Kanaat Önderleri

M. Metin Adıgüzel


Birçok insanın kendine yol gösterici olarak kabul ettiği birileri vardır. Bu yol gösterici kimisi için atası, kimisi için bir cemaatin önderi, parası ile memleketi kuşatmış bir zengin, medya ve magazin dünyasını yönlendiren bir medya patronu ya da politik dünyada nam salmış biri olabilir. Bu saydıklarımızdan ya da sayamadığımız daha birçok kişi ya da kurum yol gösterici olarak görülebilir. Tarihe baktığımızda da kalabalık yığınların hak ve adaletten ziyade yol göstericilerine bağlı olduklarını görürüz.

Kalabalığın içinde yürünerek hakikatin yolu bulunamaz. Kat edilen yolun kalabalık olması hakikate götürdüğü anlamına gelmez. Kalabalıklar takip ediyor diye, birilerinin peşine takılmak özgürlük bahşetmez. Bireyin kanaatini hiç kimse belirleyememeli. Her şahsın kanaati kendisine ait olmalı ve her şahıs kendi kanaatini kendisi belirleme cesaretine sahip olmalı. Aksi takdirde birilerinin peşine takılma, devamında ise onun kölesi olma tehlikesi vardır.

Her şeyden önce dünyanın oluşumundan bu güne kadar ortaya atılmış öğretiler ve bu öğretilerin sonuçlarını incelemek gerekir. Her öğreti sonucu ile yaşam ya da ölüm saçtığını gözler önüne serer. Tarihten bu güne toplumlardan, inançlardan, olaylardan vs. geçerek hakikatin hangi öğretide olduğunu ya da hangi öğretilerin ne kadar insancıl olduğunu bulmak ve buna göre bir kanaat geliştirmekten mesulüz.

Kanaat geliştirirken kulaklar ve gözler kapalı, kalp ve beyin açık tutulmalıdır. Bir konu hakkında kanaate varmak, konunun muhataplarını anlamayı, tanımayı gerektirir. Kanaat demek inanç demektir. Kanaat belirtmek inancını ifade etmektir. Bu nedenle şahsın kanaatinin önderi her zaman vicdanı, aklı ve kalbi olmalıdır. Aksi takdirde bir başkasının elindeki zulüm silahı olma tehlikesi söz konusudur. Cehaletinin ve bilgisizliğinin arkasına sığınmak da onu aklamaz, çünkü insan yaptığı her şeyden öncelikle kendisi sorumludur. Günümüzde barıştan söz eden birçok kanaat önderi bulunuyorken, toplumun zulüm içinde debeleniyor olması da ayrıca düşündürücüdür.

Bilinmesi gereken şudur ki, her çağ ve her ömür geçicidir. Doğum ile ölüm arasına sıkışmış ömrünü adına kanaat önderi denenlerin zulüm yüklü çıkarlarına adamak, geçici olan ömrünü birilerine zulmederek hem geçici hem kirli bir hale getirmek özgür insanın yapabileceği bir iş değildir. Özgür insan hem kendisi hem başkası için özgürlük talebinde bulunandır. Var olmak için ne düşmana ne de kanaat önderi bir efendiye ihtiyaç duyar. Bu nedenle kanaat önderi koltuğunda oturanların düşman olarak işaret ettiği yerlere, analiz yapmadan düşman gözü ile bakmaz. Özgür kişinin düşmanları ile yaratıcının düşmanları aynıdır ama köle ruh yaratıcının adını haykırarak yaratıcının emirleri ile savaşacak kadar kendinden geçmiştir. Onu bu yola sürükleyenler arasında kanaat önderleri de vardır.

Toplumlar bir taraftan adalet isterler, diğer taraftan Makedonyalı İskender, Cengiz Han gibi tarihin büyük vahşilerini kahraman olarak övüp dururlar. İnsanın yüreğinde hem adalete hem vahşete yer vardır. Zayıfların dayanağı adalet ve merhamet söylemleri olurken, güçlülerin gözlerinden vahşet ateşi saçılır. Zayıf güçlendiğinde adalet zulmetle, güçlü zayıfladığında zulüm adalet istemi ile yer değiştirir. İşte insan bu kadar aşağılık ve ikiyüzlüdür. Bu çirkin ikiyüzlülükten kurtulmak, güçlü olunduğu zaman bile adaletin savunucusu olmak için, benliğin temizlenmesi, şahsın kendisi için istediğini başkası için de istemesi ve bu uğurda mücadele etme cesaretini gösterebilmesi lazımdır. Hukuk mazlum halkı egemen sınıfların çıkarlarından ve zulümden korumak için var olmalıdır. Şayet bir hukuk sisteminde güçlüler suçlanmıyor ama sıradan halk en ağır cezalara çarptırılıyorsa o hukuk sisteminde adalet olduğunu söyleyemeyiz. Bir memlekette hukuk fıkralara konu yapılıyor, alaya alınıp ironik konuşmalara malzeme yapılıyorsa, o memlekette seçkinlerin yasaları vardır demektir. Bir toplumda insanlar kendilerini güvende hissetmedikleri için evlerine çelik kapı yaptırıyor, işyerlerine alarm taktırıyorlarsa ya da bir toplumda günlük hayatta bile insanlar kendilerini koruma ihtiyacı hissediyorlarsa o toplumda adaletten söz edilemez. Eğer bir toprakta insanlar korkuyorlarsa o toprak adil değildir. Çünkü insan ya zalim olduğu için korkar ya da mazlum olduğu için.

Halk geçimini sağlamak için yöneticiye tabi olmaz. Çünkü yönetici kesimin geçimini de halkın kendisi sağlar. Halk adaletle toplumu idare etsin ve güçsüzleri egemenlerin şerrinden korusun diye bir yöneticiye tabi olur. Şayet yönetici zulme başvurur, eğlenceye dalar ve halkı aşağılarsa işte o zaman halk egemenin yanında yöneticinin de şerrinden emin olmak için içten gelmeyerek sadece görünüşte yöneticiye tabiiyetini bildirir. Bu şer korkusu hukuk ilkelerinin güçlülerin oyunu yapılmasına ve zamanla halka yönelik bir kölelik sistemine dönüşmesine yol açar. Herhangi bir egemenliğe dayanan hukuk, gücü elinde bulunduran kişinin, partinin, grubun, sınıfın egemen iradesini konuşturması olacaktır ve egemenin heves, arzu, zaaf, çıkar gibi hastalıklarını barındıracaktır. Tarihe baktığımızda insan haklarının güvencesi olması gereken hukukun ekonomik ya da siyasi iktidarla birlikte yeni biçimler aldığını ve elitlerin varlığına hizmet edecek şekilde yontulduğunu görürüz. Modern zamanlara geldiğimizde ise her alanda olduğu gibi hukukta da nihai sözün devlette oluşu ile karşılaşırız. Modern çağda resmi yaşam ile gerçek yaşam bir birinden uzak ve alakasız olduğu için resmi bir kurum olan modern hukuk da toplumsal gerçekliklerden uzaktır. Haklar fiilen korunmadığı ve adalet fiilen yerine getirilmediği sürece resmi belgelerle, yasalarla koruma altına alınmalarının ne anlamı olabilir?

Modern zamanların kamu otoritesini elinde bulunduran güç hukuk sistemini kendi değerler dizisine göre düzenler ve halka dayatır. Kendisi hangi hal üzere mutlu ise kendi dışındakileri de o hal üzere mutlu olmaya zorlar, sonrada yasalara uymanın gerekliliğinden ve yasaların kutsallığından söz edip durur. Hastaneler, okullar, ibadethaneler, pazarlar, parklar, sokaklar hayatın her alanına hakim gücün paradigması işlenince, ihtiyaçları karşılamak için hakim gücün olaylara bakış açısını taklit etme zarureti doğar. Bu zaruret alışkanlık haline geldiğinde ise hakkı gasp edilenlerin hakim güç karşısında suçlu görünmesine yol açar. İnsanın kendi düşüncesini, inancını kendisine ait olmayan bir başka değerler dizisi üzerinden anlatmaya kalkması demek, olaya yenilgi ile başlaması demektir.

İşte modern hukuk bunu sağlayarak halkı köleleştirmeye çalışır. Bunu başarmak için okul, medya, moda gibi araçları kullanır. Belirlediği sınırların dışına çıkanları ise hapishanelerle disipline etmeye çalışır. Dikkat ederseniz günümüz hukukları adi suçlardan çok düşünce suçlarıyla uğraşırlar. Çünkü hırsızlık, cinayet, tecavüz otorite için tehdit değildir ama düşünen insan büyük bir tehlikedir. Aynı şekilde kamu menfaati adalet anlamına gelmediği halde, bu kavram kullanılarak birçok şahsın hakkı gasp edilir. Eşitlere eşit olmayan paylar vermek ya da eşit olmayanlara eşit paylar vermek, imkanları eşit şekilde dağıtmamak veya suçlunun avantajını elinden almamak adaletsizlik olduğu halde kanunlarla adalet olarak gösterilir. Bazen de tam tersi olarak suçlunun çevresindeki (Örn: Akrabaları, komşuları...) birçok kişiye hiç yoktan suçlu muamelesinde bulunulur. Bu şekilde insanların birbirlerinin denetleyicisi ve muhbiri olması sağlanır.

İş dünyasında hukukun işleyişi bir başka ironidir. Örneğin bir emektarın günlüğü 1 lira olarak belirlenir ve bu 1 lirayı hak etmesi için günde 8 ya da daha fazla saat çalışması istenir. Şayet daha az çalışırsa aldığı parayı hak etmediğinden cezaya çarptırılır. Çalıştığı halde bu 1 lirayı alamadığında ise mahkeme kararıyla kendisine 1 lirası ödenir. İşte bu şekilde güya adalet sağlanmış olur. Peki, emektarın emeğinin karşılığı gerçekten 1 lira mıydı? Güçlünün hukuku bununla ilgilenmez.

Parası oranında tedavi, parası oranında tahsil ve parası oranında yaşama hakkı... İş ölümü göğüslemeye gelince de zulmedilen insanlardan fedakarlık beklenir. Modern hukuk insan emeğini ucuza kapatmak, bir insanı aç susuz ölesiye çalıştırıp öldürmek gibi zulümleri suç olarak algılamaz. Günümüz dünyasında suçun ne olduğu belli değildir, işleyene ve kendisine karşı işlenene göre bir şey suç olur ya da olmaz. Bu durumla bağlantılı olarak yasalar bir doğa resmi yapar gibi, bir beste hazırlar gibi ya da atom fiziği, integral anlatır gibi yazılırlar. Böyle yasalara dayanan hukuk adalet olmak yerine uzmanlar arasında dönüp duran bir oyuncak topa dönüşür. Oysa hukukun adaletli olabilmesi için yalnızca genel prensiplerin açık seçik ve herkes tarafından anlaşılır bir şekilde yazılması yeterlidir. Geriye kalan kısmı ahlak ilkeleri, dini değerler, inançlar, örf adetler ve hakimin kanaatine bırakılmalıdır. Böylece yasadan kaynaklanan boşluk gibi ucube şeylerden de kurtulunmuş olur. Bugün birçok yasanın ezilenleri ezenlere mahkum etmek dışında bir işlev görmemesi bu ilkesizliktendir. Din sömürücülerinin dünyasında ise başka bir gariplikle karşılaşırız. Allah (c.c) gönderdiği peygamberleri ve kutsal kitaplarıyla bahçe sahiplerinin zenginliğini sorgularken, din sömürücüsü kesim dere kenarında abdest almaya çalışan dervişin dereye kapılmış olan elmayı yemesini ve daha sonra helallik almak için dereyi takip ederek bahçe sahibine varışını ve yıllarca bahçe sahibine hizmetini yaratıcının kul hakkına dair hukuku olarak öve öve anlatır. Allah (c.c) bahçe sahibinin zenginliğinin peşine düşmüşken din sömürücüsü kesim dervişin yediği elmanın peşindedir. İşte bunların hepsi insanları köleleştirmek için saptırılmış şeylerdir.

Bir de Batı hümanizminden gelen silahların denkliği ya da güç orantısı denen bir şey vardır. Size tecavüz etmeye çalışan birine ya da evinize baskın yapan birine ya da yolunuzu kesip sizi soymaya çalışan birine onun gücünü aşacak ya da onun elindeki silahtan daha üstün bir silahla karşı koyamazsınız. Açıktır ki böyle bir ilke suçluyu koruma ve müdafaa etme dışında bir anlam ifade etmez.

Güçlülerin hukukunda; kanunları eleştirenler eleştirdikleri kanunlara dayanılarak kamu haklarından mahrum edilirler. Eğer bir yönetimde yönetici halka karşı işlediği hatalardan dolayı kendisine de kısas uygulatıyorsa, o yönetim güzel bir yönetimdir. Kısas yani şahsın yaşattığı acının aynısının kendisine yaşatılması, bir kan davası, intikam ya da öç değildir; bir haktır. Ancak güçlüler sadece kendi düşüncelerine yakın olanlara hak verirler. Hiç kimsenin herhangi bir insanın şerefini alçaltmaya hakkı olmadığını düşünemezler. Beşeri hukukların hepsinde güçlüler için sadece soruşturma başlatılır ama bitirilmez. Hukuk güçsüzler içindir. Daha doğrusu güçlünün güçsüzü elinin altında tutma malzemesidir. Halkın adaleti ise ezberlere dayanır. Reklam bu konuda çok büyük etkiye sahiptir. Son derece güzel ahlaklı birinin ahlakının bozuk olduğuna dair etrafa söylemler yayarsanız ve bu söylemlerinizi reklamlarla ve iftiralarla desteklerseniz, göreceksiniz ki halk kısa bir süre içinde söz konusu şahsı bir firavun gibi görecektir. Aynı olayı çirkin ahlakı olan birinin ahlakının güzel olduğuna dair etrafa söylemler yayarak yaparsanız, göreceksiniz ki halk kısa bir süre içinde o şahsı bir peygamber gibi görecektir. Bu durum tıpkı yönetimlerin çıkarlara dayanan hukuk sistemi gibi sıradan kalabalıkların ezberlere dayanan hukuk sisteminin de güvenilir olmadığını gösterir. Çağ hukukunun terazisini tutan kahramanın gözleri bağlıdır. Muhtemelen elindeki terazinin dengesinden habersiz, neyi ne ile tarttığını bilmemektedir. Acaba adaleti mi tartıyor yoksa gücü mü? Ne yazık ki kahramanımızın gözleri bağlı olduğundan sunduğu hukuk da kör bir hukuk olmaktadır.

Heves, arzu, çıkar gibi zararlardan uzak, vicdana dayalı bir hukuk sistemi ancak insanları adaletle bir arada tutabilir. Bu nedenle hukuk ne yöneticilere, ne güçlülere ne de halka bırakılmalıdır. Kanunlar hükmetme delisi olmayan, dünya ile arasında aşk bağı bulunmayan bilgeler tarafından hazırlanmalıdır. Çünkü yargıçların bilgelerden oluştuğu bir mahkemede yöneticiler, zenginler, güçlüler, egemenler aklanmaz ve herkes hesap vermek zorunda kalır. Yoksa hukukun kanlı elleri öptüğü bir yerde adaletten söz edilebilir mi?

Dinler konusunda yapılan en büyük yanlış din ile din adamlarının karıştırılmasıdır. Ayrıca din sadece ibadet değildir. Din insana özgürlük eğitimi veren, kendin için istemediğini başkası için de istememe düsturuyla hareket eden öğretidir. Aksi takdirde filli olarak özgürlük uğruna savaşılmadığı sürece bir şeye iman etmekle etmemek arasında bir fark yoktur. Hem din adamlarının hem de din düşmanlığını kendine uğraş edinmişlerin tehlikesinden kurtulmak için dinler kaynaklarından öğrenilmelidir. Aksi takdirde din adamının ya da din düşmanının hakikat olarak görmek istediği, kendi çıkarlarına uyan ama dinle alakası olmayan hatta dinin reddettiği bazı değerleri dinin emirleri olarak alabilme tehlikesi vardır. Dinler ince detaylara girmeden incelenmeli ve tarih kitaplarından mümkün olduğu kadar az yararlanılmalıdır. Tarih kitapları dinleri anlatmazlar, din adına yapılanları anlatırlar ve yanıltma ihtimalleri çok yüksektir. Dini kitaplar, meal ve tefsirlerin de kutsal metinden ziyade yorumcunun bakış açısını taşıdıkları unutulmamalıdır. Ayrıca kul ile yaratıcı ilişkisinin içine ara kademeler girdiğinde, din inkarcı bir yapı haline gelir. Bu inkarcı yapı egemenlerin çıkarı için, din adına yaratıcı ile savaşmayı emreder. Dolayısıyla gerçek ya da tüzel kişilikler tarafından yönetilen dinden özgürlük çıkmaz, böyle bir din kendisini idare eden gücün kölesidir. Bu nedenle dinler araştırılırken, veriler gelişigüzel bir şekilde o dine tabi olanlardan değil, dinin ilk kaynağı olan metinlerden alınmalıdır. İnancı tanımak için önce söz konusu inançla ilgili verilerin toplanıp sınıflandırılması ve anlamlandırılması gerekir. Daha sonra neyin, nasıl ve niçin o inançta yer aldığının sorgulanması gerekir.

Dünyada adalet yanlısı olduğunu iddia eden bol miktarda dinci vardır. Birçoğu inancı için hayatını vermeye hazırdır. Buna karşın hakikatlere ve adalete saygılı insan sayısının çok az oluşu düşündürücüdür. Dinciler dinleri adına peygamberleri ile savaş halindedirler. Bu nedenle otoriteryen, baskıcı, müsamahasız bir hava sahası yaratma peşinde olurlar.

Dini kendi bakışlarının görüntüsü olarak görürler. Tıpkı ideoloji tapıcıları gibi dincilerde kapalı bir zihne sahiptirler. Aslında dinciler dini ideolojileştirmiş ve çıkar bekçisi haline getirmişlerdir. İnanmak istemiyorsanız dinlerin özünü ve dincileri inceleyin, dincilerin en büyük düşmanının kendi peygamberleri olduğunu göreceksiniz. Peygamberlerden sonra, çeşitli şekillere sokulan yaratıcı, gücü elinde bulunduranın malı haline getirilmiştir. Yaratıcı insanın sahibiyken, insan yaratıcının sahibi yapılmış ve yaratıcıyı kendi mülküne alan güç din adamlarına istediği fetvayı verdirmeye başlamıştır. Din putperestleşince egemen güç köle edinmeye yönelmiş, putlarla efendilerin kamçısı arasına sıkışan sıradan halk ise yaşamdan maksimum hazzı almaya yönelmiştir. Dinin deforme edilmiş ahlak ilkeleri dincilerin ekonomik ve idari hayatı ele geçirmeleri için güzel birer araçtırlar. Dinci takılanlar buna modern ya da ilkel tüm din ve ideolojiler dahildi kendi elleriyle taş yontar, tahta şekillendirir, çamurdan heykel yapar, parti kurar, cemaat oluşturur, sistem tanımlar vs. Daha sonra bu kendi ellerinin ürünü olan aptal şeyleri yaratıcı ile ilişkilendirir ve kutsarlar. Ellerinin ürünü onların ilahları oluverir. Kendi yaptıklarını rab edinirler. Başlarına gelen güzellikleri putlarına, başlarına gelen belaları ise yaratıcıya mal ederler. Kendini Allah (c.c) yoluna adayan cahiller Allah’ın (c.c) en büyük düşmanlarıdırlar. Cahil dindar dinin düşmanıdır. Çünkü cahiller hak ile batılı birbirine karıştırırlar. Hakkı batıl saydıkları gibi batılı da batıl saymazlar, tam aksine batılı da hak sayarlar. Dikkat ederseniz, hakkın cahillerin inkar ettikleri şeylerde olduğunu görürsünüz. Onlar dinin asıl öğretisini bir kenara itip sadece bazı ritüellere yönelmiş kişilerdir, dolayısıyla Allah’a (c.c.) ibadet ettiklerini söylemek çok zordur. Dünya ameliyle ahrete çalışmak yerine ahret ameliyle dünya için çalışırlar.

Hakikatin üstünü örtmeye çalışan cahil dincilerin yanında bir de farkında olmadan bilgisizliğe teslim olmuş ya da analizden korktuğu için bilgisizliğe sığınmış dinciler vardır. Bu kesimler genelde kaderci olurlar. Her şeyin önceden yaratıcı tarafından takdir edilip belirlendiği ve buna karşı gelinemeyeceği anlayışına dayanan kaderci eğilime sığınanların karşılaştıkları her şeyin (zulüm dahil) yaratıcıdan geldiğini kabullenip yalnızca sabır gösterme düşünceleri ise başlı başına bir çıkmazdır. Tıpkı din adamlarının denetimine tabi olmayı dinin kendisi sayanlar gibi kader anlayışına saplananlar da dıştan denetimli psikoloji ile hareket ederler. Kendi iradelerinin çemberinde bulunan oluşumlara bile müdahale etmeden işi oluruna bırakırlar. Kendilerini sömüren güçlere karşı, bu güçler ister aile, akraba, komşu olsun ister idareci, işveren, patron olsun tamamen teslimiyetçi bir duruş ortaya koyarlar ve bu duruşlarının ilahi takdir olduğunu zannederler. Cahiller art niyetli iken bilgisizliğe gömülenler her an inançları ile çelişecek bir şey öğrenmenin korkusuyla doludurlar. Bilgi sahibi olmaktan korkan her birey inandığı değerlere saldırı olduğunda çaresiz kalacağı kanaatindedir.

Bu nedenle duymamak, bilmemek en iyisidir yaklaşımını benimsemişlerdir. Bu kanaati doğuran şey ise şahsın inançlarına hiçbir zaman eleştirel yaklaşmayı başaramamasındandır. Bu korku hem dindarlar, hem de dine karşı olanlar için geçerlidir. Aslında insanların ekserisi her şeyi bir birine karıştırdığı için allak bulaktır ve birçok şeyi olduğundan farklı biçimde hatta zıt anlamda görür ya da görmeye zorlar kendini. Oysa gerçekler; onları hangi renkte görürseniz görün, onlar yine de asıl renklerine sahiptirler. Özellikle modern dünyanın araçlar dünyası ile anlamlar dünyasını birbirinden ayırması araçları anlamsızlaştırırken anlamları kör kapıların arkasına hapsetmiştir. Örneğin ibadet etmek yani araç ile ibadetin özü yani anlam birbirinden kopuktur. Dolayısıyla inançlar hareket edemez şekilde sakat, ibadet ritüelleri ise ruhsuzlaştırılmıştır.

Dinciler incelendiğinde, dinsizlikten ziyade dinin kendisiyle daha çok mücadele ettikleri görülür. Çünkü her din iki grup insandan oluşur. Gerçekten dindar olanlar ve dindar olduğunu iddia edenler.

Dindar olduğunu iddia edenlerin bir kısmı bilgisizlikten, bir kısmı ise bilinçli bir şekilde cahilane bir tavırla din ile savaşırlar. Her dini o dinin dincileri ve din adamları yıkarlar. Din ile dinci arasındaki en büyük tezat ise, dinde tebliğ yönünün olmaması ama dincide tebliğ sorumluluğunun patrondan işçiye, amirden memura, efendiden köleye, anne babadan çocuğa vs. doğru olmasıdır. Yani dinde işçi patrona, çocuk ebeveyne tebliğ yapabilir ama dincilere göre bu mümkün değildir. Doğru olan patronun işçiye tebliğ yapmasıdır. Neden böyledir biliyor musunuz? Çünkü patron güçlüdür ve patronun tebliği de çalışmak ibadettir demekten öteye geçmeyecektir. Anne babanın tebliği çocuğuna hükmünü kabul ettirmek, amirin tebliği de memurun kafasına basıp yükselmekten öteye geçemez. İşte dinciler din ile bu şekilde savaşırlar. Bu durum tüm dinler için geçerlidir.

Sömürücüler yaratıcı üzerinden halka saldırmanın en etkili saldırı olduğunu anlamış olmalılar ki, dini değerleri öncelikle yönetim ve ekonomi olmak üzere birçok alanda sömürü aracı haline getirmişlerdir. Dini bir söylem olmasına karşın günümüz kapitalistlerinin dillerinden düşürmedikleri en güçlü sömürü aracı alın teridir. Alın teri, kazandığını helalinden kazanmayı öğütleyen, tevhidi öğretinin insan-emek ilişkisine bakışını özetleyen deyimken emekçiyi sömürü adına kullanılır olmuştur. Kapitalist çalıştırdığı kişilere sürekli çalışmanın ibadet oluşundan söz eder ama kendisi çalışmaz, alın terinin kutsiyetinden söz eder ama sahip olduğu zenginlik alın teri ile elde edilecek cinsten değildir.

Çalışmak ibadettir, peki ne kadar çalışmak? Nasıl çalışmak? Kapitaliste göre gerekirse 24 saat çalışılmalı, aksi takdirde alınan para hak edilmiş olmaz. Kendi zenginliğinin haramlığını unutup çalıştırdığı işçilerin helal lokma yemelerini isteyen kapitalistin duyguları göz yaşartıcıdır. Alın teri mukaddestir, mukaddes olan her değer tecavüzden korunmalıdır. Peki, bir lokma ekmeğe ne kadar alın teri denk gelmektedir? Alın teri ile çalışan birçok kişinin ekmeği neden güvence altında değildir? Gariban insanların alın terlerinden elde edilen paralar neden bol keseden savrulmaktadır? Muazzam bir insan emeği beyhude yere hevesler uğruna harcanmakta, aldığın parayı hak et diye haykıran para babası, kendi zenginliğinin birçok insanın fakirliği üzerine yükseldiğinden nedense söz etmemektedir. Yine idareciler tahakkümü sağlamlaştırmak ve daimi kılmak için yöneticiye itaat farzdır gibi bazı yapay din kuralları üretmişlerdir. Dini değerlerin adaletle ilişkileri kesildiği anda zulüm aracı olurlar. İnsanın başka bir insan, toplum, inanç, ideoloji, kurum, düşünce ya da başka herhangi bir şey için araç olarak kullanılması ve bu yolla tüketilmesi konusunda deforme edilmiş din tarihten beri bir altlık görevi görmüştür.

Deforme edilmiş dini değerlerin sömürü aracı olarak kullanılması gibi, dinle savaşın da sömürü aracı olduğunu görmekteyiz. Dini değerlerin kamudan çekilmesi sonucu, toplumlar kutsal değerlere duydukları ihtiyacı devletin ve ulusun simgelerini yücelterek ve kimi putperest inançlarla gidermeye yönelmişlerdir. Dini değerleri mahkûm ettiğine inandırılan bu toplumlar paganizmin kucağına düşürülerek sömürülürler. Çünkü Tanrı yoksa insanlar eşit değildirler, her ne kadar ateistler kabul etmese de bu, tartışma götürmez bir gerçektir. Bu nedenle tanrı tanımazlarda eşitlik olamaz. Aynen bunun gibi beşeri sistemlerin hiç birinde eşitlik yoktur. Dikkat ederseniz sadece dinler güçsüz, mazlum, özürlü kişileri sahiplenmektedir. Aynı şekilde beşeri sistemlerde ahlak da yoktur. Bunun aksine her ahlaki yapı mutlaka dinle ilişkilidir.

Semboller birer iletişim aracıdırlar. Tüm canlı türlerinde iletişim olmasına karşın sadece insan sembol üretme ve ürettiği sembole tapma kapasitesine sahiptir. Henüz yeni doğmuş daha çok bireysel nitelikte olabilen semboller toplum için pek bir anlam ifade etmezken, toplumu etkisi altına alan ve hatta pagan inançlara mahkûm etmeye kadar götürebilen semboller birkaç nesil devirmiş toplumsal uzlaşı ile oluşturulmuş olanlardır. Toplumu köleliğe sürükleyen semboller bir kişinin sunumu ile doğmuş olsalar da toplumsal uzlaşı ile güç ve anlam kazanırlar. Dolayısıyla köle edici olan, sembolün kendisinden ziyade geniş zaman aralığında halkın sembolle olan ilişkisidir.

Genel anlamda tüm öğretiler sembolik anlatımlara başvururlar. Bazı öğretilerde özün daha iyi anlaşılması için sembollere başvurulurken (Örn: Tevhit dinleri) bazı söylemlerde ise öz kokuşmuştur ve kokuşan öz sembolize edilerek kötü kokusundan arındırılmaya çalışılır. (Örn: Faşist milliyetçilik söylemleri.) Her halükarda sembollere hakikat değeri yüklemek yanılgıya yol açmaktadır.

Bireyler hiçbir önyargıya takılmadan inançlarını incelemeyi başarabilirlerse kutsadıkları birçok şeyin öz olmadığını, yalnızca özü temsil eden semboller olduğunu görürler. Ancak gelenekler, modernist söylemler, din adamları, tüketim kültürü, pozitivist bilim, tarihin akışı, coğrafi durum, aile yapısı, saplanılan ideoloji gibi birçok etken şartlanmaya sebep olur. Şartlanan kişi gerçeklerden uzaklaşan kişidir, şartlandığı şey kendisine ne gösterirse onu görür. Özü bırakıp sembollere dalan kişi de zamanla özü unutup sembollere tapmaya başlar. Sembollere takılmak kaynağı bırakıp araçları kutsamadır. Dolayısıyla sembollerin temsil ettiği öz güzel de olsa, çirkin de olsa takipçisi tarafından ne olduğu bilinmeyecektir. Bu durum bağımlı zihnin vardığı noktadır.

Suyu sembolize eden H2O suyun kendisi değildir. Bu sadece bir betimleme, sembolize etme, formüllere dökmedir. Suyun kendisini bir kenara bırakıp suyu sembolize eden H2O değerlerine suyun anlamı yüklenirse, suyun iki harf ile bir rakamdan oluştuğu iddia edilmiş olur ve bu sembol suyun hakikati olarak öğretilmeye kalkışılır.

Aynen bu örnekte olduğu gibi öğretilerdeki semboller de zamanla özünden uzaklaştırılıp kutsanırlar ama öz hapsedilir. Bu nedenle incelenen her öğreti özünün ne olduğu üzerinden incelenmelidir. Bu şekilde hem sembolleri özünün yerine geçirilmiş temiz söylemlerle savaşma tehlikesinden kurtulunmuş olur, hem de özü bozuk olan söylemlerin pislikleri fark edilmesin diye sembolize edilerek halka sunulduklarının farkına varılır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült