Russell, 1914 yılının “liberal demokrasilerin daha özgür olmaya yüz tuttuğu ama sonrasındaki zaruri güvenlik önlemlerinin, tüm kazanmaların kaybedilmesine mal olduğu büyük bir dönüm noktası” olduğunu yazmıştı.'1’ İngiliz profesör ve mantık bilimcinin tüm yaşamı boyunca vicdani retçilerin yanında yer alması ve sürekli olarak bu konumunu koruması, onu Cambridgeli meslektaşlarıyla karşı karşıya getirmiştir.

Hukukun üstünlüğünün yüksek standartlarını bertaraf eden bir tehlike varsa, aslında bu Birinci Dünya Savaşı’ydı. Bu kavram ancak hareket, toplanma ve ifade özgürlüğünün askıya alınması ve politik ve sosyal kazanmaların tersine çevrilmesi durumunda vücut bulmuştur. Bu prensip, on dokuzuncu yüzyılın sonunda ilk olarak Alman, daha sonra Fransız hukuk düşüncesinde ortaya çıkmıştı. Buna göre devlet, bireylerle ilişkisinde hukukun üstünlüğüne bağlı kaldığını ve vatandaşların, devletin görevi kötüye kullanmasına karşı yargıya başvurma haklarını kabul ettiğini onaylamıştı.

1) Alıntı, A. Ryan, “Russell en guerre contre la guerre”, (dir) P. Soulez, içinde, irs Philosophes et la guerre de 14, (Paris: Presses Universitaires de Vincennes, 1988) 157.

Topyekûn savaş ve ilk sözde modern savaş olarak adlandırılan Birinci Dünya Savaşı, yönetici ve mühendisin cisimleştirdiği akim yeni formlarının gelişine dikkat çekmişti: kısaca, organizasyonun ruhunun habercisi olmuştur. Bu savaş, donanımların ya da makinelerin savaşıydı. Ernst Jünger’in sözleriyle, bu “çok yönlü iletişimle çatallaşan halihazırda karmaşık ve önemli modern yaşam ağını, askeri aktivitenin yüksek gerilimli enerji hattına bağlayan”01 bir savaştı. Ordunun moralinin halkın moraliyle bağlantılı olması gibi, harekat alanı da, yedek işgücü kaynakları ile sanayi kaynaklarının sistematik organizasyonuyla yakından bağlantılıdır. Siviller ile yani öncü ve artçı hatlar ordu arasındaki ittifakı güçlendirmek, bunun dışında düşmanın mücadele gücünü kırmak ve tarafsız ülkelerin desteğini sağlamak amacıyla muharipler, kendilerini sansür aygınlarıyla donatıp propaganda servislerini organize etmişlerdi. Her bir ülke çatışmaya, toplumu ve ekonomiyi kendine özgü bir şekilde harekete geçirme yöntemi temelinde katılmıştı; bunun yanı sıra ordunun doğası, güç kullanımını örgütleme biçimi ile muhalefet ve direnişler bizzat ulusun içinde karşı karşıya gelmişti.

Kamuoyuna Göre Hareket Etmek: Amerikan

Demokrasisinin Yeniden Değerlendirilmesi

Amerikalı siyaset bilimci Harold D. Lasswell, 1927 yılında yazdığı işlevselci medya sosyolojisinde de ufuk açan Propoganda Technique in the World War adlı kitabında şöyle demektedir: “Savaş sırasında, erkeklerin ve araçların seferberliğinin yeterli olmadığını kabul etmek lazımdır; düşüncenin de [1] seferber olması gerekmektedir. Özgürlüğün kötüye kullanımı tehlikesi, suiistimalden daha tehlikeli olmasından ötürü yaşam ve mülkiyet üzerindeki güç kadar düşünce üzerindeki güç de resmi makamların eline geçmiştir”.131 Hemen savaş sonrası dönemde ABD’de propaganda, “kamuoyunun hükümet tarafından yönetimi” başlığı altında yüceltilmiştir. Çatışma dönemlerinde, ikna kampanyalarının sonucu olan değerlendirmeler barış zamanı, kamuoyu üzerinde etkili olan basının her şeye kadir olduğu mitini pekiştirmiştir. Bu süreç, modern reklam ve halkla ilişkiler endüstrisinin deneme alanı olmasının yanı sıra, aynı etkin görüntü çıkarlarına da yaramıştır. Burada, reaksiyonları “efendisinin sesi”ni izlemekten başka seçeneği olmadığından uyaran tepki düzenine biat eden alıcıların davranışçı temsili hakimdi.

Öte yandan savaş sonrası dönemin denge tablosu, 1971 yılında kurulan ve reklam ve basın endüstrisinden profesyonellerin yanı sıra devlet ile kara ve deniz donanmalarının temsilcilerinin yer aldığı, merkezine göre adlandırılan Halkla İlişkiler ya da Çözgü Komitesinin sağladığı bilgi üzerindeki mutlak hakimiyetin kaybı olarak kaydeder. Buna rağmen savaş sırasında Komite, aynı dönemde kurulan Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinin de (ACLU) yer aldığı bireysel özgürlükleri savunan kuruluşlar tarafından birçok kez suçlanmıştır. ACLU, federal hükümeti eleştirmeyi suç sayan ve “istenmeyen yabancıların” sınırdışı edilmesi yetkisini veren Casusluk Yasası (1917) ve İsyana Teşvik Yasası (1918) gibi düzenlemelerden mütevellit insan hakları ihlalleri gibi propaganda ve “halkla ilişkiler” arasındaki karışıklığı da olası hale getiren demokratik uygulamalardan sapmaları ısrarla eleştirmiştir. Bu yasalarla yürütme organı kendisine, ABD ile savaş halinde olan bir [2] ülkedeki “yabancı düşmanlarım” toplama yetkisiyle birlikte onları herhangi bir yasal emir olmaksızın enterne kampında tutma yetkisi vermişti.

Bu önlemler 1978 yılında, Yabancı ve İsyana Teşvik Yasaları ile başlayan klasik devlet uygulamasının devam etmesini sağlamıştı. Bu yasalar Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman milliyetçilerinin Washington DC’ye girmelerini önleyerek onları kıyı şeridine 3 mil yaklaşmaktan alıkoyarken, barış yanlısı düşüncelerini ifade eden binlerce ABD vatandaşının da hapse atılmasına neden olmuştu. Bu, kısıtlamaların tekrarlandığı kanıtlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında 40.000 Japon ile 70.000 Japon asıllı Amerikalı, kamplarda tutsak edilmiştir. George W. Bush yönetimini ve ABD Silahlı Kuvvetlerini görevi kötüye kullandığı gerekçesiyle dava eden insan hakları savunucuları, Guantanamo Körfezi’ndeki toplama kampında bu geleneğin izini taşıyan yasal emrin olmadığı önlemleri göstermekte son derece haklıdır.

İki savaş arası dönemde Amerikalı teorisyenler, Lasswell’in kitabında ifade ettiği gibi, en dar anlamıyla istisnai önlemler ile ifade özgürlüğü arasındaki gerilim konusunda ihtiyatlı davranmışlardı.<4) Öte yandan egemen düşüncenin dikkat çektiği şey, haber alma özgürlüğünü savaş döneminde askıya alan rejimin, tipik demokratik hükümet dönemindeki medya yönetimin eksikliklerini ortaya çıkarmasıdır. “Büyük Savaş” ya da “Büyük Toplum” (örneğin kitle toplumu) ifadelerinin, eş zamanlı olarak ortaya çıkan ve birbirlerine ışık tutan ifadeler olduğu unutulmamalıdır. Bu durum, kısa sürede Amerikan gazetecilik okullarında ve siyaset bilimi bölümlerinde klasik haline gelen Walter Lippmann’ın Public Opinion (1922) adlı kitabında açık bir şekilde gösterilmiştir. Bu kitapta yazar “gerçek demokrasi dogması” ile mücadele için yola çıkmıştır. [3]

Lippmann, Fransız Cephesi’ndeki sıra dışı propaganda birliklerinden sorumlu bir komutan olarak deneyimlerinden üç ders çıkarır: Birincisi, “sansürün bazı biçimleri olmadan, kelimenin tam anlamıyla propaganda mümkün değildir. Propagandayı yönetmek için, halk ile olay arasında bir engel olması zorunludur”. Sonra, ifade özgürlüğüyle ilgili ortak bir yanılsamayı ortadan kaldırmak gerekir: Her şeye gücü yeten ideal egemen vatandaş ideali, bana göre, yanlış bir amaçtır. Bu amaca ulaşılamaz. Bu amacın peşinde koşmak yanıltıcıdır. Bu amaca ulaşmaktaki başarısızlık, mevcut hayal kırıklığının nedenidir.”0’ Bu, nihai olarak kitle iletişim araçları, bilginin çok boyutlu yapısı ve teknik bilgideki gelişmeleri içeren Büyük Toplum’un karmaşıklığına ayak uydurma zorunluluğunun nedenidir. Bu durum, “onun karıştığı geniş çevre ile sivil vatandaş arasında aracılık yapacak bir tür uzmanlık ihtiyacım” dikkate almayı gerektirir/[4] [5] [6]’

Harold D. Lasswell, altta kalmayarak ikna stratejilerini, barış zamanında meşru bir hükümet biçimi olarak haklılaştırmıştır. Lasswell, Büyük Toplum’un parçalandığını ve bireysel özgürlüklere çok fazla yer vermesinin devletin garanti etmesi gereken kolektif çıkarlara aykırı olduğunun ispat edilebileceğini savunmuştur. “Kitleler demir zincirlerden kurtulmak için gümüş zincirlere boyun eğmek zorundadır.”<7) Medyanın rolü, bir toplumun değerler sistemini etkileyen ya da o toplumu oluşturan parçaları tehdit edebilecek her şey için uyarıda bulunmaktır. Daha sonraki çalışmalarında Lasswell, medyanın işlevini, “sosyal çevrenin gözetimi” konsepti çerçevesinde teorize etmiştir. Diğer iki işlev, bu konsensüs işlevinin büyük bir parçasını oluşturmaktadır: çevre ve sosyal mirasın dönüşümüne yanıt üretmek için toplumun bileşenlerini ilişkilendirmek.181

Freud’un yeğeni ve Amerikan halkla ilişkiler endüstrisinin kurucusu Edward Bernay’in Çözgü Komitesine katılımından 1928 yılında öğrendiği, açık sözlülük değildir:

Grup zihninin mekanizmasını ve motiflerini anlarsak, bizim kitlelerin bilmediği irademizle, kitleleri disiplin altına alarak kontrol etmemiz mümkün müdür?

[...] Kitlelerin örgütlü alışkanlıkları ve görüşlerinin bilinçli ve akıllı manipülasyonu, demokratik toplumda önemli bir unsurdur. Toplumun bu görünmeyen mekanizmasını manipüle edenler ülkemizin gerçek egemen gücü olan görünmez bir hükümeti teşkil edebilir. [...] Bunlar, propagandadan sürekli ve sistematik olarak faydalanmaya ihtiyacı olan akıllı azınlıklardır.

[...] Onlar, doğal liderlik nitelikleri, gerekli fikirleri tedarik etme yetenekleri ve toplumsal yapıdaki kilit konumlarıyla bizi yönetmektedir. Bu duruma karşı nasıl bir tavır takınılırsa takınılsın, siyasal ya da iş alanından toplumsal davranışımıza ya da etik düşüncemize kadar günlük yaşamımızdaki hemen her harekette, göreli olarak, kitlelerin toplumsal düzenini ve zihin süreçlerini anlayan ve 120 milyonun fındık kabuğunu doldurmayacak bir kısmına tekabül eden küçük bir azınlığın tahakkümü altında olduğumuz gerçeği değişmemektedir. Onlar, perde arkasından yöneten, halk zihnini kontrol eden, eski sosyal güçleri dizginleyen ve dünyayı birleştirip yönetmek için yeni yollar bulanlardır/[7] [8]’

Bernays şöyle devam eder:

Trotter ve Le Bon, grup zihninin, kelimenin tam anlamıyla düşünmediği sonucuna varıyor. Bunların düşüncelerinin yanında, dürtüleri, alışkanlıkları ve duyguları vardır. Karar alırken ilk dürtüsü, genel olarak güvenilir lider örneğini takip etmektir. Bu, kitle psikolojisinin en sağlam bir şekilde oluşturulmuş ilkelerinden biridir.

Çelişki, aynı dönemde eğitime, kamu işlerinin ve kamu müzakerelerinin yönetimine vatandaşların katılımında önemli bir sorumluluk veren John Dewey tarafından zeka kullanımı lehine yapılan argümandan daha fazla değildir. Dewey’e göre eğitim, yerel, kültürel ya da endüstriyel gibi kendi kendini yöneten grupların çeşitliliğiyle oluşturulmuş bir demokrasi için sadece ABD’de değil tüm dünyadaki politik ve sosyal konuları çözecek vazgeçilmez bir destek sağlamıştır:

Toplum tek bir organizasyondan değil birlikteliklerden oluşur [...] toplum birliktelik anlamına gelir. Evrenselleşme; sosyalleşme, alanın genişlemesi ve mal paylaşanların çeşitlenmesi anlamına gelmektedir. Eşyanın varlığı ile sadece iletişime dayanması ve birlikteliğin, sırtını modern anlamda insanlık ve demokrasiye dayayan birleşik paylaşım aracı olduğu genel kabul görmektedir/111

Dewey’in aradığı “gerçek modern medeniyet” tabii ki, henüz oluşturulmamıştır.

Sıradan vatandaşa terk edilen yeni “rıza mühendisliği”nin tüketim alanı olduğu, ifadesinin bir boşluğudur: Bu, iktidarın yokluğunda sıradan vatandaşların kamusal alandaki aktörler olarak bağımsızlık ve özgürlük tercihlerini yasal bir şekilde dile getirip uyguladıkları tüketim alanıdır. Bu inanç, iki savaş [9] [10] arası dönemde sosyal düzenleme biçimini yöneten ve işçilerin kitlesel olarak ticaret dünyasıyla bütünleşmesini garantileyen Fordist projeyi desteklemektedir. Buna uygun başlıklı kitabında, Captains of Consciousness, tarihçi Stuart Ewen bu durumu, “kitle endüstrisi pazarının değerlerine kitlesel katılım” olarak tanımlamaktadır. Ewen bu ideali Christine Frederick’in 1929 yılında yayınlanan ünlü kitabı Selling Mrs. Consumer’den yaptığı alıntıyla özetlemiştir: “Tüketimcilik bu yeni doktrine verilen isimdir ve bugün Amerika’nın dünyaya yaymak zorunda olduğu en büyük fikir olarak kabul edilmektedir; işçilerin ve kitlelerin sadece basit birer işçi ve üretici olarak değil tüketici olarak görülmesi fikri... Onlara daha fazla öde, daha fazla satış yap, onları daha fazla zenginleştir denklemi.”[11] Hatta Ewen, endüstri önderinin, bu dönemde nasıl bir yöneticiye dönüştüğünü ve tüketimin, reklam araçları ve izleyici ölçüm tekniklerinin desteğiyle kendini nasıl “demokrasinin doğal ifadesi” olarak inşa etmeye başladığını oldukça iyi bir şekilde gösterir.

“Kırmızılar”a (sadece gerçek komünistler ve sosyalistler değil özgür düşünceye sahip pek çok insanla birlikte) karşı “cadı avı”, kriz dönemlerinde “ulus düşmanları”nı damgalayan kampanyalardaki rolü işaret ettiğinden ateşkes güçlükle imzalanmıştır. Ocak 1919’da Seattle tersane işçileri, savaş dönemi maaşlarda yaşanan düşüşler ve çalışma saatlerindeki azalma sonrası daha yüksek ücret talebiyle greve gittiler. Tersane işçilerini çok geçmeden maden ve metal işçileri izledi. Adalet Bakanlığı ve Federal Soruşturma Bürosu en başından itibaren, “Bolşevik tehdidi”yle ilişkilendirerek, hükümeti devirmeye yönelik “radikal bir hareket”in tasarladığı bir komplo tezini ortaya atmıştı. Polis yüzlerce baskın düzenledi ve yabancı doğumlu grevcileri sınır dışı etti. Sacco ve Vanzetti olayı, kamuoyunda muhafazakar vatanseverliğin doruğa çıktığı dönemde, bu polis operasyonlarının en iyi bilinen örneklerinden sadece biridir. New York Times ve Chicago Tribüne gibi büyük gazeteler ya protestolara kulak tıkamış ya da sadece hükümetin manipülasyonlarını desteklemiştir.03’ Film endüstrisi de destek vermekten geri kalmamıştır. 1921 yılında, film yapımcısı David Mark Griffith, Adolphe d’Energy’nin Les Deıvc Orphelines (İki Yetim Kız) adlı eserinden uyarladığı, Fransız devrimi sırasında Paris’te iki genç kızın yaşadığı talihsizliklerin anlatıldığı bir melodramın yapımını üstlenmiştir. Bu film her şeyden önce politik bir bakışı yansıtmaktaydı: Terörün Devrimci Saltanatı, sessiz filmin ara başlıklarında “Bolşevizm” olarak atıfta bulunduğu şeyin tezahürü olarak sunuldu. Bir eleştirmenin belirttiği gibi:

Daha incelikli bir şekilde, Griffith, bireyi formun noktainazarında geliştiren ve tehlikeli ve kontrol edilmeyen organik bir bütün olarak anlaşılan ve sunulan kitleye güvenilmezken, bireyi topluluk bünyesine dahil eden çok etkileyici estetik bir hikayeyi zaten yüceltiyordu. Griffith böylece bazı Amerikan tarzı siyasi mitleri son derce kişisel ve lirik tarzda betimlemiştir.'[12] [13]’

Birinci Dünya Savaşı, ABD Hükümeti’ni ticari çıkarlar ve silahlı kuvvetler arasında sürekli bir bağlantı kurmaya da yönlendirmiştir. Savaş sona erer ermez bu, endüstriyel üretimi stratejik zorunluluklarla aynı çizgiye getiren bir proje şeklini almıştır. ABD Donanması ve sonra ordunun egemen bölümünün girişimiyle uzun mesafe haberleşme sektörünün üç büyük şirketi, telefon ve radyotelefon üretiminin farklı kesimlerini ve ulusal ve uluslararası hizmetleri paylaşarak bir oligopol oluşturmuş ve hükümet temsilcilerini yönetim kurullarına yerleştirmişlerdir. Plan, savaş sırasında İngiltere’nin ve onun telsiz haberleşmesi alanındaki filosunun açıkça görülen üstünlüğü ile mücadele etmeyi ve stratejik gücün temeli olan iletişim ağlarının kontrolüne olanak sağlayan teknolojiler inşa etmeyi amaçlamaktaydı. Bu, sanayi tesisi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yoğunlaşan ve Soğuk Savaş sırasında kurumsallaşan ulusal savunma gereksinimleri arasında bir tür iş birliğinin de resmi başlangıcı olmuştur.

Teknokrasinin Doğuşu

Savaş, “hareket ekonomisi” teknolojilerini tasfiye ederek rasyonelleşmiş üretim politikalarının önünü açmış; yani, insan bedenini işyerinde gözlemlemek ve ölçmek için prosedürleri geliştirmiştir. Tabii ki, hareket ekonomisine yönelik bu araştırma, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren F. W. Taylor’un başlattığı ve öncelikle işçinin parça imalatı sırasında ardışık pozisyonlarını ölçmek için fotoğraf makinesini kronometreyle birleştiren ilk kişi olarak Frank Gilbert gibi takipçilerinin devam ettirdiği fabrika deneyimlerinin yanı sıra Etienne Jules Marey ve fizyolojik araştırma takımının girişimiyle sporcuların, askerlerin ve işçilerin hareketlerini dikkatlice analiz eden çalışmalarla genişletilmekteydi. Öte yandan savaş girişimi, “insan hareketi”nin fizyolojik ve psikolojik kavrayışına öncelik vermiştir. “Optimum” enerji harcamasının ergonomik hesaplaması, mühimmat fabrikalarındaki işçilerin yanı sıra savaştaki topçu askerlerin tepki süresini ve yeterliliklerini test etmek için kullanılmıştı. Psikoteknik testler havacıları, kamyon şoförlerini ve telsiz operatörlerini işe almada yararlı olmuştu. Duygu psikologları (psychologists of emotions) savaşçılardaki patolojik savaş sonrası nevrozu ve nevrasteniyi incelemişti. Karar verme ve tepki göstermedeki yorgunluk derecesi ve zihinsel yetenek kaybı, “yorulabilirlik dizini” kullanılarak pnömografi ve sfigmografi tarafından saptanan ölçülmüştür/151

“Kamuoyu yönetimi” nosyonu, Birinci Dünya Savaşı sırasında “olağanüstü hal” ve grev ya da protesto hakkının askıya alınması durumuyla oluşan sendikalar ile işverenler arasındaki büyük ittifak yoluyla, düzensiz direnişe rağmen yerlileşmiş şirketlerin “bilimsel yönetimi” prensipleriyle uyumlu hale gelmişti.

İki savaş arası dönemde teknokrasi, iktidarın yeni bir “idaresi” olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönem, ABD’de etkililik ve verimlilik standartlarının ve ereklerinin özel sektörden kamu yönetimi protokollerine ihraç edildiği dönemdir. Verimlilik, “verili girdilerle maksimum çıktının ya da verili çıktının minimum girdilerle üretildiği kaynakların kullanımı” anlamına gelirken etkililik, “işçi çıktısı ile projeleri ve operasyonları başarıyla tamamlama hızı”na gönderme yapar.'161 Kendini üniversitenin geleneksel organizasyon tarzının tahdit ettiği tarih disiplininden özgürleştirerek gelişen siyaset bilimi bu standartları, “demokrasi bilimi” ile performansı ölçülebilen ve sonuçları değerlendirilebilen “yönetim bilimi” için kriter olarak benimsemiştir. Teknokratik yapılanma, iktisadi ve toplumsal krizleri ortadan kaldıracağı, bilimle verimliliği arttıracağı ve teknolojiye yeniden tesir edeceğine dair üç bölümden oluşan kapsamlı ve iradeci bir inançtan esinlenmiştir.'171 [14] [15] [16]

“Teknokrasi” kelimesi ilk kez 1919 yılında, Kaliforniya Berkeley’de yatırımcı ve mühendis William Henry Smith’in kaleminden Industrial Management dergisinde ortaya çıkmasına rağmen, teknokrasinin bazıları için ütopik bir hava yarattığı 1929 krizine kadar yaygın hale gelmemiştir. Bu nedenle, Howard Scott’un kelimeyi popüler hale getiren muhteşem fikri, toplumsal problemlerin çözümünde doğrudan fen bilimlerinin kullanımıydı. Bunu yapmak için, Birleşik Devletler’in enerji kaynaklarının abidevi ölçümünün, teknisyenleri mutlak kontrol altında tutacak “kıta alanları”nı belirlemesi gerekliydi. Aşağıda iktisatçıları, mühendisleri ve fizikçileri de kapsayan “teknokratlar”ın İncili olarak bilinen Scott’un kısa kitabı Introduction to Technocracy’den (1933) yapılan alıntı, enerji kaynaklarının kontrolünü her derde deva olarak lanse eden “yenikonuş” örneği sağlar: “Teknolojik olarak kontrol edilen kıta alanlarındaki somut kazanç, kullanım değeri ve hizmetlere dönüştürülen erglerdeki mevcut enerjinin net miktarı, negatif işlem maliyeti ve söz konusu alanın fiziksel yapısı ve düzeneğinin korunması için gereken harcamadır.”(18) Scott’a göre, enerji kaynaklarının bu hesaplaması, toplumun kendisini dört günlük bir iş haftası ve dört saatlik iş günü ile memnun etmesini sağlamalıdır.

Filozof Antonio Gramsci 1930’ların başlarında, “hegemonya fabrikada doğar” diye yazmıştı.[17] [18] Bu şu anlama gelmektedir; Gramsci’nin “Amerikanizm” ile eşdeğer tuttuğu Fordizm, sadece üretim sisteminin rasyonel organizasyonu ile yeni bir mal üretim biçimi sunmakla kalmaz aynı zamanda misyonu evrenselleşmek olması gereken hayat hakkında™ belirli bir düşünme ve hissetme şekli, belirli bir yaşam tarzı, belirli bir toplum tipi de dayatır. Bu tam olarak iki savaş arasındaki dönemin karşı ütopyasına yüklenen anlam olmuştur. Ömrünün en kötü koşulları yaşayan hayali toplumların kurgusal hesapları, bireylerin programlanmış kontrolüne yönelik küresel bir planın antropolojik etkilerinden anlam çıkarmıştır. Böyle bir karşı ütopya, Rus yazar Yevgeny Zamyatin (1884-1937) tarafından yazılan ve 1918’de St. Petersburg’da yayınlanan The islemeler kitabıdır.'[19] [20] [21]’ Buzkıran inşaatını gözetleyip denetleyerek idare etmek için sanayi ülkesi İngiltere’de uzun bir süre kaldıktan sonra tasarlanan kitap, bireysel seri üretimi, yüksek hız saplantısını, insanlıktan çıkmış bir dünyayı, klimalı bir cehennemi, büyük makinelerin hakim olduğu bir toplumu göstermektedir; Teknoloji, Devlet ya da Din. “Hepsi düğmeler, Ford arabaları ve Times’ın on bin kopyası gibi benzer[di].” Bilgelik, “zorunlu bir Kurtuluş emirleri”yle hizaya getirilmiş bir toplumdaki şekillerde, saatlerde ve raylarda yatmaktadır.

1920 yılında Zamyatin, Sovyet yetkililerin planlı bir ekonomi kurmak için Taylor’un emeğin bilimsel organizasyonu prensiplerini benimsemeyi düşündükleri bir dönemde ikinci bir karşı ütopya, Biz, tamamlamıştır.<21) 1927 yılında göstergebilimci Roman Jakobson’un girişimiyle Çekçe, kısa bir süre sonra Fransızca ve İngilizce olarak yayımlanan kitabın orijinal Rusça baskısı, Berlin Duvarı yıkılana kadar basılmamıştı. Yazar uyumun görev olduğu “Tek Devlet” adını verdiği bir dünya organizasyonu tasvir etmiştir. Mimarlar, mutluluk olmadan özgürlük ve özgürlük olmadan mutluluk arasında İkinciyi seçmiştir. İnsanoğlunu suçtan kurtarmanın tek yolu özgürlükten kurtarmaktır. “Biz” binlerce kafası olan bir vücuttur, hiç kimsenin bir ismi yoktur. Her kişi, bir sayı tarafından temsil edilir ve sadece bir molekül, bir atom, bir fagosit olmanın memnuniyetini keşfeder. “Biz”in her bileşeninde görünmez bir metronom, otomat ve fonograf vardır. Kırsal kesim ve köylülerden yoksun bu kentsel gezegen toplumunda hayatın akışı, “Zaman Çizelgesi” tarafından belirlenir. Onun edebi mirası, demiryolu programı ve F.W. Taylor’ın gerçek İncili Principles of Scietıtific Management (1911) ile özetlenebilir. Taylor’ın kitabındaki tek eksik şey, yani tam gün boyunca zamanı kontrol etmedeki başarısızlık, yeni toplumda gerçekleşir. Gerçek hastalığı hayal gücü ortadan kaldırmak için mutluluk düşmanları, “büyük operasyon”a, yani beyni kronometreye dönüştüren bir labatomiye katlanmaktır. Artık arzu ya da acıma veya sevgi yoktur. Soylu duygular sadece feodal zamanlardan kalma bir önyargıdır. Öte yandan The Islanders’daki gibi bir “yabancı beden”, makine “çarkları” arasında her zaman yolunu bulabilir. Biz’de “Mephis” (Mephistopheles’in kısaltılışı), direnenlerdir. “1330” olarak adlandırılan özgürleştirilmiş bir kadının yönettikleri, çıplak ve Biǒin hücrelerinin hapsedildiği sanat eserleri dünyasını koruyan yüksek gerilimli duvarların dışında doğayla doğrudan temas içinde yaşadılar. Dünyayı yöneten iki güç, entropi ve enerji, arasında Mephis, İkincisini tercih etmişti, zira o huzurlu mutluluğun dengesini yok etmiş ve acı veren daimi harekete yönelmiştir. Onlar, “nihai devrim”in sadece filozofmatematikçilerin zihinlerinde var olduğuna ikna edilmişti çünkü farklılık olmaksızın hayat yoktu: “Sıcaklık farkı, potansiyel farkı. Yine aynı sıcaklık ya da soğuk evrenin her yerinde hüküm sürerse Cehennem, ateş ve patlama üretmek için sarsılmak. Biz onlara yardımcı olacağız.”

Zamyatin’in yazıları, takip eden karşı ütopyalar için bir arketip olduğunu kanıtlamıştır. Bu yazılar, Aldous Huxley’in Brave New World (Cesur Yeni Dünya, 1932) kitabında, Fordist ya da Taylorist toplumun merkezini koşullandıran ve tasarlamayla birkaç yıl sonra somutlaşan insan mutluluğunun ıslahını (eugenics) ve İsveç yazar Karin Boye’un Kallocain (1940) hikayesindeki gerçek ilaç gibi zihni ve bedeni eğiten teknolojileri hayal ettiler. Zamyatin’in tüm çalışmalarında, dünya devletinin ya da karşılıklı gözetim ve George Orwell’in 1948 yılında yayınlanan 1984 adlı kitabındaki “Büyük Birader” ile zirveye ulaşan bir görüş olarak diğerlerini bilgilendirmek için mükellefiyet üzerine kurulmuş “Tek Devlet”in kesintisiz düzeni galip gelir.[22]

Kayıp Savaş: Kalıcı İstisna için Erken Bir Laboratuar Propoganda sorunu, iki savaş arası dönemde Nazi ideologlar tarafından hazırlanan Alman İmparatorluk Ordusu’nun yenilgi nedenleri envanterinde belirgin bir şekilde yer aldı. Konu hakkındaki ilk Nazi çalışmalarından birinde, Eugen Hadamovsky şöyle yazmıştır:

Alman halkı, savaş alanında değil; kelimeler savaşında ruhlarının incinmesiyle yenilmişti. Düşman ülkeler, “dünya barışı” ve “Milletler Cemiyeti” için “Hunlar’a karşı” silaha sarılırken, Almanlar, tek bir slogan olmadan bu zorlu savaşa gönderilmişti [...] Bugün, her okulda çocuklar bizim sadece askeri bir savaş yapmadığımızı, aynı zamanda iktisadi bir savaşa maruz bırakıldığımızı ve bu İkincisinin, propaganda silahlarıyla birleştiğinde (psikolojik savaş), nihai olarak çöküşümüze neden olduğunu bilir.[23] [24] [25]

Birlikler Temmuz 1918’de Marne Front’a çekildiklerinde, Alman Başkomutanı “genelleştirilmiş depresyon” hakkında konuştu ama buna karşı çıkacak bir yol bulamadı: “Almanya bir tavşanın bir yılan tarafından hipnotize edildiği gibi düşman propagandasıyla hipnotize edilmiştir.”<24) Nazi Partisi’nin propaganda operasyonlarına sabitlenmesi, bu nedenle teorisyenlerinin zihindeki bu erken başarısızlığı üstlenmesi açısından daha da çok önemli olmuştur. Zaten 1925 yılında, Adolf Hitler sembolik silah anlayışını Mein Kampf ta (Kavgam) sunmuştu. Bu anlayış hükümetin, askeri ve sivil alanın birleştiği bir “kurban toplumu” (Opfergemeinschaft) yaratarak vatandaşların tüm varlığı üzerinde baskı kurmasını garantilemenin bir yoluydu. Bunu yapmak için, duygularının kontrolünden hareket eden büyük kitlelerin dişil doğası stereotiplerinden intihal yapsa da kendisi, geniş anlamda kitle psikolojisine borçlanmıştır.<25) Bu, uluslararası düzeyde askeri müdahalenin önünü açan “psikolojik savaş”ın stratejik aracıydı. Bu kavram aslında, İkinci Dünya Savaşı sırasında “politik savaş”, “propaganda savaşı”, “düşman zihinlerini ele geçirme savaşı”, “sinir savaşı”, “dolaylı saldırganlık” ya da basitçe “uluslararası iletişim” gibi kavramlar lehine geçici Müttefik hizmetlerinin bu ifadeyi neden gizli tuttuğunu açıklayan Nazi Almanyasın’ın bir buluşuydu. Bu ifade, Soğuk Savaş’a kadar tekrar kullanılmadı. Ne var ki topyekûn seferberliğe yönelik bir sıçrama noktası olarak psikolojik savaş konsepti, sadece devlet teorisiyle açıklanabilir.

“Sessiz diktatörlük”, tarihçinin Alman İmparatorluğu’nun savaş durumu halinde nasıl topyekûn toplumsal seferberliği yöneteceğini tanımlarken kullandığı bir isimdir.'[26] [27]’ İki savaş arası dönemde, askeri stratejistler ve hukuk teorisyenleri, bundan barış zamanı uygulamalarına yönelik dersler çıkarmak için çabalamıştır. İktidarın her şeyi kontrol edebilme yetisi, onların yazılarında sorgulanır. General Erich Ludendorff, Nation at War (1936) adlı kitabında şöyle der: “Savaş, bir ülkenin varlığını korumasına yönelik nihai bir test olduğundan barış zamanında totaliter siyaset, savaş halindeki bir ulusun yaşamı için mücadelede gereken zorunlu hazırlık planlarını geliştirmeli ve savaşın merkezinde onları istikrarsızlaştırabilecek bu düzeyde bir mücadelenin temellerini sağlamlaştırmalıdır”. Bu, Ludendorffun “Clausewitz’in tüm teorilerinin denize atılmasına gerektiğine” dair kesin inancıydı.(27> Clausewitz’e göre savaşın kendi “mantığı” değil “grameri” vardı. Mantık siyasi amaç tarafından belirlenir. Savaş “kendi yasalarını takip edemez zira adı politika olan başka bir bütünün bir parçası olarak değerlendirilmelidir... Politika, rehberlik eden akıldır ve savaş da tek araçtır, tersi mümkün değildir. Askeri bakış açısını siyasi bakış açısına tabi kılmaktan başka hiçbir olasılık mevcut değildir.” Clausewitz bir “Not”ta ısrarla vurgular:

Savaş iki türlü olabilir; amaç ya düşmanı devirmek, siyasi açıdan çaresiz ya da askeri açıdan etkisiz kılarak

onu bizim istediğimiz şekilde anlaşma imzalamaya zorlamak ya da sadece onun sınır bölgelerinden bazılarını işgal etmek, böylece barış görüşmelerinde onları ilhak edebilir ya da pazarlık için kullanabiliriz... Savaşın iki türü arasındaki ayrım, fiili bir gerçektir. Öte yandan daha az pratik olmayan başka bir noktanın önemi, yani bu savaşın politikanın devamından başka bir anlama gelmediği tamamen anlaşılır olmalıdır.[28] [29]

Bununla birlikte siyasetin karakteri, savaşın değişen doğasıyla, özellikle “makine savaşı”nın yükselişiyle değişmiştir. Topyekûn savaş ve bir bütün olarak ulusun genel seferberlik stratejisi, sadece antagonizma ve orduların kanlı çatışmasını anlatır. Bu fikir, siyaseti “dostlar” ve “düşmanlar” arasında acımasız bir çatışma olarak gören Nazi sempatizanı siyaset bilimci filozof Cari Schmitt’in düşüncesinde yansımaktadır.

Alman yazarlar, savaşlar arasında “devletin savaşı nasıl ehlileştireceği” stratejisi konusunda saplantılı bir şekilde tartışmışlardı. Bu yazarların, “sonsuz savaşın” ciddi bir eleştirisi için çağrıda bulunduğu filozof Walter Benjamin, 1930 yılında, sorun devam ederse bu, henüz sona eren savaş hakkında “tuhaf bir şey” olmasından kaynaklanmaktadır demiştir: Bu, sadece “mekanize malzeme savaşı değil, aynı zamanda kayıp bir savaştı. Buna ek olarak, bu, çok özel bir anlamda, bir Alman savaşı oldu”<29) Bu, onların “gizemli savaş teorisi”nce desteklenen savaş karşısında devlet gücünün başarısızlığıydı. Savaş, bir tapınma ve tanrılaştırmaydı. Bu teori, savaş halinde seferberliğe mecbur kalması durumunda devletin, “yapısını ve tutumunu sihirli güçlere adapte etmesini ve onları küçümsemediğini göstermesini gerektirir. Aksi halde, savaşı kendi amaçları için kullanmada başarılı olamazlar.”[30] [31] “Bin bacaklı bir canavar gibi sefil kavramlarla iç içe geçen evrensel ölümün bu gizemi”, savaşı uluslararası hukukun reddi ile eşanlamlı hale getirmiştir. İlk, merhameti olmayan topyekûn savaş, gerçekten, on dokuzuncu yüzyılın son on yıllarından itibaren barış aktivistlerinin ve hukukçuların etkisiyle temelleri atılan kuramlarıyla uluslararası savaş hukukunun reddini gösteriyordu. Hardal gazının asker ve sivil ayrımı yapılmadan kullanımı, bunun bir göstergesi olmuştu.

Savaşçılar ve sivil halk arasında herhangi bir ayrım gaz savaşıyla ortadan kaldırılan ayrım kalmadığında, uluslararası hukukun en önemli kurumu kaybolur.

[... ] Gelecekteki her bir savaş, defaten bir köle isyanı olacaktır ve teknoloji ile kışkırtılacaktır. [...] Bu, [Alman savaş teorisyenlerinin] geleceğin savaş kavramının en ufak bir somut nosyon eklenmeden çağrıştırdığı ruhsuzluğu görmek için yeterlidir. Dolayısıyla Wehrmacht’ın yolunu açanlar, adeta bedenlerinin her bir hücresiyle arzuladıkları yüce hedefin birörnek olduğunu düşünmemizi sağlamaktadır, Bu hedef karşısında, savaşın daha sonra kendini zorla kabul ettirebileceği koşullar, daha az önemli olurdu.131

Şimdiye kadar bir kehanet metni varsa, bir kişi daha sonraki savaşlarda atom bombası, yeni nesil kimyasal silah (beyaz fosfor, napalm bombası vb) misket bombası ve antipersonel mayın kullanmayı düşünebilirdi.

“Evrensel devlet” e potansiyel enerjisini harekete geçirme olanağı tanıyan “bireysel özgürlükler”in kısıtlanmasının yapısal bir gereklilik olduğu düşüncesi, Alman saflarına gönüllü katılan ve Savaş Devleti’ni bu andan itibaren toplumun tüm organizasyonu için bir paradigma olarak işlev görmesi gerektiğini düşünen savaş yanlısı yazar Ernst Jünger’in analizlerinin merkezindedir. Gerçekten de, uluslararası güç ilişkilerinin evriminde onun ortaya çıkışının belirtilerini tespit edebileceğine inanarak 1930’larda şöyle yazmıştı:

Böylece, savaştan sonra pek çok ülkede, organizasyonun yeni yöntemlerinin halihazırdaki tam seferberlik modeline ne kadar uygun olduğunu gözlemlemek mümkün olacaktır. Bizi ele alalım örneğin; “bireysel özgürlük” üzerinde giderek artan kısıtlamalar gibi bazı fenomenler, gerçeği söylemesine rağmen, bu talep başından itibaren sorunlu oldu. Bütün ülkelerin, uluslararası sahnede rol almayı iddia ettiklerinde, yeni tür güçleri açığa çıkarmak istiyorlarsa, bu kısıtlamaları radikalleştirmek zorunda kalacaklarını tasavvur etmek mümkündür.[32] [33]

Daha 1920’lerde Cari Schmitt Die Diktatur adlı denemesinde devlet egemenliğini, istisnalar yapmaya yönelik karar alma ve bir bakıma devletin bekasını temin edecek şekilde krizlerden kurtulmak için gereken gücü ve araçları harekete geçirmek için genel idare standartlarını askıya alma dirayeti olarak tanımlamıştı.133’ Bu istisnai durum teorisi, Üçüncü Reich’in sürekli yasal anayasal düzeni askıya alarak iktidarda kalmasına yönelik bir yol öngörmekteydi. Weimar Cumhuriyeti’nin Anayasası, yani kendisinden önceki rejim, aslında hiçbir zaman yürürlükten kaldırılmadı. Führer, Şubat 1933 yılında iktidara geldiğinde, dört yıllık bir süre için bunu parantez içine aldı ve iktidarın kötüye kullanımına karşı çıkmak için vatandaşların haklarını teminat altına alan kanunun askıya alınmasından sonra sistematik olarak her dört yılda bir kararname ile yeniledi; böylece rejim, istisnai durum ya da kalıcı olağanüstü hal durumuna dönüşmeye başladı. Hukukun üstünlüğünün (Rechtstaat) bayağılaşması ve bozulması, zorunluluğun bir sonucu olarak, hukukun var olan meşruiyetinin özümsenmesiyle ilgiliydi. Hitler’in hukukçuları bu özümsemenin mantığına göre Nazi rejimini, sadece Anayasa’nın hiçbir zaman değişmemesinden dolayı değil, Führerprinzip (“Lider Prensibi”) anlayışının devletin yeni meşruiyetinin kaynağı“devlet ana” (Herrenstaat)olmaya başlaması nedeniyle de hukukun üstünlüğüne saygılı olduğu kanaatindeydiler.

11 Eylül 2001 sonrası ve terörle küresel mücadelede yaratılan istisnai durum, Cari Schmitt’in çalışmalarını bir kez daha gündeme getirmiştir. Onun teorisi sağın yanı sıra solda da ittifak olmaksızın kullanıldı.1341 Bununla birlikte bu teoriye çok fazla odaklanarak, Nazi Almanya’sı, Faşist İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver güçlerine karşı savaş ile Soğuk Savaş nedeniyle ABD stratejistlerinin kendi insafsız doktrinlerini geliştirmelerine uzun zaman harcadıkları gerçeğini göremeyebiliriz.

Pearl Harbor felaketinin ardından, ABD’nin bir dünya gücü olarak benimsemesi gereken stratejiyi geleceğe dönük bir tarzda ele aldığı jeopolitik üzerine ilk Amerikan incelemelerinden birinde Nicholas John Spykman, “ulusal mücadeleler kaçınılmaz olarak iyi ve kötü arasındaki çatışmaya dönüşerek günah ve şeytana karşı harçlı seferleri haline gelir. Modern savaşlar sadece gerçek dışı bir atmosfer içinde başarıyla gerçekleştirilebilir ve inandırıcı olabilir” iddiasında bulunmuştu. [34] [35]

Dine doğru yaklaşan bu köktencilik, Soğuk Savaş’a “ideolojik” ya da “psikolojik” savaş niteliği kazandırmıştı.

 

[1]        E. Jünger, La mobilisation totale, (Paris: Gallimard, 1990), s. 109.

[2]        H. Lasswell, Propaganda Technique in the World War, (New York: Alfred Knopl Inc 1927) s. 14.

[3]        H. Lasswell, Propaganda Technique in the World War, a.g.y.

[4]        W. Lippmann, Public Opinion, (London: G. Ailen and Unwin, 1922), s. 394.

[5]        a.g.e., s. 378.

[6]        H. Lasswell, Propaganda Technique in the World War, a.g.y., s. 222.

[7]        H. Lassvvell, “The Structure and Function of Communication in Society”, içinde (ed.) L. Bryson, The Communication of ldeas, (New York: Harper, 1948).

[8]        E. Bernays, Propaganda, (New York: 19 Publishing, 2004 [1928]), s. 37.

[9]        a.g.e., s. 73.

[10]      J. Dewey, Reconstruction in Philosophy, (New York: Henry Holt, 1920; 1950), s, 160.

[11]      S. Ewen, Captains of Consciousness: Advertising and the Social Roots of the Consumer Society, (New York: McGraw-Hill, 1976), s. 22,

[12]      J. Aronson, The Press and (he Cold War, (New York: The Bobbs-Merrill (1970).

[13]      J.-F. Rauger, “Quand D.W. Griffith s’emparait de la Revolution Francaise",  (5 Temmuz 2006), s. 26.

[14]      A. Rabinbach, The Humarı Motor, Energy Fatigue, and the Origins of Modernity, (New York: Basic Books, 1990).

[15]      Bakınız: Kanada Hükümeti Resmi Çeviri Servisi Sözlüğü, “Les valeur set l’6thique du management”

[16]      C. S. Maier, “Between Taylorism and Technocracy: European Ideologies and ılıe Vision of Industrial Productivity in the 1920s”, The Journal of Contemporary History, 5/2, (1970): 27-61.

18)     Alıntı, G. Friedmann, “Les technocrates et la civilisation technicienne”, içinde G. Gurvitch, Industrialisation et technocratie, (Paris: Armand Colin, 1949), s.51.

[18] Bu cümlenin orijinali şöyledir: “Hegemonya, fabrikada doğar ve çok sayıda siyasal ve ideolojik aracıya gerek duymaz”. Defter 1, Madde 61, s. 208, Hapishane Defterleri Cilt 1, Kalkedon Yayınlan, 2011, İstanbul.

[19]      A. Gramsci, “Americanism and Fordism”, (1929), içinde (der.) Q. Hoare ve G. Nowell Smith, Selectionfrom the Prison Notebooks, (London: Lawrence and Wisharı, 1973), s. 277-318.

[20]      E. Zamyatin, The Islanders, çev: T. S. Berczynski, (Ann Arbor, MI: Trilogy Pııb lisher, 1978).

[21]      E. Zamyatin, We, çev: M. Ginsburg, (New York: Viking Press, 1972).

[22]      A. Huxley, Brave New World, (New York: Harper Perennial, tekrar baskı,1998); K. Boye, Kalloca'n, (Stockholm: Albert Bonniers Forlag AB, 1940); İngilizce baskısı: Kallocain, çev: G. Lannestock, (Madison, Wl: University of Wisconsin Press, 1969); G. Orwell, Nineteen Eighty-Four, (London: Penguin [Secker and Warbug ile birlikıcl, 1989).

[23]      H. Kumata ve W. Schramm içinde, “Propaganda Theory of the German Nazis”, (ed) W. E. Daugherty ve M. Janowitz, içinde, A Psychological Warfare Casebook, (Baltimore, MD: Johns Hopkins University Press, 1958), s. 48.

[24]      G. G. Bruntz, “Allied Propaganda and the Collapse of German Morale in 1918”, (ed) W. E. Daugherty ve M. Janowitz, A Psychological Warjare Casebook, a.g.y., s. 105.

[25]      A. Hitler, Mein Kampf, (New York: Reynal & Hitchcock, 1939).

[26]      M. Kitchen, The Silent Dictatorship: The Politics of the German High Commatıd mıder Hindenburg and Ludendorff 1916-1918, (New York: Holmes & Meier, 1976).

[27]      E. Ludendorff, Der Totale Krieg, (Munchen, 1934), s. 10; İngilizce baskısı: The Nation at War, (London: Hutchinson, 1936).

[28]      C. von Clausewitz, On War, ed. ve çev: M. Howard ve P. Paret, (New York: Everyman’s Library, Alfred A. Knopf, 1993), s. 731, 733.

[29]      W. Benjamin, “Theories du fascisme allemand”, Interfirences, 1 (1981): 30; İngilizcesi: “Theories of German Fascism", çev: J. Wikoff ve U. Zimmerman, içinde ed: A. Kaes, M. Jay ve E. Dimendberg, The Weimar Republic Sourcebook, (Berkeley, CA: University of California Press, 1994).

[30]      a.g.e., s. 34.

[31]      a.g.e.. s. 26-8.

[32]      E. Jünger, L'Etat üniversel. La mobilisation totale, a.g.y., s. 110-11.

[33]      C. Schmitt, Die Diktatur, (Munich: Duncker & Humboldt, 1928).

[34]      Karşılaştırın: G. Agaraben, State of Exceptiotı, (Chicago, IL: University of Chicago Press, 2005).

[35]      N. J. Spykman, America’s Strategy in World Politics. The United States and the Balance of Power, (New York: Harcourt, Brace & World Inc., 1942), s.38.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | Küçült