İnsanlar Neden Var?

Richard Dawkins


Bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak
yaşa gelirler. Eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse,
uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "Evrimi
keşfettiler mi?" Canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya
üzerinde varoldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları
bir tanesine ulaşana dek. Bu kişinin adı Charles Darwin'di... Dürüst olmak gerekirse,
başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. Ancak ilk kez Darwin, neden varolduğumuzun
tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. Bölümün başındaki soruyu soran
meraklı çocuğa mantıklı bir yanıt vermemizi Darwin sağlamıştır. Artık, "Yaşamın bir
anlamı var mı?", "Niye varız?", "İnsan nedir?" türünden derin sorularla karşılaştığımızda
hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız. Bu üç soruyu ileri sürdükten sonra, tanınmış
zoolog G. G. Simpson, şöyle bir yanıt veriyor: "Söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu
soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen
görmezden gelmemizin doğru olacağıdır."

Bugün, Dünya'nın Güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa,
evrim kuramı [s.10] da ancak o denli kuşkuludur. Yine de, Darwin'in yaptığı devrimin
içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir. Zooloji, üniversitelerde
hâlâ yan bir konudur ve zooloji çalışmayı seçenler bile, çoğunlukla, bu kuramın derin
felsefi boyutunu görmeden kararlarını vermişlerdir. Felsefe ve "beşeri bilimler" olarak ta-
nıdığımız konular, hâlâ Darwin hiç yaşamamışçasına öğretilmektedir. Bunun zamanla
değişeceğine dair hiç kuşkum yok. Her ne olursa olsun, bu yazı Darwinciliğin
avukatlığını yapmayı hedeflemiyor. Bunun yerine, belli bir soruna ilişkin olarak, evrim
kuramının getirdiği sonuçları araştıracak. Amacım bencillik ve özverinin biyolojisini
incelemek.

Akademik yönden ilginç olmanın ötesinde, konu, sosyal yaşamımızın her
yönüne, sevmelerimize ve nefret etmelerimize, dövüşmemize ve yardımlaşmamıza,
vermemize ve çalmamıza, açgözlülüğümüze ve eli açıklığımıza değinmesi nedeniyle,
insancıl açıdan önemlidir. Bu savlar, Lorenz'in On Aggression (Saldırganlık Üzerine),
Ardrey'in The Social Contract (Toplumsal Sözleşme) ve Eibl-Eiblesfeldt'in Love and
Hate (Sevgi ve Nefret) adlı eserleri için ileri sürülmüş de olabilirdi. Bu yazılardaki hata,
yazarların konuyu baştan aşağı yanlış ele almalarıdır. Yanlış ele aldılar, çünkü evrimin
nasıl işlediğini anlayamadılar. Evrimdeki önemli noktanın, bireyin (veya genin) iyiliği
değil de, türün (veya grubun) iyiliği olduğunu varsaymak gibi bir yanılgıya düştüler.
Ashley Montagu'nun, Lorenz'i "doğrudan doğruya on dokuzuncu yüzyılın 'dişiyle,
tırnağıyla doğuştan kıpkırmızı' düşünürle- [s.11] rinin soyundan" gelmekle suçlaması
ironiktir. Lorenz, evrim kuramına yaklaşımından anladığım kadarıyla, Tennyson'un ünlü
sözlerini reddetme konusunda Montagu ile aynı kanıyı paylaşıyor. İkisinin de aksine,
ben, "dişiyle, tırnağıyla doğuştan kıpkırmızı" deyiminin modern evrim kuramını hayran
olunacak biçimde özetlediğini düşünüyorum.

Tezimi ortaya koymadan önce, ne olduğunu ve ne olmadığını kısaca açıklamak
istiyorum. Bize, bir adamın Şikago gangsterlerinin dünyasında uzun ve bolluk içinde bir
yaşam sürdürdüğünü söyleseler, bu adamın ne menem bir kişi olduğu konusunda bazı
tahminler yürütebiliriz. Bu adamın sert, hızlı tetik çekebilen ve sadık dostlar edinebilen
biri olacağını umarız. Bunlar mutlak doğru sonuçlar olmayacaktır; yine de, bir adamın yaşamını sürdürdüğü ve hayatını kazandığı koşullar hakkında da bir şeyler bilirsek,
karakteri hakkında bazı çıkarsamalarda bulunabiliriz. Bu yazıtaki tez, bizim, diğer bü-
tün hayvanlar gibi, genlerimiz tarafından yaratılmış makineler olduğumuzdur. Başarılı
Şikago gangsterleri gibi, bizim genlerimiz de, epey rekabetçi bir dünyada milyonlarca
sene boyunca, hayatta kalmayı başarabilmişlerdir. Buna dayanarak, genlerimizde belirli
nitelikler olduğunu ileri sürebiliriz. Ben başarılı bir gende, baskın özelliğin acımasız bir
bencillik olduğunu savunacağım. Genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil
olmasına yol açacaktır. Bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına
ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek ol- [s.12]
duğu özel durumlar vardır. Bu son cümledeki "sınırlandırılmış" ve "özel" çok önemli
sözcükler. Her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türünbir bütün
olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.

Bu, beni yazının ne olmadığı konusunda söylemek istediğim noktaya getiriyor.
Ben, evrim üzerine temellendirilmiş bir ahlakın savunusunu yapmayacağım. Ben
insanların nasıl evrimleştiğini anlatıyorum; biz insanların ahlaksal davranışlarının nasıl
olması gerektiğini söylemiyorum. Bu noktayı vurguluyorum, çünkü varolan bir duruma
ilişkin bir sözü, varolması gereken bir durumun savunusundan ayırmayı beceremeyen
kişilerki sayıları çok fazla- tarafından yanlış anlaşılma tehlikesi içindeyim. Duygularım,
sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan
topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. Ne yazık ki, bir şeye
karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor. Esas olarak, bu yazının ilgi çekici
olması hedeflendi, ancak ahlaksal bir sonuç çıkarmak istiyorsanız, biyolojik doğadan çok
az yardım bekleyebilirsiniz. Eli açık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım, çünkü bencil
doğuyoruz. Kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından,
onların tasarımlarını bozabiliriz. Bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey...

Öğretme konusunda söylediklerimin bir sonucu olarak, genlerle kalıtılan
özelliklerin sabit ve değiştirilemez olduğunu düşünmek yanlış olur (hem de çok sık
yapılan bir yanlış). Genlerimiz [s.13] bize bencil olma talimatı verebilirler, fakat tüm
hayatımız boyunca onlara boyun eğmek zorunda değiliz. Yalnızca şunu söyleyebiliriz:
Genetik olarak özverili olmaya programlanmış olsaydık, özverili olmayı öğrenmemiz
şimdikinden daha kolay olabilirdi. Hayvanlar arasında bir tek insanda öğrenilen ve
sonraki kuşaklara geçirilen etkiler, örneğin kültür, baskın özelliktedir. Kimileri, insan
doğasının anlaşılmasında, kültürün genlerinin konuyla ilişkisiz kalacak denli önemli
olduğunu söyleyeceklerdir. Kimileri de buna karşı çıkacaklardır. Bütün bunlar, insanı
niteleyen özelliklerin belirleyicileri olarak "doğa mı, besleyen mi" tartışmasında nerede
durduğumuza bağlıdır. Bu beni, yazının ne olmadığı konusundaki ikinci noktaya
getiriyor: Bu, doğa/besleyen çekişmesinde herhangi bir konunun avukatlığını yapan bir
yazı değil. Elbette bu konuda bir fikrim var, fakat bunu ifade etmeyeceğim. Ta ki, son
bölümde yer alacak olan kültüre bakışa gelinceye dek.

Eğer çağdaş insan davranışının belirlenmesinde genlerin gerçekten de önemsiz
olduğu ortaya çıkarsa; eğer gerçekten de bu açıdan hayvanlar arasında tek ise, en azından
bizleri kuraldışı kılan bu kuralı sorgulamak yine de ilginç olacaktır. Ve eğer, türümüz
düşündüğümüz kadar da kuraldışı değilse, bu kuralı anlamamız daha da önemli olacaktır.

"Bu yazı ne değildir"in üçüncüsü, insan davranışlarının kapsamlı bir
tanımlaması. Bazı gerçek detayları yalnızca açıklayıcı örnekler olarak kullanacağım. Şunu
söylemeyeceğim: "Babunların davranışlarına bakarsanız, bencil [s.14] olduklarını görürsünüz; bu nedenle insan davranışlarının da bencil olma şansı yüksektir." Benim
'Şikago gangsteri' düşüncemin mantığı çok daha farklı: İnsan ve babun doğal seçilimle
evrimleşmişlerdir. Doğal seçilimin nasıl işlediğine göz attığımızda, doğal seçilimle evrimleşen herhangi bir şeyin bencil olması gerekiyormuş gibidir. Bu yüzden de, gidip babunların, insanların ve diğer canlıların davranışlarına bakarsak, bencil olduklarını görürüz. Eğer, bu beklentimizin yanlış olduğunu bulursak, eğer insan davranışının gerçekten de özverili olduğunu gözlersek, işte o zaman kafa karıştırıcı bir şeyle karşı karşıyayız demektir; açıklama gerektiren bir şeyle...

Daha fazla ilerlemeden bir tanıma gereksinimimiz var. Bir varlık, örneğin
babun, eğer kendisi gibi bir başka varlığın rahatınıkendi iyiliği pahasına- artıracak
biçimde davranıyorsa, özverili olarak tanımlanır. Bencilce davranışın ise tam tersi bir
etkisi vardır. 'Rahatlık', "yaşamkalım şansı" olarak tanımlanabilir (gerçek, yaşam ve
ölüm üzerindeki etkisi göz ardı edilebilecek denli azmış gibi görünse bile). Darwinci
kuramın çağdaş çeşitlemelerinin şaşırtıcı sonuçlarından biri, yaşamkalım olasılığı
üzerindeki küçücük, ancak can alıcı etkilerin evrimde geniş değişimlere neden
olabilmeleridir. Bunun nedeni, böylesi etkilerin kendilerini hissettirmek için çok uzun
zamana sahip olmalarıdır.

Yukarıdaki özveri ve bencillik tanımlarının öznel değil de, davranışsal olduğunu fark edebilmek önemli. Ben, burada güdülerin psikolojisi ile uğraşmıyorum. Özverili davranan insanla- [s.15] rın, bunu "aslında" gizli ya da bilinçsizce bencil güdüler için yapıp yapmadıklarını tartışmayacağım. Belki öyle, belki değil, belki de hiç bilemeyeceğim. Ne olursa olsun, yazının konusu bu değil. Benim tanımım, sadece, bu davranışların özverili ya da faydalanan olduğu varsayılan bireylerin yaşamkalım olasılığını artırdığını mı yoksa azalttığını mı sorgular.

Davranışların uzun dönemli yaşamkalım olasılıkları üzerindeki etkilerini
göstermek hayli karmaşık bir iş. Bu davranışı somuta indirgeyerek gerçek davranışlara
uyguladığımızda, "açıkça" sıfatı ile nitelendirmemiz gerekir. Açıkça özverili olan bir
eylem, özverili bireyin ölme olasılığını artırmaya (ne kadar az olursa olsun) ve alıcının
yaşamkalım şansını artırmaya yönelik gibi görünenyüzeysel- bir davranıştır. Genellikle,
yakından baktığımızda, açıkça özverili olan eylemlerin gerçekte kılık değiştirmiş bencillik
olduğu ortaya çıkar. Bir kez daha tekrarlayalım, özverinin altındaki güdülerin gizliden
bencilce olduğunu söylemek istemiyorum; yapılan eylemin yaşamkalım olasılığı
üzerindeki gerçek etkilerinin, başlangıçta düşündüğümüzün tam tersi olduğunu
anlatmak istiyorum.

Açıkça bencil ve açıkça özverili davranışlara ilişkin bazı örnekler vereceğim.
Kendi türümüzle uğraşırken öznel düşünme alışkanlıklarımızı bastırmak zordur. Bunun
için, örneklerimi diğer hayvanlardan seçeceğim. Önce, bireysel hayvanların bencil
davranışlarına dair örnekler vereyim. Siyahbaşlı martılar büyük koloniler halinde yuva
kurarlar. Yuvalar birbirinden sadece birkaç fit uzaklığındadır. Yavrular yumurtadan
[s.16] ilk çıktıklarında küçük ve savunmasızdırlar, onları yutuvermek kolaydır. Bir
martının, komşusunun arkasını dönmesini veya balık avlamaya gitmesini beklediği,
sonra da komşunun yavrusunun başına çöküp bir lokmada yuttuğu çokça görülür.
Böylece, balık avlama zahmetine girmeksizin ya da kendi yuvasını savunmasız
bırakmasızın, besleyici, güzel bir yemek elde eder. Daha iyi bilinen bir örnek ise dişi
peygamberdevesinin meşum yamyamlığıdır. Peygamberdeveleri iri, etobur böceklerdir.
Normal olarak, kendilerinden daha küçük hayvanlarısinekler gibi-yerler; hareket eden
hemen hemen her şeye saldırırlar. Çiftleşirken erkek dikkatlice sürünür, tırmanarak
dişinin üstüne biner ve birleşir. Dişi eline bir şans geçirirse, erkeği yiyecektir. Ya erkek
yaklaşırken veya üstüne bindikten ya da ayrıldıktan hemen sonra, kafasını kopartarak işe
başlar. Dişinin erkeği yemek için birleşmenin bitmesini beklemesi en mantıklısı gibi
görünüyor. Ancak, kafasını kaybetmesi sonucu, erkeğin vücudunun geri kalan kısmı
dişinin üstünden düşmemektedir. Tam tersine, böceğin kafası engelleyici bazı sinir
merkezlerinin yuvası olduğundan dolayı, olasıdır ki, kafasının yenmesi erkeğin performansını artırır. Eğer bu doğruysa, ek bir yarar oluşturacaktır. Birincil yarar,
dişinin güzel bir yemek elde etmesidir. Yamyamlık gibi uç olaylar tanımımıza çok iyi
uymalarına karşın, "bencil" kelimesi bunları nitelemede yetersiz kalıyor. Anlatılanları göz
önüne aldığımızda, belki de, Güney Kutbu imparator penguenlerinin korkakça
davranışlarına biraz daha sempati ile bakabiliriz. Söz konusu [s.17] penguenlerin suya
girmeden önce, kıyıda durup durdukları gözlenmiş. Nedeni, ayı balıkları tarafından
yenme tehlikesiymiş. İçlerinden bir tanesi suya girse, geri kalanlar denizde bir ayı balığı
olup olmadığını anlayacaklarmış. Doğaldır ki, hiçbiri denek olmak istemiyormuş ve
bekliyorlarmış. Birbirlerini suya itmeye çalıştıkları bile oluyormuş.

Bencil bir davranışa daha da sıradan bir örnek, yalnızca değerli bir kaynağı
yiyecek, bölge veya cinsel eş gibi- paylaşmayı reddetmeyi içerebilir. Şimdi, açıkça özverili
olan davranışlar için örnekler vereyim. İşçi arıların sokma davranışı bal hırsızlarına karşı
çok etkili bir savunmadır. Sokucu arılar, kamikaze dövüşçüleridir; sokma eylemi
sırasında, hayati önemdeki iç organlar genellikle vücudun dışına çıkar ve arı, soktuktan
hemen sonra ölür. Bu intihar eylemi koloninin çok önemli besin depolarını kurtarmış
olabilir fakat arı, bunun faydalarını görmek için ortalıklarda olmayacaktır. Tanımımız
gereği bu eylem özverili bir davranıştır. Bilinçli güdülerden bahsetmediğimizi hatırlayın.
Bencillik örneğinde veya bu örnekte bilinçli güdüler vardır ya da yoktur; bu bizim
tanımımız kapsamında değildir.

İnsanın arkadaşı uğruna hayatını öne sürmesi elbette ki özverili bir davranıştır;
ancak, arkadaş uğruna küçük bir riske atılmak da özveridir. Birçok küçük kuş, "uçmakta
olan bir avcı" gördüklerindeşahin gibi- çok özel bir "uyarı çığlığı" atarlar. Bu çığlık
üzerine tüm sürü kaçma eylemine girişir. Uyarı çığlığını atan kuşun kendini tehlikeye
attığına dair dolaylı da olsa [s.18] kanıt vardır; çünkü avcının dikkatini özellikle kendi
üzerine çekmektedir. Bu küçük bir ek risktir; yine de tanımımız gereğien azından ilk
bakışta- özverili bir eylem olarak görülebilir. Hayvanlarda özverinin en yaygın ve belirgin
biçimi ebeveynlerin davranışlarında açığa çıkar; özellikle anaların çocuklarına karşı
gösterdikleri davranışlarda. Kuluçkaya yatarlar; bebeklerini vücutlarında taşırlar;
kendilerine büyük zararlar vermesi pahasına da olsa onları besler ve avcılardan korumak
için büyük tehlikelere atılırlar. Bir örnek vermek gerekirse, yere yakın yuvalanan kuşların
çoğu bir avcıörneğin, bir tilki- yaklaştığında çılgınca bir dikkati başka bir yöne çekme
"gösterisine" başvururlar. Ebeveyn kuş, topallayarak ve kanadını kırılmış gibi uzatarak
yuvadan ayrılır. Avcı, kolay bir av bulduğunu düşünerek, yem peşinde, yavruların içinde
bulunduğu yuvadan uzaklaşır. Sonunda, ebeveyn tam tilkinin ağzına gireceği sırada rol
yapmayı bırakır ve uçup gider. Yuvadakilerin hayatı çoğunlukla kurtulur ama ebeveyn de
tehlikeye atılmıştır.

Hikâyeler anlatarak bir yere varmaya çalışmıyorum. Seçilen örnekler hiçbir
zaman, geçerli olabilecek bir genelleme için ciddi kanıtlar olmayacaktır. Bu hikâyeler
sadece bireyler düzeyinde, özverili ve bencil davranışlarla ne demek istediğimi
açıklamayı amaçlayan örneklerdir. Bu yazı, gen bencilliği diye adlandırdığım temel
yasanın, gerek bireysel bencilliği gerekse bireysel özveriyi nasıl açıkladığımı gösterecek.
Ancak, önce, özveri söz konusu olduğunda ortaya çıkan özel bir yanlış açıklamadan
bahsetmek [s.19] istiyorum, çünkü yaygın olarak biliniyor ve de yaygın olarak okullarda
öğretiliyor. Bu açıklama daha önce sözünü ettiğim yanlış kavram üzerine
temellendiriliyor: Canlılar "türün iyiliği için" veya "grubun iyiliği için" bir şeyler yapmak
üzere evrimleşirler. Biyolojide bu görüşün nasıl başladığı kolayca görülebilir. Bir
hayvanın yaşamının çoğu üremeye ayrılmıştır ve doğada gözlediğimiz, kendini kurban
etme eylemlerinin çoğu ebeveynlerce çocukları için yapılır. "Türün devamı", üreme
kavramına ilişkin sıkça kullanılan bir başka deyim olup, tartışmasız, üreme olayının bir
sonucudur. "Üremenin 'işlevi' türün devamını 'amaçlar'" şeklinde bir sonuca varabilmek için mantığı bir parça çekiştirip uzatmak yeterlidir. Buradan hareketle, bir başka yanlış
adım, hayvanların genelde türün devamını sağlayacak şekilde davranacakları yorumunu
yapmak olacaktır. Bunu ise, türün diğer üyelerine karşı özverili davranacakları yorumu
izler. Bu düşünce şekli, Darwinci terimlerle söylendiğinde, muğlak kalacaktır. Evrim,
doğal seçilim yoluyla işler ve doğal seçilim de "en uygun" olanın, farklılıkları nedeniyle
ayakta kalmasıdır. Ancak, "en uygun" ile kastedilen nedir? En uygun bireyler mi; en
uygun ırklar mı; en uygun türler mi? Ya da başka bir şey mi? Bazı amaçlar için bu
sorunun yanıtı çok önemli değil; ancak özveriden bahsediyorsak, can alıcı bir nokta
olduğu çok açık. Darwin'in varolma mücadelesi olarak adlandırdığı yarışma türler
arasında ise, bireye bu oyunda bir piyon olarak bakılabilir, o da en iyi niyetli yaklaşımla;
bu piyon, türün daha yüksek olan çıkarları gerektiği takdirde kurban [s.20] edilecektir.
Daha saygın bir şekilde dile getirmek istersek, eğer bir grup,örneğin, bir tür ya da türün
içindeki bir topluluk- kendilerini grubun iyiliği için feda etmeye hazır bireylerden
oluşmuşsa, kendi bencil çıkarlarını önde tutan bireylerden oluşmuş rakip bir gruba
kıyasla, neslinin tükenmesi olasılığı daha düşüktür. Böylece, dünya nüfusu, bireyleri
kendini adamış gruplardan oluşur. Bu, evrim kuramının detaylarına aşina olmayan
biyologlarca uzun zamandır doğru kabul edilen, V. C. Wynne-Edwards tarafından The
Social Contract adlı yapıtta halka sunulmuş olan "grup seçilimi" kuramıdır. Ortodoks
seçeneğin normalde "bireysel seçilim" olarak adlandırılmasına karşın, ben kişisel olarak
gen seçiliminden bahsetmeyi yeğleyeceğim. Biraz önce anlattığım mantık dizisine
"bireysel seçilimci"nin vereceği ilk yanıt şöyle bir şey olabilir. Özverili bireylerin
oluşturduğu grupta bile, herhangi bir şey feda etmeyi reddeden bir muhalif azınlık
olacağı hemen hemen kesindir. Diğerlerinin özverisini kullanmaya hazır bir tek bencil asi
olsa bile, tanım gereği, hayatta kalma ve çocuk sahibi olma şansı daha fazla olacaktır. Bu
çocukların her biri onun bencil özelliklerini taşımaya eğilimlidir. Bu doğal seçilimin
birçok nesil boyunca devam etmesiyle, "özverili grup" bencil bireyler tarafından ele
geçirilecek; sonunda bu grubu bencil gruptan ayırt etmek olanaksız hale gelecektir.
Başlangıçta içinde asi bulundurmayan, arı özverili grupların olabileceğini düşünsek bile
ki bunun olma şansı çok azdır-komşu bencil gruplardan bencil bireylerin, göç ederek ve
grup-içi evlenmelerle özverili grupla-[s.21] rın arılığını kirletmelerini neyin durduracağını söyleyebilmek çok zor. Bireysel seçilimci, grupların gerçekten ölebileceğim
ve bir grubun neslinin tükenip tükenmeyeceğinin grup bireyleri tarafından belirlene-
ceğini itiraf edecektir: Eğer gruptaki bireylerin uzağı görebilme yetenekleri olsaydı, uzun
dönemde tüm grubun yok olmasını engellemek için bencil hırslarını sınırlamanın kendi
çıkarları doğrultusunda olacağını görebilirlerdi. Bu, son yıllarda İngiltere işçilerine kim
bilir kaç kez söylenmiştir? Fakat grup neslinin tükenmesi, bireysel yarışmanın aniden
kesilmesi ve bunun etkisi ile kıyaslandığında yavaş bir süreçtir. Grup yavaşça ve
önlenemez bir şekilde yokuş aşağı giderken bile, bencil bireyler özverili bireyler pahasına
gelişirler. İngiltere vatandaşlarına uzağı görme yeteneği verilmiş ya da verilmemiş
olabilir, ancak evrim geleceğe bakmaz.

Grup seçilimi kuramının, evrimi anlayan profesyonel biyologlar arasında çok az
destek görmesine karşın, güçlü bir sezgisel çekiciliği vardır. Birbiri peşi sıra, zooloji
öğrenci nesilleri, okuldan çıkıp da Ortodoks bakış açısının doğru olmadığını öğrenince
şaşırıp kalırlar. Bu yüzden suçlanması gereken onlar değildir. Çünkü, İngiltere'deki ileri
düzey biyoloji öğretmenleri için yazılmış olan Nuffield Biology Teacher's Guide (Nuffield
Biyoloji Öğretmen Kılavuzu) adlı yazıta şunları okuyoruz: "İleri düzeyde gelişmiş
hayvanlarda davranışlar, türün yaşamda kalmasını sağlamak için intihar şeklini alabilir."
Bu kılavuzun adı bilinmeyen yazarı, neşe içinde, tartışmalı bir şeyler söylediğinin farkına
bile [s.22] varmıyor. Bu noktada bir Nobel ödülü sahibi ile aynı düşüncede: Konrad
Lorenz, On Aggression'da, saldırgan davranışların "türü koruyucu" işlevinden söz ediyor.
Bu işlevlerden biri de, sadece en uygun bireylerin döl sahibi olmasını sağlamak... Bu eşsiz
bir döngüsel tartışma. Ancak, burada vurgulayacağım nokta şu: Grup seçilimi kuramı öylesine derin bir köklenmeye sahip ki, Lorenz, aynen Nuffield Guide yazarı gibi,
söylediklerinin Ortodoks Darwinci kurama karşıt olduğunun besbelli farkında değil.

Kısa bir süre önce, başka konularda çok iyi olan bir BBC televizyonu programında söz konusu konunun Avustralya örümcekleri ile ilgili çok hoş bir örneğini duydum. Programdaki "uzman" yavru örümceklerin büyük bir bölümünün başka türlere av olduğunu gözlüyor ve devam ediyor: "Belki de varoluşlarının gerçek amacı budur, çünkü türün korunması için sadece birkaçının yaşaması yeterlidir!"

The Social Contract'da, Robert Ardrey, grup seçilimi kuramını, genelde sosyal düzenin tümünü açıklamak için kullanıyor. Besbelli insanı, hayvansı dürüstlük yolundan sapmış bir tür olarak görüyor. Ardrey en azından ödevini yapmış. Ortodoks kuramla uyuşmama kararını bilerek almış ve bu nedenle de övgüyü hak ediyor.

Grup seçiliminin bu güçlü çekiciliğinin bir diğer nedeni de, belki de
birçoğumuzun paylaştığı ahlaksal ve politik ideallerle aynı doğrultuda olmasıdır. Bireyler
olarak, sık sık bencilce davranıyor olabiliriz, ancak daha idealist olduğumuz anlarda
başkalarının iyiliğini üstün tutanlara gıpta eder ve saygı duyarız. Yine de, "baş- [s.23]
kalan" sözcüğünü hangi genişlikte yorumlamak istediğimiz konusunda kafamız karışıktır.
Bir grup içerisindeki özveri, sık sık, gruplar arası bencillikle at başı gider. Bu,
sendikacılığın temellerinden biridir. Başka bir düzeyde, bizim kendimizi özveriyle kurban
edişimizden en çok fayda sağlayan ulustur ve genç erkeklerin ülkenin büyük zaferi
uğruna, birer birey oldukları için ölmeleri beklenir. Bunun da ötesinde, haklarında farklı
bir ulustan olduklarından başka bir şey bilmedikleri başka bireyleri öldürmek için
cesaretlendirilirler (Gariptir ki, barış zamanında bireylere yaşam standartlarını artır-
ma hızlarında bir parça özverili olmaları için yapılan çağrılar, savaş zamanında
hayatlarını öne sürmeleri için yapılan çağrılardan daha az etkili gibi görünüyor).

Son zamanlarda, dostluk duygularımızın nesnesi olarak tüm insan türünü alma
yolunda, ırkçılık ve vatanseverliğe karşı bir eğilim oluşmakta. Özverimizin bu insancıl
genleşmesinin ilginç bir sonucu var ki, "türün iyiliği" fikrini destekliyor. Politik
anlamdaki liberallertürün etiği konusunun en inandırıcı sözcüleri-, şimdilerde özveri
sınırlarını biraz daha genişleterek başka türleri de içine alanları küçük görmekteler. İn-
sanların barınma şartlarını iyileştirmek yerine, büyük balinaların öldürülmesini
önlemekle ilgilendiğimi söylediğim takdirde, sanırım kimi arkadaşlarımı epey şaşırtmış
olacağım.

Kişinin kendi türünün üyelerinin başka türlerin üyelerine kıyasla özel ahlaksal
değer hak ettikleri duygusu eski ve derindir. Savaş zamanı dışında, insan öldürmek
genelde işlenebilecek en ciddi suçtur. Bizim kültürümüzde daha da şiddetle yasaklanmış bir tek şey var; o da insan yemek (ölmüş bile olsalar). Bununla birlikte,
başka türlerin üyelerini yemekten hoşlanıyoruz. Birçoğumuz, canilere bile ölüm cezası
uygulanması düşüncesinden iğrenirler, Öte yandan da, ılımlı "hayvan zararlılarının"
yargılanmaksızın vurulmasını neşeyle desteklerler. Aslında, diğer zararsız türlerin
üyelerini zevk ve eğlence için öldürürüz. İnsansı duyguları bir amipten daha fazla
olmayan bir insan dölütü, yetişkin bir şempanzeye gösterilenden çok daha ileri bir saygı
ve koruma altındadır. Yine de, şempanzenin duyguları vardır, düşünür veson deneysel
kanıtlara göre- bir çeşit insan dilini öğrenebilir. Dölüt ise kendi türümüze aittir ve bu
nedenle anında özel hak ve ayrıcalıklarla donatılır. Richard Ryder'ın kullandığı
"türcülük" etiği, "ırkçılıktan" daha güçlü bir mantıksal temele oturtulabilir mi,
bilemiyorum. Bildiğim, evrimsel biyolojide doğru temeller bulamayacağı.

İnsan etiğinde istenen özveri düzeyi konusundaki kargaşaaile, ulus, ırk, tür ya
da tüm canlılar-, biyolojide evrim kuramına göre beklenebilecek özveri düzeyi ile paralel
bir kargaşayı yansıtıyor. Grup seçilimini yeğleyenler bile, rakip grupların birbirlerine kötü davrandığını gördüğünde şaşırmazlar; sınırlı kaynaklar için olan mücadelede herkes
kendi grubunu destekleyecektir (Sendikacılar veya askerler gibi). Bu durumda, grup
seçilimcisine, hangi düzeyin önemli olduğuna nasıl karar verdiğinin sorulması gerekir.
Eğer seçilim bir türün grupları ve türler arasında sürüp gidiyorsa, daha büyük gruplar
[s.25] arasında neden olmasın? Türler bir araya gelerek cinsleri, cinsler takımları,
takımlar da sınıfları oluşturur. Aslanlar ve antiloplar da, bizim gibi, memeliler
sınıfındandır. Öyleyse, aslanların "memelilerin iyiliği için" antilopları öldürmekten
kaçınmasını mı bekleyeceğiz? Kuşkusuz, sınıflarının neslinin tükenmesini önlemek için
kuşları veya sürüngenleri avlamaklar. Peki ama, tüm omurgalılar şubesini devam ettirme
gereği ile kim uğraşacak?

Ben reductio ad absurdum (bir düşüncenin doğru olduğunu göstermek amacıyla, aksinin yanlışlığını kanıtlamak) yaklaşımıyla tartışmaya devam edebilir ve grup seçilimi kuramının güçlüklerine dikkat çekebilirim, ancak bireysel özverinin açıkça varolması açıklanmayı bekliyor. Ardley işi, Thomson'un gazellerindeki zıplamada, davranışın tek açıklamasının grup seçilimi olduğunu söylemeye kadar vardırıyor. Zıplayan hayvanın bir avcının önüne atlayıvermesi, avcının dikkatini kendine çekerken bir yandan da arkadaşlarını uyarmak istemesiyle, kuşların uyarı çığlıklarına benzer. Thomson'un gazelciklerini ve benzeri olguları açıklamak gibi bir sorumluluğumuz var ve bu da ileriki bölümlerde yanıt vermeye çalışacağım bir soru.

Bundan önce, evrime, en alt düzeyde gerçekleşen seçilim çerçevesinde
bakmanın en iyi yol olacağı şeklindeki inancımı tartışmalıyım. Bu inancın oluşmasında,

G. C. Williams'ın, Adaptation and Natural Selection (Adaptasyon ve Doğal Seçilim) adlı
önemli yazınının etkisi çok büyüktür. Kullanacağım temel düşünce, yüzyılın başlarında,
genler-öncesi günlerde A. Weismann [s.26] tarafından öngörüldü: Weismann'ın "germ-
plazmanın süreğenliği" doktrini. Şunu savunacağım: Temel seçilim birimive bu arada
kendi çıkarımız- ne tür ne de gruptur; hele birey kesinlikle değildir. Gendir; yani kalıtım
birimidir. Kimi biyologlara bu, başlangıçta çok uç bir görüş gibi gelebilir. Umuyorum ki,
ne demek istediğimi anladıklarında, alışık olmadığımız bir tarzda ifade edilmiş olsa bile,
bu tezin aslında Ortodoksça olduğunu kabul edeceklerdir. Bu tartışmayı geliştirmek
zaman alacaktır. İşin en başından başlamamız gerekiyor: Yaşamın ta başlangıcından...

  

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült