Kendilik Psikolojisi

Nancy Mcwilliams


Nasıl teori uygulamayı etkilerse, uygulama da teoriyi etkiler. Eldeki modellerin yeterince açıklayamadığı veya ele alamadığı psikolojik olgularla karşılaşan terapistlerin sayısı çoğalmaya başladığında, içinde bulunulan dönem bir paradigma değişikliğini gerektirecek olgunluğa ulaşmıştır (Kuhn, 1970; Spence, 1987). 1960’lara gelindiğinde uygulayıcılar o dönemdeki analitik modellerin hiçbirinin, hastalarının sorunlarını tam olarak dile getiremediğini bildiriyorlardı. Bir başka deyişle, tedavi arayışına girmiş birçok bireyin merkezi nitelikteki şikayetleri, ne içgüdüsel itki ve bu itkinin ketleyicileri (dürtü teorisi), ne kaygıya karşı belirli savunmaların esnek olmayan şekillerde işleyişi (ego psikolojisi), ne de hastanın yetersiz derecede ayrımlaştığı içsel nesnelerin harekete geçmesi (nesne ilişkileri teorisi) bağlamına indirgenebilir değildi. Hastaların yaşantılarında bu süreçleri tespit etmek mümkündü, ne var ki, bu hastalarda eldeki teorilerin sağladığı bilgi iyi bir teoriden beklenilen açıklamada yalınlık ve açıklama gücünde kapsamlılık özelliklerini göstermiyordu.

Terapistlerin karşılaştığı bu yeni hastalar, nesne ilişkileri teorisinin oldukça açık şekilde betimlediği ilkel içe atılmış nesnelerle dolu fırtınalı bir içsel dünya içinde yaşıyor olmaktan değil boş hissettiklerinden; içsel nesnelerce kuşatılmış olmaktan değil, içsel nesnelerden yoksun hissettiklerinden bahsediyorlardı. Bu kişiler, içsel bir yön duygusundan ve destek alabilecekleri, onlara bir yönelim sağlayacak değerlerden yoksundular ve terapiye hayatlarında bir anlam bulmak için geliyorlardı. Yüzeyde oldukça kendinden emin görünseler de, içlerinde kabul edilebilir, beğenilebilir veya değerli olduklarını onlara gösterecek sürekli bir onaylanma arayışı içindeydiler. Terapistler, belirttikleri sorunlar başka meselelerle ilgili olan danışanlarda bile, özsaygısına ve temel değerlere ilişkin içsel bir karışıklık duygusunu tespit etmeye başladılar..

Analitik yönelimli teorisyenler, çevreleri tarafından sürekli aynalarına ihtiyacı içinde olan bu hastaları, Reich’ın daha önceleri betimlemiş olduğu “fallik” narsisistik karakter (kibirli, gururlu, çekici) stereotipine uymadıkları durumlarda bile, en temelde narsisistik olarak görmüşlerdi. Bu hastalar, yoğunluğu açısından değil de, görüşmeciye yaşattığı sıkılma, sabırsızlık, belli belirsiz bir huzursuzluk ve o anda orada boşu boşuna bulunuyor olma duygularından dolayı dikkati çeken bir karşı aktarım doğuruyorlardı. Bu tipteki danışanları tedavi eden terapistler onlarla birlikteyken önemsiz, görünmez, değersizleştirilmiş veya aşırı değer verilmiş hissettiklerini belirtmişlerdir. Seanslarda, yardım etmeye çalışan gerçek bir kişi gibi algılanmadıklarını, tersine, sanki danışanlarının olumlu veya olumsuz duygusal yaşantılarının kaynağı olan ve yerine başka bir kişinin kolayca konabileceği biri gibi görüldüklerini söylemişlerdir.

Bu danışanların yaşadığı temel rahatsızlık kim oldukları, inandıkları değerlerin neler olduğu, özsaygılarını nelerin sağladığı meselelerine ilişkin algılamaları etrafında toplanıyor gibi görünmekteydi. Bazen, önemli olduklarının onaylanmasının ötesinde, kim olduklarını veya onlar için nelerin gerçekten önemli olduğunu bilmediklerini söylüyorlardı bu kişiler. Geleneksel bakış açısıyla bakıldığında çoğu kez açıkça “hasta” görünmüyorlardı (bu danışanlarda itki kontrolü, ego gücü, kişilerarası ilişki istikrarı, vb. bulunuyordu); ne var ki, hayatlarından ve oldukları kişi olmaktan çok az keyif alıyorlardı. Bazı analitik klinisyenler, bu kişileri tedavi edilemez olarak gördü; çünkü bir insanın bir kendilik geliştirmesine yardım etmenin ona zaten var olan kendiliğini onarması veya yeniden yönlendirmesinde yardım etmekten çok daha büyük bir çalışma olduğunu düşünüyorlardı. Başka analistler, bu hastaların temel rahatsızlıklarının daha iyi şekillerde kavramsallaştırılmasında ve böylece daha duyarlı yollarla tedavi edilmelerinde kullanılabilecek yeni teorik kavramlar aramaya başladılar. Bu analistlerin bazıları çalışmalarını mevcut psikodinamik modeller içinde gerçekleştirmeye çalıştılar (örn, Erikson ve Rollo May ego psikolojisi içinde; Kernberg ve Masterson nesne ilişkileri teorisi içinde); bazıları ise başka yönlere gittiler. Carl Rogers (1951, 1961) psikanalitik geleneğin tamamen dışına çıktı ve danışanın gelişmekte olan kendiliğinin ve özsaygısının desteklenip onaylanmasını, temel niteliği olarak gören bir teori ve terapi geliştirdi.

Psikanalitik alanda, Heinz Kohut, yeni bir kendilik teorisi formüle etti. Bu teoride kendiliğin gelişimi, olası çarpıklıkları ve tedavi şekli yeni formüller içinde ele alınıyordu. Kohut, normal idealize etme ihtiyacı gibi süreçlerin önemini vurguladı ve başlangıçta idealize edilebilen ve daha sonra derece derece ve travmatik olmayan şekillerde idealleştirildiği konumdan indirilebilen nesneler olmaksızın büyüyüp yetişkinliğe varılmasının yetişkin psikopatolojisi açısından anlam ve sonuçları üzerinde durdu. Kohut’un katkıları (örn., 1971, 1977,* 1984) iki yönden yararlı oldu: Narsisistik açıdan rahatsızlık gösteren danışanları anlamak ve yardım etmek için yeni bakış açıları arayan terapistler bu yaklaşımdan yararlandılar. Kohut’un kavramları ayrıca kişileri, kendilik yapıları, kendilik temsilleri, kendilik imgeleri açısından düşünmeye ve kişinin özsaygısını sağlamak için çocukluğundan yetişkinliğine içsel süreçleri nasıl kullandığını anlamaya yönelik genel yeni bir yönelim sağladı.

Kohut’un çalışmaları, bu çalışmaların başka yazarlar üzerindeki etkisi (örn., Alice Miller, Robert Stolorow, George Atwood, Arnold Goldberg, Sheldon Bach, Paul ve Arına Ornstein, Ernest Wolf) ve psikolojik meselelerin yeniden düşünülmesine yönelik olarak ortaya koyduğu yaklaşımın niteliği tanısal anlamlar açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu durum, daha önce de belirtildiği gibi, birçok kendilik psikologunun geleneksel değerlendirme görüşmesine kuşkuyla bakmasına karşın gerçekleşmiştir. Klinik malzemenin bu yeni kavramsallaştırılma şekli analitik teoriye kendilik dilini katmış ve değerlendiricileri kişilerin kendilik deneyimleri boyutunu anlamak için çaba harcamaya teşvik etmiştir. Terapistler, genel narsisizm düzeyleriyle öne çıkmayan hastalarda bile, özsaygısını, kendilik uyumu ve bir kendilik sürekliliği duygusunu desteklemeye yönelik süreçlerin işleyişinin görülebileceğini gözlemlemeye başladılar. Daha önceki literatürün büyük bölümünde özsaygı, kendilik uyumu, kendilik sürekliliği gibi işlevlerin üzerinde durulmamıştı. Şimdi ise, savunmalar, kişiyi yalnızca id, ego ve süper egodan kaynaklanan tehlikelerle ilgili kaygıya karşı korumak için değil, aynı zamanda tutarlı ve olumlu bir kendilik duygusunu sürdürmek için de işledikleri şeklinde yeniden kavramlaştırılıyordu (Goldberg, 1990a). Görüşmeciler, savunmalarla ilgili geleneksel sorulara (“Bu kişinin korktuğu şey nedir? Korktuğunda bu kişi ne yapıyor?” [Waelder, 1960]) ek olarak, “Bu kişinin özsaygısı ne kadar kırılgandır? Özsaygısını tehdit altında hissettiğinde bu kişi ne yapıyor?” sorularını sorarak hastalarını daha bütünlüklü anlayabiliyorlardı.

Klinik bir örnek, teoriye yapılan bu eklerin niçin yararlı olduğunu gösterebilir. İki kişi neredeyse aynı bedensel semptomları gösterir halde (uyku sorunları, iştah bozukluğu, ağlama eğilimi, psikomotor yavaşlama, vb.) klinik açıdan depresyondayken öznel yaşantıları birbirinden tamamen farklı olabilir. Örneğin, bunların biri ahlaki eksiklik veya kötülük anlamında kötü hissetmektedir. Varlığının dünyanın sorunlarını yalnızca ağırlaştırdığına ve yozlaştırıcı etkisini ortadan kaldırarak dünyaya iyilik yapacağına inandığı için intihar etmeyi düşünmektedir. Diğer kişi ahlaki açıdan kötü hissetmese de içsel olarak boş, kusurlu, çirkin hissetmektedir. O da intiharı düşünmektedir ama onun nedeni yaşamını sürdürmekte bir anlam görmemesidir. İlk kişi ağır bir suçluluk yaşarken, ikinci kişi yaygın bir utanç yaşamaktadır (krş. Blatt, 1974). Nesne ilişkileri terimleriyle, ilk kişi ona kötü olduğunu söyleyen çok sayıda içselleştirilmiş ötekilerle doludur; ikinci kişiyse ona herhangi bir yön sağlayacak içselleştirmelerin eksikliğinin büyük boşluğunu yaşamaktadır.

Bir zamanlar psikanalitik literatürde “melankoli” olarak bilinen ilk türden depresyonla, narsisistik yönden tükenmiş bir ruhsal durumu yansıtan ikincisi arasında tanı açısından ayrım yapabilmek uygulamayla ilgili nedenlerden dolayı önemlidir. İlk türdeki depresif danışan görüşmecinin belirgin şekilde göstereceği yakın ve destekleyici bir yaklaşıma umulduğu gibi yanıt vermeyecektir; gerçek kendisinin hak ettiğinden fazlasını alan biri olduğu algılamasına dayanarak yanlış anlaşıldığını hissedecek ve depresyonu artacaktır. İkinci türdeki depresif danışansa terapistin ilgi ve desteğini açıkça ifade etmesiyle oldukça rahatlamış hissedecektir; yaşadığı boşluk duygusu geçici olarak doldurulmuş olacak ve utanç duygusunun verdiği acı hafifleyecektir. Kitabın ilerideki bölümlerinde bu tip ayrımlara ilişkin olarak daha çok şey söyleyeceğim; burada özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Kendilik psikolojisi ve tanımladığı analitik kavramsal kategorilerin ortaya çıkışı, tanı koyma çalışmalarına önemli katkılarda bulunmuştur.

(*) Kendiliğin Yeniden Yapılanması, çev. Oğuz Cebeci, İstanbul: Metis Yayınları, 1998 ç.n.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült