Kadın Ve Cinsellik

Alain Touraine


Benliğin inşası teması, üstlenmek istemediği toplumsal rollere onu kıstıran toplumsal ilişki ve zorlamalardan kopmuş bir birey olumlamasına dönük bir istenççiliğe indirgenmez. Bu tema çok daha güçlüdür, çünkü günümüz kültürünün, bireyi Zygmund Bauman’ın tabiriyle “sıvı” bir dünyanın içinde eriten ağır eğilimlerine karşı koyar. Her şey bizi kendimizden kurtulmaya, egomuzu çökecek ya da dağılacak derecede aşın yükleyen çok sayıda ve çeşitli uyarmaların ardında koşmaya iter. Öznede yok olma eğilimi olursa, bunun nedeni işaretlerin, dillerin, havuçlarla sopaların onun her yanını sardığı sınırsız bir evrene fırlatılmış olmasıdır. Bir birey ya da grup için parçalanmaktan, nirengi birimi olarak benliğinin denetimini yitirmekten, hatta arkasında sürüklemek zorunda kaldığı ve onu çeken her şeyin peşinden koşmasını engellediği için kurtulmak istediği bir zincir gibi görülebilecek olan benlik bilincinden uzaklaşmaktan daha kolay bir şey olmaz. Eğer sanayileşmenin ve kentleşmenin başlangıç döneminde bu terime Durkheim tarafından verilen ikili anlamıyla anomiye yakalandıysak, bugün krizde olan toplumsal ortam değil, kendi bireyselliğimizdir. Bu tespitin reddedilmiş bir biçimi, çocuğun kişiliğini güçlendirmeye çalışan okulun en yüzeysel eleştirmenlerini bile yeni yöntemleri çocuğu savunmasız, onu bireyin eğlence ya da uyuşturucularda eriyip gitmesine karşı korunmasını sağlayan kurallara başvurmaktan yoksun bırakmakla suçlamaya iter.

Önceki bölümün içeriği, günümüz kültürünün sıvılığının karşısına çıkarttığınızda, daha da özgünlük kazanır. Çıkarlarının ve mesleki projelerinin savunulmasının ötesinde, hatta benliğini şiddete ve ayrımcılıklara karşı korumanın da ötesinde, kadınların her türlü kişilik dağılması ve çözülmesi biçimlerine karşı etkin bir biçimde direnecek bir benlik inşasına giriştiklerini gösterir. Bu direniş neyin üstüne kuruludur? Önce, en açık bir şekilde, feministlerin mücadeleleri sayesinde kazanılan ve hiçbir kadının görmezden gelemeyeceği bir şeyin: mali bağımsızlık, adli eşitlik, şiddet ve tacizin —yetersiz ama gerçek— teşhiri. Bir kadının, onun için sürdürülen mücadelelerin, adına kazanılan zaferlerin bilincinde olmaması mümkün değildir. Mesleki yaşamın sorunlarından pek de sıklıkla söz etmeseler de, muhataplarımız işe büyük önem veriyor, özellikle de işsizlik mevcut ya da tehlike halindeyken. Bu arada, doğası gereği, “kitle toplumumuz” kişiliğe tikel gereksinimlere göre daha dolaysız ulaşıyor. Bu nedenle, bireylere, her yandan gelen kışkırtmalara kapılacağına benliğine dönme, yeniden başlama ve kişisel özgürlüklerini yeniden keşfetme becerisi verebilecek olan —her ne kadar vazgeçilmez olsa da— bir toplumsal siyaset değildir.

Araştırmamızın, klasik olmuş birçok çözümleme ve betimlemeyle aynı noktada buluşan en açık sonucu, benliğin inşasının en başta cinsellik ve daha geniş anlamda beden tarafından gerçekleştirildiğidir. Benliğe dönüşün dünyanın maceralarına üstün gelmesi, beden, özellikle de arzulayan, ama aynı zamanda da tehdit altındaki beden aracılığıyla gerçekleşir. Kullanılan sözcükler müphem kalır ve pekala farklı anlamlara sahip olabilirse de, hemen hemen bütün kadınların inancını ve deneyimini gösterirler: insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.

Bu sonuç, evvelce sunduğum ve iki olumlama, “Ben bir kadınım” ve “Ben kendimi inşaya çalışıyorum” çevresinde özede diklerimle birleştirildiğinde, keşfimizin özünü oluşturur.

1.       Cinsiyet Ve Cinsellik

Benliğin inşası, esas veçhelerinden biri cinsiyet ve cinsel arzu olan bedenin bir deneyiminden hareketle, bir cinselliğin inşasıdır. Cinsiyet ve cinsellik arasındaki bu karşıtlık, burada yürütülecek mantığın çekirdeğini oluşturur. Freud’a göre kişi dışı (gayrı şahsi) olan cinsel arzu —libido— öteki eşlerle ilişkiler aracılığıyla benlikle ilişkiye, en önemli olanın arzunun varlığı değil, arzu aracılığıyla işleyen benlikle ilişki ve bunun, öteki ya da ötekilerle aşk ilişkisinin aracılığı kullanılarak benliğin inşasına dönüşmesi olduğunu açıkça söyleyip her şeyden önce benliğini arzu duyan varlık gibi algılama ve kendisini öyle hissetme peşinde olan varlık olarak benliğin bilincine dönüşür. Cinselliğin kadın açısından merkezi önemi, toplumsal olmayan tabanından gelir, çünkü toplumsal yaşamın farklı alanlarında kadın genellikle aşağı konumdadır. “Cinselliğe” çağrı, bizatihi kurtarıcıdır. Cinselliğin toplumsal inşası var olan eşitsizlikleri ve ayrımcılıkları yeniden üretirse de, bireyin kişisel inşası olabildiğince toplumsal olmayan cinsel eyleme dayanır. Bedenin benlikle ilişki ve benliğin inşası mekanı olarak önemi buradadır. Kadınlar bedenlerinden zevk almaya, onu makyajla, jimnastikle ve estetik cerrahiyle dönüştürmeye bakarlar. Bu davranışlar, genellikle erkekler tarafından baştan çıkarma manevraları olarak değerlendirilir; ama aslında kadınların özellikle baştan çıkarmak istedikleri kendileridir. Tartışma gruplarında baştan çıkarma konusunu açtığımızda, şiddetle reddedildi ve Birleşik Devletlerde kadınlar arasında kızgınlığa yol açan cinsel tacizle özdeşleştirildi.

Bu ilk yanıtlar yetersizdir, çünkü kadın bedeninin kendisi tarafından, kendisi için cinselleştirilmesiyle erkeğin talebine yanıt olarak yapılanı arasındaki sının çizmek çok zordur. Kadınların (cinsel nesne olarak kullanıldıklarını düşündüklerinden) öfkesini çeken reklamlarla, kendi “cinselleşmelerinin” güçlendirilmesinin bir aracı olduğu için onlar (kadınlar) tarafından benimsenenleri ayırt etmek daha da zordur.

2.       Toplumsal Cinsiyetin Yıkılması

Bu göstergeler en azından burada benimsenen yaklaşımlarla toplumsal cinsiyet adına yürütülen birçok çözümleme arasındaki farkı göstermek açısından yeterlidir. Bir türü diğeriyle ya da bir türün erkeklerini dişileriyle karşı karşıya getirir gibi kadınları erkeklerle karşı karşıya getiren doğalcı hataya tepki göstermek yararlıydı. Biyolojik varlık dişiyle, toplum tarafından inşa edilen kadını karşı karşıya getirmek de öyle oldu. Bu basit fikir, özellikle toplumsallaşma ve eğitim düzeylerinde, seçilen giysi ve oyuncakların, ebeveynlerle öğretmenlerin beklentilerinin nasıl da çocukların uymak zorunda kaldıkları modeller inşa ettiklerini göstererek, bir çok önemli çalışmaya yol açmıştır. Bu, Simon de Beauvoir’ın ünlü “Kadın doğulmaz, olunur” formülünü içine alacak anlamlardan biridir. Bu yaklaşımı en güzel doğrulayan, DNA’larında ya da yıldızlarda bulunabilecek bir kadın doğası fikrine dayanan basmakalıpları taşıyarak ya da yeniden icat ederek o kadar büyük başarılar sağlayan “kadın doğası” savunucularına karşı sürdürülen direniştir. Ama erkeklerin ve kadınların DNA’ları arasındaki farkların aslında çok küçük olmasının ve özellikle de erkekliği aktaran Y’nin daha kırılgan olmasının, akıldışı mevhumlara seve seve başvuran bu söylemlerin saf dışı edilmesinde katkısı olmuştur.

Toplumsal cinsiyet mevhumu, bu keyfi oldukları kadar tartışmaya da gelmeyen söylemlerin ortasında bir bomba gibi patladı. Kadınların elindeki fırsatların ve elde ettikleri sonuçların eşitsizliği, ilk bakışta bir insanlık yaratısı ve kadın-erkek rollerini onları eşitsiz kılarak inşa eden bir tahakkümün hizmetindeki bir ideoloji gibi gözüktü. Ama toplumsal cinsiyet mevhumunun Birleşik Devletlerdeki en radikal feministler tarafından daha derinliğine bir incelemesi bu anlayışı yıktı ve gözlemledikleri hakikati yanlış yorumlayan çalışmaları gölgede bıraktı. Toplumsal cinsiyet fikrinin güçsüzlüğü, kadını toplumsal bir inşa olarak tanımlamasına karşın bu toplumsal cinsiyetin toplumsal inşasını neyin belirlediğine açıklık getirmemesindedir, çünkü tüm insan davranışları ve hemen hemen tüm toplumsal ilişkiler toplumsal inşalardır. Farklılaşmış ve çok kültürlü bir toplumda, cinsiyetin tanık olunan toplumsal inşalarının çeşitliliği karşısında, toplumsal cinsiyet mevhumu kısa sürede basit bir saptama rolüne indirgenmek zorunda kalmıştır. O zaman feminist düşünce daha radikal düşünceler tarafından yenilenmiştir. Bunlar müphem toplumsal cinsiyetin rollerinin toplumsal inşası fikrinin yerine, kısmen Michel Foucault’dan ilham alan ve toplumsal cinsiyette, cinselliğin hegemonyacı bir modelinin, erkeğin egemenliğinde ve modern ailenin üzerinde inşa edildiği karşı cinsel ilişkinin hizmetindeki erkek egemenliğinin bir şekle sokulmasını teşhir eden Judith Butler ve başka feminist radikal filozofların izinde, bizatihi toplumsal cinsiyetin radikal bir eleştirisini koydular. Toplumsal cinsiyet fikrine göndermede bulunan yazarlar kadınların kurtuluşunu dilerken, radikal feministler toplumsal cinsiyeti ailevi türde karşı cinsel ilişkilerin tekelinin hizmetinde bir inşa olarak tanıttı. Özellikle Monique Wittig’de kendiliğinden aşırdığa sürüklenen bu eleştiri, her türlü kadın kimliğini yıkma iradesine yeni bir güç kattı. Monique Wittig biyolojik olarak da olsa, kendisini kadın olarak tanıtmayı reddediyor ve kendisini lezbiyen olarak tanımlıyordu, yani egemen karşı cinsel modeli reddetmesiyle. Böylesi bir aşırıcılığı izlemek zordur, zaten yalıtılmış halde kalmıştır. Ama artık toplumsal cinsiyet mevhumunu kaplamış olan radikal bir eleştirinin yalnızca sivri ucudur.

İki toplumsal cinsiyetin doğal ve kültürel ikiliğinin yıkılması, en radikal feministleri, erkeklerle kadınlar arasındaki küresel ayrımın yokluğunu olumlayan ve herkesin cinselliğini her oyuncunun koşullara ve eşlerine göre yaşadıkları çeşitli cinsellik parçalarının bütünü olarak tasarlayan queer konumuna yaklaştırdı. Karşıcinsel çifte egemen ideoloji tarafından atfedilen önemi reddeden ve tersine gerek eşlerin doğası gerekse de onlar arasında kurulan ilişki tarafından tanımlanan cinsel davranışların çeşitliliğini savunan queer anlayışı budur. Burada toplumsal cinsiyetin cinsiyete dönüşüne değil, cinsiyetin tanımının toplumsal cinsiyetin daha geniş, erkek egemenliğine gönderen bir tanımının içine girdiğinin keşfine tanık olunur. Bu düşüncenin başarısı o kadar büyük olmuştur ki, her yerde cinsel davranışların çeşitliliği yeniden keşfedilir: geyler, lezbiyenler, biseksüeller, trans seksüeller ve başka birçokları da eşcinsel kategorilerin içinde, lezbiyenlerdeki butch’lar ve feniler gibi belirlenmesi zor sınırların çizilmesi gerektiğini düşündü. Başka dönemlerde daha önemli bir yer işgal eden travestilere ve özellikle de üzerlerine birçok yazı yazılan drag queen’e yeniden önem verildi. Uzun süredir Birleşik Devletlerde transseksüellere gösterilen ilgi, yalnızca cinsel kimliklerin gücünün klasik çözümlemesine bir dönüşle sınırlı değildir; aynı zamanda (kadın ve erkek) ilgililerin eski ve yeni kimlikleri arasındaki ilişkilerin algılanması üzerine daha bütünleyici araştırmalara da neden olmuştur.

Feminist sahneyi altüst eden ve yankıları artmaya devam eden tartışmalara yol açan bu çözümlemeleri özetleyelim. Bu yankılar o kadar güçlüdür ki, feminist entelektüelleri Birleşik Devletlerde ve başka yerlerde en görünür, ahlaki felsefe ve siyasal felsefe tarafından oluşturulan alanın bütününde de en etkili entelektüel gruplarından biri haline getirmiştir. Böylece her türlü doğalcılık ve özcülük, özellikle de toplumsal yaşamın temelleri olduğu anlamıyla kadın ve erkeğin ikiliği bir kenara atılmış oldu. Toplumsal cinsiyetin bu eleştirel yıkılması, cinsiyete, özellikle de toplumsal normların çiğnenmesine daha dolaysız bir mevcudiyet sağlar.

Benim de benimsediğim ve incelediğim kadınların davranışlarını açıklamaya çalışan yol o kadar farklı ki, ilk bakışta queer düşüncesine karşı duruyor gibi gözükebilir. Bu benim reddettiğim bir yargı, çünkü queer grubu tarafından gerçekleştirilen zor çalışma olmasa, bir taraftan belli bir kültürel göreliliği devreye sokarken, diğer yandan cinsiyetli eylemi ortadan kaldıran kadın davranışlarının “toplumsal” bir tanımından kaçınmam olanaksız olurdu.

Bununla birlikte, birbirlerini dışlamasalar da, farklı evrenlerde yer alan iki yaklaşımın arasındaki karşıtlığı da hiçbir şey gizleyemez: anlaşıldığı gibi, benim çözümlemem “Ben bir kadınım” olumlaması üzerine kuruludur, queer yaklaşımı ise, diğer başkaları gibi, kadın kimliğini kırmaya veya yok etmeye eğilimlidir. Kuşkusuz, birlikte çalıştığım ve öncelikle kendilerini kadın olarak olumlayan kadınlar bir kadın psikolojisi fikrini savunmadılar ve örneğin moda gösterileri söz konusu olduğunda o kadar sık “kadınsılık”tan söz edilmesinden rahatsız oldular. Ama kadının özgün varoluş iradesinden harekede ve benliğin inşasıyla tanımlanması, uğradığı haksızlıklara ve şiddete indirgenmiş kadın imgesinden, bazılarının kimlikleri parçalamak amacıyla seferber ettikleri çabaların olduğu kadar uzaktır.

Klasik çözümlemelerin ekseni cinsiyetin toplumsal cinsiyete dönüştürülmesiyken ve bu İkincinin zaferi, cinsiyetin biyolojik gerçekliğini tartışma konusu etmeye kadar gidebilecekken, benim çözümlemem cinsiyet-cinsellik ekseni etrafında inşa olur. Bu da anlamlarının çokluğu altında ezilen cinsiyet sözcüğünün açık bir tanımını gerektirir. En başta, cinsiyetin arzu ve libido, üreme sistemi ve önceki ötekiyle ilişki olan birincil varlığım ortaya koymak gerekir. Diğer yandan, ne sevgiyle ne de bir (kadın ya da erkek) ötekiyle olan ilişkiyle ve özellikle de benliğin inşası aracılığıyla inşa edilen diğer cinsellik biçimlerinin iletişim projesiyle yüklü olmayan erotik davranışları ayırt etmeye götüren bir olumlama. Eylem olarak toplumsal olmayan, dolayısıyla da erkek toplumun tahakkümünde olmayan bir ilke olarak cinsiyetten hareketle cinsiyetli varoluşun benliğin tanınmasına dönüşümü böyle işler.

3.       Toplumsal Cinsiyete Karşı Cinsiyet

Toplumsal cinsiyet çözümlemecileri iktidarın karşıcinsel ilişkilerin lehine etkileri üzerinde ne kadar ısrar ederse, bizatihi cinsiyet de o kadar toplumsal cinsiyetin yönetimi altına sokuluyordu. Öyle ki Judith Butler, Bodies that matter (Routledge, 1993) içinde, bedeni “düzenleyici normlar” tarafından yaratılmış gibi sunar. İnşacılık, kadının doğa, erkeğin de kültür gibi görülmesinden kaçınılmak isteniyorsa, kendisini vazgeçilmez görür. Halbuki ben, izlenmesi gerekenin tam aksi yön olduğunu düşünüyorum. Toplumsal cinsiyet fikri ne kadar erkek egemenliğine tabi olursa, yaşanmış deneyimin tamamını açıklaması o kadar zor olur.

Bedenin toplumsal cinsiyetin işaretlerini taşıdığı tartışılmaz. Birçok araştırma, bedenin duruşları ve biyolojik işlevlerin salt doğal olmadığını, ulusal ve toplumsal gruplar arası farklılıkları gösterdiğini ortaya çıkartmıştır. Ama en başta ötekiler için beden söz konusudur ve bu da bireyin bedeniyle olan ilişkilerinin yalnızca bir bölümünü temsil eder. Özne önce beden bilincinde, daha doğrusu cinsiyetli beden bilinci devreye girmeden bedene, bir uzvun hareketine veya tüm bedenin ısısına yöneltilen bakışla ortaya çıkar. Bize güçlü bir şekilde etki eden imgeler, çarmıha gerilmiş İsa’nın bedeninin, kurşuna dizilmiş ya da asılmış Nazizm karşıtı direnişçilerin ve İspanyol 3 Mayıs kurbanlarının imgeleridir. Benliğin özgür ve sorumlu, özne onuru adına ölümü kabul eden özne olarak olumlanmasına egemen olan, bu imgelerdir. Böylesi bir özne olma bilinci, bir toplumsal cinsiyete aidiyetten (hatta aidiyet bilincinden) çok daha derin değil midir?

Cinsiyetin kendisi de toplumsal cinsiyetle karışmaz, ama ötekiyle ilişki ve benlikle ilişki aracılığıyla cinsiyetten inşa olan cinsellik diye adlandırdığım şeyle daha da az karışır. Cinsel arzu dolaysız bir ilişkidir, görece daha az toplumsal olarak, daha çok bir bireyle gereksinim olarak hissedilen itkiler arasında, Nancy Chodorov’un söz ettiği feeling’in içeriği tarafından belirlenir. Kendi başına kişidışı olan libido, çok daha karmaşık bir şekilde öteki arzusu olmadan bile önce, bireysel arzu olur. Bu öncelik de erkek/kadın ikiliğinin tüm diğer kategorilerin üzerinde yer aldığı anlamına gelmez; hatta tersinin söylenmesi daha doğru olur. Toplumsal cinsiyetin inşası ne kadar karşıcinsel modelin tahakkümündeyse, cinsiyetin rollere göre tanımlanamayacak olması da o kadar geçerdir. Toplumsal erkek/kadın karşıtlığı genel olarak ne kadar berraksa, cinsel arzu da o kadar eşin doğasına göre görece birincildir. Karşıcinsel erkek ya da kadın için, eşcinsel erkek ya da kadın için, transseksüel (erkek ya da kadın) için farklı bir cinsiyet yoktur; içeriği cinsiyetten çok toplumsal cinsiyetten kaynaklanan kategoriler arasında, berrak bir sınır yoktur.

Üstelik, eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki, sürekli bir biçimde altı çizilen karşıtlık, “toplumsal olarak inşa edilmiş” imgelere dayanan toplumsal cinsiyetten çok daha kısıtlıdır. Benim tanımladığım şekliyle cinselliğin, benliğiyle ilişki kadar ötekiyle ilişki tarafından da güçlü bir şekilde etkilendiği ölçüde, eşi hakkında da belli bir cinsiyet kayıtsızlığı görülebilir.

Bu cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik ayrılığının bir sonucu da, ne toplumsal inşa, ne ötekiyle ilişki ne de benliğiyle ilişki içermeyen salt cinsel davranışların illaki de var olmasıdır. Pornografik olarak adlandırabileceğimiz bu davranışlar, cinselliğin inşasının sıfır düzeyini temsil eder. Bu yüzden de reddedilir ve mahkûm edilirler. Ama cinselliğin inşasının birinci düzeyini temsil ettiklerindendir ki, yok edilemezler ve hatta, cinsellik toplumsal normlardan kurtulduğu ölçüde, giderek daha geniş bir yayılımları olur. Bu da, bütün yorumlamalardan ve sevgi ilişkilerine bütün anıştırmalardan ayrı cinsel eylemler karşısında, birçoklarında belirsiz ya da çelişkili tepkilere neden olur; ama aynı zamanda, bunun yayılımım yasaklamanın tehlikeli olacağını pekala hissediyoruz, çünkü bilinçli bir şekilde sert bu temel olmadan, cinselliklerin tümü her zaman tehditkar bir baskı tarafından kırılganlaştırılabilir, hatta silinebilir. Ama bu yalnızca yüzeysel bir tepkidir, çünkü kültürümüzde, cinsiyet Tanrıya ve Şeytana normların ve emirlerin olduğundan daha yakındır. Bu yüzden, cinsel davranışların düzenleyici normlarının hem berisinde hem de ötesinde, birbirine karışmış bir halde, arzunun gücünü ve bizatihi insan varlığı üzerine sorgulamayı görürüz. Hem biri hem de diğeri, eğer erkeklerde ve kadınlarda, çeşitli toplumsal ortamlarda ve farklı dönemlerde farklı biçimler alıyorlarsa, toplumsal yaşattım, iktidara libido ve özne adına direnen toplumsal olmayan temelinde her zaman mevcut değil midirler?

Cinsellik, dinlediğimiz kadınlar tarafından da güçlü bir şekilde olumlandığı gibi benliğin yaratılmasının esas gücü olana kadar safhalar halinde biçimleniyorsa, bütün kültürlerde bireyleri kendi kendilerinin karşısına dikmek için ve dolayısıyla da onları özne olarak hareket etmeye yöneltmek için toplumsal rollerinden kopartan derin deneyimler devreye girer.

Burada maksat, karşıcinsel ilişkilerin hegemonyasının hizmetindeki düzenleyici ideallerin tahakkümü alandaki bireyler ve grupların sahip olduğu özerklik sınırları ve eylem yeteneğini tartışmak değildir. Maksat, “yaldızlı” sosyoloji kadar keyfi olan bir “kara” sosyolojinin sınırlarını işaret etmektir. Toplumsal çerçeveler işlevlerimizi denetleyerek, bizi egemen sisteme tabi kılan (Michel Foucault’nun özneleştirme’ye {subjectivadon} verdiği anlamlardan biri) ve bize bilgi ve eylem biçimleri dayatarak olduğundan daha çok belirlemezler. Belgelerimizin hiç birinin yakasını bırakmayan, kadının daha az “sosyal” olduğu, erkeklere göre toplumsal roller tarafından daha az tanımlandığı fikri, kendisini böyle dayatır.

Kadınlar tam tersine normların aktarımının ve yerleşik düzenin tekrarının failleri olarak o kadar sık takdim edildi ki, perspektifin yıkıldığım işaret etmek ve toplumsal roller tarafından güçlü bir şekilde belirlenen erkeğe karşı, hem kana ve yaşama daha yakın hem de toplumsal yaşamda kendisinin ötesinden gelene daha duyarlı olan kadınları çıkartmak önemlidir. Simone de Beauvoir da cinsiyetin “toplumsal cinsiyetten” ayrılması için ısrar etmişti. Cinsiyetin tüm özerkliğini kaldırmak ve tüm davranışların üzerine egemen toplumsal ve kültürel modeli yayma girişimleri başarısız olmuş ve bu başarısızlık da tam bir egemenliğe dolayısıyla da harekete geçme olanaksızlığına tüm gönderme biçimlerinin tükenişinin içinde yer almıştır. Bu nedenle, ölümü kutlanmak istenen özne teması, bireyin yaşamı, arzulan, ölümü ve benliğinde egemen toplumsal normlarla olan bir kaymayla olan karşılaşmasından yeni bir yaşam elde etmiştir. Bu da, neden o kadar dolaysız ve düzenli bir biçimde dinlediğimiz kadınların kendi kendilerinin üretimini cinselliklerinin başarısıyla bu kadar güçlü bir şekilde bağladıklarını daha iyi açıklar.

Demek ki, cinsellik bir biyolojik veri değildir, erkek iktidarı tarafından dayatılan bir toplumsal inşa hiç değildir. Cinsellik toplumsal olmayan bir veriyi —kendisi de toplumsal olmayan— yaratıcı bir özgürlüğün olumlamasına dönüştürdüğüne göre, cinsel arzuların benliğin inşasına dönüşmesidir. Cinsellik, insan deneyiminin üzerine yansısınlar ve çevresi tarafından belirleneceğine, kendisi üzerine etki eden oyuncunun yaratılmasına katkıda bulunsunlar diye cinsel itkileri yeniden düzenler. Israr edeceğim: özne, ne bencillik ne de tek başına alman zevk değil, benliğin arzu varlığı ve ötekinin kendi özgürlüğünün yaratısı gibi tanınması olarak olumlanması olan benliğe kesin dönüş olarak inşa edilmediği için, bu tema her zaman muazzam bir yaratıcı role sahip olmuştur.

Kültürümüz üzerine söylemlere egemen olan cinsellik imgeleri, arzunun bastırılmasıyla, nihailiği kendi güçlendiricisi olan toplumsal yaşamın kısıtlamaları arasındaki bir karşıtlığın bilincini güçlendirmiştir. Bu iki karşıt kuvvet arasında, biri neredeyse sürekli bir şekilde ötekine egemen olur ve büyük bir kısmım bilinçaltının diğer öğeleriyle karıştığı içine atma hapishanesine kapatır. Özgür bir bireysel öznenin kendisini inşa edebileceği mekan kısıtlıdır ya da hiç yoktur. Toplumsal düzenin etkisi o kadar güçlüdür ki, arzuların ve yaşamsal güçlerin akabilmesi için duvarlarında bir gedik açılması gerekir. Kadınlar için serbest mekan daha da kısıdıdır, çünkü onların libidosu toplumsal üreme işlevine dönüştürülme eğilimindedir. Kamusal yaşamda hüküm süren toplum düzeni, kadınların özel yaşamlarında hüküm sürmesini sağladıkları düzen tarafından tamamlanır ve güçlendirilir: üreme işini yerine getiren kadınlar, babalık adına iktidarım kabul ettikleri erkeğe güvenlik de sağlarken, özellikle de çocukların eğiticisidir. Yuvaya egemen olan kadın ve erkek egemen düzen gibi imgeler düzenli bir biçimde özel yaşamla kamusal yaşamın ayrılmasını destekleyecektir.

Söylenen sözleri hemen yorumlamaya kalkışmadan, ama görünmez hale gelenle, kendi üzerine odaklanmış bir benle, cinsiyetin kısmen ötekiyle bir ilişki keşfederek, kısmen de dış nesnelerle tüm özdeşleştirmelere karşı mücadele ederek, yani narsisizmden kaynaklanır gibi görünen ama aslında suyun aynasının bize yansıttığı görüntüde benliğin aranmasından çok benliğe dönüş olan bir şeyi geliştirerek, cinsellik haline dönüşmesi aracılığıyla benliğin inşasıyla karşı karşıya kalmaya da hazır olarak, kadınları dinlemekle edindiğimiz deneyime geri dönmek gerekir.

Her gün, eğer kulaklarımız ve gözlerimiz dikkatli olursa duyduğumuz ya da gördüğümüz, en güçlü bir şekilde oluşturulan söylemlerin bize ilan ettiklerinden o kadar farklıdır ki, varsayımlarımızı formülleştirmekte zorluk çekeriz. İncelenen alan genellikle, tikel oyuncuların denetimlerinden aynı ölçüde uzak güçlerin, bir yanda yasayla, diğer yanda itkilerin, bir yanda süper egoyla diğer yanda idin arasındaki çatışmanın egemenliğindeymiş gibi gösterilir. Bu da egoya, daha doğrusu “ben”e belirsiz bir yer bırakır, o kadar belirsiz ki, öznenin kendine özgü bir varlığının olmadığım, itkilerle düzen arasındaki kopuş çizgisinden başka bir şey olmadığım düşünme eğilimi doğar. Bu yorumun çok ötesinde, incelenen alanın bütünü içinde bir benin, onu güçsüzlüğe ve yanlış bilince indirmek için düzenler kururmuş gibi duran güçlerden hareketle kendini inşa eden kişisel bir öznenin ortaya çıktığı ve kendisini olumladığını görüyoruz. Ama genellikle başka bir güzergah seçme eğiliminde oluruz: cinsel arzu daha az bastırılır; sıklıkla kişisel yaşamı ve kamusal alanı kaplar. Buna paralel olarak, düzen, otorite savunucusu baba yasası imgeleri dağılır, özellikle de küreselleşme olarak da adlandırılan aşın kapitalizmin zaferi toplumsal düzenin kendi eylemini yıktığı ve tüm otorite biçimlerinin yerine piyasa ve çıkarı koyduğu için. Normsuz, otoritesiz, özgürleşmiş libidoyla iç gerginlikleri yatıştırma gereksinimi arasına bir sınır koymaktan aciz bir toplumun oluşmakta olduğuna tanık oluyoruz. Böylece, geleneksel anlayışlara en uzak noktada dururuz, ama görmek istediğimizden, yani cinsel gereksinimi cinselliğe ve kendini dünyanın fethinin yerine koyabilecek benliğin inşasına dönüştüren hareketten de aynı ölçüde uzak kalırız. İşte o zaman herkesin bireysel yaşamında, cinsiyeti cinselliğe ve otorite saygısını da kendi kendini özne olarak yani herkesin kendi üzerinde taşıdığı değer yargılan kaynağı olarak inşa etme iradesine dönüştüren bir özne oluşur.

Benliğin arzu varlığı olarak ve bilinç varlığı olarak yara alması, tam da toplumsal düzenin yıkılmasını ve itkilerin kurtuluşunu andığımız sırada, neden kadınlarda, erkeklerde olduğundan hem daha iyi hem de daha gönüllü bir şekilde işler? Bunun nedeni öncelikle —belki de en başta— kadında hem yaşamın hem de yaşamın üremesinin mevcut olması, bunların her birinin kadının bedenini, erkeğin bedenini olduğundan daha fazla etkilemesi ve en yüksek güçlerine hamilelik sırasında erişmeleridir. Sorguladığımız kadınlar, (doğumdan ve annelikten çok) hamileliği kadın olarak yaşamlarının en güçlü deneyimi olarak gösterdiler. İki deneyim birbirini tamamlar: bedenlerinin dönemsel tezahürlerinde kendisini hissettiren biyolojik varoluş ve bu birincil anneyle kaynaşma halinde doğan (kız ya da erkek) çocukların, anneyle olan ilişkisi. O zaman, birçok kadının kendisini anne olarak hissetmediği veya anne olmak istemediği, ya da bazılarının, dönemsel olarak adet görmelerini psikolojik etkileri olabildiğince azaltılması gereken bir hastalık olarak gördüğü itirazı ortaya çıkar. Ama, üyelerinin hepsinde benzer tepkilerin, duyguların, fikirlerin doğmasına hangi kategori neden olabilir ki? Buna karşılık, bu iki deneyime ve üremede sahip oldukları işleve gerçekten de kayıtsız kalan çok da kadın bulamazsınız. Buna karşılık, güç kaybeden, kadınların kendi toplumsal rollerine olan bilinçleridir. Bugün, Vichy yönetimi sırasında uygulanan formüllerin kullanılabileceğini düşünmek zordur. Kadınlar, en azından erkekler kadar kendilerine, en iyi durumda da kendi kendilerinin üretilmesine odaklanmıştır ve topluma karşı sahip oldukları varsayılan görevler adına kişisel yaşamlarını ilgilendiren kararlar almayı reddederler.

Bizi en merkezi çözümlemelerimize bizi götürecek yol böylece çizilmiş olur. Kadınlar, toplumun onlara yüklediği rollerden, erkeklere göre daha fazla uzaklaşmıştır; böylece sürekli bir şekilde toplumsal normlara direnenlerle karşı karşıya yaşarlar ve daha çok antropoloji olarak adlandırılabilecek temel bir deneyimden ortaya çıkarlar. Kadınlar, erkeklerden daha çok, yaşam ve ölüm kuvvetleriyle birlikte, cinselliğin hep tamamlanmamış inşası karşısında ve doğurdukları çocukların imgesiyle haşır neşir olarak yaşarlar. Böylesi formüller, kadınların toplumdaki rolleriyle, özellikle de kimi zaman yüksek mesleki niteliklere sahip, kimi zaman da yomcu ve monoton olan işleriyle özdeşleşen erkeklere göre aşağı olduğu fikrini altüst eder.

Ama çözümlememizin gerçekleştirdiği en önemli altüst oluş, cinsiyet bir hapsolma iken, cinselliğin benliğin inşasının ana ortamı haline gelmesidir. Kadının bedeni işlevlerini, dolayısıyla da görevlerini tanımlıyordu; artık kurtuluşun bir aracı ve dili haline gelir, cinselliğin cinsiyetten hareketle inşası da bedensel, ruhsal, cinsel, estetik ve ahlaki deneyimin tüm safhalarının bütünleşmesiyle işler. Bu dönüşümler kimileri tarafından, halk arasında evvelce zengin ve eğitimli, toplum yaşamının merkezinde yer alanlarla sınırlı bazı davranışların genelleşmesi olarak yorumlandı. Sık sık öne sürülen —seçkinci bir toplumdan ki de toplumuna geçişi onadığından hiçbir yenilik içermeyen— bu mantık, inandırıcı olamaz. Öncelikle, “halk” kesimlerinde, işçi ya da yevmiyeci kadınlar zenginlikleri onlara daha fazla özgürlük sağlayacakmış gibi duranlardan daha fazla özgürlük kullandıkları ve özellikle de fahişeliğin her yerde, kadınların (daha ender olarak da erkeklerin) bedenlerinin para karşılığı kiralanmasına dayanması gibi, kadınların aşağılığı ve boyun eğmelerinin işaretleri toplumun üst kesimlerinde alt kesimlerinde olduğu kadar görüldüğü için. Kadınların genel bir kurtuluşundan söz edilemez. Var olan gerçekler, böylesi olumlamalara direnmemize neden olur. Yeni olan, kadının, kendi kendisinin, tüm kaynaklarının, özellikle de kendisine bir cinsellik seçme ve geliştirmekte kullandıklarının seferber edilmesi aracılığıyla inşası yoluyla kendi kendisiyle olan bir ilişkisinin güçlendirilmesi ve yaygınlaşmasıdır. Kadınların kendi kendilerine olan güvenleri, kişisel yaşamlarında cinselliğe verdikleri önemden ayrılamaz.

Cinselliğin oynadığı bu rol, olası ifade biçimlerinin çeşitliliğini akla getirir. Ama gene de cinsel uygulamaların kesin bir betimlemesinin sunulabilmesi gerekir ki, soruşturmalar kadınların (ve erkeklerin) kendi davranışlarına verdikleri anlamı nadiren aydınlattığından, bu zordur. Lezbiyenler üzerine tanıklıklar da, geyler üzerine olandan daha azdır. Bu da bizi, kadınların erkeklere göre en eski davranış modellerinin egemenliği altında daha fazla kaldığını ve bu doğrultuda, lezbiyen çiftlerin daha istikrarlı ve tekeşli olmalarına karşın, geylerin büyük bir bölümünün daha çok eşe sahip olduğunu düşünmeye itebilir. Doğru ya da yanlış, bu olumlamalar kadınların ve erkeklerin geleneksel betimlenmelerinin nasıl bir güçle desteklendiğine tanıklık eder, ama burada sunulan ve bizim gözlemlerimizden kaynaklanan varsayımı zedelemez: şöyle ki, erkeklere göre, kadınlar benliğin inşasının aracı olarak cinselliğe daha fazla önem verirler ve tersine, erkeklere göre kadınlar toplumsal rolleriyle daha az özdeşleştirilirler.

4.       Geyler ve Lezbiyenler

Toplumsal cinsiyetlerin dönüşümünde ve dolayısıyla da kadınların durumunda eşcinsellerin önemi, en başta kadın ve dolayısıyla da erkek yaşamının veçhelerinin (cinsiyet, aşk, çift, aile) birliğine karşı saldırılarından kaynaklanır. Burada artık, eşcinsel deneyimlerin ayrıntılarına ve çeşitliliğine olduğu kadar, karşıcinsel deneyimlerinkilere ve bunların eşit ya da üstün çeşitliliğine girmemize gerek yoktur. Önemli olan, eşcinsellerin takındığı özgün roldür: en başta, drag queenlerle zirvesine ulaşan tüm travestilik biçimlerinin güçlü bir biçimde etkisinde kalan, rollerin çiğnenmesi ve altüst edilmesi rolü. Bu davranışlar, “doğa karşıtı” yani evliliğin esas işlevi olan üremenin önceliğine karşı tavırları ve aşkın ancak bir ailenin yaratılmasıyla sonuçlanabilecek bir ilişkinin başlangıcı olarak doğrulanabileceği fikrine dayanarak, Katolik Kilisesi tarafından özellikle şiddetli bir biçimde mahkûm edildi. Ama, giysilerden tıbbi reçetelere her şeyin yapay olduğu bir toplumda, bu doğaya karşı hareket etme suçlaması gücünden çok şey yitirdi. Cinsel adetlerin ve uygulamaların çeşitliliği de eşcinsellerin yalıtılmışlıklarını azalttı. Ama bunların özerk hareketi önceleri az ya da çok Marksizm’den kaynaklanan devrimci öğretilerin içinde kısılıp kaldı. Elleri sonradan derinden değiştiren, batı ülkelerini vuran haliyle AIDS salgını oldu. Televizyon izleyicileri hasta erkekleri, oğullarını tehdit eden ölüm tehlikesinden çeken anneleri, ama aynı zamanda da dayanışma tavırlarım görme olanağına sahip oldu. Bu ülkelerde AIDS sistemli bir şekilde öldüren bir hastalık olmaktan çıkıp, kronik, ciddi, tedavisinin karşılanması zor bir hastalığa dönüşünce, eşcinsellerin görüntüsü değişti: onlar artık doğa karşıtı olarak suçlanmaz oldu, bir yandan acıları paylaşılırken, diğer yandan da önleyici önlemler almaları (safe sex) yönünde baskıya başlandı.

Bu dramatik anlardan başlayarak, eşcinseller törelerin dönüşümünde tanınan oyuncular oldu. Özellikle de geyler cinsel davranışlara bir çeşitlilik imgesi kattı. Ama bu, en aşın ya da tahrik edici gruplarda ve San Francisco’nun gey mahalleleri, New York’ta East Village ve Paris’te Marais’de görülen uygulamalarca kısmen yalanlandı. Lezbiyenlerin görünebilirliği hep daha zayıf oldu, ama iç farklılaştırmaları da aynı tarzda artar. Bir yandan bütünleşmiş bir cemaat imgesine uyarken, queer eleştiriyi sahiplenmek çelişkili olmaz mı? Gerçekte, toplumsal cinsiyete bağlı tüm kategoriler zayıflıyor ve parçalanma ya da yok olma eğilimi gösteriyor.

Gene de, bu kategorilerin hangi davranış düzeyinde tanımlandıklarını belirlemek gerekir mi? Eşcinseller söz konusu olduğunda, önemli olan onları bir “toplumsal cinsiyet” olarak düşünmemek, onları bazı karakter özellikleri ya da bazı meslekler gibi bazı cinsellik biçimleriyle özdeşleştirmemektir. Onlar hakkında sahip olunan imgeler, hemen hemen hep ret ya da en azından marjinallik ve aşağılık simgeleriyle yüklüdür. Hep bu basmakalıpların ve önyargıların zayıflamasından söz edilir ve her yerde eşcinseller hakkında sempati ve saygı ifadeleri duyulur; ötekinin, ne kadar uzakta olursa ve özellikle de genel bir kategoriye ait olduğunda o kadar iyi kabul edildiği, ama insanın kendisinin öteki ile olan ilişkide, özellikle de aile bağları çerçevesinde işin içinde olduğunda direncin arttığı olgusunun burada yinelenmeyeceğinden emin olmak istenir. En azından eşcinselliğin toplumdaki imgesinin, karşıcinsellerin imgesi gibi zayıflamaya ve parçalanmaya aday olduğu söylenebilir mi? Hatta giderek eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki duvarların alçaldığına tanık olacak kadar?

Tersine, cinsiyet kategorileri arasındaki farklılıkların zayıflama eğiliminde olduğunu gösteren hiçbir belirti yok. Giderek artan sayıda birey çiftcinsel tavırlara sahip olsa ya da queer’in önerdiği, daha açık bir cinsel yaşam modeline yanıt verseler de, toplumsal cinsiyetlerin zayıfladığım ve cinsiyetlerin güçlü bir kimliğe sahip olmayı sürdürdüğünü olumlamakta hiç bir çelişki yoktur.

Ne olursa olsun, geylerle lezbiyenlerin özgül davranışları olduğunu düşünmek için hiçbir neden yoktur. Gey ya da lezbiyen, eşcinsellere karşı sahip olunan önyargı biçimleri içinde yıkılması en zor olanı, sanki eşcinsellik kimsenin karşıcinsellere yakıştırmaya eğilimli olmadığı eksiksiz bir kişilik ve eylem türünü tanımlarmış gibi küresel imgelerin yaratılmasıdır. Aslında, eşcinsellerin imgesi toplumsal ağırlıklıdır ve bu da cinselliğin anlamındaki değişmedeki rollerini zayıflatır.

Paralelliği güçlü bir şekilde tartışma konusu edilen iki kategori olan geylerle lezbiyenler arasındaki fark, bir erkek seçen bir erkeğin aynı zamanda, istese de istemese de, bir iktidar konumuna sahip olan ya da olmuş olan birini seçmesidir. Okullarla, askeri birimlerle ya da spor takımlarıyla özdeşleştirilen eşcinsel imgelerin de anımsattığı gibi, bu özgüllük geylere kendi kendileri hakkında güçlü bir olumlama (gay pride) sağlar. Kadınlara gelince, Adrienne Rich bir continuum lesbierf den söz eder, yani cinsel ilişki olmadan yaşanan sevgi ya da arkadaşlık ilişkisiyle bizatihi cinsel ilişkiler arasında net sınırların yokluğundan. Leo Bersani tarafından Homos (1995) içinde kullanılan “aynılık (homoness)*” mevhumunu kadınlara uygulamak, erkeklere uygulamaktan daha kolaydır. Lezbiyenlerde tahakkümcü ya da kibir olumlayan bir irade yoktur, ama onlar da bir yandan bu aynıya yakınlık duyma hissine sahip olurken, diğer yandan da aynıyı aramaya indirgenemeyecek bir eşcinsel arzu duyarlar. Bu nedenle lezbiyenler bu adı da reddeder ve “kadın olarak tanınan kadınlar” diye adlandırılmayı yeğlerler. Nihayet, daha geniş bir düzlemde, eşcinsellik (ve dolayısıyla da karşıcinsellik) üzerine söylemler iki türden tanımın karışımından kurtulamamıştır: bir yandan eşcinsellerin bir cinsellik türü tarafından tanımlanan bir kategori olarak olumlanması, diğer yandan da, üçüncü cinsiyetten ve benzerlerinden söz edilmesine neden olan, erkek ve kadın cinselliği arasında bir sırrının yokluğu fikri. Tanınma ve haklar mücadelesi daha çok ayrılıkçı bir anlayışa dayanırken, bu “toplumsal” aşama bir kez aşılmaya görsün, “toplumsal cinsiyetler” arasında sınırların yokluğundan daha çok söz edilmeye başlanır ki, bu da queer eleştirinin erkek ve kadın kategorilerini reddeden aşın biçimlerine kadar varabilir. Bu sürekli karmaşıklık, hatta karışıklık Eve K. Sedgwick tarafından Epistemology of tbe Closet (University of California Pres, 1990) içinde dikkate değer bir biçimde çözümlenmiştir. Üstün olarak düşünülen kategori olarak erkekler, bütünleştirici bir yaklaşımı öne çıkarmaya, yani kadınlarda ve erkeklerdeki “eşcinsel eğilimler”in tanımını olabildiğince genişletmeye eğilim gösterirken, kadınların daha savunmacı bir tavra sahip olacakları ve kendilerini bir azınlık ya da ötekilerden farklı bir grup gibi tanımlayacakları düşünülemez mi? Bu da eşcinsel kadınlar kendi içine kapanırken, geylerin daha büyük bir görünebilirlik peşinde olmalarım ve kendi kategorilerini daha geniş tanımlamalarını açıklayabilir. Ama bu varsayımlar, Eve K. Sedgwick’in merkezi fikri, yani eşcinsellerin tanımlanmalarında göründüğü kadarıyla aşılması olanaksız bir tutarsızlık olduğu fikrinin yanında, yalnızca ikincil bir öneme sahiptir. Bu da, eşcinsellerin kendileri hakkındaki düşünceleri etkinleştikçe, kadınların kültürel dönüşümlerindeki ve tarihsel anlamlarındaki yerlerinin artmasını açıklar, ki bu da, eşcinsellik, özellikle de kadın eşcinselliği temasının topladığımız tanıklıkların ve kendi çözümlemelerimizin içinde görece az yer almaşım açıklar. Ama bu da “kurtuluşlarının” öneminin önemsizleştirilmesine neden olmamalıdır.

’ Leo Bersani tarafından geliştirilen, ilişkilerin karşıtlık çağrıştıran bir hiyerarşi içinde değil, tam bir eşitlik halinde oluşmasını açıklayan terim, (ç.n.)

5.       ikideğerlilik

Kadınların davranışlarına özellikle iyi oturan ve kullanımı toplumsal yaşamın bir çok alanına yayılmış olan ikideğerlilik kavramım burada işin içine sokmak gerekir, ikideğerlilik, iki karşıt konum arasında bir tercihin reddedildiği, bu karşıt konumların her ikisini de korumanın ve birleştirmenin kaçınılmaz gözüktüğü ve böylece eylemde bulunanları, bunlardan hiç birini tam anlamıyla benimseyemedikleri için, tüm davranışlarından hoşnutsuz olmaya iten durumlarda söz konusudur. Aynı zamanda, eksik tercihlerin bileşiminin olası çözümlerin en iyisi olduğunun, buna karşılık her durumun bir tek yanına tam katılımın çok olumsuz sonuçlar doğurabileceğinin ve ikideğerli davranışların tercihiyle saf dışı bırakılabilecek ya da sınırlandırılabilecek krizlere neden olabileceğinin de bilincinde olmak gerekir. Sorgucuların yaşamlarında önceliği mesleki etkinliğe mi, kişisel etkinliğe mi vermeyi arzuladıklarım sordukları genç İtalyan kadınlarının durumu, klasik örnek haline gelmiştir, onlar da önce anlamadıkları iddiasıyla sorunun yinelenmesini istemiş, sonra da ikisi arasında bir tercih yapmak istemediklerini, her etkinlik alanında kısmi bir katılımın diğer alanlardaki başarılarım köstekleyeceğini bildikleri halde (çalışan kadın bilir ki, özel yaşamındaki önemli bir olay işine ara vermesini gerektirdiğinde meslek yaşamı tehlikeye girecektir; aynı şekilde, çalışan anneler çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenemeyecekleri endişesini taşır), onları birleştirmek istediklerini ifade etmişlerdi. Ama hepsi de iki yaşamı birleştirmenin gerekli olduğuna karar vermişti.

Uyuşmaz olarak değerlendirilen iki davranış arasındaki radikal tercih karşısında ikideğerli davranışların öneminin giderek artması, o kadar derin bir kültürel dönüşüme işaret eder ki, içinde bulunduğumuz dönemin kadın davranışlarının çözümlemesinin merkezine yerleştirilmesi gerekir. “Ya... ya da ...” tarzında bir karşıtlıkla tanımlanan davranışlar, toplumun veya tarihin belli bir betimlemesince yönlendiriliyordu, halbuki merkezi konumu sisteme değil, böylece toplumsal bir katılım biçimini kişisel bir özerklik biçimiyle birleştirmek zorunda olan ve birleştirebilen oyuncuya veren ikideğerlilik teması, her türlü tarih “yasasını” veya her türlü işlevselci toplumsal düzen anlayışım bir kenara atar. Her birey bir durumu o durumun “anlamına” göre değil, kendisine göre değerlendirdiği andan başlayarak, bu durum ona ikili, aynı anda hem iyi hem kötü, hem geleceğe hem de geçmişe dönük olarak görünür. İşte bugün bizim başımıza gelen tam da budur. Gelişme hem yaşama, ama hem de ölüme hizmet eder. Demek ki, ikideğerlilik iki karşıt konum arasındaki bir tereddüde, hatta ikircikli bir durum için akılcı bir çözüme tanıklık etmez. A. M. Calabro gibi, Simonetta Tabboni de, bu kavramın Simmel, Elias, Metron ve yakın zamanda Baumann’daki uzun geçmişini ele alarak, böyle tanımlanırsa olumlu ya da olumsuz yargıların tamamen bir yanda ya da diğerinde yer almasının çok ender olduğu hemen hemen tüm tarihsel durumlara uygulanabilecek olan bu mevhumun bu çok zayıf, çok muğlak kabulünü bir kenara atmışlardır. İkideğerli yargının aslı, tersine, karşıt ama aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz unsurlar içeren konumlar arasında bir tarafı tutmaktır, ikideğerlilik durumunda seçmek zorundayız ve bunu yalnızca “tarihin anlamının” olmadığını kabul ederek ve durumları artık değerlendirilen duruma ait olmayan, her zaman için o ya da bu biçimde oyuncuya değerlendirme ilkesi olarak başvuruda bulunan bir dış değerlendirme ilkesine gönderme yapan kıstaslara göre değerlendirmede bulunarak yapabiliriz. Dinsel düşünceler işte bu anlamda ikideğerlidir, çünkü gerçeklikte hem semavi, kutsal ve ruhsal olanın izini, hem de bu izi gizleyen ve bizi onun gösterdiği yönde hareket etmekten alıkoyan düşüşün, kötünün ya da zayıflığın izini bulurlar.

Şu “modern” dünyada, en yüksek ikideğerliliğe sahip mevhum liberalizmdir. Yalnızca aynı anda sorumlu oyuncuların özlemlerini olduğu kadar ekonominin denetlenmesinin ortadan kalkmasını da karakterize ettiği için değil, toplumsal bağların ve güvencelerin aynı anda hem kurtarıcısı, hem de yıkıcısı olduğu için. Sıklıkla liberal olarak tanımlanan davranışlarımız, bu sözcüğün iki anlamı arasında bir tercihte bulunamayacaklarım, olası en iyi tercihin bu iki anlamın birbirinden ayrılamaz olduğunu kabul etmek olduğunu, yani bu tercihin tam bir tatmin sağlayamayacağını, ama bu tercihi reddetmenin felakete neden olacağım bilir. Burada F. W. Taylor’ın bunun tam tersine, sanayi üretiminde bir om best wajin, bir tek iyi çalışma yolunun olduğu iddiasını anımsatmamak mümkün müdür? Bu konumu benimsemişti, çünkü yalnızca endüstriyel akılcılık terimleriyle düşünüyordu ve emekçileri yalnızca uzmanlar tarafından alınan akılcı kararlan uygulaması gereken edilgen araçlar olarak görüyordu.

Liberalizm hakkında söylenmiş olanlar, sosyalizm için de, Jean-François Lyotard’ın haklı olarak klasikleşmiş sözleriyle sonunu ilan ettiği “büyük anlatıların” bütünü için de geçerlidir. Bunların en güçlü olanı, devriminkidir. Bugün, birçok ülke, 17. ve 18. yy.ların büyük örneklerinden, otoriter rejimlere son veren 20. yy.ınkilere kadar, kurtarıcı devrimlerini kutluyor. Ama aynı zamanda, devrimlerden söz edip de aklımıza Terör’ü, gulag’ı ve Çin toplama kampların agetirmememiz mümkün değil. Büyük anlatılar silindi; tarihin felsefeleri yalnızca kuşku ve aşağılama hisleri uyandırıyor ve tarihi kendisine göre değil, insan haklarının hedef olduğu saygı ya da aşağılamaya göre değerlendirmeyi (kuşkusuz zorlukla) öğreniyoruz.

İkideğerlilik fikrini benlik kaygısı ve öteki kaygısı gibi karşılıklı bağımlı karşıt gereklilikleri, ya da çeşitliliğin kabulüyle bütünleşme iradesini gösterecek şekilde genişletebileceğimiz doğrudur. Ama bu durumda bizi tarihin felsefelerinden sıyırma ve evrimin anlamına aldatıcı bir başvurunun yerine de bizatihi oyuncunun ve toplumsal değişmelerin ortasında kimliğini inşa etme yeteneğini başvuruyu koyma gücünü de elinden almış oluruz.

Perspektifte nasıl da bir genel altüst oluş! Dünyaya odaklanmışken, birden bire kendimize odaklandık. Ama, bu büyük değişiklikten, konu kadınlarken neden söz ediyoruz diye sorulabilir. Bu büyük değişiklikte, erkeklerden fazla ne yapıyorlar ki? Bu zor soruya öncelikle soruşturmamızın esas bulgusunun, kadınların kendi üzerlerine bilinçlerinin gücü olduğu yanıtını vermek gerekir. Bu kadınlar geçmişin karşısına bugünü, köle kadınların döneminin karşısına özgürleşmiş kadınların dönemini koymadılar. Buna çok şaşırdım, çünkü yaşamımın büyük bir kısmım tarihe inanan bir toplumda geçirdiğim için, ben de kendiliğimden bu terimlerle konuşuyordum. Kadınların durumlarım bir evrimin belli bir aşamasının varsayılan anlamına göre değil, kendilerini bu durum içinde inşa edebilme yeteneklerine göre değerlendirdiklerini kabul etmeliydim. Dinlediğimiz kadınlar ne ilerlemeden ne de gerilemeden söz etmiyordu. Halbuki erkekler, dolayısıyla da tekeline sahip oldukları kamusal söylemler, sürekli bir gelişmenin karşısındaki tehditlerden kaygılandıklarında bile, hemen hemen hep bu terimlerle konuşur.

Bu gözlem o kadar garip duracaktır ki, okuyucu kuşkusuz bunu kabul etmekte zorluk çekecektir. Belki de dinlememizin ya da yorumlamamızın niteliğinden kuşkuya düşecektir. Kadınların, durumlarının evrimi üzerine tarihsel bir yargıda bulunacaklarına inanmak için benim herkesten fazla nedene sahip olduğum için, bunu anlamam kolay olurdu. Onlara evrimci türde bir çözümleme sunmak için ben şahsen ısrar ettim, çünkü feminist ve postfeminist söyleme en iyi uyduğunu düşündüğüm açıklama buydu. Ama bu sürpriz, bu beklenmedik yalanlama, bizi gözlemlerimizin en önemli sonucuna ulaştırır, yani bir kadının cinsellik yoluyla kendisini inşa edip değerlendirmesine; çünkü cinsellik, arzunun amacı haline gelen kendi kendisinin kurucusu özneye dönüşmesi, bireyin içindedir, halbuki kurtuluş, gelişme ya da sadece ilerleme fikirleri, durumun hatta tarihin anlamı fikrini ortaya atar. Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hala nerdeyse yoktur.

Kadınların koşullarının her türlü tarihsel betimlemesinden uzaklaşılmasına bizatihi tanıklık eden cinselliğe bu sürekli göndermeyi işitebilmemiz için, onlara sözlerine ayrılmış bir mekanı sunmamız gerekti.

Yalnızca —varlığından kuşku duyulmaması gereken— kurban kadından değil, eşitliğini yavaş ama emin adımlarla fetheden ve aklın, hesabın ve tekniğin davranışlara egemen olduğu kamusal alana girebilmek için ev yaşamının gölgesinden çıkan kadından çok uzaktayız. Kadınlar kendi kendilerini değerlendirmenin güvenilir bir aracına sahiptir, yani cinsel arzunun cinselliğe dönüşmesi aracılığıyla kendi kendilerini inşa etmiş olma bilinci. Kadınlık koşulu denilen şeyin dönüşümleri söz konusu olduğunda en azından iki değerli olmalarının nedeni budur. Çünkü, eşitliğe doğru bir yürüyüş içinde olduklarında konuşacakları gibi konuşmayacaklardır. Evet, önemli gelişmeler elde edilmiştir, ama ulaşılacak amaç hala çok uzaktadır ve hiç kimse ne zaman ulaşılacağını söylemeye cesaret edemez. Kadınlar bugün hala çok eşitsiz ve özellikle de siyasal temsil işlevlerine ulaşımın onlar için çok zor olduğu bir toplumda yaşıyor. Benliğin cinsellikle inşası fikri ve eşitliğe doğru sürekli bir ilerleme perspektifi birbirine zıt yaklaşımlardır. Erkekler, üstünlüklerine son vermelerine neden olacak güçlü nedenlere sahip değildir. Tersine, kadınlar evrimcilikten ve ilerlemecilikten kopup, bizi bir dünya görüşünden bir benlik anlayışına geçirecek radikal bir başvuru değişikliğine doğru ilerliyor.

Bu bireyselci girişim, çıkarın ya da zevkin kovalanmasına indirgenmekten çok uzaktır; bir etiğin, yani herkesin kendisiyle, ötekilerle ve bu ahlaki yönelimi hayata geçiren kurumlarla olan ilişkilerinin normatif bir anlayışının ve dolayısıyla da ona bir toplumsal biçim veren anlayışın temelidir. Böylece, kadınların kendileriyle olan ilişkilerini erkeklerle olan ilişkilerinin ve dolayısıyla da bileşimi ne olursa olsun sadece olduğu gibi kabul edilen bir çiftin ya da bir ailenin oluşmasına yol açan tüm toplumsal ilişki biçimlerinin üzerine koyma tercihlerinin gücü açıklanmış olur.

Kişisel ahlaktaki bu büyük altüst oluş hakkında eksiksiz bir görüş sahibi olabilmek için, kadınların düşündüklerine —özellikle de erkeklerden ne beklediklerine— erkeklerin yanıtını bilmek gerekir, ama bizim araştırmamız bu sorulara yanıt getirmez, bunu aydınlatmak için, erkekler tarafından üretilen ya da erkeklerle kadınların arasındaki karşılaşmaların içeriğini anlatan belgelere gerek vardır.

Kesin olan, kadınların güçlü bir şekilde kendi kendilerini tanımlamalarını artık erkeklere göre yapmama eğiliminde olduklarıdır, hele onlara ayrılan toplumsal ya da psikolojik işlevlere göre hiç yapmazlar. Hatta en derin hareketleri, kendilerinin erkeklere göre yapılan tanımlarını reddetmektir. Herhalde yaşanması erkekler için, kadınlar için olduğundan daha zor bir durum. Kadınlar, kişisel cinselliklerinin önceliğini olumlayarak, egemen modele uyan erkeklerin davrandığı gibi davranırlar. Demek ki, kadınların tarafından, ciddi sorunlar yaratmaktan da geri durmayan bir karşılıklılık beklentisi var; çünkü bu, açıkça her türlü ortak yaşam türünü kırılganlaştırır: o kadar uzun bir süredir kadınları erkeklerle olan ilişkileriyle tanımlamaya alışmış olan erkekler nasıl olacak da kadınların tutumlarını anlamak ve öngörmekte giderek artan bir güçlük çekmeyecekler? Erkeklerle kadınlar arasındaki bütün cinsiyet ilişkileri biçimlerinde algılanan rahatsızlığın nedeni de budur.

Bazı ülkelerde kadınların cinsel eğitimi, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkideki bu altüst oluşa uygun olarak bir dönüşüm yaşamıştır. Bu, seksologlarda ve psikologlarda olduğu kadar kadınların kendilerinde de klitorise yeni yeni verilen önemde görülebilir, halbuki erkeklerin dikkati vajinaya yöneliktir. Bunun anlamı, kadınlar giderek daha fazla klitoris aracılığıyla —hatta vajinaya hiç girilmeden— orgazm olmaya yönelmektedir. Bu da törelerde bir sarsılma ve görüşmelerimiz ve tartışma gruplarımız aracılığıyla algıladığımız değişmelerin en genel anlamının somut bir ifadesidir. Fransa’da ve daha birçok ülkede, betimlemelerin ve uygulamaların dönüşümü daha yavaş ve tereddütlü olmakta. Hatta cinsel eğitimin, kişiliğin oluşmasının merkezinde olmasına karşın, cinselliğin psikolojik boyutlarına hiç girilmeden yalnızca biyolojik bilgiler verilmekle sınırlandırıldığı sıklıkla görülür. Halbuki, cinselliğin her veçhesiyle bir kültürün yönelimlerinin doğası arasında var olan çok doğrudan bağların fark edilmesi çok da acildir. Araştırmamız (ve başkaları) tarafından üretilen belgeler bu bağların varlığını açıkça ortaya çıkarır ve toplumsal müdahaleler de kişiliğin oluşmasında ve kişilerarası ilişkilerde cinselliğe daha fazla yer verilmesine yönlendirmelidir.

Toplumlarımızı betimlemekte, ahlaki modellerin yozlaşmasından ve cinselliğin sevgi ve kültür açısından yoksullaşmasından söz edildiğini çok sık duyuyoruz. Bu nedenle, sıradan seslerin dinlenmesi gereklidir, çünkü söylediklerinin yeniliğine hızla ikna olunur. Kadınları tanımlayan, onların kadın özne olarak yaratılmalarını, toplumsal koşullardaki ayrılıkların ve dili kullanmadaki becerinin ötesinde ana koşul haline getiren bir tavır altüst oluşudur, bir toplumsal işlev ya da kültürel modeller değil. Söz konusu olan gündelik sözlerin anlaşılması olduğundan, talep edilen ve arzulanan değişiklikler önemli bir hale gelir.

Sonuç

Kadınların durumu feministlerin eylemleri sonucu dönüştüğü için, kadınların durumunu feministlerin azar azar ortadan kaldırmayı ya da en azından zedelemeyi başardıkları bağımlılıklara indirgeme eğiliminde oluruz. Halbuki, dinlediğimiz kadınların genellikle olumlu içeriklerini kavrayabilmek için, kadınların yaşamlarım erkek egemenliğinin etkilerine indirgemekten kaçınmamız gerekir. Açıkça belli olan bu şeyin anımsatılması, eleştirel bir çözümlemenin gerekliliğini azaltmaz, ama duyduğumuz olumlayıcı ve güvenli yanıtların neden olduğu şaşkınlığı yumuşatılmasına katkısı olur.

Burada sunulan çözümlemeler genellikle, kadınların koşullan ve eylemi üzerine zengin literatürde okuduklarınızın çoğundan hayli farklıdır. Ama o çalışmalarda da, varolmamaları durumunda kadınların oluşmalarının çok zor hale geleceği destekler bulunur. Önermelerimi desteklemek amacıyla iki önemli örneği ele alacağım.

Birincisi, giderek daha çok sayıda gördüğümüz, kadınların hedef oldukları şiddete ayrılmış çalışmalardır. Sıklıklarının artıp artmadığım kestirmek güçtür, çünkü başka birçok yerde olduğu gibi burada da, toplumsal istatistiklerde bir suçun bildirilmesi eğilimi, bir çok nedene bağlı olarak değişkenlik gösterir. Ama dikkatleri kadınlar üzerine çeken ve toplum yaşamı anlayışımızı etkileyen bu şiddet eylemlerine giderek artan bir önem atfederiz. Daha birkaç yıl öncesine kadar, aile içi şiddet hatta aile içi tecavüz kategorileri ayrılmış değildi ve kadınların hedef olduğu şiddet söz konusu edildiğinde, bunlar faillerin düşük iktisadi ve eğitim düzeyleriyle açıklanıyordu. Artık bunun gerçeği yansıtmadığım, kadınlara uygulanan şiddetin ve kızlar, eşler ve hayat arkadaşlarının esas kurbanlarım oluşturduğu ensestin çok daha yaygın olduğunu biliyoruz. Erkeklerin uyguladığı bu şiddetin bilinci, bizim kadınların kurtuluşu ve erkeklerle eşitliklerine doğru yavaş, ama kesin ilerlemeden söz etmemizi engelliyor.

Kimileri toplumsal hiyerarşilerin ve statü tanımlarının çözülmesinin etkilerinden söz ediyor; ama bu olası açıklamaların yalnızca biri. Bu tespitten alınacak ilk ders, tarih hakkındaki her türlü ilerlemeci felsefeden vazgeçilmesinin gerektiği; bu da bizi, yukarıda sözünü ettiğim, çözümlemenin altüst edilmesine zorunlu bırakır. Kadınların eylemi tarihin anlamıyla açıklanmaz; tersine bizi ikideğerlilik terimleriyle tarihsel durumdan ve evriminden söz etmeye, dolayısıyla da erkek/kadın karşıtlığını gözden geçirmeye zorlayan, kadının özne olarak kabulüdür. Bu konumu doğrulayan, Amerikalı feminist filozofların çalışmalarının olağanüstü niteliğinin ötesinde kadının her türlü “toplumsal” tanımının yıkılmasıdır. Queer düşüncesi içinde geçirilecek bir süre, kadınların kişiliği, sezgiye, kişisel sevgi ve ilişkilere atfettikleri rol üzerine hem kolaycı hem de tehlikeli tüm söylemlere karşı kalıcı bir koruma sağlar. Eşitlik temasına sıklıkla bahşedilen merkezi konumdan da tatmin olamayız.

Öncelikle, Antoinette Fouque’un da uzun süredir belirttiği gibi, iki cinsiyetin varlığını hemen kabul etmek gerektiği için, özellikle de kadının özne olarak inşası çözümlemenin merkezine kadının “gerçekçi” bir tanımını değil, özne mevhumunu yerleştirdiği için. Kadınların o çok yenilikçi davranışlarının anlamı, ne eşitliğin kovalanması, ne de farklılığın olumlanması değildir. Kuşkusuz, eşitlikle farklılığın bileşimi ahlaki düşüncemizin merkezi sorunlarından biridir; kuşkusuz, kadınların çoğunluğu biriyle diğeri arasında bir tercihte bulunmayı reddeder ve dolayısıyla da, tercihlerinin bu merkezi alanında, sözcüğün tam da benim kullanmak istediğim anlamıyla ikideğerlilik durumundadırlar. Ama kendilerini olumlamalarında başka şeyler de vardır, çünkü yaşadıkla» farklılık kadınları erkeklerden ayırt etmeye yarayan değil, erkeklerle kadınların paylaşmış oldukları modelden uzağa ve hızla uzaklaşan yeni bir yaşam tarzının, yeni bir ahlakın ortaya çıkmasını kolaylaş tirandır. Yani, bu bölümü yeni bir betimlemenin ortaya çıkışıyla değil, kadınların bedenleriyle özellikle de cinsellik deneyimleri içinde kurdukları yeni bir ilişkiyle bağlamak gerekir, çünkü kadınlar tarafından başlatılan yeni kültür burada tezahür eder. Bedenin ve kişinin, arzuların ve özlemlerin, zevkin ve keyfin mutluluğa doğru bir hareket olan bu ayrışma birleşmesi, kişiliğin arzu ve zevke indirgenmesinden, var olma iradesinin yerini tüketim beklentisinin almasından çok uzaktadır.

Kadın, kendi içinde bedenle bir beden düşüncesi ya da rüyası arasında açılmasına yol açtığı uzaklıkla kendisini özne, yani benlik iradesi olarak oluşturur. Bu nedenledir ki, cinsellik kadınların kendileri üzerine yaşadıkları deneyimde o kadar merkezi bir yer alır. Bu, kadınların güzellik malzemeleri ya da eğitim programları gibi “cinsiyet” tüketme peşinde olduklarına inanırsanız, hatalı ve tehlikeli olabilecek bir ifadedir. Erkekler kendi içlerinde yatan bu yabancılık kısmım o kadar iyi tanımaz. Erkek varoluşunun anlamım, varlık nedenini işten, savaştan ve sorumluluktan harekede inşa eder. Kadın en derin ilişkiyi kendi kendisiyle, yani benlikle tüm ilişkilerin içine yerleştiği, yaşamın ve ölümün güçleriyle yaşar. Erkekler bunu bilir ve bu yeni yaşama tarzının çekiciliğine kapılır, ama buna nasıl yaklaşacaklarım bilmezler ve doğa, teknik ve kadınlar üzerine egemenliklerini inşa ederken inşa ettikleri kendi kendilerinin imgesine bağlanırlar. Kadınların, duyulması her zaman için zor olan, ama bizim yarattığımız türden özgürleşmiş bir ortamda daha iyi algılanabilen sözleri, kadınların çoğunun kendilerinin bile sandıklarından daha yenidir; çünkü kadınlarla erkeklerin üniseks yani fiilen erkekleşmiş bir toplumda yakınlaşmalarını talep etmez. Dikkatsiz bir dinleme, kişisel projeler kadar özel yaşamdan da söz eden ve söylediklerinin karma olmayan ortamlarda duyulmasını seven bu sözleri hayli geleneksel görebilir. Ama burada, söz konusu olanın, yani kadınların toplumdaki yeri ve erkeklerle ilişkilerinin önemi o kadar büyüktür ki, bu sözleri dikkatlice dinlemek gerekir. Halbuki duymuş olduğumuz, ısrar ediyorum, bize yeniliği, tutarlılığı ve özellikle de kadınlar sözü aldıklarında, erkekler kadar kadınların da duymayı umduklarından uzaklığıyla kendini göstermiştir. Demek ki, duyulanların kabul edilmesi ve kadınların kendi kendileri hakkındaki betimlemelerinin neler getirdiği üzerine düşünülmesi gerekir.

Burada sunulan ve olabildiğince dinlediğimiz kadınların kullandıklarına yakın terimlerle ifade edilmeye çalışılan sonuçlar, o kadar genel bir menzile sahiptir ki, bir an için durup, en genel anlamlarını ortaya çıkartmak gerekir.

Doğrudan etkilerinin ötesinde, Un Nouveau paradigme (Yeni Bir Paradigma, 2005) ve birçok daha eski yazının uzantısında, uzun bir özne fikrinin reddi döneminden sonra gerçek düşmanlara karşı savaşmanın zamanının geldiği, hatta geçtiği inancını göstermeyi hedeflemektedir.

Küreselleşmiş bir ekonomiye daldık; totaliter rejimlerden, bunların toplama kamplarından ve sansürlerinden daha çıkmadık; yasalarını ve yasaklarını kültürlere saygı adına dayatma iddiasındaki ordu ve vaizlerle karşı karşıyayız. Daha yeni doğan yüzyılın başından beri öğrendiğimiz gibi, tehlikeler dünyanın hemen hemen her yerinden geliyor. Özne fikri işte tüm bu tehlikelere karşı, tam boyutuna kavuşuyor. Bizi piyasaların mutlak gücüne karşı koruyor; cemaatçi diktatörlüğe karşı hakların evrenselliğini olumluyor; çocuğu ya da öğrenciyi, onu her ne olursa olsun bir kutsallığın hizmetinden alıp, eğitimin merkezine yerleştiriyor.

Fetihlerin yüceltilmesini tükettik ve atlarımızın, makinelerimizin ve dilimizin ayaklar altına aldıklarına neden olduğumuz acıları tamdık. Yeni dengelerin arayışı içindeyiz, ama özne fikrine geçmişte, Hıristiyanlıktan Aydınlanmanın filozoflarına, yurttaş ve emekçi devrimlerinden sömürge halklarının ve bağımlı kadınların kurtuluşunun sahip olduğu merkezi yeri vermezsek, bu dengeleri kurmayı başaramayız.

Her yandan büyük girişimlerin başlatıldığının, yeni söylemlerin oluştuğunun tamamen bilincindeyim. Amartya Sen’in toplumsal tutumlara sahip iktisadi modellere karşı girişimi, benliğin saygısına giden en kısa yolun, ötekinin tanınmasından geçtiğini gösterdi ve bu noktada, Amartya Sen Charles Taylor’a katıldı. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, sosyologlar, kendi taraflarından, bu kitaba hayat veren yönelimin ve yaşamlarım inşa etmede en düşük şansa sahip bireylerin capabilitelerini kurtarabilmek için çok zor koşullarda müdahalelerde bulunan eğitimcilerin ve sosyal çalışanların verimliliğini gösterdiler.

İnsanların sürekli bir şekilde bir özne imgesine göndermede bulunarak hareket ettiğine kani olan tüm erkek ve kadınlar kendilerini, özgürlüğümüzden ve bu dünyada özneler olarak yaşama şansımızdan sorumlu hissetmelidirler, hem de mümkün olanın sınırlarına kadar.


 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült