Kaygı Ve Toplumsal Düzen

Anthony Giddens


İnsan hayatının ilk döneminde edinilen rutinler ve ilişkili hakimiyet biçimlerinin önceden mevcut bir kişiler ve nesneler dünyasına adaptasyondan çok daha fazlası olduklarını belirtmeliyim. Onlar "dış dünya"nın gerçekliğini (güvenli bir insani varoluşun imkansız olduğu düşüncesi içermeden) duygusal bir kabulün kurucu unsurlarıdır. Bu duygusal kabul, aynı zamanda ben olmayan şeylerin öğrenilmesiyle bireysel kimliğin edinilmesinin kaynağıdır. Bu yaklaşım, aslında gerçeklikle ilk karşılaşmaların duygusal yönlerini vurgulasa da, Wittgenstein’ın dış gerçekliğin doğası konusundaki görüşüyle tamamen uyumludur. Bazen rölativist bir yöne kayşa da, Wittgeinsteinci felsefenin rölativist olmadığı yeterince açıktır. Herkesin benzer biçimde yaşadığı/algıladığı bir dış gerçeklik dünyası vardır, ancak bu dış dünya aktörlerin davranışlarını düzenledikleri adetlerin anlam yüklü bileşenlerine doğrudan yansımaz. Anlam dış gerçeklik hakkında betimlemelerle inşa edilmez, ne de dış gerçeklikle karşılaşmalarımızdan bağımsız olarak düzenlenen semiyotik kodlarda içerilir. Daha ziyade, "kelimelere dökemeyeceğimiz şeyler "gündelik pratikler düzeyinde kişiler veya nesnelerle karşılıklı ilişkiler söylenebilecek şeylerin ve pratik bilinç içinde yer alan anlamların zorunlu koşuludur.

Nitekim, sözcüklerin anlamlarım bilmek onları gündelik hayatın rutin icrasının tamamlayıcı bir parçası olarak kullanabilmektir. Gerçekliği, olduğu haliyle algılayarak değil, gündelik pratikler içinde ortaya çıkan farklılaşmalara bağlı olarak biliriz. "Masa" sözcüğünün anlamını bilmek onun ne için kullanıldığını bilmektir; bu, bir masanın kullanımının sandalye veya koltuk gibi belirli işlevselliğe sahip diğer nesnelerin kullanımından nasıl ayrıldığını bilmektir. Anlamlar farklılıklar setlerini gerektirir, ancak bu farklılıklar (yapısalcıların kullandığı anlamda gösterenler arasındaki farklılıklar değil) sadece gündelik yaşantılarda karşılaştığımız haliyle gerçekliğin bir parçası olarak kabul edilirler.

Daha sonra dilsel anlamlar içinde geliştirilen bu farklılıklar, dili edinmeden önce bebek ve bakıcıları arasında geliştirilen potansiyel alan içinde oluşturulur. Gerçeklik sadece burada ve şimdi, dolaysız duyusal algılar ortamı olmayıp, aynı zamanda orada olmayan şu an için görüş alanı dışında kalan veya gerçekte asla doğrudan karşılaşılmasa da "orada" olduğu kabul edilen şeylerin kimliğindeki ve onun içindeki değişmelerdir. Bu yüzden, dış gerçekliği öğrenmek büyük ölçüde bir "dolaylı deneyim" meselesidir. aslında dolaylı deneyimin daha zengin niteliklerinin çoğu farklılaşmış dilsel ayrıntılara dayansa bile, dış gerçekliğin niteliklerini kavrama çok daha erken başlar. Orada bulunmayan kişiler veya nesnelerin karakteristiklerini öğrenmek gerçek dünyayı gerçek olarak kabul etmek temel güvenin sunduğu duygusal güvenliğe bağlıdır. Çocukluk döneminin başlarında temel güven duygulan yeterince gelişmeyen bireylerin yaşantılarına musallat olan gerçek dışılık duyguları birçok farklı biçim kazanabilir. Onlar nesne dünyasını veya diğer insanları sadece muğlak birer varlık olarak hissedebilir veya açık bir "bireysel kimliğin sürekliliği duygusu" nu sürdürmeyi başaramazlar.

Kaygıyı, sadece özel riskler veya tehlikelerle bağlantılı belirli durumlara özgü bir olgudan ziyade, bireyin geliştirdiği genel güvenlik sistemiyle ilişki içinde anlamamız gerekir. Gerçekte bu konu üzerinde çalışanların tümünün kabul ettiği gibi, kaygıyı korkudan ayırmamız gerekir. Korku belirli bir tehdit karşısında sergilenen bir tepkidir ve bu yüzden bir nesnesi vardır. Freud'un belirttiği gibi, kaygı, korkudan farklı olarak, "nesneye kayıtsızdır": Başka deyişle, kaygı bireyin duygularının genelleştirilmiş bir durumudur. Yine Freud'a göre, belirli bir durumda kaygının hissedilme düzeyi büyük ölçüde kişinin "dış dünyaya ilişkin bilgisine ve onun karşısındaki güçlülük duygusuna" bağlıdır.[1] "Kaygıya hazır olma" durumu kaygıdan farklıdır, zira o organizmanın bir tehdit kaynağıyla karşılaşmaya hazır olmasının psikolojik ve işlevsel bir koşuludur. Eyleme hazır olma tehlike karşısında uygun bir tepkiyi kolaylaştırsa da, kaygı kolaylaştırmaz ve ilişkili eylemleri üretmekten ziyade felce uğratma eğilimindedir.[2]

Kaygı duygusu bir merkezi olmadığı için belirli nesnelere bağlı değildir: Özel bir nesnesi olmayan kaygı, başlangıçta kendine sebep olan her şeye dolaylı (ancak kesin otomatik) bir reaksiyon içeren unsurlar, özellikler veya durumlara sabitlenebilir. Freud'un yazılan farklı türden saplantılar veya takıntılar sergileyen, ancak tersi durumlarda kaygılardan nispeten uzak görünen insanlara ilişkin birçok betimlemeyle doludur. Kaygı yer değiştiricidir; benimsenen katı davranış kalıbının kişiyi "kendi içine çektiği" kaygının yerine belirtisi geçer. Bu katı davranış kalıbı yine de gerilimlidir, zira söz konusu davranışı gerçekleştirmediğinde veya gerçekleştirmesi engellendiğinde kişide ani bir kaygı artışı gözlenir. Yer değiştiricilik biçimleri kaygıyı idarede iki avantaja sahiptir: Kişiyi karışık duygulardan kaynaklanan açık psişik çatışmalardan uzak tutar ve kaygının asıl kaynağından daha fazla gelişmesini engeller. Kaygının kaynağının bilinçsiz bastırma olmadığı sonucuna varmak mantıklı görünmektedir; aksine, bastırmanın ve onunla ilişkili davranışsal semptomların kaynağı kaygıdır. Kaygı, özünde, dış tehditlerden ziyade "iç tehlikeler"in ifadesi olan bilinçsizce oluşan duygusal gerilimler nedeniyle nesnesi kaybolmuş korkudur. Kaygıyı, özünde, bilinçsiz olarak şekillenmiş bir korku durumu biçiminde almamız gerekir. Kaygı duygulan belirli ölçüde bilinçli olarak yaşanabilir, fakat "kaygı duyuyorum" diyen biri normalde hangi konuda kaygılı olduğunun farkındadır. Bu durum bilinçdışı düzeyinde kaygının "görünür bir nedeni olmamasından" özellikle farklıdır.

Her birey farklı rutin biçimlerine dayalı kendine özgü bir varlıksal güvenlik çerçevesi geliştirir. İnsanlar, tehlikelerle ve ilişkili korkularla gündelik davranışları ve düşüncelerinin bir parçası haline gelen duygusal ve davranışsal "formüller" sayesinde başa çıkarlar. Kaygı korkudan, ayrıca, birey onu (bilinçsizce) kendi güvenlik sisteminin bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak algıladığı sürece farklıdır. Harry Stuck Sullivan’ın geliştirdiği kaygı analizi Freud'unkinden çok daha kullanışlıdır.[3] Sullivan'a göre, bir güvenlik duygusu ihtiyacı çocuğun hayatının en erken evresinde ortaya çıkar ve "insan hayatında açlık veya susuzluk hissinin ürettiği dürtülerden çok daha önemlidir"[4].

Winnicott ve Erikson gibi Sullivan'a göre de, bebeğin ilk güven duygularının kaynağı bakıcıların yetiştirme biçimidir; yani onun yorumuyla, bebeğin ebeveynleri tarafından benimsenip benimsenmemesi karşısındaki hassasiyetidir. Kaygı, başkasının benimsememesi karşısında bilinçli tepkiler geliştirmeden çok önceleri, bakıcı tarafından (gerçekten veya hayali olarak) benimsenmediğini hissettiğinde yaşanır. Kaygı diğerlerinin tepkileriyle ve kendine saygının oluşumuyla ilişkili "evrensel" bir deneyimdir. Temel güvenlik sistemi oluştuğunda kaygı benliğin merkezine hücum eder, bireyin kaygıyı nesnelleştirmekte büyük ölçüde zorlanmasının sebebi budur. Kaygı artışı bireysel kimliğin algılanmasını tehdit etme eğilimindedir, zira nesne dünyasının özelliklerini şekillendirmeye çalışırken benlik algısı muğlaklaşır. Birey benliğini sadece (varlıksal güven duygusunun kaynağı olan temel güven çerçevesinde) bilişsel olarak şekillendirilen bir kişiler ve nesneler dünyasıyla ilişki içinde algılar.

Kaygı ile korku veya dışsal olarak oluşmuş bir nesneye sahip korku arasındaki fark çoğu kez bir başka ayrımla, nevrotik kaygı ve normal kaygı ayrımıyla karıştırılmıştır.[5] Bununla beraber, kaygının esasen bilinçsiz işleyişlere bağlı olduğunu kabul ettiğimizde bu ayrım gereksiz görünür. Her kaygı hem normal hem de nevrotiktir: Normaldir, zira temel güvenlik sisteminin mekanizmaları her zaman kaygı üreten unsurlar içerir; ve kaygı, "Freud'un kullandığı biçimiyle, "hiçbir nesnesi olmaması" anlamında nevrotiktir. Kaygının kişilik üzerinde ne kadar yıkıcı etkide bulunacağı veya örneğin ne kadar kompulsif ya da fobik davranış biçimini kazanacağı bireyin psikolojik gelişimine bağlıdır, ancak bu karakteristikler farklı kaygı tiplerinin ürünü değildir. Onlar daha ziyade kaygı düzeyiyle ve ilişkili bastırmaların doğasıyla bağlantılıdır.

Kaygının köklerinde asıl bakıcı bireyden (genellikle anneden) ayrılma korkusu yatar; bu korku bebeğin yeni gelişmekte olan benliğinin ve daha genel düzeyde varlıksal güvenliğinin asıl çekirdeğini tehdit eden bir şeydir. Kaybetme korkusu güvenin ebeveynlerin zaman ve mekan olarak orada bulunmamaları sonucunda gelişen olumsuz yanı erken dönem güvenlik sisteminin nüfuz edici bir özelliğidir. O, ayrıca, terk edilme duygularının ürettiği düşmanlık duygusuyla ilişkilidir: O, umut ve cesaret üreten ve güvenle birlikte yer alan sevgi duygularının antitezidir. Bebekte kaygının yol açtığı düşmanlık duyguları basitçe yardımsızlığın yarattığı acı karşısında verilen tepkiler olarak anlaşılabilir. Bu düşmanlık duyguları, sınırlandırılmadıkları veya yönlendirilmediklerinde (özellikle bebeğin öfkesini ifadesi ebeveynlerin tepkisel kızgınlıklarına yol açtığı yerlerde) birbirini besleyen etkilere sahip olabilir.11

Özdeşim kurma ve yansıtma potansiyel kaygı ve düşmanlık sarmallarından kaçınmanın iki temel aracıdır. Özdeşim kurma kısmidir ve bağlama bağlıdır; diğer kişinin kaygı yaratan davranışlarının ortadan kaldırılması veya azaltılmasını mümkün kılabilecek davranış özellikleri veya kalıpları benimsenir. Özdeşim kurma, kısmi olduğu, yansıtma mekanizmalarıyla ilişkili olduğu ve esasen potansiyel kaygılara karşı bir savunma tepkisi olduğu için, her zaman gerilimlidir. Bakıcının orada bulunmama[6] sının yol açtığı kaygı, yani temel güvenin gelişme alanı olan bu zamansal mekansal ilişki özdeşim kurma yönündeki ilk dürtüdür ve aynı zamanda nesne dünyasının temel karakteristiklerinin kavrandığı bilişsel öğrenme süreçlerinin başladığı noktadır. Başka deyişle, "diğerinin bir parçası" olmak orada bulunmamanın ve ayrı bir kişi olarak "diğeri"nin ne anlama geldiğini zamanla kavramayı sağlar.

Kaygı, güven ve gündelik toplumsal rutinler arasında çok yakın ilişkiler olduğu için, gündelik hayatın rutinlerini başa çıkma mekanizmaları olarak görebiliriz. Bu ifade ritüellerin, işlevselci bir çerçevede, kaygıyı azaltma (ve bu yüzden, toplumsal bütünleşme) araçları olarak yorumlanması gerektiği anlamına değil, aksine kaygının toplumsal olarak nasıl idare edileceğiyle ilişkili oldukları anlamına gelir. Goffman'ın çok parlak bir biçimde analiz ettiği caddede karşılaşan yabancı kişiler arasındaki "medeni kayıtsızlık" tutumu kamusal ortamlarda etkileşimin dayandığı genel güven tutumlarının sürdürülmesine hizmet eder.[7] Medeni kayıtsızlık moderni tenin gündelik etkileşimler içinde nasıl "yapıldığının temel bir unsurudur; bu gerçeği söz konusu olguyu modem çağ öncesi ortamlardaki tipik tutumlarla karşılaştırdığımızda görebiliriz.

Medeni kayıtsızlık, tarafların modern toplumsal hayatta kamusal ortamlarda başvurdukları zımni bir "karşılıklı kabul ve korunma sözleşmesi"dir. Caddede bir başkasıyla karşılaşan biri, kontrollü bir bakışla karşısındakinin saygıya değer biri olduğunu ve ardından bakışlarını ayarlayarak, onun için bir tehdit oluşturmadığını gösterir ve karşıdaki de aynı şekilde davranır. "Birbirlerini tanıyanlar" ve "yabancılar" arasındaki sınırların keskin olduğu çoğu geleneksel toplumda medeni kayıtsızlık ritüelleri yoktur. Onlar ya birbirlerine kesinlikle bakmazlar ya da modern bir toplumsal ortamda kabalık veya tehdit olarak algılanabilecek tarzda gözlerini dikerek bakarlar.

Goffman'ın araştırdığı gündelik hayattaki güven ve nezaket ritüelleri, sadece kişinin kendisine veya diğerlerine saygısını koruma (veya özel biçimlerde kullanıldığında, kendine saygısızlık veya kendine saygısını yitirme) yollarından çok daha fazlasını ifade eder. Bu ritüeller (bedensel hareketler, yüz ve bakış ve dil kullanımı aracılığıyla) gündelik etkileşimin özüyle ilişkili oldukları durumlarda varlıksal güvenliğin en temel boyutlarıyla bağlantı içindedirler.

 

[1]        Sigmund Freud, Introductory Lectures on Psychoanalysis (Harmondsworth: Penguin, 1974), s. 395 [Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, Çev. Emre Kapkın, Payel Yayınlan, İstanbul 1998],

[2]        Sigmund Freud, "Anxiety", a.g.y.

[3]        Hary Stack Sullivan, Conceptions ov Modem Psychiatry (New York: Norton,

1953).

[4]        A.g.y., s. 14.

[5]        Krş. Rollo May, The Meaning Of Avxiety (New York: Washington Square Press, 1977).

[6]        Freud, "Anxiety".

[7]        Erving Goffman, Relations in Public (Londra: Ailen Lane, 1971).

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült