Kadınlarda Cinsel Sapkınlık

Estela V. Welldon


İnsan ırkının tuhaflıkları üzerine çok kafa yoran bir adamın uzun zaman önce söylediği bir sözü anımsıyorum. Her iki cinsin kayda geçmiş tüm zamanlar boyunca birbirine bakmış olmasına karşın hala birbirini anlamaktan aciz görünmesini dikkate değer buluyordu. Her bir cinsin, kendi cinsinden beklentilerini diğerine yansıtma eğiliminin, kısmen doğru olan bu acı iddiayı haklı çıkarıp çıkarmadığını merak ediyorum doğrusu. Ders vermenin ve kitap yazmanın erkeklerin ayrıcalığı olageldiği bir dünyada, kadınları içinde bulunduğu kötü duruma ilişkin anlayışımızın yoksul kalmasının nedeni böylece kısmen aydınlanmış oluyor. Bazı yanlış varsayımlarda bulunulmuş, bunlar erkekler kadar kadınlar tarafından da hemen kabul edilmiştir. Ancak söz konusu varsayımların kökenleri farklı olabilir.

Psikanaliz, bilinçdışına ve eylemlerimizin ardındaki güdülere ulaşma olanağını verdi bize. Böylece, karşı cinsi anlama yetimizin daha arttığına ve karşılıklı bir benlik bilgisine daha yakın olduğumuza iyimserlikle inandık. Ama ne yazık ki bunun zamansız bir varsayım olduğu ortaya çıktı; bu aydınlanma arayışı hala gelişme aşamasındadır.

Bu paha biçilmez keşfin yaratıcısı olan Freud, bir dahiydi elbet, ama gene de iki cinsin cinsel içgüdü gelişimindeki karmaşıklıklara ilişkin tam bir anlayış aktaramadı. Normal cinsel içgüdü gelişiminin temeline erkek modeline dayanan Ödip kompleksini koydu. Freud’a göre, bu kompleks penis devresinde üç ile beş yaşlar arasında ortaya çıkar. İkili bir isteğe dayanır: İlk olarak karşı cinsten ebeveyne duyulan arzu ve ikinci olarak da erkek çocuğun annesine sahip olmasının yolunu açan aynı cinsten olan ebeveynin ölümünü isteme. Çocuk, babasının bu öldürücü isteklere misilleme yapmasından korkar: Hadım edilmek, ona, kaçınılmaz sonuç gibi görünür. Hadım edilme kaygılarından kurtulmanın doyurucu tek yolu, ensest nesnesinden vazgeçmektir; böylece Ödip kompleksi sona erer ve çocuk erken gelişme dönemine girer. Bu, hem normal cinsellikle ilişkili olarak hem de normal cinselliğin sapkın yansımalarını anlamak için pek çok uygulamacı tarafından kullanılan geleneksel bir kuramdır.

Kuramın başlıca iki odak noktası vardır: İlk olarak, cinsel organ fallustur; ikinci olarak da çocuk üçlü bir ilişkinin içindedir bu ilişki içinde önce annesini fethetmeye çalışır, ama sonunda ebeveyn biriminin dışında bir yeri kabul etmek zorunda kalır. Kuram önce erkek çocuğun cinsel içgüdü gelişimine uygulanmış, ama bir süre sonra kız çocuğununkine de aktarılmıştır. Kızlarda “penis kıskançlığının ortaya atılmasıyla erkeklerdekine koşut bir durum yaratılmıştır. Kız çocuk, hadım edilme kompleksinin yönettiği Ödip kompleksine girer. Cinsel nesnesini anne değil baba olarak değiştirmekle kalmaz, annesinin ona vermediği penise duyduğu isteği de babasından bir bebek doğurma isteğiyle değiştirir. Böylece penisle bebek arasında simgesel bir eşdeğerlik yaratılmıştır.

Freud’un kendisi de kadın cinselliğinin bir “muamma” olduğunu düşünüyordu. Kadın cinselliği konusunda aydınlatılmayı, kadın meslektaşlarından bekliyordu; çünkü onların ebeveynleriyle aktarım süreci boyunca uygun “ikame anne” olma üstünlüğüne sahip olduklarına inanıyordu. Bu başlı başına tuhaf bir istekti, çünkü Schafer’in belirttiği gibi: “... O [Freud], aktarım sürecinde psikanalistin aslında çift cinsiyetli bir rol üstlendiğini göz ardı etmeyi sürdürüyordu... Freud’un, annelik duygularının erkek analiste aktarılmasına ya da bu durumda erkek analistin annelik duygularının karşıaktarımına karşı dikkatli olduğuna ya da bundan etkilendiğine ilişkin çok az kanıt vardır” (1974, s. 477). Schafer, daha sonra da şunları yazmıştır:

Freud, anneler hakkında uzun uzadıya düşünmeye hazırlıklı değildi... Kadınların öznel yaşantılarına hiçbir zaman sürekli bir ilgi göstermedi. Kadının kendi dişiliğine ve değerlerine ilişkin olumsuz duyguları dışında, özellikle de oğul tarafından sevilme ve hamile bırakılma gibi telafi etmeye yönelik özlemler dışındaki konularla ilgilenmedi... Anlaşılan kendi içindeki bahayı, hadım ediciyi ve diğer erkekleri tanıyor, ama anneyi ve kadını tanımıyordu. (s. 482)

Freud’a kadın meslektaşlarından çok sayıda yanıt geldi. Pek çok kadın psikanalist, Freud’un önermelerine koşut giden ya da bunlara ters düşen, özgün ve zengin yepyeni fikirler üretmek için harekete geçti. Ne yazık ki bu fikirler, kadınların kendi iddialarını meşrulaştırma çalışması olarak görülmeyip, ayrılıkçı sesler olarak kabul edildi. Bu konuda ilk konuşanlardan biri olan Horney, “Kadınlarda hadım edilme kompleksinin kökleri üzerine” başlıklı çalışmasında şöyle demiştir: "... İnsan ırkının yarısının kendine verilen cinsiyetten hoşnut olmadığı ve bu hoşnutsuzluğun üstesinden ancak avantajlı koşullarda gelebileceği iddiası, yalnızca kadın narsisizmleri açısından değil, biyoloji bilimi açısından da kesinlikle doyurucu değildir” ( 1924, s. 38).

Yakın zamanda yayımlanan çok sayıda kitap ve makale, ortaya çıkarmıştır ki daha 30’lu yıllarda Riviere (1929), Brierly (1932, 1936) ve Payne (1935) gibi kadın psikanalistler konuya önemli katkılarda bulunmuşlardır. Aynı yıllarda, Deutsch (1925, 1930) ve

Lampl de Groot ( 1928, 1933) ve daha sonraki yıllarda Brunswick (1940) bunlar da kadın psikanalistlerdir. Ödip öncesi dönemde annenin etkisini kabul etmiş ve o arkaik, güçlü ve denetleyici annenin çocuk üzerindeki açık etkisine Freud’un yeterince dikkat etmemiş olduğunu belirtmişlerdir (bakınız Barglow ve Schaefer, 1970).

Horney (1924, 1926, 1932, 1933), Muller (1932) ve Barnett ( 1966), küçük kız çocuğunu bir penisten yoksun görmek yerine, onun kendisini en baştan itibaren kadınsı hissetmesini sağlayan vajinal duygular ve içgüdüler yaşantıladığını yazarak kendi bakış açılarını ortaya koymuşlardır. Greenacre (1950), yetişkin kadınlarla klinik deneyimlerinden hareketle, vajinal farkındalığın kadınlarda ergenlikten çok önce varolduğu görüşünü geliştirmiştir.

Mesleğin içindeki bu kadınlar, kadın bedeninin işlevlerine ve bedenin kadının iç dünyasındaki simgesel işleyişine ilişkin önemli içgörüler sunmuştur. Bunların hep birlikte alternatif bir kuramsal sistem oluşturdukları söylenebilir; ne var ki bu bir işe yaramamıştır. O zamanlarda psikanalitik fikirler dünyası erkeklere aitti; fallusun üstünlüğü, sınırsız, kuşku götürmez ve çürütülemez biçimde kabul görmüştü. Bu kadınların kendi alanlarına ilişkin fikirleri daha önce erkeklerin söylediklerine kıyasla çok daha ileri düzeyde ve yenilikçi olduğu halde, geleneksel psikanaliz onların söylediklerinden hiç etkilenmemiş görünüyordu. Bu görüşler, psikanalitik hareket içinde pek az ilgi gören ve gün ışığına çıkmayan çalışmalar olarak kaldılar. Aslında kadın psikanalistler, kendi alanlarında “ikame anne” ve hastabakıcı gibi çalışmakla görevlendirilmişti; yeni kuramlar öne sürmeleri beklenmiyordu. Penis, anatomik bir gerçeklik olarak kabul edilirken, tüm gücün atfedildiği kapsayıcı bir simge olarak “fallus” terimi kullanılırdı; erkeklerin düşün ve felsefe dünyasında öyle bir egemenlik vardı ki fallusun üstün gücünü kabul etmek doğal bir hal aldı. Kadınların fikirleri, psikanaliz dünyasından değil, kadın hareketinden gelen baskıların bir sonucu olarak ancak son yirmi yılda yeniden canlandı. Bundan önce kadınlar, erkek efendilerinin kuramlarını dinlemek ve onlara boyun eğmek zorundaydılar. Bu alanda çalışan birçok analist, hala, Freud (1905, 1931, 1933) ile Jones (1927) arasında kadın cinselliği konusundaki anlaşmazlıklara göndermeler yapıyor; kadın çağdaşlarının fikirlerini, yadsımayla ve buyurgan bir kayıtsızlıkla karşılıyorlar.

İki cinsin toplum içindeki görece yerleri çok farklıdır ve Erikson da bunu açıkça göstermiştir: “Çağlar boyunca (ille de ataerkil çağlarda) kadın, mazoşist gizilgüçlerin kötüye kullanılmasına izin veren kişilik olarak çeşitli roller üstlenmiştir: Kısıtlanmaya ve hareket kabiliyetinden yoksun bırakılmaya, köleleştirilmeye ve çocuk yerine konmaya, fahişe olarak kullanılmaya ve sömürülmeye izin veren bu roller, en iyi koşullar altında, psikopatolojide çapraşık egemenliğin ‘ikincil kazanımları’ dediğimiz şeyi bırakmıştır kadına” (1968, s. 284). Schafer de aynı durumu şöyle anlatır: “... insan cinselliği aslında psikocinselliktir... Psikocinsellik zihinsel cinsellik demektir; yani toplumsal bir dünyada gerçek ve hayali yaşantılar ve durumlar çevresinde gelişmiş ve örgütlenmiş anlamlar ve kişisel ilişkiler cinselliği demektir... Nihai doğurgan cinsellik üzerine bu odaklanma, Freud’un kadın psikolojisindeki kusurlarının bazılarını açıklar..." (1974, ss. 4723, italikler yazar ait).

Chasseguet-Smirgel (1985a, 1985b) ve McDougall (1986) gibi kadın meslektaşların kadın cinselliği ve sapkınlıklarına ilişkin önemli kuramlarının yayımlanması ve mesleğimizde ciddiye alınması ancak son on beş yılda olmuştur. Bu kuramlar, hem fikirler hem de uygulama üzerinde çok büyük ve arzu edilen etkiler yaratmıştır.

Geleneksel psikanalitik çerçeve yani Freud’un kuramları içerisinde erkeklerde sapkınlık, merkezi ve ana unsuru hadım edilme kaygısı olan çözülmemiş bir Ödip kompleksinin sonucu olarak görülür. Ödip kompleksli erkek erkekliğe ulaştığı zaman karşı cinsten biriyle cinsel yakınlığa ulaşamaz, çünkü annesi hala onun bilinçdışında etkindir ve erkek, babası tarafından hadım edilmekten aşırı bir kaygı duyar. O zaman cinsler arasındaki ayrımı inkar eder ve fallik bir anne yaratır.

Geleneksel kuram, erkek ve kız çocuk arasındaki “zoraki koşutluğuyla birlikte birçok araştırmacı tarafından terk edilmiştir. Anne-bebek birimine ilişkin gözlemlerle ve “Ödip öncesi” dönem denilen anneye bağlanma döneminin her iki cins için önemine ilişkin farkındalığa yönelik sistemli çalışmalar ışığında geleneksel kuram çekici olmaktan iyice uzaklaşmıştır. Günümüzde Ödip öncesi devre, erkeklerdeki sapkınlığın psikopatolojisinde dikkate alınmaktadır; çünkü psikogenez, yani zihinsel gelişim, anne tarafından terk edilmekten ya da taciz edilmekten duyulan yoğun korkularla derinden ilişkilidir. Kanıtlar, erkek sapkınlığının çoğu kez, ilk yıllardaki hatalı anneliğin sonucu olduğunu gösterse de, kadın sapkınlığı konusunda böyle bir kabul yoktur. Acaba sapkın annelik kavramını ve diğer sapkın kadın davranışlarını kadın bedeninden ve bu bedenin doğal tutumlarından kaynaklanan ayrı ve tamamen farklı bir psikopatolojiye göre kavramsallaştırmak neden bu kadar zor? Erkek varsayımları, kadın sapkınlıkları da dahil olmak üzere kimi kadın davranışlarını anlamayı, bazen kadın sapkınlıklarının varolduğuna ilişkin tüm kanıtları reddetme noktasına varacak kadar güçleştirmiştir. Bundan sonraki bölümlerde saptanan kadın yaşantılarına nadiren tanı konmuş olmasının nedeni, belki de, kadınların cinsel gelişimini erkeklerinkine koşut gören çok eski gelenekten kaynaklanmaktadır: Erkek için normal olduğu düşünülenin kadın için de normal olduğu varsayılagelmiştir.

Bu kitap, ihmal edilmiş olan kadın sapkınlıkları alanını, yirmi yıldır kadın hastalarla yapılan klinik çalışmalara dayanarak aştırmaktadır. Ayrıntılı bir tartışmaya girmeden önce, “sapkınlık” teriminin günlük ve psikanalitik kullanımları arasında bir fark olduğunu anlamak önemlidir. Sözcük, alışılagelmiş kullanımında kınayıcı ve ahlaki anıştırmalar taşısa da, psikanalizde yalnızca kişilik gelişiminin cinsel unsurunda bir işlev bozukluğu anlamına gelir. (Sık sık sapkınlık yerine kullanılan “sapma” terimi istatistiksel bir anormalliği anlatır; belli bir kültürel ortamda belli koşullarda beklenen, alışılagelenin dışında bir oluşumu betimler. Ben, “sapkınlık”ı psikanalitik anlamda kullandığımı vurgulamalıyım. Bu, klasik bir nevrotik ya da psikotik durumdan çok farklıdır. “Sapkınlık” terimini kullanmakta ısrar etmemin nedeni de, terimin bazı belli ve belirleyici özelliklerin varlığını tanımlamasıdır. Öte yandan diğer otoriteler gibi Storr da, sapkınlıktan söz ederken, “sapma” terimini kullanmayı yeğler ve şöyle der: “Cinsel açıdan sapma olarak değerlendirilen davranışın başlıca özelliği, heteroseksüel ilişkinin olanaklı olduğu koşullar mevcutken içten gelen duygusal baskıyla bunun yerine bir başka şeyin konmasıdır” (1964, s. 13, italikler bana ait).

Rycroft’un yalın tanımıyla sapkınlık “heteroseksüel ilişkinin hedef olarak yeğlenmediği herhangi bir yetişkin cinsel davranış biçimidir” (1968, s 116). Sapkınlığın tanımı, yazardan yazara biraz değişiklik gösterir. I. Rosen’e göre (1979a, s. 32), sapkınlık, son yol olarak her zaman jenital orgazma giden cinsel boşalmayı içermeliyken, Laplanche ve Pontalis daha kapsamlı bir görüşü benimserler: Sapkınlığın, “cinsel zevk elde etmenin tipik olmayan araçlarına eşlik eden tüm psikoseksüel davranışları” kapsadığını düşünürler (1973, s. 306). İlk tanımlar, erkeklere uyar; ama kadınlara uygulanmaları neredeyse olanaksızdır, çünkü bu tanımlarda sapkın amaçlar için bazen “heteroseksüel birleşme” işlevi esas alınır. “Gerçek cinsel sapkınlık”ın tanımının, her zaman bedenin katılımını içermesi gerektiği iyi bilinmektedir. Bir başka deyişle, insanın tuhaf ya da sapkın eylemler hakkında fantezilerinin olması sapkın olarak etiketlenmek için yeterli değildir. “Beden engeli”nin anlamı, bireyin, sapkın eylem için bedenini kullanması gerektiğidir. Ne var ki ben, sapkınlığın tanımında “beden” teriminin, yanlış biçimde yalnızca erkek anatomisi ve fizyolojisiyle, özellikle de penis ve jenital orgazmla özdeşleştirilmiş olduğuna inanıyorum. Aksi takdirde, bazen en sapkın fantezilerin de eşlik ettiği ve sonucu kadın bedeninde maddeleşen üreme dürtülerinin, doğal işleyişi sırasında kadın bedenine tamamen egemen olduğu gerçeğini nasıl yadsıyabilirdik?

Erkekler sapkınlığa penislerini yitirme korkularıyla başetmenin yolu olarak başvurduğu için, kadınlar, sapkınlıkların onlar için erişilmez olduğu bir durumda bırakıldılar. Bu sava göre, kadının penisi olmadığına göre farklı bir tür Ödip kompleksi ve hadım edilme kaygısı olmalıydı. Böylece “Penisi olmadığı için kadınların cinsel sapkınlıkları olamaz'' görüşü çok az sorgulandı. Freud, küçük kız çocuğunun, babanın bebeğini içinde taşıdığını hayal ettiğini söylemekle kız çocuktaki Ödip kompleksinin çözüldüğünü iddia etti. Onun görüşlerini geliştirerek, “Kadın çocuk doğurabildiği için onun cinsel sapkınlıkları olamaz” diyebiliriz kışkırtıcı bir biçimde.

Sapkınlığı betimlemeye çalışırken, ana vurgumun, sapkın bireyi anlamak üzerinde olduğunu belirtmek isterim. Psikolojik gelişimdeki kimi dönüm noktalarına bakacak ve bunların sapkın eylemin biçimi ve içeriğiyle nasıl bağlantılı olduğu üzerinde kafa yoracağım. Bu arada aklımızdan çıkarmamamız gereken nokta sapkınlığın her iki cinste de bir yaşamaya da sevme gücü olan jenital cinsellikle, cinsel gibi gözüken arasında derin bir çatlak içerdiği, ama aslında jenital öncesinin tüm resmi kapladığı çok daha ilkel devrelere karşılık geldiğidir.

Erkek sapkınlığında bu çatlak, bireyin anatomik olgunluk olarak yaşantıladığı şeyle, zihninde kendisini öfkeli ve umutsuz bir bebek olarak gördüğü zihinsel beden imgeleri arasındadır. Bu nedenle fiziksel açıdan jenital orgazmla tepki vermesine karşın, zihnindeki fanteziler Ödip öncesi devrelere aittir.

Yaşamın sonraki devrelerinde, artık tam bir yetişkin gibi göründüğü zaman, intikam almaya hazırdır. Bu nefretin bilinçli olarak farkında değildir. Aslında, “kendisini neyin denetlediği”ni ya da giderek artan kaygısından kurtulduğu duygusunu yaşatan ama yine de bu kısa soluklu iyilik duygusunun ötesinde ona haz vermeyen “o şeyleri” neden yaptığını genellikle anlamaz. Yanlış olduğunu bildiği belli bir etkinliğin neden kendisini iyi hissettirdiğini bilmez. Üstelik, besbelli daha doyurucu ve toplumsal açıdan daha kabul edilebilir bu kadar çok seçenek varken, kendi davranışı onu daha da şaşırtır. Acıyla da olsa farkında olduğu tek şey, eylemi yinelemek için duyduğu karşı konmaz bir istektir, ama birey bu isteğe yol açan düşmanlıktan tamamen habersizdir. Üstelik nefret ettiği ve intikam almak istediği kişinin kim olduğu bilgisi de bilinçdışının denetimindedir.

Şimdiye dek söylediklerim her iki cins için de geçerlidir, ancak kadın dünyasında neler olduğunu göstermek için kimi değişiklikler ortaya koymam gerekecek. Kadınlardaki bu durumlara şimdiye dek doğru tanı konmadı; daha önce belirttiğim gibi belki de kadınlar sapkınlık yapma yetisinden yoksun görüldüğü için, onlara ilişkin daha derin bir anlayışa varmaktan korktuk.

Bir klinisyen olarak, erkek ve kadın sapkın davranışı arasındaki başlıca farkın amaçta yattığını gözlemledim. Erkekteki eylem, dışarıdaki bir nesneye yönelikken, kadında genellikle kendine, ya kendi bedenine ya da kendi yaratısı olarak gördüğü nesneye, yani bebeğe karşıdır. Her iki durumda da beden ve bebek, yarı nesne olarak ele alınır.

Sapkın kadın, gelişim duygusunu, kendi kimliği olan ayrı bir birey olarak yaşamasına izin verilmediğini duyumsar; bir başka deyişle, kendisi olma özgürlüğünü yaşamamıştır. Bu yüzden, tam bir varlık olmadığına, annesinin bir yarı nesnesi olduğuna, çok küçük bir bebekken annesini yaşantıladığı biçimde, bir varlık olduğuna dair derin bir inanç vardır içinde. Yaşamının ilk günlerinden itibaren, istenmediğini, arzulanmadığını ve önemsenmediğini ya da anababasının (genellikle annesinin) yaşamının çok önemli ama neredeyse tanınmayan bir parçası olduğunu duyumsar. Sözü edilen son durumda, boğulduğunu ve “aşırı korunduğunu” (ki bunun gerçek anlamı, hiç korunmadığıdır) hissedecektir. Her iki koşul da çok büyük bir güvensizlik ve kırılganlık yaratır; bu sonuçsa bebekken kendisi için en önemli olan kişiye, yani anneye karşı yoğun bir nefret uyandırır.

Bu kişiler önceleri kendisi kurbanken, daha sonra kurban edici haline gelirler. Eylemleriyle, daha önce kendilerinin maruz kaldığı aşağılanma ve kurban edilme süreçlerinin uygulayıcısı olurlar. Kurbanlarına kendilerine davranıldığı biçimde, yani yalnızca kendi kaprislerini ve tuhaf beklentilerini karşılamak için orada olan yarı nesneler gibi davranırlar. Bu tür cinsel aşırılıklar, hem anneyi hem de kimlik duygusunu yitime tehdidiyle ilişkili amansız korkulara karşı manik bir savunmadır.

Sapkınlığın başlıca özelliği, bireyin annesini yitirmekten duyduğu çok büyük korkuyu sapkın eylemiyle simgesel olarak alt etmeye çalışmasıdır. Bebekken annesinin yanında kendisini hiçbir zaman güvencede hissetmemiştir; yani tam da, annesini çok tehlikeli bir kişi olarak yaşantıladığı için en kırılgan olduğu dönemde. Sonuç olarak sapkınlıktaki gizli güdülenme, düşmanca ve sadistçedir. Bu bilinçsiz düzenek sapkın zihnin belirleyici özelliğidir.

Bu savımın kaynağı tamamen klinik deneyimlerimdir. Ancak şimdi, kadın sapkınlığını ve nedenlerini biraz anladıktan sonra görüyorum ki en azından yetersiz annelik meselesinde şimdiye dek kanıtların olduğu gibi kabul edilmesini önlemiş olan kimi güçlükler belli bir toplumsal ortamdan kaynaklanıyor. Amacım, toplumsal tarih yazmak değil; fakat zamanımızda kadınları, kadınların duygusal gereksinimlerini ve biyoloji küremeyle ilgili işlevlerini görme biçimimizde çok ciddi tutarsızlıklara tanık olduğumuz sonucundan kaçınmak da zor.

Örneğin 1960’larda Laing’in (1961) "şizofren" annelere ilişkin kuramsallaştırmalarının hem profesyoneller hem de sıradan insanlarca nasıl yanlış yorumlandığını ve şizofren kadınları suçlamak için nasıl kullanıldığını çok iyi anımsıyorum. Laing, kuramında bu annelerin bebeklerine (daha önce Bateson’un (1956) “çifte bağ” diye adlandırdığı) çelişkili iletiler gönderdiklerini iddia ediyordu. Sonuç olarak bebeklerin aklı karışıyordu; neyin doğru ya da yanlış olduğunu bilmesine annenin hiç izin vermediğini hissediyordu bebek; ve böylece zihninde psikotik örgütlenme başlıyordu. O zamanlar hem mesleki hem de genel görüş, bu şizofrenik hastaların “anlaşılması” meselesinin artık hallolduğuydu; öyle ki bu hastalar “yeni bir dünyanın ermişleri” olmuşlardı. Peki ya anneleri? Çocuklarının durumundan otomatik olarak onlar sorumlu tutulmuştu. Bu anneler ne gerçek ne de şefkate dayalı bir anlayış gördü; “kötü” davranışları nedeniyle “kınanmaları” gerekiyordu. Ne var ki klinik mesleğinin dışında pek az kişi, bu annelerin de yaşamlarının erken dönemlerinde travmatik yaşantılardan geçtiğini ve çocuklarına karşı “çifte bağ” tutumuna girmelerinin nedeninin kısmen bu yaşantılar olduğunu anımsadı. Oysa, anneler kurban edilmişti ve şimdi de kendileri kurbanlar yaratıyordu.

Yine 1960’larda, “hırpalanan bebekler”e gerçekte ne olduğunu kabul etmeye yanaşmadık; hiç kimse, hatta deneyimli doktorlar bile o bebeklerdeki yaralanmalara annelerinin neden olduğuna inanmadı. Hiç kimse o kadınları anne olarak anlamamış gibiydi: “Kadınlar” böyle şeyler yapabilirdi, ama “anneler” yapmazdı. Oysa elbette bu kadınlar öncelikle kimi yalnızca rastlantı eseri anne olmuş kız çocuklardı. Bence, kadınlara doğru tanı konamamasının nedeni, kısmen, toplumun anneliği yüceltmesi, anneliğin herhangi bir olumsuz yönü olabileceğini kabul etmemesiydi.

Aradan yirmi yıl geçti ve benzer biçimde biz de annenin ensest yapması olasılığını kabul etmiyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, çok daha yaygın olan baba tarafından ensest olayını fark etmeye herkes hazır, ama anneler söz konusu olunca durum değişiyor. Kimse böyle bir şey olduğuna inanmıyor ve bu da bazen anneyi düş kırıklığına uğratıyor.

Bu kitabın ana konuları olan sapkınlığı ve anneliğin sorunlarını anlamak için, kendimizi daha önce sözünü ettiğim mesleki ve toplumsal kimi varsayımlardan kurtarmalı ve temel ilkelere geri dönmeliyiz. Konuya, kadın bedeni ve bu bedenin doğal özellikleriyle başlamalıyız. O zaman, kadınların psikopatolojisinin erkeklerinkinden tamamen farklı olduğunu keşfetmek artık tuhaf gelmeyecektir.

Kadınların psikopatolojisini incelerken, cinsel dürtü gelişiminin daha ilkel gibi görünen bu düzeyi üzerinde duracağım. Sapkın bireyin çok erken bir yaştan itibaren cinsel duygusal olgunluğa (yani jenital cinselliğe) ulaşması engellenmiştir ve bunun sonucunda birey, doyurucu heteroseksüel ilişkiler kurmakta zorluk çeker. Sapkınlığın anlaşılmasında bu gerçek çok önemlidir. Terapi sırasında ve bu özel hasta grubunda ortaya çıkan aktarım türünden, anneyle kurulan bu çok erken ilişkinin ne kadar derin olduğunu gözlemledim. Söz konusu devrede baba, ikincil bir rol oynar. İleride açıklayacağım gibi, bu durum daha sonra, özellikle de ergenlikte değişir.

Burada, Klein ve daha başkalarınca da ortaya konan nesne ilişkileri kuramını izleyeceğim. Bu kuram, yaşamın ilk birkaç ayının ve bebek-anne ilişkisinin önemini vurgular ve o sırada bebeğin kullandığı savunma düzeneklerinin ömür boyu aynı kaldığını ve cinsel dürtülerin gelişimi ve duygusal gelişim için son derece önemli olduğunu gösterir.

Kadın cinselliği konusunda, küçük kız çocuğunda penis kıskançlığının önceliğini sorgulamayla kalmayıp çocuğun yaşamının erken devrelerinde vajinasının bilinçsiz biçimde de olsa farkında olduğunu vurgulayan Jones’in (1927), M. Klein’in (1928, 1932, 1933, 1935) ve Horney’in (1924, 1926, 1932, 1933) görüşlerine bağlı kalacağım. Klein, sözü edilen farkındalığı epeyce erken bir Ödip gelişimine bağlar. Kuramının merkezine kız bebeğin annesinin üreme işlevlerine duyduğu yoğun kıskançlığı yerleştirir. Bu kıskançlık, bebekte annesine büyük bir düşmanlık yaratır ve onun, annesinin bedenine girerek içindeki her şeyi çalmak gibi fanteziler kurmasına yol açar. Kız çocuk, yansıtma düzeneklerini kullanarak annesinin onun üreme yetilerini çalacağını varsayar. Tedavi ettiğim kadınlarda bu zihinsel düzeneklerin ortaya çıktığını gözlemledim ve bunların erkek çocuktaki hadım edilme korkularının eşdeğeri haline geldiğine inanıyorum.

Yetişkinliğinde sapkın tutumlara ya da sapkınlıklara yol açacak durumlarla kız olsun erkek olsun tüm bebekler karşı karşıya kalabilir. Ancak kadının, anne olduğunda bebeğine karşı sapkınlaştırıcı eylemlerde bulunma fırsatı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Bundan sonraki bölümlerin yapısı, bu genel görüşler göz önünde tutularak belirlenmiştir. İkinci Bölüm, kadının bedeninin ve bebeğinin niteliğinin, kadın psikolojisinde temel olduğu görüşü üzerinde yoğunlaşır; kadın bedeninin özel olarak bebek üretmek ve doğurmak için tasarlanmış olması çok önemlidir. Aynı bölümde ayrıca, kadın üreme organlarının erkeğinkine oranla daha geniş bir alana yayıldığı vurgulanır. M. Pines’in ifadesiyle:

Erkek çocukla kız çocuğun bedenleri arasındaki farkları ortaya koyan Deutsch, penisin erken keşfedilme, sürekli uyarılma ve biyolojik işlevlerini yerine getirmeye hazır olmadan önce erojen bölge haline gelme biçimine dikkat çeker... Klitoris doyurucu olmayan bir cinsel organ olduğu için, penis kadar çok cinsel dürtü istemez. Klitorisin bu "daha yumuşak egemenliği” nedeniyle bir kadın, yaşamı boyunca daha bebeksi olmayı sürdürebilir ve bu yüzden tüm bedeni cinsel bir organ olarak kalabilir. (1969, s. 5, vurgular bana ait)

Bunlar, penis kıskançlığının önemini vurgulayan ve kadının cinsel gelişimi sırasında yaşadığı aşağılık duygusunu abartan eski moda fikirlerdir; ama yine de kadının tüm bedeninin cinsel bir organ olduğu kabul edilir.

Kadınların çoğu kez, tüm bedenleri cinsel bir organmış gibi davrandığını biliyoruz. Patolojik vakalar da kadınların kendi bedenlerine sapkın olarak değerlendirilebilecek çok çeşitli saldırıda bulunduğunu gösteriyor. İştahsızlık hastalığı (anoreksia nervosa), aşırı yeme (bulumia) ve kendi kendini yaralama bu saldırılar arasında. Söz konusu durumlara kadınlarda erkeklerden daha sık rastlandığı gayet iyi biliniyor. Bunlara eşlik eden adet bozukluğu, kadınların yalnızca beden imgeleriyle değil, cinselliğini ve cinselliğinin doğal biyolojik işlevlerini kabul etmesiyle ilgili çözülmemiş sorunları olduğunun göstergesi olabilir.

Üçüncü Bölümde, rahmin gücü vurgulanarak tartışma bir adım daha ileri götürülüyor: Rahim de penis kadar güçlüdür, ama faklı bir biçimde işler. Anne acıkmış bebeğini süt dolu göğüsleriyle beslemeye hazır olduğunda, anne-bebek birimi biyolojik-psikolojik bir doruktadır. İki taraf birleşir ve mutluluk dünyasının kapıları onlara açılır. Gerçeklik ilkesini kabul ettikten sonra, iki bireyin bu anları bir daha asla aynı biçimde yeniden yaşayamayacaklarını biliriz. Bu ütopya durumunu yeniden üretmeye çalışabiliriz, ama yaşımız ilerledikçe beklentilerimizin kesinlikle sınırlı olduğu gerçeğini daha iyi anlarız. Ne var ki kimi insanla gerçeklik ilkesini kabul etme aşamasına gelemezler, çünkü bebekken onları düş kırıklığına uğratan ve zarar veren çok fazla yaşantıları olmuştur; şimdi bile hala vaat edilmiş bir mutluluk diyarı ararlar ama bu arayış sırasında pek çok tehlikeli yoldan geçerler. Sapkın bireyin hayal dünyasında olup bitenlerin ilk katmanı budur. Ne var ki Stoller’in (1985) çok etkileyici bir ifadeyle “nefretin erotik biçimi” diye betimlediği en önemli sadist intikam unsuruyla karşılaştığımızda fark edeceğimiz üzere durumun tamamı daha karmaşıktır.

Bu, bizi, kitabın kalbi sayılabilecek Dördüncü Bölüme götürür. Annelik ve cinsel sapkınlığı konu alan bölüm kendi kendini anlatmaktadır.

Sonraki bölümlerde, Dördüncü Bölümde betimlenen durumun nedenleri ve sonuçları ele alınmıştır. Anne ve baba tarafından uygulanan ensest Beşinci Bölümde ve ensestin oldukça sık yol açtığı bir sonuç olan fuhuş Yedinci Bölümde incelenmiştir. Sık sık fahişelere giden erkeklerin sorunlarına ve müşteriyle fahişe arasındaki ilişkiye Altıncı Bölümde değinilmiştir. Bu konular, yakın zamana dek büyük ölçüde toplumsal tabuların altına gömülmüş zor sorulardır, ancak ana konumuzla ilgili oldukları da açıktır. Kitabın tamamı gibi, bu alandaki bulgularım da klinik deneyimlerimin ve bu deneyimlerim üzerine kafa yormalarımın sonucudur.

Eğer bu varsayımın kimi kadınların içinde bulunduğu güç durumun mesleğimiz açısından anlaşılmasına katkısı olacaksa, bu, tamamen şu veya bu nedenle hastam olmuş kadınların sundukları kanıtlar sayesindedir. Burada aktarılan kimi klinik örneklerin acı çeken kadınlara ilişkin istisnai ya da aşırı örnekler olduğu düşünülebilir. Aslında bazıları gerçekten öyledir; ancak bu hastaların sıkıntılarının niteliği, erkeklerin önünde bu gibi güçlüklerden açıkça söz etme cesaretini gösteremeyen pek çok başka kadın tarafından da bir ölçüde paylaşılır. Bunlar, reddedilme ya da yanlış anlaşılma riskine girmektense, düşüncelerini kendilerine saklamayı yeğlerler. Amacım, kimi kadınların kendilerini içinde bulduğu, üstelik de bu yüzden suçlandığı güç durumların daha geniş biçimde fark edilmesidir. Bu kadınların tedavisini yazmayı amaçlamıyorum. Bu, gelecekte tek başına ele alınmaya değecek ayrı bir konudur. Ama umuyorum ti, bu zaman zarfında kimi yorumlarım farklı bir tanı yaklaşımı öne sürer.

Klinik çalışmalarım sırasında, kadın gereksinimleri ve kadın cinselliğinin çeşitli yönleri hakkında öğrendiğim şeyler arttıkça, kadın cinsel sapkınlığı hakkındaki bu kitabı yazmak benim için büyük bir mesleki amaç oldu. Kadınlar bana, her zaman cinsellikle yakından ilişkili olmasa da sorunlar derinlemesine araştırıldığında cinselliğe bağlı olduğu ortaya çıkan duygusal sıkıntılarla geliyorlar. Çünkü, dünyadaki çok sayıda feminist hareket sayesinde kadınların anlaşılmasında çok yol alınmış olmasına karşın, çoğu kadın yanlış anlaşılacağı korkusuyla cinsellikle ilişkili sorunlarından söz etmekte hala güçlük çekiyor. Bu korku, kısmen kadınların akıl karışıklığını ve duyduğu utancı yansıtıyor, kısmen de konuyla ilgili bilgilerin önemli ölçüde yetersiz olduğunu gösteriyor.

Bu kitapta yalnızca tanıdığım kadınların sorunları hakkında yazıyorum. Bu sorunlar, kadınların yalnızca cinselliği ile değil, früstrasyonları (düş kırıklıkları), güvensizlikleri ve yalnızlıklarıyla da ilgili. Hastalarım bu acı çatışmaları bazen öyle iyi gizliyorlar ki, profesyonel yardım bir yana, uzun bir süre boyunca en ufak bir destek bile alamıyorlar. Bazen de onlara büyük bir utançtan başka bir şey vermeyen çeşitli eylemlerle hayali bir güç duygusu kazanmaya çalışıyorlar.

Yaşamın her alanından ve düzeyinden kadınları tedavi ediyorum. Bu kadınların kimisi, özellikle cinsellikle ilgili sorunlar nedeniyle bana yönlendiriliyor. Kimileri genel olarak yaşamıyla ilgili çatışmalarda profesyonel yardım almak için, kimileri de kişisel ilişkilerindeki zorlukları çözmek için kendiliğinden bana geliyor. Yönlendirme kurumları, hukuki sorunları olan kimi hastaları bana gönderiyor. Bazı kadınlar yardıma gereksinim duyduğunu kibarca reddediyor; bu, genellikle benlik saygısının düşük olduğunu gösteriyor ve çok fazla ciddiye alınmaması gerektiği inancını sürdürmelerine yol açıyor. Bu kadınların pek çoğu, bana ne biçimde gelirse gelsin, bir süre boyunca yoğun psikoterapi alıyor ve betimlemeye çalışacağım sorunlar da psikoterapi sürecinde ortaya çıkmaya başlıyor.

Gördüğüm kadınların pek çoğu açıkça psikotik değil ve tam bir ego parçalanması da yaşamıyor. Bu kadınlar, çeşitli ölçülerde şiddetli, narsist sınır kişilikler olarak kabul edilebilir. Kimi, meslek yaşamını sürdürmeyi ve ilişkiler kurabilmeyi başarabilmiş, ama bunları doyurucu bulmuyor; bazısı ise, dış dünyada varoluşunu yalnızca çalkantılı bir biçimde sürdürebiliyor.

Kıta Avrupa’sındaki meslek sahibi kadın gruplarıyla bir grup analisti olarak etkileşim kurmak, kadınlar hakkındaki bilgimi daha da artırdı. Bu kadınlar, Londra’daki hastalarımın çoğuna oranla daha az yardıma gereksinim duyuyorlar. Amaçları, kendini daha iyi tanımak ve böylece daha mutlu yaşamak. Ayrıca, tamamen kadınlardan oluşan bir grubun içinde olmanın nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek istiyorlar. Bu, cesur ve bence başarılı bir girişim; bu gibi gruplara, başka bir yerde duyulamayacak ölçüde bir yakınlık ve güven egemen oluyor. Kadınların ya diğer kadınlarla özdeşleşerek ya da onlarla yüzleşerek duygularını ifade etme ve yaşadığı zorluklan dile getirme biçimi, karma bir toplulukta iletişim kuma biçimlerinden belirgin şekilde farklı. Grup, bazen bu kadınlara sırlarını, travmalarını, utanç ve düş kırıklığını denetlemesi için bir yol açıyor. Bazen de başarılar, kazanımlar ve ev ya da meslek yaşamında duyduğu hoşnutluğu diğer kadınları kıskandırma korkusuna ve bu korkunun ona kendi annesinin kıskançlığını anımsatmasına karşın anlatma özgürlüğü veriyor.

Bu kitap kısmen, bu gruplar sayesinde ortaya çıktı; “şiddetli sorunları olan kadınlar”ın klinik çalışmamda bana getirdiği güçlüklerin çok sayıda başka kadın tarafından da bir ölçüde paylaşıldığını bu gruplar sayesinde daha iyi gördüm. Kadınların kendini tanımaya çalışırken karşı karşıya kaldığı özel sorunlı; yani, kadınların yalnızca kadın olarak değil, anne olarak da önem taşıyan yakın olma rollerinde onlara yöneltilen çok çeşitli ve çok sayıda talebin şiddetlendirdiği sorunlar, genellikle dikkate alınmaz. Pek çok kadının, kadınlığı hakkında anneliğinden ayrı bir benlik bilgisi edinmesi, elde edilmesi neredeyse olanaksız bir lükstür. Bunun nedeni belki de, erkeklerin aksine kadınların hem zihninin hem de bedeninin annelikle iç içe olmasıdır.

O kadın gruplarıyla yaşantılarım, bana her şeyin biyolojik ya da psikolojik etkenlerle açıklanamayacağını gösterdi. Toplumsal yapılar ve kültürel çevreler de önemlidir. Aslında Hopper’in (1986) izinden giderek toplumsal içgörünün tutarlı uygulanması için intrapsişik bir olgunun uygun uzunlukta bir zaman ölçeğinde ve toplumsal, psikolojik yönler tam olarak göz önünde tutular dikkate alınmasını istiyorum. Bu, en az üç kuşaklık bir yaklaşım gerektirir ve kadınların ulaşabileceği başlıca güç ve denetim kaynağı olarak anneliğe önem kazandıran çeşitli toplumsal ve kültürel olguları içermelidir. Benim alanımda, annenin ve anneannenin yaşamlarının erken devresindeki olaylar bilinmeksizin, anne-bebek biriminden çıkan psikopatolojik davranışları tam olarak anlamak olanaksızdır.

Annelik işlevi, kimi kadınlara, bebeğini, bilinçdışı gereksinimleri için bedeninin bir uzantısı gibi kullanarak ona karşı “saptırıcı” tutumlar sergileme fırsatı vermiştir. Bu olgular, psikolojik, fizyolojik, biyolojik, toplumsal, tarihsel ve kültürel etkenlerin bileşik sonucudur. Yalnız unutmayalım ki bu tür genel düşünceler, bizi, kadınların sapkın davranışlarını kabul etmekten alıkoymuştur. Hiç kimse böylesi davranışların varolduğunu kabul etmeyeceği için, hepimiz, değişimin öngörülemeyeceği bir sistemin sessiz işbirlikçileri olduk. Bu nedenle de kimi kadınlar sıkıntılarını daha iyi anlama olanağından yoksun bırakıldı.

Bulgularımı tedbirli bir biçimde sunuyorum. İnceleme yapmak, hele de bir kuram oluşturmak üzere yola çıkmış değilim. Yalnızca, klinik çalışmalarımda önüme gelen kanıtları kağıda geçirdim. Sapkınlık hakkındaki mevcut kuramlar, özellikle kadınlarla ilişkili kuramlar ışığında, bu kanıtlar bana şaşırtıcı geldi ve gözlemlerimi kaydetme, düzenleme ve anlamlandırma gereksinimi duymaya başladım. Sonuçta ortaya bu kitap çıktı. Kişisel gözlemlerime bağlı kaldığım halde, bu alanda çalışan tek kişi olmadığımın farkındayım ve yorumlarımın bu farkındalığı yansıtmasını umuyorum. Ayrıca klinik malzemelerimin zaman zaman tartışmalı olduğunu ve sonuç olarak şu veya bu nedenle yanlış anlaşılabileceğini ve onaylanmayabileceğini de biliyorum. Henüz incelenmeye başlamış bu özel psikopatoloji türünde bu durum acı olsa da kaçınılmazdır. Yine de gereksiz tartışmalardan olabildiğince kaçınmaya çalışacağım. Ne var ki, başlıca sorumluluğum hastalarıma karşı olduğu için, onların bana öğrettiklerine saygı duymam ve bana açma cesaretini gösterdikleri sorunları tanımaya ve bu sorunlardan kaçınmanın yollarını başka insanlara öğretmeye çalışmam gerekir diye düşünüyorum.

Anneliğin öteki yüzü ya da “sapkın annelik” yalnızca gerçek yaşamda ortaya çıktığı biçimiyle değil, çok sayıdaki simgesel temsilin bazılarıyla da incelenecektir. Anne-bebek ilişkisinin kimi yönlerinin yetişkinlikte yeniden yaşama geçirilmesi, eski ilişkinin karikatürü olan dehşet verici yansımalar yaratabilir. Bunlar, yalnızca fahişeleri değil, onların peşinden ayrılmayan erkekleri de ilgilendiren göz ardı edilmiş bir diğer sorun olarak Altıncı Bölümde ele alınacaktır. Hem fahişelerin hem de onlara düşkün erkeklerin sorunlarının kökü aynıdır: Yaşamın ilk devrelerindeki hatalı annelik. Bu, aile geçmişindeki duygusal yoksunluğun ve cinsiyetin fark edilmesine karşı bir tehdidin sonucu olabilir. Yedinci Bölümde betimlendiği gibi, ensest, bazen bir tür ikame “annelik” yaşantısı verir. Böyle bir yaşantısı olmuş kimi kız çocuklar, fahişeliği, hayatta kalmak için tek düzenek olarak görürler. Bu kadınların geçmişi her ne olursa olsun iki süreç birarada işbaşındadır: Hem tam denetim sahibi olmanın ve bilinçli ya da bilinçsiz intikamın itici rol oynadığı egemen bir konumda bulunmanın yarattığı bir coşkunluk duygusu, hem de bir ayrılma/bölünme süreci. Bunlar, sözünü ettiğimiz kız çocukların çok küçük yaşlarda tacize uğradığı zaman bastırdığı çaresizlik ve umutsuzluk duygularıyla bağlantılı gizli bir yas tutma sürecini etkisiz duruma getirmek amacıyla kullanılan manik savunmalardır.

Anneliğin bu “öteki yüzü”nün varlığı, bizi şaşırtmamalıdır. Kadınların bu zorlu ve sorumlu annelik görevini çoğunlukla herhangi bir duygusal hazırlığı olmadan yerine getirmesi beklenir. Annenin sorumluluğu, giderek artan dış taleplere yeterli biçimde uyum sağlayacak, sağlıklı ve dengeli bir bebek yetiştirmektir. Aslında kadın, kendinden bekleneni gereğince yapamayacak kadar yalnızdır ve bu, erkekle kadın arasındaki temel farklardan birine işaret eder. Büyümekte olan bebek, yetişkinlik ilişkilerini üzerine kuracağı temelleri annesiyle ilişkisinin ilk birkaç ayında alır; ve anne, dengeli ve duygusal açıdan olgun olsa da olmasa da, bu süreç gerçekleşir. Annenin yetiştirilişi nasıl olursa olsun, her zaman “annelik içgüdüsü”nün öne çıkacağı ve mucizeler yaratacağı varsayılır. Ya da Kestenberg’in ifadesiyle, “... gerçek bir anne olan kadına ilişkin ideal resmimizde, bebeğiyle ne yapacağını salt sezgileriyle bilen, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir anne vardır” (1956, s. 260).

Toplum, annelerden, sanki ellerinde onları önceki çatışmalarından kurtarmakla kalmayıp, anneliğin ortaya çıkardığı yeni acil durumlarla becerikli, doğru ve usta bir biçimde başa çıkmalarını sağlayacak sihirli bir değnek varmış gibi davranmasını bekler. Acaba anneliğin kimi kadınlarda eski sorunları artık baş edemeyeceği bir noktaya kadar yoğunlaştırdığını görmemiz neden bu kadar zor? Kadının bebek hacında bildiği tek şey var: Bebeğin gelişiyle, biraz sıkıntı çekecek, uygulamada birtakım rahatsızlıklar yaşayacak olsa da, anneden beklenen mutluluk ve doyuma ulaşmasıdır. Mutluluk ve doyum genellikle elde ediliyor; ama bazen de eski, acı dolu bir yaşantı bilinçsiz biçimde yeniden su yüzüne çıkıyor. Korkunç bir umutsuzluk, üzüntü ve yetersizlik duygusu, yeni bebeğe yönelik bir nefrete ve intikam duygusuna dönüşebiliyor.

Kadınların, genellikle karanlıkta kalan özel sorunlarıyla nasıl uğraştıklarını dinledikçe, kadın cinselliği hakkında bildiklerimizle kadınlar ve kadınların cinsel yaşantılarındaki kötüye gidiş arasındaki geniş çatlağı kapatmamız gerektiğine daha çok ikna oluyorum.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült