Kendimizden Sakladığımız Sırlar

Daniel Goleman

 

YERALTINDAN NOTLAR'da Fyodor Dostoyevsky şöyle yazmıştır: “Herkesin, herkese değil fakat sadece arkadaşlarına anlattığı anıları vardır. Zihninde, arkadaşlarına bile açıklamadığı, sadece kendisinin bildiği sorunlar da vardır; bunlar gizlidir. Fakat bir kimsenin kendisine bile söylemekten korktuğu başka şeyler de vardır. Ve her iyi insan zihninde depolanmış bunun gibi birçok şeye sahiptir.”

Dostoyevsky’nin gözlemleri düğüm olmuş bir soru çıkarıyor ortaya: John Dean’in sırrı yani 15 Eylül 1972 olayları hakkındaki çarpıtılmış beyanları, hangi kategoriye aittir? Onun sım sadece arkadaşlarına anlattığı bir sır çeşidi miydi? Sadece kendine itiraf ettiği bir çeşit miydi? Yoksa bunu kendisine bile itiraf etmemiş miydi? Her tip, bilinçli kontrolden büyük bir çıkarılmayı simgelemektedir.

Eğer Dean’in sırrı birinci veya ikinci tip ise, öyleyse “gerçekleri” anlatışı da maksatlı bir manevraydı. Bu olayda Kongreye Ait Kayıtlar sonucunda ortaya çıkan, önyargılı bir rapor ve çeşitli yalanlardı. Fakat eğer Dean’in sırrı üçüncü tip ise, beyanları hikaye edebildiği gerçeklerin en iyi versiyonuydu. Çarpıklık onun hafızasındaydı, beyan edişinde değil. Bu, kendisinden bile sakladığı bir sırdı.

Bireyin gizleri, sadece olağandışı koşullar altında yeniden ele geçirilebilir. Bu gibi sırları ele geçirmek için dizayn edilmiş tekniklerden biri psikoanalizdir; bu sırların saklanması, Freud'un “baskılama” olarak adlandırdığı olaydır. Genel olarak hudutsuz savunma duyularında baskılama, Freud'a göre, uğraştığı bilim dalının anahtarıydı; “Psikoanalizin bütün yapısının onun üzerinde durduğu bir temel taşı”ydı.

“Baskılama” adlı makalesinde Freud temel bir tanımlama yaptı: “Baskılamanın özü, basit olarak, bir şeyi reddetme işleminin ve o şeyi bilinç dışında tutmanın altında yatmaktadır. ”21 Bu tanım öyle söylemese de, Freud’un bu yazıyı yazmasının amacı “baskılama” kelimesini, parçaların tek bir sınıfının farkındalık alanı dışında tutulması için saklamaktı; yani psikolojik acı uyandıranların. Acılar çok çeşitli olabilirler: Travma, “tahammül edilmez fikirler”, dayanılmaz duygular, kaygı, suçluluk duygusu, utanç ve bunun gibi. Baskılama, özlü lakunadır; farkındalığı azaltarak zihinsel acıları azaltır. Tıpkı yakın akrabayı “inkar” gibi.

Freud'un yazısındaki baskılama kavramı pek çok değişim geçirdi ve bunlara ilaveten, onu takip eden başarılı nesiller tarafından tasfiye edildi.22 Bu kavramsal evrim, “savunma mekanizmaları”nda en yüksek noktaya ulaşır. Savunma mekanizmaları, dikkat ve kaygının zihinsel hayatta karşılıklı etkileşim yollarının, günümüze dek yapılmış en ayrıntılı haritasıdır[1]. Savunma mekanizmaları, daha sonra da göreceğimiz gibi, sırları kendimizden saklamanın reçeteleridir. Savunmalar şaşırtıcıdır; acı veren bilgilerle birbirleri ardısıra aktive olurlar. Fonksiyonları, dikkati çarpıtarak o acıyı tamponlamaktır.

Baskılama, psikoanaliz oyununda baş rolü oynar. Acı veren anlar veya tehlikeli dürtüler, zihinsel ıstırabın ağırlığını hafifletmek için baskılanırlar. Fakat bu taktik sadece yarı yarıya başarılıdır: Kendilerine karşı savunulmuş acılar dikkati çarpıtırlar ve kişiliğin doğru yoldan sapmasına neden olurlar. Psikoanalizin görevi bu savunmaların hakkından gelmek ve boşlukları doldurmaktır.

Tahlil edilen hasta saldırılara karşı direnir. Direnişi, tam anlamıyla açıksözlü olarak bağımsız ilişkiler kurma kabiliyetsizliğini de içine alan pek çok biçime girer. Düşünceleri, savunmalarla sınırlandırılmış bir farkındalık sahasına yöneldiğinde, şaşırtıcı bir şema aktive olur ve hastanın bağlantıları bozulur. Bu sebepten ötürü Freud, bağımsız ilişkilerin gerçekten bağımsız olmadıklarını gözlemledi. Bunlar Dostoyevsky’nin sırlarının her iki tipi tarafından idare edilirler: Bazıları hasta tarafından bilinir ama analistten saklanırlar, diğerleri de hastanın kendisinden bile gizlenirler.

Freud bu yasaklanan bölgelerin, merkezlerinde bir anahtar hafızaya sahip olduklarını izah etti; bu genellikle çocuklukta yaşanan travmatik bir andı. Hatıralar maddeler halinde gruplanırlar; özellikle de, tıpkı dosyalanmış belgeler gibi, zengin şema grupları ile. Her bir madde yasaklanan bilgilerin çekirdeği etrafında, bir soğanın katmanları gibi tertip edilir. Bir kişinin inceleme yaptığı alan bunun çekirdeğine ne kadar yakınsa, direnç de o kadar kuvvetli olur. En derindeki şemalar en fazla acı veren hatıraları şifrelerler ve bunlar aktifleşmeleri en zor olan şemalardır. “En yüzeysel tabaka” diye yazmıştı Freud “kolayca hatırlanan anıları [veya dosyaları] ihtiva eder ve burası her zaman açık olarak bilinçlidir. Derinlere inildikçe, ortaya çıkan hatıraların tanınması da daha zorlaşır. Çekirdeğin yakınına gelinceye kadar, hastanın bunları türetmiş olduğunu dahi reddettiği hatıralarla karşılaşırız.”

Baskılamanın gizli tehdidi, bununla birlikte doğan sessizliktir. Acıların farkındalık alanının dışından geçip gitmesi, hiçbir uyarıcı sinyal göndermez: Baskılanmanın anlamı, buharlaşan bir düşüncedir. Freud bunu sadece, hastalarına geçmişte bir an neler olduğunun ayrıntılarına inip inceleyerek, yani geçmişe dönerek bulabilirdi.

Böyle savunmalar, perde arkasında gibi işlerler yaşamda; biz bunlardan haberdar olmayız. R. D. Laing'in gözlemleri şöyle:24

Şu an tartışmakta olduğumuz yaşamdaki işleyişler kendi başlarına yaşanmazlar. Bir kimsenin kendisini faaliyet halindeyken yakalaması pek nadirdir; onları esasen yaşamın elemanları olarak değil kendileri olarak kabul etmeye teşvik ediliyorum. Bunlar hareket halindeyken ara sıra da olsa gözüme hiç ilişmediler; ve aynısını bana bildiren başkaları da olmadı. Başka birini faaliyet halindeyken yakalamak, karşılaştırılmalı olarak kolaydır.

Bu nokta Laing'i lakunaya çok benzer bir şey kurmaya itiyor; bunları yaşamlarımızdan çıkarmak için işleyişlerle ilgili deneyimlerimiz üzerinde işleyen zihinsel bir aygıt ... bu öyle bir yolda sürüp gider ki, ne yaşam görüşlerimizi ortadan kaldıran işleyişlerin ne de birincisinin sesini kesen ikincil işlemlerin farkına varırız. Bunların tamamı zihinsel bir perdenin arkasında olup biter; düşüncelerin sesi kesilmiş fısıltıları sessizlik içinde gözden kaybolurlar. Bizler yaşamlardaki bu boşlukları, sadece sonradan olan bir olay bizi bununla yüzleştirdiğinde farkederiz.

Leslie Epstein adlı roman yazarı bu ikilemi çok iyi yakalıyor. Epstein, Musevilerin Kralı adlı kitabı için bir senesini YIVO'da Nazilerin yaptıkları Musevi Katliamı hakkında kitaplar okuyarak geçirdi. YIVO, Musevi araştırmaları enstitüsüydü. Sonra Epstein büyük bir samimiyet ve tarafsızlık ile bizlere şunları aktardı.

Birkaç sene önce araştırma süreci için özet bir hikaye yazmış ve bunu “kalp durduran deneyim” olarak adlandırmıştım. Ne saçmalık! Bu seneyle ilgili en korkunç durum, bu süre boyunca kalbimin neşeyle çarpışı ve esasen bitmek bilmeyen kederlerle dolu hikayelerle yoldan çıkmayışı oldu. Kütüphaneye vardıktan hemen sonra, bu materyallerin hepsini elimden geçireceksem, bunların üzerinde düşünecek ve şekillendireceksem, kendimle Musevilerin kaderlerini anlatan hikayelerin arasına demir gibi kalın bir psişik kepenk çekmem gerektiğini hissetmiş olmalıyım. Bu yüzden kış ortasında orada paltoma sarmalanmış bir şekilde oturup YIVO sadece gürültülü değil aynı zamanda soğuktur da sakince ve hiçbir şeye aldırmadan okumaya devam ettim.

Epstein bu keder dolu hikayelerin kendisine dokunmadığı ile ilgili sırrını itiraf ediyor. Tesadüfi umursamazlığa nasıl gelmiş olabilir? Kendinde mantıklı olarak sonuç çıkardığı gibi, koruyucu bir psişik kepenk yaratma ihtiyacını hissetmiş olmalı. Demir kepengin düştüğü ana dair hiçbir açıklama, çıkardığı madeni sese dair hiçbir kayıt yok. Daha kesin olarak, düştüğü ana dair hiçbir hatırlama yok. Baskılama durumu, baskıladığı şeylerle birlikte baskılanmışa benziyor.

Fakat Epstein'ın baskılaması çok iyi bir yarı başarılı stratejiydi. Epstein suçluluk duygularının noksanlığı yüzünden suçluluk duyuyordu. Umursamaz bir biçimde oturup okurken şöyle düşünmüştü: “Bunun için cezalandırılacağım. Kabuslar göreceğim.” Fakat kabuslar gelmedi. Bunun yerine tuhaf bir duygu meyili vardı. Bunun bir işareti, kaleminden dökülen Musevi Katliamı ile ilgili kitabı öylesine kaygısız bir ton içeriyordu ki, bu bazı okuyucuları öfkelendirmişti. Bir diğeri genel olarak duyguların sesinin kısılmasıydı.

“Öncelikle farkına vardığım, geçmişin şiddetlerine pek fazla değil fakat benim çevremde olup bitenlere karşı tepki noksanlığıydı. John Lerınon öldürüldü, bir Papa ve bir Başkan yaralandı: Sosyal patolojideki geçici bir merak belirtisi ile omzumu silkmek. Depremler oldu, yanardağlar infilak etti, rehineler alındı ve en kötüsü arkadaşlar ve meslektaşlar hayatın değişimlerinin ve çarpışmaların üzüntüsünü duydular. Benim ise tek yaptığım Çehov’un Martı'sındaki lanetlenmiş Trigorin gibi notlar almak oldu. Dünya durmuştu, düzdü... Beni etkisiz bırakan sadece o günlerin afetleri değildi; bütün memnuniyet verici durumlara da kayıtsız kalıyordum.”

Epstein kendisi üzerinde “ironik bir oyun” olarak adlandırdığı bir oyun oynamış olduğunu anlamıştı: “Duygularımla bir anlaşma yapmış gibiydim. Hissetmemek ve tepki vermemek üzere yapılmış bir anlaşmaydı bu. Fakat bu düzenlemenin sona ereceği günü kararlaştırmayı unutmuştum.” Ama yine de bu hissedilmemiş duygular onun yazılarına yavaş yavaş girdiler ve başka bir romanında yer zaptettiler. Epstein birgün bu ikinci eserinin acı ve ölüm, uzuvların kesilmesi ve işkence ile dolu olduğunu farketti. Ona karşı kendisini izole ettiği ve Musevi Katliamı ile ilgili kitabından uzak tuttuğu şiddet, Kaliforniya’da hazırlanan bir romana taşındı. “Hemen anladım ki” diye yazıyor Epstein “Musevi Katliamı ile ilgili romanımın sayfalarından uzak tuttuğum bütün o dehşet, bir intikam refleksiymişçesine geri dönüyordu. Binlerce kayıp ceset çevreye yığılmış ... biri ters giden bir anlaşmayı, pazarlık eden kişi tarafından en derin anlamı hiç kavranamayan bir pazarlığı, ‘Büyücünün Çırağı'nın bir versiyonunu düşünüyordu. Burada, hayat vermek, hayal etmek, hakim olmak için peşine düşülen güçler, büsbütün bir tekrarlama yolu ile bireyin kendi yok oluşunun kaynağı haline geliyordu.”

“Ters giden anlaşma” baskılama için uygun bir tabirdir. Değiştokuş, azalmış kaygının yerini zayıflamış dikkatin alması ile olur bu vakada, sindirilmiş (sesleri kısılmış) duygular dehşet veren gerçeklere karşı kasıtlı olmayan bir dalgınlığa izin vermişlerdi. Bununla beraber böyle bir pazarlığa girmenin bedeli vardır. Dahası bu çok iyi çalışmaz: Bastırılmış korkular ve nefret başka kılıklar altında dışarı sızarlar ve masum düşünceleri lekelerler.

Epstein duygularını sindirmeyi bu kadar iyi bir biçimde nasıl öğrenmişti? Baskılamanın ona ilk kez gelişi soğuk ve gürültülü YIVO koridorlarında mı gerçekleşmişti? Epstein’in kendi gizli dedektif işlerine inanırsak, hayır “YIVO’da tanık olduğum duygusal sansür tek başına, baskılanmış olarak adlandırıldığına inandığım inanılmaz derecedeki geri dönüşün sebebini açıklayamaz. Ben ne zaman, hangi başka zamanda, duygularıma maksatlı olarak sırtımı döndüm?.. Otuz sene önce babam öldüğünde ağabeyim ve ben cenazesine gitmedik.” Bunun yerine Epstein ve ağabeyi Lavanta Tepesi

Çetesi’ni görmeye oradan da St. Louis'in Ruhu’nun kopyasını görmek üzere bir müzeye götürülmüşlerdi. Çocukların ıstıraplarının üzerini eğlence kaplamıştı.

Freud’a göre, baskılamanın cezası tekrarlanmadır. Başedilmeyen acı verici deneyimler, bilinçsiz olarak, tekrarlanırlar. Kendimizi tekrarladığımızı hemen hemen farketmeyiz, çünkü tekrarladığımız şaşırtıcı şemalar, tekrarlandıkları gerçeğini farkındalıktan uzak tutarlar. Bir taraftan bunu daha önce yapmış olduğumuzu unuturuz, diğer bir taraftan da tekrar yapmakta olduğumuzun farkına pek varmayız. Kendini aldatma tamamlanmıştır.


 

[1] Freud savunma mekanizmaları fikrini öncelikle bilinçsiz cinsel ve düşmanca dürtüleri savuşturmak anlamında kullanmıştır. Bense bu fikri, genel olarak kaygıya sebep olan bilgileri de içerecek şekilde genişletiyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült