Karşıt Uçlarda Buluna İki Kurum: Din Ve Bilim

Abraham Maslow


Burada tezim genel hatları ile psikolojideki yeni gelişmelerin, felsefeyi ve bilimi derin bir değişime (öyle kapsamlı bir değişim ki, bunlar genişletildiğinde ve tekrar tanımlandığında bazı temel dini soruları bilimin sınırları, yargısı, hakimiyeti ve benimsenebilir sınırları içine almasına olanak verecek) zorladığıdır.

Bunun nedeni ise, bilimin ve dinin dar bir biçimde, birbirlerinden oldukça ayrışmış, birbirine karşıt konumlara getirilmiş ve karşılıklı olarak birbirlerini reddeden dünyalar durumuna gelmiş olmalarıdır. Açıkça ortaya koyacak olursak, bu ayırım 19. yy. biliminin umutsuz bir biçimde girişmiş olduğu, uç bir biçimde mekanik, aşırı pozitivist, indirgeyici ve değerler dışı olma çabasından ortaya çıkmıştır. 19. yy. bilimi yanlış bir biçimde, kendisinin hiçbir biçimde amaçlar, temel ve manevi değerler hakkında söyleyecek bir şeyi olmadığı sanısına kapılmıştır. Bu da, amaçların insan bilgisinin sınırlarının tamamen dışında olduğunu, bu nedenle de asla doğrulanamayacaklarını ve akılcı bir insan için doyum verici olamayacaklarını kabul etmiş olması ile aynı şeydir.

Böylesi bir tutum, bilimi, salt teknolojik, ahlak dışı ve ahlaki değerlerle ilgisi olmayan (Nazi doktorların bize öğretmiş oldukları gibi) bir kurumdan başka bir şey olmadığı görüşüne mahkûm etmiştir. Böyle bir bilim ise bir dolu teknik içeren araçlardan, metodlardan ve iyi-kötü karşılaştırmalarından daha öteye gidememektedir. Bilginin ve değerlerin böyle karşıt konumlara yerleştirilmiş olması, örgütsel dinlerin de, gerçeklerden, bilgiden ve bilimden koparak sağlıksızlaşmasına, hatta bilimsel bilgiye düşman bir duruma gelmelerine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da, din kurumu daha öğrenilebilecek bir şeyin kalmadığı kanısına sahip olmaya itilmiştir.

Ama şimdilerde, hem dinde, hem de bilimde, en azından bu kuramların içinde bulunan daha akılcı ve bilgili temsilcileri tarafından bir takım değişimler yapılmaya başlanmıştır. Bu değişimler, dini sorulara dar bir biçimde yaklaşan bilim insanının en azından daha doğalcı, insancıl bir yaklaşım sergilemesine olanak vermektedir. Bu tür yaklaşımların geçmişte de sık sık tekrarlanmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bilimin, bir zamanlar örgütlenmiş dinin bir parçası olmuş olması ve sonra kendisini özgürleştirmek üzere ondan ayrılmış olmasına benzer bir özgürleşme süreci, değerlerle ilgili sorunlar, ahlak, ruhsallık ve töresel olan konularda da kendisini göstermeye başlamıştır. Bu konular, kurum haline getirilmiş kiliselerin özel egemenliği altından çıkarılarak, yavaş yavaş yeni bir tür insancıl bilim insanının (tüm ahlak ve inançlarla ilgili soruların tek arabulucusu olduğunu iddia eden kurumlaşmış dinlerin fikrine karşı çıkan bir bilim insanı) araştırma alanına girmektedirler.

Din ve bilim arasındaki bu ilişki, karşıtlık içeren ve rekabete dayanan bir ilişki olarak ortaya koyulabilir ama ben bunun böyle olmasının pek de gerekli olmadığına (derin inanca sahip bir kişinin, bu değerlerle ilgili sorularına kendisinden önce gelen kimselerden çok daha iyi bir biçimde yanıt bulduğuna ve bu konuda daha güçlü, ümitlendirici ve yüreklendirici olabileceğine) inanıyorum.

 

Ergeç, bilime ve dine yeni tanımlamalar getirmek zorunda kalacağız. Her zaman olduğu gibi, birbirine zıt konumlara getirme her iki tarafı da sağlıksızlaştırmaktadır. (Ve sağlıksız bir ilişki de yoğun zıtlıklar içerir.) Bir bütünün iki bağıntılı, birbirine gereksinim duyan, gerçekten birbirlerinin ‘parça’ları olan maddelerini birbirinden ayırmak, her ikisini de sağlıksızlaştırmakta, kirletmekte ve çarpıtmaktadır. Bu ayrım, sonunda bu parçaları yaşayamaz duruma bile getirebilmektedir. Bu konuya uygun bir örneği Philip Wylie’nin ‘The Disappearance’ adlı etkileyici ve harika romanında bulabilirsiniz. Erkek ve kadın, iki ayrı ve ayrışmış dünyalarda kaybolduklarında, her ikisi de uyumsuzlaşmakta, yozlaşmakta ve sağlıksızlaşmaktadırlar. Buradan çıkaracağımız basit sonuç, her iki tarafın da kendilerini var edebilmek için birbirlerine kesin bir biçimde gereksinim duyuyor oldukları gerçeğidir.

Bütün bunlar, ‘dinsel’ olarak (doğalcı ve doğaüstücü bir biçimde) nitelendirildiğinde, bilimden, bilgiden, ilerletici buluşlardan, olası şüpheci araştırmalardan, doğrulamalardan ya da doğrulamamalardan ayrı tutulduğunda, sonuç olarak saflaşma ve gelişim olasılığından da aynı karşıt kutuptaki din gibi ayrı tutulacaktır. Din, bu nedenle bilginin açığa çıkma sürecinin tamamlandığını, mükemmel ve son durumunu aldığını ve bilginin sonsuz olduğunu iddia etmeye eğilim göstermiştir. Gerçeği, tüm gerçeği içerdiğini ve daha öğrenilecek bir şey kalmadığını öne sürmüş olması, değişmeye direnç gösteren, salt tutucu, akıldışı, bilimdışı, dindar ve sonuç olarak boyun eğici olma noktasına kadar gelmiş birçok kilisenin yok olmasına neden olmuş ve kendisini sonuç olarak doğal gerçeklerle çatışan bir konuma getirmiştir.

Böyle ayrıksı bir din, bütün gerekli ve önemli kavramların, ayrı ve kendilerini tam yansıtmayan anlamlara bürünmesine de neden olmaktadır. Örneğin, tamamen doğalcı bir anlamı olan inanç; Fromm’un yazılarından örnek verecek olursak, anti entelektüel olan kilisenin elinde bulunmakta ve kilise tarafından ‘kör inanç’a dönüştürülmektedir. Her ne olursa olsun, dinde böylesi bir tutum, sorgusuz bir boyun eğişe ve sonsuz bir bağımlılığa doğru ilerlemeye yol açmaktadır. Doğal olarak da insandan çok koyun üretmekten, keyfi yasalar koymaktan ve otorite kurmaktan yana bir eğilime neden olmaktadır.

‘Kutsal’ sözcüğü de sağlıksız bir biçimde ayırmaya ve ayrıştırmaya bir örnektir. Eğer kutsallık, ayrıcalıklı bir rahip sınıfının tekeline girerse ve eğer varsayılan geçerliği sadece doğaüstücü kurumlar tarafından üstlenilirse, o zaman bu sözcük doğal olanın ve insan doğasının alanının dışında bırakılmaktadır. Dünyevi ve laik olandan kesin bir biçimde karşıtlandığı ve bunlarla hiçbir ilgisi kalmadığı gibi, bir de bunlarla çelişen bir duruma düşmektedir. O zaman, özel bazı ritlerle ve ayinlerle, özel bir dille, haftanın özel bir günüyle, özel bir binayla hatta özel bazı müzik aletleriyle ve belirli bazı özel yiyeceklerle bağdaştırılan bir duruma gelmektedir. Yaşamın tümünü içermek yerine, sadece bir bölümüne ait bir duruma gelmektedir. Günlük kullanımdan müzelik bir parça gibi ayrılmakta ve insanın günlük ilişkilerindeki olası kullanımından uzaklaşmaktadır. Sonuç olarak böylesi bir din, gerçek olanı ideal olandan ayırmak zorunda kalmakta ve bu ikisi arasında olması gereken dinamik ilişkiyi de ortadan kaldırmaktadır. Aralarındaki diyalektik, ortak etkileşim ve geri bildirim; birbirini düzenli bir biçimde oluşturma ve yapılandırma, birbirleri için gerekli oluş, hatta birbirleri için mutlak gereklilikleri bozulmakta ve doyumlu bir ilişki içinde olmaları imkansızlaşmaktadır. Peki sonuç? Tarihte sıkça ve yeterli bir biçimde gördüğümüz gibi, kilise insanları gerileme ve sömürü söyleminin tam ortasında yer almakta, dinin ve bilimin sanki birbirleri ile hiç ilişkisi yokmuş gibi davranmaktadırlar (Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim). Böylelikle, göklere ait olan, cennetle kendine özgü ve değişmez bağını öne süren, cennetin apayrı bir yerde olduğunu savunan, insan gelişiminin bu dünya üzerinde imkansız olduğunu ve bunun ancak dünyayı terk ettiği zaman olası olabileceğinin savunucusu olan din, günlük kötülüklerin destekçisi durumuna gelmektedir.

‘’Daha iyiye ulaşma yolundaki çaba, inançla yönlendirilmelidir, katı gerçekliklere sıkı sıkıya bağlılıkla değil’ ’ diye belirtiyor John Dewey. Bu da bizi karşıt diğer uca itilmiş elmanın diğer yarısına, yani bilime getiriyor. Ayrı tutulan bilim için tüm söyleyeceklerimiz, ayrıştırılmış din için söylediklerimize çok benzer ya da tamamlayıcı nitelik taşımaktadır.

Örneğin, ideal ve gerçek olanın bölünmesinde karşı uçta konumlanan bilim sadece varolanla ilgilendiğini ve ideallerle (yani amaçlarla, hedeflerle ve yaşamın amacına ilişkin konularla) hiçbir biçimde ilgisi olmadığını iddia etmektedir. Bu konumlanmada, diğer yarıyı oluşturan dine getirilecek her türlü eleştiri, yani kör inançlara, ‘soyuta indirgemeye’, salt gerçeğe bakıştaki körlüğe karşı getirilen eleştiri, bütünleyici bir biçimde öbür yarıya, ‘somuta indirgeme’ ve Golgstein’in açıkladığı gibi görülene, duyulana ve dokunulabilir olana indirgemesi açısından, bilim yarısına da getirilmelidir. Ahlaki sınırların dışında olma, hatta bazen ahlak dışı ve insanlık dışı olma, herhangi bir kişi tarafından, herhangi bir nedenle satın alınabilme özellikleri (Nazilere, komünistlere ya da Amerikalılara aynı eşit coşku ve gayretle çalışan alman ‘bilimadamları’nın yaptığı gibi), son yıllarda bize göstermiştir ki, bilim satranç oyununa benzer biçimde kavrandığı, tek amacı varolanı keşfetmek, öznel deneyimleri varolandan ve keşfedilebilir olandan ayırmak olduğu sürece, tehlikeli bir duruma gelebilmekte ve biliminsanlarını da birer canavara dönüştürebilmektedir.

Bu ‘kutsal’ ve aşkın olanın bilimin sınırları dışına itilmesi için de geçerlidir. Bu ise, çalışmaları ilke olarak imkansız bir duruma getirmektedir. Örneğin bu, soyut kavramlar olan psikoterapi, doğal dinsel deneyimler, yaratıcılık, sembolizm, oyun, sevgi kuramı, mistik ve doruk deneyimler, şiir, sanat ve birçoğu için geçerlidir. (Bunların tümünün, Öz’ün alanı ile somut olanın alanı ile bütünleştirilmesini gerekli kılan kavramlar olması nedeniyle.)

Bunun eğitimle doğrudan ilgili bir yönü de, iyi bir öğreticide çocuğa karşı bulunması gereken, benim Özsevgi (bencil olmayan sevgi), Rogers’ın ise ‘koşulsuz olumlu yaklaşım’ olarak tanımladığı ve başkalarının da anlamlı bulduğu, her insanın kutsal olduğu yolunda yapılan bir yaklaşıma sahip olmasıdır. Bu değerlere ‘normatif veya ‘değer yüklü’ diye damga vurulması, iyi bir öğretmenin doğasının nasıl olması gerektiği yolunda yapılacak gerekli olan araştırmaları da imkansız kılacaktır.

Ve böylece belirsizlerle ilerlemek zorunda kalınacaktır. Bilimsel olan ve 19.yy Ortodoks bilimi ile ilgili birçok şey yazdım ve daha da yazmaya niyetliyim. Burada dinin ve bilimin, gerçeklerin ve değerlerin (sadece ve sadece) karşıt uçlarda konumlandırılması yönünden bu yüzyılla ilgileniyorum ve böylesi bir karşılıklı reddedişin, sakat bir bilim, sakat bir din, sakat gerçeklikler ve sakat değerler yaratacağına inanıyorum.

Açıkçası, böylesi bir sonuç aynı zamanda bunlara duyulan gereksinim ve açlık nedeni ile de, ruhsal ve ahlaki değerlerle ilgilidir. Daha açık söylemem gerekirse, böyle değerler ve böyle gereksinimler herhangi bir kilisenin korumasına bırakılamaz ve insani olandan, insani bilgi alanından, deneysel olanın ve deneysel araştırmaların alanından çıkarılamaz. Ama Ortodoks biliminin bunu yapmak istediğini ve bunu gerçekten yapabileceğini anlatmaya çalıştım. Bu nedenle, bize gerekli olanın, daha geniş metodlar ve güçlerle donanmış, genişletilmiş, değerler üzerinde çalışılabilen ve insanlığa bunları öğretebilecek bir bilim olduğunu belirtmek istiyorum.

Böyle bir bilim ‘dini’ olarak tanımlananı da zaten içermektedir ve içermelidir de. Aslında bilimin ilgi alanı içinde, dinin içinde bulunan doğalcı gözleme dayalı uygulanabilir her şey barınmaktadır.

Eğer, şimdiye kadar örgütlenmiş dinlerin malı olmuş ve bilimsel olanın tamamen dışında bırakılmış olan bazı anahtar kelimeleri listeleyecek olursak, hemen hepsinin artık tamamen doğalcı bir anlam kazanmaya başladığını görürüz. (bkz Ek A)

Bunu bir başka biçimde söylememe izin verin; 19.yy ateist biliminsanı, kendi evini yeniden inşa etmek yerine yakıp yıkmış, yerle bir etmiştir. 19. yy. biliminsanı bütün dini soruları ve bunların yanıtlarını bir kenara itmiştir çünkü böylesi yanıtları, baştan reddetmek zorunda kalmıştır. Yani, bütün dini girişimlere ve gelişmelere sırtını dönmüştür çünkü din, kendisine akılcı yolla kabullenemeyeceği ve görmezden geleceği kanıta dayanmayan bir dizi yanıt sunmuştur. Ama öğrenme sürecinde olan, daha akılcı ve bilgili günümüz bilim adamı, örgütlenmiş dinlerin bu gibi sorulara verdiği yanıtlara karşı çıkması gerektiğini, dini soruların ve sorunların, gereksinimlerin bilimsel olarak araştırmaya değer, insanın doğasının üzerinde temellenen, üzerinde çalışılabilir, tanımlanabilir, bilimsel olarak incelenebilir olduğunu ve kiliselerin de zaten bu insani soruları yanıtlamaya çalışmış olduğunun bilincindedir. Kilisenin bu sorulara verdiği yanıtlar kabullenilebilir olamamakla beraber, soruların kendileri her zaman için tamamen ve mükemmel bir biçimde kabullenilir olmuşlardır.

Aslında çağdaş varoluşçu ve insancıl psikologlar, varoluşçu bir biçimde bu tür ‘dini’ sorularla ve sorunlarla ilgilenmeyen bir kişiyi, varoluşçu bakış açısından, hasta v eya normal olmayan olarak kabul etmelidirler.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült