İyinin Ve Kötünün Ötesinde

Adam Phillips


Gitgide Daha Basitleşiyor:

İyi ile Kötü, şer ile kötü; nedir bildiğimiz başka?

Bizi fazla umursamaktan alıkoyan tatlar.

John Ashbery, “Rahatsız Duruş"

Kötülük nosyonu artık, yalnızca kendindeki iyilik olanaklarının büyüsüne kapılmış birinin nezdinde kullanım bulabilir. Bu kelimenin psikanalistten ziyade “hasta” tarafından kullanılacağını kabul ederiz. Gerçi ironik bir şekilde psikanaliz, tüm dünyaya fobiyle yaklaşanı, kabul edilmez olanı inceleme sanatı olarak ayrı bir yere sahiptir ama, yine de kötülük (veya şer), antropoloji, politika ve ilahiyatın hatta belki edebiyatın söz dağarcığının ayrılmaz bir parçasıdır. Freud, Uykunun Gizemleri'ne ilişkin değerlendirmesinde “ ‘şeytani’ diye anılmayı hak eden, ilahi olmanınsa epey uzağında bulunan bilinçdışı zihinsel faaliyet” sonucuna vardığına göre, bu önemli göstergeyi psikanalizin neresinde bulacağız? Yalan zamana dek ahlaki söz dağarcığımızı nizama sokan kelime, ansızın

ortadan kayboldu sanki.

Nitekim Melanie Klein’ın, ikili karşıtlıklarda kaçınılmaz olan bir vulgerlikle, İyi nesnenin karşısına koyduğu, Kötü nesnedir, Kötülük değil. Freud, Ölüm İçgüdüsü’nden bir şer kuvveti olarak söz etmez (ancak, “Tekin olmayan”da Kem Göz ile kıskançlık arasında bağlantı kurar). Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme'de kişiliğin özündeki sapkınlığı ana hatlarıyla açıklarken de böyle bir tanıma başvurmaz. Tarihte, onun psikanalizi geliştirmesiyle aynı çağa rastlayan dehşete rağmen, Freud’un benimsediği bir kelime değildir kötülük. Ama kabul edilmez olanı doğaötesi ile ilişkilendirmeksizin açıklamaya yönelik bir proje olarak gördüğü Aydınlanma sonrası açısından temel bir önem taşımaktadır kuşkusuz.

Etik önyargılardan uzak durmak, Freud’daki o samimiyetsiz rasyonalizmin bir parçasıydı tabii. 1918’de Oskar Pfister’e yazdığı mektubundaki ünlü sözleriyle konuyu gayet net açıklamaktadır: “Etik benim uzağımda... Hayır ve şer üzerine öyle kafa yormuyorum, ama bir bütün olarak insanlarda *iyi’ olan pek az şey bulmaktayım. Kendi deneyimlerime bakarak diyebilirim ki, başkaları önünde ister şu etiği ister bu etiği benimsemiş, ister hiçbirini benimsememiş olsunlar, hepsi de birer pislikten farksızdır.” Freud’da görmeye alışık olmadığımız bir aşırılık var burada. Tabii insanlarda iyi olan pek az şey bulunduğunu, hatta onların birer “pislik” olduğunu söylemek aynıdır, kötülük dolu olduklarını söylemek apayrı. Kendisini tanıdığımız kadarıyla böyle büyük aşırılıklara kaçmazdı Freud, tersine insanın, ne kadar ahlaksızca yollarla da olsa, süregiden çatışma durumlarında uzlaşma (compromise) sağlama konusunda şaşırtıcı bir yeteneği olduğunu söylerdi Oxford İngilizce Sözlüğü’nün de belirttiği gibi compromise kelimesi, “tehlikeye sokma, riske atma ya da kuşku altında bırakma” anlamlarına da gelmektedir.

Klinik ortamında, “hasta”nın söylemindeki geleneksel soyutlamaları, ahlaki sofulukları, düş gücünün yani tutkuların serbestçe geliştirilmesinin reddini içeren bir tür savunma olarak görürüz. Savunma, daima vulger olana verilmiş bir ödündür; tekrar ya da klişedir; yeni bir şey söyleyememektir; dile yöneltilmiş haset dolu bir saldın olabilir. “İyi”, “kötü”, “mutlu” gibi kelimelerin kullanılması, psikanaliz onamında psikanaliste çıkartılan davetiyedir.

Görünürde, kendini açık etme konusunda herhangi bir risk ya da kuşku taşımazlar. Bir mutabakat benzetimi (simülasyonu) sağlama çabasında daima farklılığın hileli biçimde reddedilmesidir mutabakat mülayim olan taraf, anlaşılmaz olanın başka bir biçimine dönüşür. Yine de “şer” mülayim bir kelime değildir (iyi kelimesini böyle derecelendirerek şiddetini artıran benzer bir söz yok tabii); artık ya bayağı bir heyecan ifadesini dile getirmektedir ya da benliğe ilişkin son derece rahatsız edici bir kanaati. Peki bir insanı kendi deneyimi için “şer” ya da “kötülük” sözcüğünü kullanmaya iten ne olabilir? Yahut bir psikanalist, düşünülmeden de olsa ne gibi bir bağlamda böyle bir kelimeyi kullanabilir?

Mesela Wirmicott, bir hastasından söz ederken “kurduğu fanteziler bir kötü ruh gibi pençesine alıyordu onu” diye yazdığında biz biliriz ki kötülük, gelişim sürecini sabote eden bir kuvvet olabilmektedir; Wirmicott’ın kişisel terminolojisinde fantezi kurma, kişiyi içinde yaşadığı ortamdan koparan hayaller yoluyla kendi kendini tedavi girişimidir; bu kopuşta kişi, fantezi aracılığıyla kendini başkalarıyla alışverişin dışında tutmaya çalışmaktadır. Ama ancak gelişim, iyiliği kabul edilmiş bir süreç olarak işlev görmekte olduğu içindir ki, kötülük de kendine bir yer bulabilir. Freud’a göre böyle bir gelişim süreci yoktur elbette ve doğru bir hayatı ortaya koyacak kesin bir tanım da yoktur. Bilinçdışı arzu, öngörülebilir bir hayata ilişkin her türlü hikayeyi her fırsatta kesintiye uğratan daha doğrusu Şekilsizleştiren bir şeydir (psikanalizde yorumu muvakkat ve eğreti kılan da budur zaten). Gelişim kuramı, konuyu bilinçdışı konusunu kendine mal etmeye çalışmakla çok komik ama iç rahatlatıcı bir şey yapmış olur: Sanki ilerledikçe oluşan ama hep gözden kaybolan bir toprağın haritasını çıkartır. Kötülük kavramını bulabileceğimiz yer de nesne ilişkilerini kapsayan gelişim kuramıdır. Ne de olsa bir zamanlar tanıdık bir topraktı orası.

Aslında Wirmicott’ın çalışmasına bakarak psikanalizin, bir Hıristiyan ampirsizin geleneğiyle bütünleştirildiği öne sürülebilir. Zaten nesne ilişkilerinin bilinçdışında Hıristiyanlıkla işbirliği etmesi üzerine yeterince yorum yapılmış değildir. İki çağdaş vaka incelemesinden söz etmek mümkündür burada: Masud Khan’ın “Kötülüğün Eli” ve Frances Tustin’in “Güvenliğin Ritmi” başlıklı çalışmaları; bunların her ikisi de kötülüğü ele alır (Khan, yılgınlık ve ümitsizlik içinde; Tustin ise görünürde herhangi bir şüphe veya evham taşımaksızın) kavramı yeni bir çerçeveye oturturken iki yazarın da benzer sonuçlara yöneldiğini görüyoruz. Birbirinden çok farklı iki hasta, bir felaket olarak yaşadıkları büyük hayal kırıklıklarının ardından veya bu hayal kırıklıklarına tepki olarak bir tür kötülük duygusuna kapılmışlardır; söz konusu hayal kırıklığı, ilişkilerdeki karşılıklılıkta yaşanan ve kişinin gelişim açısından ihtiyaçlarını zorlayan bir kopuştur. Bir anlamda kötülüğün ortadan kaldırılmasını içeren çözüm, psikanalitik tedavide hastaya yeterince annelik verilmesidir. Hastanın kurtulmasıyla sonuçlanan bu olağanüstü vaka hikayelerinde (Khan’ın incelemesinde) sapkınlık ve (Tustin’de) bir dereceye kadar otizm buluruz; elde tutma konusundaki başarısızlığa karşı geliştirilmiş kişisel çözümlerdir bunlar. Freud’un da söyleyebileceği gibi, özgün birer varoluş durumu değil ilişkilerin doğurduğu sonuçlardır. Psikanaliz, anneliğe dayalı yeni bir ilahiyata dönüşür; bu bağlamda tedavi de, ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiği halde eksikliği duyulan unsurun yeniden yapılandırılmasıdır.

Freud’un en sevdiği şiirlerden biri olan Kaybedilmiş Cennet’in birbiriyle çekişme halindeki hayal kırıklıklarının hikayesi olduğunu biliriz; buradaki semptomlar da bir hayal kırıklığının sorgulanmasıdır ya da reddi. Yalnız “Kaybedilmiş Cennet”te uğranan hayal kırıklığının kaynağı Baba idi.

... ilk günah sözünün palavra olduğu ortada...

S. T. Coleridge. Aids lo Reflection (Düşünme Yardımcıları)

Hayal kırıklığı daima prematüredir. (İnsan bir şeyi kaybettiğine inanıyorsa, daha önce ona sahip olma fantezisi kurmuş demektir.) Wirmicott’ın söyleyebileceği gibi, bunu katlanılır hale getirmek, bebeğe ve çocuğa dünyayı kaldırabileceği dozlarda sunmak annenin “işi”dir. Ama bebeğin de, iyi ile kötü arasındaki ayrıma Endişe Evresi’nde (Wirmicott bu terimi, Klein’ın Depresif Durum kavramından türetir) sahip olduğu kabul edilmektedir. Klein, dil sorununu bir yana bırakmakla yani vücudun yaşadığı “deneyim”in dil tarafından yapılandırılmayıp dile aktarıldığına (tercüme edildiğine) inanmakla ve Oidipal dönem öncesinde annenin sağladığı telafileri gelişmenin ana ekseni kılmakla, manevi hayat konusunda Kant’ın kesin biçimde anti-Freudiyen olan kategorik buyruğunu bebekliğe uyarlamış olur. Klein’ın o son derece kafa karıştırıcı, ahlaki olarak sersemletici sözleriyle gelişim, bebeğin anneyi bir amaca yönelik araç değil başlı başına bir amaç olarak kabul etmesine bu kabulün doğurduğu acıya dayanır. Annenin, başlı başına bir amaç olmaktan çok, çocuğun gelişimi için uygun, kabul edilebilir bir araç olduğu da söylenebilirdi. Anne böylece gelişime damgasını vurmakta, yetişkinlikteki cinsel ilişkilerde hepimiz için fazlasıyla tanıdık, fazlasıyla insani olan ahlaki paradigmayı sağlamaktadır.

Tamamen içten ve içgüdüsel nitelikteki ilk beslenme deneyimlerinin ardından, gelişimin belli bir evresinde art arda gelen bir dizi olayla bir tür suçluluk duygusunun ya da endişenin ortaya çıktığı öne sürülür (gerçi bu eski bir hikayedir tabii). Ama anne telafi mahiyetinde bir eylemde bulunduğu gülümsediği ya da bir ödül verdiği anda, Wirmicott’ın yazdığına göre “Artık memenin (vücudun, annenin) yokluğu telafi edilmiş ve o günün işi bitmiştir. Yarınki içgüdüler nispeten azalmış bir korkuyla beklenebilir. Bugünlük bu kadar kötülük kafidir.” Bu, bir anlamda temsil edici bir düşünceyse de Freud böyle bir şey söyleyemezdi aydınlatıcı bir metafor da içermektedir. Bir yandan Wirmicolt, her ne kadar açık biçimde Hıristiyan terimleriyle de olsa, nesne ilişkileri konusundaki alışılmış bakışı açıklar. Sonunda bebek (sevilen nesneye zarar verdiğini hissettiği için) arzuyu “kötü” bir şey olarak algılar ta ki anne telafi edici bir eylemde bulunup onu kabul edilir kılana dek. Diğer yandan Kitabı Mukaddes’teki metafor burada yerine oturmuştur ve ironik bir şekilde de ihtiyacın, yahut doğrudan arzunun kötü olduğu yolundaki geleneksel Hıristiyan düşüncesinin kendisi kötü olup çıkmaktadır; çünkü Tarın’ya inançsızlığı, hatta onun varlığından şüpheyi gösterir. Kısacası öncelikler konusundaki bir kafa karışıklığını temsil etmektedir:

İmdi: Ne yiyeceğiz? yahut: Ne içeceğiz? yahut: Ne giyeceğiz? diye kaygı çekmeyin. Çünkü Milletler bütün bu şeyleri ararlar; çünkü semavi Babanız bütün bu şeylere muhtaç olduğunuzu bilir. Fakat önce onun melekûtunu ve salahını arayın; ve bütün bu şeyler size artırılacaktır. Bundan dolayı, yarın için kaygı çekmeyin; zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir. Kendi derdi güne yeter[1]

(Matta İncili, 6:314)

Kuşkusuz çocuğu endişelendirebilecek sorulardır bunlar; cevapları ise sanki bir çocuğa daha yetersiz gelirmiş gibi görünüyor. Wirmicott anneyi merkeze yerleştirirken, burada annenin saf dışı edilip tanrı katına çıkartılan babanın onun yerine geçirildiğini görüyoruz. Buradaki mesele telafi değil, arzunun inkarıdır. Wirmicott’ın rastgele yaptığı alıntı, İngiliz psikanalizinin gömülü kalmış tarihindeki bazı çelişkileri yeniden yapılandırmamıza imkan sağlayacak küçücük bir arkeolojik parçadır. Ama bir şey çok açıktır: Nesne ilişkileri kuramında “kötülük”, her ne kadar ender kullanılırsa da canlı bir terimdir, Freud’un yazdıkları içinse aynısı söylenemez. Freud’a göre insan, kendisi için kabul edilmez bir varlıktır, ama kötülük taşımaz.

Freud’un çalışması, arzuyu geleneksel olarak taşıdığı kötülük vurgusu ile ilahiyat (ya da animizm) »bağlamından kurtarma girişimiydi. Benliğin kabul edilmezliğine ilişkin radikal görüşü, insanın bölünmüşlüğü şeklinde yeni bir kılığa bürüyerek sunarken (Jung’un yaptığı gibi) geleneksel kötülük kavramına başvurmadı Freud, çünkü bilinçdışı ve bebeklikteki cinsellik üzerine yazmakla başka türlü bir şey yazmış oluyordu, maneviyatın söz dağarcığında karşılığı bulunamayacak olan bir şey; aslında Hıristiyan kozmolojisinin dayattığı ilkeler doğrultusunda hayat hakkında oluşmuş zımni anlatıları sorgulayan bir şey. Psikanaliz, kabul edilmez olanın yeni diliydi; ve kabul edilir olanı daima bir parçalanma halinde içeren anlamlar için yeni bir dildi. Bence nesne ilişkileri kuramının gücü kısmen, Freud’un ikilik halindeki içgüdülere dayalı kuramlarının, Hıristiyan alegorisinin modem bir tasvirinden başka şey olmadığı kabulüne dayanıyordu. Wirmicott’ın yazdığına göre bebek için “sağlıksızlık, kendinden kuşku duymayla özdeştir... kendi içindeki ‘iyilik’ ve ‘kötülük’ güçleri arasındaki dengeyle ilgili bir konudur; bebek için ve psikosomatik hasta için geçerli olduğu kadar, en sofistike felsefi kuşkucu için de geçerlidir bu.” Filozofların da bir zamanlar bebek olduğunu hatırlatmakla iyi etti Wirmicott; ama bu yoruma göre kötülük, bebeğin, anneyle kendini besleyici bir bağ kurma potansiyelini tahrip eden her şeyi kapsamaktadır. İyilik, hayatı besleyip destekleyendir, hayat da aydınlığın ve karanlığın güçleri arasındaki dengeden ibarettir.

Kuramsal anaçocuk ikonuyla Wirmicott, iyilik ve kötülük kavramlarını da içerebilen geleneksel bir ilahiyat görüşünü tarif etmede kullanır bazen psikanalizi. Freud’un öne sürdüğü ikilikler ise Hıristiyanlıktaki çatışma paradigmasından uzak durmaktadır (uzlaşma, kurtuluş değildir). Freud’un yazdığı gibi, söz konusu içgüdülerin işlevi “organizmanın kendi bildiği yoldan ölüme gitmesini sağlamak ve onu, bizzat organizmaya içkin olanlar dışındaki olası yollardan inorganik varoluşa dönüşten alıkoymak” ise eğer. Eros ile Thanatos arasındaki mücadele nasıl olur da iyinin kötüye karşı mücadelesi haline gelir? “... Elimizde kalan yegane gerçek, organizmanın, kendi bildiği şekilde ölmek istemesidir.” Takıntılı zihin, ölümün ibret oluşturacak bir karar olduğuna hükmeder. Ama burada Freud’un inancındaki paradoks, takıntıya yatkınlığı, geleneksel ahlaki yönelimimizin “ya o ya öteki” temelindeki yapısını açığa çıkarmaktadır. İyi ve kötü kategorileri artık düşüncemizde hayatiyet taşıyan nesneler değildir. Bu kategorilere meydan okuyan değil de, bu kategorilerin hiç olmadığı bir hayat neye benzerdi acaba?

Aslında elimizde kalan, Nietzsche’nin ileriye dönük olarak sorduğu gibi, “İyinin ve kötünün ötesi nedir?” sorusu değildir. Daha ziyade geçmişe dönük, yani psikanalitik bir sorudur: İlkel ruh hallerinin yeniden kurulması dediğimiz aşamada bile, düşünmeyi bir yana bırakmak için, iyi ile kötü arasındaki çatışmayı nasıl kullandık? Freud bu soruya cevap vermemiştir elbette; sadece olası bir cevap sağlayarak ortaya atmakla yetinmiştir bu soruyu.


 

[1] Türkçe metin Kitabı Mukaddesken aynen alınmıştır (Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1988). (Kitapta “Milletler" sözü için şu dipnot açıklaması yer alır: "İsrail kavmından gayri olan bütün milletler”.) Son satırdaki “dert” kelimesinin İngilizce çeviride karşılığı olan evil (özellikle dinsel bağlamda) “kötü, kötülük, şer, kem, bela, şeytani" vb şeklinde Türkçeleştirilebilir. (ç.n.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült