Kaygı Ve Korku

Renata Salecl


Genel algıya göre, gördüğümüz ya da işittiğimiz bir şeyden, yani bir nesne ya da durum olarak ayırt edilebilen bir şeyden korkarız. Dolayısıyla korku dile dökülebilir olana ilişkindir; şöyle diyebiliriz örneğin: "Karanlıktan korkarım" veya "Havlayan köpekten korkarım". Buna karşın kaygı, nesnesiz bir korkma hali olarak algılanır çoğunlukla; yani bizi neyin kaygılandırdığını kolay kolay söyleyemeyiz. Tam da bu yüzden, yani kaygıyı doğuranın belirsizliği yüzünden, rahatsız edici duygular arasında kaygı korkudan beterdir. Kaygı ile korku arasındaki farkın böyle bir tanımı, günlük hayat deneyimimizle pekala örtüşüyor olabilir. Ne var ki psikanaliz, ikisi arasındaki farklara dair daha karmaşık bir görüş sunar.

Freud'un ille teorisinde kaygı, bastırılmış libidoyla ilgili bir şeydir.[1] Bilhassa cinsel ilişkinin yarıda kesilmesine (coitus interruptus) odaklanır Freud; cinsel enerji boşalımının tekrar tekrar önlenmesinin kaygı nevrozuna yol açtığını iddia eder. Diyelim ki bir kadın cinsel olarak uyarılmışken cinsel faaliyet aniden durursa, cinsel uyarımı boşaltılmamış olur ve bu da kaygıya yol açabilir. Keza, orgazma ulaşamadan durmak zorunda kalan bir erkek de kaygı nevrozu gelişimine maruz kalacaktır — hele ki bu pratik belli bir süre tekrar ederse. Bu ilk teorisinde gayet biyoloji meyilli görünür Freud. Gelgelelim daha burada bile, öznenin dışarıdaki bir soruna verdiği kaygılı tepkinin, yaşadığı içsel kaygıyla nasıl bir ilişkisi olduğu sorusuyla boğuşmaktadır. Bu ikileme, kaygı duygusuyla kaygı nevrozu arasında bir ayrım yaparak yanıt verir:

Psişe, dışardan yaklaşan bir vazife (bir tehlike) ile uygun bir tepki vererek baş edemeyeceğini hissettiğinde, kendisini kaygı duygusu içinde bulur; içerden kaynaklanan (cinsel) uyarımı boşaltamayacağımı fark ettiğindeyse, kendisini kaygı nevrozu içinde bulur — yani o uyarımı dışarı yansıtırmış gibi davranır.[2]

Duygu ile nevroz arasında sıkı bir bağ olduğunu da belirtir Freud, her ne kadar ilki dışsal bir uyarana verilen hızlı bir tepkiyken, İkincisi içsel bir uyaranla uzun vadeli bir hesaplaşmanın ürünü olsa da.

Bundan otuz yıl sonra, meşhur çalışması "Ketlemeler, Semptomlar ve Kaygı "da Freud, kaygı üzerine teorisini kökünden değiştirmeye karar verir. Önce kaygının gerçeklikte bulunan bir tür tehlikeye işaret ettiğini düşünür, ama sonra kaygının öncelikle bir tehlike beklentisiyle ilgili olduğunu belirtir. Bu bağlamda kaygının bir nesnesi yok gibidir ve dolayısıyla korkudan farklıdır. Kaygı beklentilerinin hayatın belli dönemlerine göre farklılaştığını da fark etmiştir Freud. Bebeklikte kaygı, öznenin vücudunun içinden ve dışından gelen uyarımların hepsini işleyememesiyle bağlantılıdır. Çocuklukta özne bağımlı olduğu insanların sevgi dolu ilgilerinin kaybolmasından kaygılanır. Ergenlik çağında erkek çocuk, rakibinden —babasından— korkar, zira annesine dönük cinsel eğilimleri vardır,[3] ama yetişkin özne, her şeyden önce üstben —içindeki cezalandırıcı ses— karşısında kaygıya kapılıyor gibidir. Nevrotiklerin devamlı, önceki çağlardaki tehlike halleri sanki hala mevcutmuş gibi davrandıklarını da fark etmiştir Freud: Ama "tüm yetişkin nevrotiklerde çocukluk nevrozu emareleri bulunuyor olması",[4] bu emareleri gösteren tüm çocukların ilerde illaki nevrotik olacağı anlamına gelmez.

Freud'un kaygı üzerine ikinci teorisinde en önemli nokta, kaygının artık bastırmanın bir sonucu olarak değil nedeni olarak görülmeye başlamasıdır. Kaygı, öznenin baş etmekte güçlük çektiği bir duygu, bedensel bir uyarım olarak alınmaya başlar. Çoğu zaman özne bu kaygı hissine karşı savunma süreci olarak muhtelif ketvurmalar ve semptomlar geliştirir. Örneğin ketvurmalar öznenin kendisini kaygı verici durumlarda bulmasını önlemeye çalışırken, semptomlar kaygı duygularının yerini almaya çalışabilir. Ne var ki bazı nevroz vakalarında semptomlar, sonradan yeni kaygılar tetikleyebilmektedir.

Freud'un kaygıyı incelerken düştüğü bir ikilem daha olmuştur: Kaygıya verilen tepkilerin tamamı niye nevrotik değildir? Tehlikeye verilen tepkilerin niye bazıları normal de diğerleri nevrotiktir? Ya da daha doğrusu, gerçekçi kaygı ile nevrotik kaygı arasındaki fark nedir? Freud'un yanıtı: Gerçekçi kaygı bilinen bir tehlikeye, nevrotik kaygıysa bilinmeyen bir tehlikeye ilişkindir. Gelgelelim, bilinmeyen tehlikeyi anlarken, kaygının basitçe nesnesiz bir korku olmayıp bir nesnenin kaybolması tehlikesine verilen belli bir tepki olduğuna dair bir ipucuyla karşılaşırız. Yani ilk bakışta kaygıda sanki bir nesne yokluğu söz konusuymuş gibi görünürken (bizi korkutan şeyin ne olduğunu bilmiyoruzdur), Freud özne için asıl sorunun nesnenin yokluğu değil kaybolması olduğunu öne sürer. Ardından da, kaygının daima hadım edilme (kastrasyon) tehdidiyle ilişkili olduğu ve nihayetinde ölüm korkusunu da hadım edilme korkusuna paralel görmek gerektiği sonucuna varır.

Hadım edilmenin daha tehdit halindeyken bile etkin olduğunu (hadım edilme beklentisinin ta kendisi özne için hadım edicidir) ve nesneyi kaybetme ihtimalinin özne için doğurduğu tehlikenin, nesnenin —libidinal tatmin nesnesi anlamında— her zaman çoktan kaybedilmiş olduğu gerçeğini maskelediğini hesaba kattığımızda, bütün bu kaygı meselesi daha da karmaşıklaşır. Freud bu karmaşayı şöyle bir soruyla ele alır: Bir nesneden ayrılmış olan öznenin kaygı değil de basbayağı acı hissettiğini ne zaman söyleyebiliriz? Şayet acı, nesnenin kaybolmasına verilen fiili bir tepkiyse, kaygı daha ziyade bu kaybın beraberinde getirdiği tehlikeye verilen bir tepki halini alır. Dolayısıyla kaygının muhtemel bir tehlike beklentisi olduğunu söylerken son bir viraj alıp, kaygı durumunda öznenin, nesnenin kaybolmasının kendisi için doğurduğu tehlikenin ta kendisinden dehşete kapıldığı sonucuna varabiliriz.

Freud'un hadım edilmenin öznenin en büyük korkusu olduğu şeklindeki teorisi, özneyi en çok kaygılandıran kaybın ne tür bir kayıp olduğu konusunda tilmizleri arasında kapsamlı bir münakaşa doğurmuştur. Melanie Klein Freud'un yorumuna karşı çıkmış ve özne için en kuvvetli kaygı kaynağının bizatihi yaşam korkusu olduğunda diretmiştir.1 Joan Riviere2 ise tüm öznelerin yaşadığı dehşetlerin bir tür kaybetme korkusu olduğu ve öznenin, herhangi bir kaybın toptan kayıp anlamına gelmesinden korktuğu sonucuna varmıştır. Buna karşın Ernest Jones kaygının kökünün "afanizis" (hayattan haz alma, bilhassa cinsel haz alma yetisinin kaybı) korkusunda yattığım öne sürmüştür.3

1.       Melanie Klein'a göre kaygının ilk nedeni, ölüm içgüdüsünün iç işleyişinden doğar. Klein birincil kaygıyı yok edilme korkusuyla bağlantılandırır. Ona göre yaşam içgüdüleriyle ölüm içgüdüleri arasındaki mücadele daha doğum anında başlar. Sonrasında çocuk kendi tahripkar itkilerini memeye yansıtır. Ancak çocuk memeyi iyi ve kötü meme olarak böler. Kötü olan, özneyi dehşete düşüren yutucu bir nesne haline gelir, ama aynı anda iyi meme de erken bir üstben olarak içselleştirilir. Çocuk yok edilmekten korkar hale gelir, zira "sinir bozucu (kötü) dış meme, yansıtma sayesinde, ölüm içgüdüsünün dışsal temsilcisi haline gelir; içe atış yoluyla birincil iç tehlike durumunu pekiştirir; bu da ben tarafında iç tehlikelerin (her şeyden önce ölüm içgüdüsünün faaliyetinin) yönünü dış dünyaya çevirme (yansıtma) zorlantısının giderek artmasına yol açar. Dolayısıyla içerde işleyen ölüm içgüdüsü ile dışa döndürülen arasında daimi bir dalgalanma vardır'". (Melanie Klein, "The Theory of Anxiety and Guilt", Writings of Melanie Klein 1946-1963 içinde.) Klein'a göre hayati bir diğer nokta da, iç tehlike durumlarının bu şekilde dışsallaştırılmasının, benin kaygıya karşı savunma yöntemlerinden biri haline gelmesidir.

2.       Joan Riviere, "The Unconscious Phantasy of an Irıner World Reflected in Examples from Literature", Melanie Klein, Paula Heineman ve R. E. MoneyKyrle (haz.), New Directions in Psycho Analysis: The Signification of Infant Conflict in the Patterns of Adult Behaviour içinde, Londra: Tavistock, 1955.

3.       Ernest Jones, Freud'un kavrayamadığımız bir şeyden korkamayacağımız görüşüne başvurarak, en büyük korkumuzun ölüm olduğu görüşüne karşı çıkmıştır. Bir hiç olmak kadar negatif bir şey hakkında pozitif bir fikrimizin olması imkansız olduğundan, nihayetinde sadece ölüm deneyiminden korkabiliriz, ölümün kendisinden değil. Bkz. Ernest Jones, Essays in Applied Psycho Analysis, 1. cilt, Londra: Hogarth Press, 1951.

Lacan Freud’un kaygı teorisine el attığında, canalıcı bir dizi ilave gözlem yapar. Lacan'a göre, öznenin, içine doğduğu toplumsal, simgesel ağla —yani onun tabiriyle "büyük Öteki"yle— ilişkisi çok önemlidir. Bu Öteki, toplumumuzun etrafında örgütlendiği kurum ve ritüeller kadar, özneye konuşan bir varlık olarak damgasını vuran dilin ta kendisiyle de ilgilidir. Öteki hususunda öznenin özel bir kaygı duyduğuna işaret eder Lacan. Ne var ki, Öteki hususunda özne bir tür hadım edilme kaygısı duyuyor, yani Öteki'ni kıymetli bir şeyi elinden alabilecek birisi olarak görüyor değildir. Lacan bilhassa nevrotiğin, hadım edici bir Öteki karşısında değil, daha ziyade kendi hadım edilişini Öteki'nin eksiği haline getirmek karşısında geri çekildiğine işaret eder. Ne demektir bu? Psikanalizin öznenin konuşan bir varlık haline gelmekle sembolik olarak hadım edildiği iddiası, öznenin bizatihi bomboş —kendi başına hiç— olduğu, tüm gücünü, geçici olarak kuşandığı sembolik nişanlardan aldığı şeklinde anlaşılmalıdır. Mesela bir polis, üniformasını kuşanıp da güç sahibi biri haline gelene kadar sıkıcı, önemsiz biri, bir hiç olabilir. Dolayısıyla özne hadım edilmiştir —kendi başına hiçbir gücü yoktur— ve ancak sembolik düzende belli bir yer işgal ederek geçici bir güç ve statü kazanır.

Öteki'nin tutarsız olduğu gerçeği de özneyi rahatsız eder; Öteki yarılmıştır, bütün değildir, ki bu da mesela Öteki'nin arzusunun ne olduğunu veya Öteki'nin arzusunda nasıl göründüğümüzü söyleyemeyeceğimiz anlamına gelir. Öteki'ne anlam verebilecek (ve mesela Öteki'nin arzusu sorusuna bir yanıt sunabilecek) olan tek şey bir imleyendir. Böyle bir imleyenin eksikliğinde, bu boş yere, öznenin kendi hadım edilişinden bir işaret gelir. Dolayısıyla Öteki'ndeki eksiğe ancak kendi eksiğiyle yanıt verebilir özne. Ve kendi eksiği kadar Öteki'ndeki eksikle de boğuşurken kaygıyla karşı karşıya gelir. Gelgelelim özne için kaygının kaynağı eksiklik değil, daha ziyade eksiğin yokluğudur, yani eksiğin bulunması gereken yerde belli bir nesne bulunmasıdır.


[1] Bkz. Sigmund Freud, "On the grounds for detaching aparticular syndrome from neurasthenia under the deseription 'anxiety neurosis'", The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (bundan böyle SE), 3. cilt, Londra: The Hogart Press, 1962.

[2]        A.g.y., s. 59.

[3]        Fobi, bu kaygıyı kontrol altında tutmanın bir yoludur. Özne çoğu zaman fo bik bir semptom oluşturur ki fobik nesneden uzak durmaya çalışarak kaygı hissinden kaçabilsin. Bunun en iyi örneği küçük Hans'tır. Hans at fobisini geliştirdiğinde, onun için, kaygısını kontrol altında tutma amaçlı bir çabadır bu. Ne var ki Freud'a göre, çocuk için sahiden kaygı doğuran şeyin ne tür bir tehlike olduğunu öğrenmek hayatidir, zira fobik nesnenin önlemeye çalıştığı şey bu tehlikedir. Freud, oğlanın babasıyla olan ikircikli ilişkisinde bulur yanıtı. Küçük Hans için asıl tehlike babadan gelen hadım edilme tehdididir. Küçük Hans'ı kaygılandıran tehdit budur: Kaygı doğuran tehdidi gerçeklikte yenemediği için imgeselde yenmeye çalışır. Kaygı doğuran şeyi bastırır ve fobik bir semptom yaratır.

[4]        Freud, "Inhibitions, Symptoms and Anxiety", The Penguin Freud Library içinde, Londra: Penguin Books, 1993, s. 306.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült