Kaygı Ve Seçim

Renata Salecl


Filozoflar uzun zamandır kaygı ile seçim arasında bir bağlantı olduğunu ifade ediyor. Kierkegaard'a göre kaygı doğruca özgürlükten —olasılığın olasılığıyla yüzleşme gereğinden— doğar. Sartre da bu fikre biraz cila atarak, uçurumun dibinde duran bir kişinin düşebileceğinden değil, kendisini uçurumdan aşağı bırakma özgürlüğünden dolayı kaygılandığını söyler.

Tüketicilere sunulan seçeneklerden ve hayatımızı bir sanat projesi veya iyi çalışan bir işletmeye dönüştürme baskısından yorgun düşebiliriz; ama günümüzde problemin, gelişmiş dünyada seçeneklere sahip olmamız olmadığını hatırlamalıyız. Asıl problem, iktisat alanından aktarılan rasyonel seçim fikrinin elimizdeki tek seçim türü olarak göklere çıkarılıyor olmasıdır.

Günümüz tüketim toplumuna nüfuz eden seçim fikrinin birçok eleştirmeni olmuştur. Mesela Barry Schwartz, Bolluk Paradoksu: Çok Seçenek Özgürlük mü, Mutsuzluk mu? adlı kitabında, daha az seçime maruz kalan insanların daha memnun olduğunu gösteren psikolojik araştırmalardan örnekler verir.[1] Schwartz, göz korkutucu tüketim tercihlerinin beraberinde getirdiği doyumsuzluğu azaltmak için okurlarına kendilerini sınırlama biçimleri önerir. Ne zaman seçeceğimizi seçmemiz", toplayıcı değil seçici olmamız, "yeterince iyi" ile yetinmemiz, geri dönüşü olmayan kararlar vermemiz, şükretmeyi bilmemiz, daha az pişmanlık duymamız, uyum sağlamayı öngörmemiz, beklentilerimizi kontrol altında tutmamız, toplumsal kıyaslamalar yapmaktan kaçınmamız ve bilhassa "sınırlan sevmeyi öğrenmemiz" gerektiğini savunur.

Paradoksal bir şekilde, seçim fikri bu kendini sınırlama nasihatlerine zaten göbekten bağlıdır aslında. Hayatlarımıza ve vücutlarımıza nasıl "çekidüzen" vereceğimiz üzerine tüm o tavsiyelerin altında, daha organize, daha verimli, daha kontrollü olmamız gerektiği fikri yatar. Kendini sınırlama fikri, nasıl sağlıklı bir hayat yaşanacağı üzerine tavsiyeler sunan kitaplarda ve bilhassa gitgide büyüyen perhiz endüstrisi içinde de anahtar bir fikirdir. How the Rich Get Thin (Zenginler Nasıl Zayıflar) gibi adlan olan popüler kitaplarda, New York'un sosyetik muhitlerindeki kadınların (ortalama bir Amerikalı kızın özdeşleşmesi beklenen tip) nasıl hayatlarındaki her şeyi kusursuzca planlandığı ve hayatlarının her boyutunun kontrolleri altında olduğu tarif edilir. Sorun şu ki, ideal bir vücut ve ideal bir hayat oluşturmaya çalışan kadınlara sürekli daha da iyisini yapabilecekleri hissettirilmekte ve onlar da kendilerine yeni yasaklar icat edip durmaktadır.

Seçim ideolojisi, olasılıkların çokluğu fikrine bel bağladığı için özgürleştirici görünür. Seçeneklerin çoğalmasıyla eski sınırlamalar ortadan kalkmışsa da, onların yerini hemen kendi kendine koyulan yeni yasaklar almıştır. Yasağın doğasındaki bu tür değişimler geçmişte de meydana gelmiştir. Mesela cinsellik devriminin ardından, yeni iffetlilik hareketleri ve beraberinde kadınlara cinsellik konusunda kendilerini daha ulaşılamaz kılıp erkeklerin arzularını artırmalarını salık veren flört kuralları ortaya çıkmaya başlamıştı.

Fakat burada şöyle bir paradoks vardır: İnsanlar çoğu zaman kendi kendilerine yasaklar uyduruyor olsa da, bu yasakları icat edip durmaktadır.

Schwartz’ın söylediği gibi— yeni kendini tutma biçimlerine yönelik rasyonel bir öneri olarak uydurmak mümkün değildir. Psikanaliz bize insanların çoğu zaman doğrudan ve bile bile maksimum haz/ minimum acı doğrultusunda hareket etmediğini göstermiştir. çoğu zaman bir şeyin zararlı olduğunu bilseler de ondan bir türlü vazgeçemezler veya verdiği acıda bir çeşit tatmin bulurlar. Bazı insanlar rasyonel olarak hayatlarında daha fazla mutluluk istediklerini iddia edebilirler, ama bilinçdışı bir düzeyde bunun tam aksinin onlar için çok daha çekici olduğu görülebilir.

Seçim gayet bireysel bir mesele gibi görünüyor olsa da, insanların seçim yapma şekli başkalarıyla kurdukları ilişkilerle ve başkalarının onları nasıl gördüğüne dair düşünceleriyle esastan bağlantılıdır. Dolayısıyla insanlar kendi kendilerini sınırlama biçimlerini durup dururken uyduruyor değildir; yaptıkları seçimler toplumun neye doğru seçim olarak değer verdiği konusundaki algılarına fazlasıyla bağlıdır. Bu da, kendi kendini yaratan yeni bireyin paradoksal bir şekilde neden şöhret kültürünü örnek aldığım açıklar: Bu kişi bir yandan kendisine sıfırdan bir kimlik yaratacak kadar özgür bir birey olarak görülürken, diğer yandan kimliğini —çoğunlukla bir ünlünün hayatından doğan— rasgele bir popüler modele uydurmaya çalışır. Geç kapitalizmde bireyin toplumsal ideallerle nasıl özdeşleştiği konusunda esaslı bir değişim olduğunu gösterir bu; benzer bir değişim insanların seçilmiş ve kendi kendilerine dayattıkları otoritelerle bugün nasıl özdeşleştikleri ve toplum genelinde kendilerini nasıl algıladıkları konusunda da görülebilir.


[1] Barry Schwartz, The Paradox of Choice: Why More is Less, New York- Harper Perennial, 2005; Türkçesi: Bolluk Paradoksu: Çok Seçenek Özgürüîk Mutsuzluk mu?, çev. Şeyda Odabaş, İstanbul: MediaCat, 2008.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült