İnsan Olmak Neden Suçtur?

Erdal Atabek


«Ben insanım. İnsan gibi yaşamak istiyorum. Beni yaşatan emeğimdir ve emeğimden başka bir şeyim yok. Emeğimle insan gibi yaşamak istiyorum. Başkaca hiçbir isteğim ve amacım yoktur.»

Bu sadelikte bir istek, bu sadelikte bir amaç suçlanabilir mi?

Evet, suçlanabilir, belki de en bağışlanmaz suç budur.

İçinde yaşadığımız düzen bu suçu şöyle tanımlamaktadır:

«Sen insansan ve insan gibi yaşamak istiyorsan, toplumun kurallarına boyun eğeceksin. Seni yaşatan emeğinse, çalışacaksın. Çok çalışacaksın, hep çalışacaksın ve sana verilenlere şükredeceksin. Daha iyi yaşamak istiyorsan daha çok çalışacaksın. Ben çalışıyorum, çalışıyorum da neden bir evim olmuyor diye düşünüyorsan kabahati kendinde arayacaksın. Ben kendimi geçindiremiyordum da neden evlendim ki diyeceksin. Durumumuz yoktu da neden çocuk yaptık diyeceksin. Mutlu değil misin? Kabahatli sensin. Sıkıntı mı çekiyorsun, kabahatli sensin. Bir türlü hayatına çekidüzen veremedin. Bak herkes nasıl gül gibi geçiniyor. Aklını kullanamadın. Kendini de çoluk çocuğunu da sefil perişan ettin, insanım diyorsun ama insan gibi yaşamayı beceremedin. Kabahatli sensin.»

Böyle yaşamak kabahattir ve şöyle suç olabilir:

«Ben insanım, insan gibi yaşamak istiyorum. Beni yaşatan emeğimdir ve emeğimden başka bir şeyim yok. Emeğimle insan gibi yaşamak istiyorum. Başkaca hiçbir isteğim ve amacım yoktur.»

Düzen şunu der:

«Anladık insansın, biz de sana hayvansın demedik. Sen de insanlığını bil, otur oturduğun yerde. Daha iyi yaşamak istiyorsan daha çok çalışacaksın demedik mi sana? Daha ne istiyorsun? Aklından neler geçiyor senin? Yoksa servet düşmanı mısın? Hayat pahalıysa herkes için pahalı. Biz bu parayı nasıl kazanıyoruz biliyor musun? Senin bildiğin falan yok. Tutturmuşsun bir nakarat gidiyorsun. Gözünü aç gözünü. Uyuşuk herif, sümsük. Başını kaldırıp bir baktın mı, kazanan nasıl kazanıyor, yaşayan nasıl yaşıyor diye. Yok, senin öyle bir tasan yok. Emeğinmiş, emeğinmiş. Emekten bol ne var be. İşsiz sürüsü sokakta geziyor, sen bir iş bulmuşsun, oturup şükredeceğine kafanı dikip homurdanıyorsun. Yıkıcı mısın, bozguncu musun sen?»

Kabahat yavaş yavaş suça dönüşmektedir.

Şöyle bir soru artık suçtur:

«Peki, ben çalışıyorum ve günübirlik yaşıyorum. Hiçbir güvencem yok. Çalışmaktan başka bir şey de yapmıyorum. Siz nasıl oluyor da benim kadar bile çalışmadan bu servetleri yapıyorsunuz?»

İşte bu suçtur. Bunu sormak suçtur, bunu düşünmek suçtur, bunu başkasına söylemek suçtur. Bunu birileriyle konuşup «gelin arkadaşlar bunu birlikte konuşalım» demek suçtur.

Bu «insan olmak suçu»dur.

«İnsan olmak suçu» düşüncelerde kalmaz, duygular da suçlanır.

«Duygu suçu» belki yasalarda yok ama en yaygın suç değil mi?

Oktay Akbal, «Suçumuz İnsan Olmak» demişti duygu yüklü yapıtında.

Duyguları ayıplayan, küçümseyen, aşağılayan, yasaklayan bir toplumda yaşarken insanlar duygusuz olmayı değil, duygularını gizlemeyi öğrenirler.

Duygularımızı gizlemeyi öğreniriz.

Duygularımızı bastırmayı öğreniriz.

Duygularımızı küçültmeyi öğreniriz.

Böylece, içimizdeki insan da «gizlenir», «bastırılır», «küçülür».

Giderek, hayatın pek de anlamı olmadığını sezeriz, hayattan zevk almadığımızı anlarız, kendimizi böyle yaşamaya alıştırırız.

İçimize dönük bir yaşama biçimine alışmaya çalışırız.

Oysa, duygu dünyamız belki de en zengin yanımızdır.

Sevmek, beğenmek, istemek, şaşmak, hayran olmak, kızmak, kırılmak, öfkelenmek, sonra durulmak, yeniden sevmek, beğenmek, istemek, şaşmak, hayal kurmak, coşmak, dünyayı yeniden yaratmak istemek...

Duyguların zengin dünyası.

Bu dünyayı kendimize kapatarak nasıl insan olacağımızı düşünmeyiz.

Bu dünyanın dışında neleri yitirdiğimizi anlamayız.

insan insana duygularını söyleyemez.

Anneler, babalar çocuklarına duygularını söyleyemez. Hep olumsuzlukları söylemeyi onu eğitmek diye öğrenmişlerdir. Çocuklar annelerine, babalarına duygularını söyleyemez. Bunları söylememeyi öğrenmişlerdir.

Erkek kadına duygularını söyleyemez. Bunun ayıp olduğunu «erkeğe yakışmadığını öğrenmiştir. Kadın erkeğe duygularını söyleyemez. Bunun yanlış olduğunu, «kadınlığa yakışmadığı»™ öğrenmiştir.

Birini severiz, söyleyemeyiz. Sevmeyiz, söyleyemeyiz.

Birini beğeniriz, söyleyemeyiz. Beğenmeyiz, söyleyemeyiz.

Birinden bir şey istemek gerekir, söyleyemeyiz.

Söyleyemediğimiz her şeyi davranışlarımıza yansıtırız. Kimi zaman da istediklerimizin tersini yaparak «kendimizi anlatmak» isteriz. «Davranış dili» dediğimiz yöntemi sık kullanışımızın başka nedeni olabilir mi?

Bir de «beni anlasın» diye beklememiz, ille de «o beni anlasın».

«Beni anlasın» / «Beni anlamalı» / «Neden beni anlamıyor?» / «Öyle anlayışsız ki» / «Zaten beni kimse anlamıyor» / «Tanrım neden anlaşılmıyorum» / «Çevrem anlayışsız» / «Beni hiç anlamadın» / «Beni anladığını sanmıştım...»

DUYGU ÖZGÜRLÜĞÜ, bu kısır döngünün kırılmasıdır.

Duygularımızı tanımalıyız. Duygularımıza değer vermeyi öğrenmeliyiz. Duygularımızı geliştirmeyi öğrenmeliyiz. Duygusal gelişimin önemli bir gelişme yolu olduğunu bilmeliyiz. Kendimizden başkalarının duygularının da değerli olduğunu anlamalıyız. Duyguları küçümsemenin yanlış olduğunu bilmeliyiz. Duyguları görmezden gelmenin büyük bir yanlış olduğunu anlamalıyız.

DUYGU EĞİTİMİ, bunun için gerekiyor. Belki de insan eğitiminin en bilinmeyen yanı. Herkesin kendi başına, el yordamıyla anlamaya çalıştığı, bunun için de ne çok acıyı, sıkıntıyı, mutsuzluğu yaşamak zorunda kaldığı bilinmeyen dünya.

* *

«Duygu!anma»yı hüzünlenmekle eşanlamlı sayan bir toplumda duyguların zengin dünyasını kurmak kolay değil.

«Duygulanma»yı hüngür hüngür ağladığı zaman yaşadığını sanan bir toplumda, «duygulanma»nın zayıflık kabul edildiği bir toplumda «duygular»ın nasıl bir güç olduğunu anlatmak kolay değil.

Duygularımız zayıflığımız değil gücümüzdür.

Umutlarımız aptallıklarımız değil, gücümüzdür.

Sevgimiz gevşememiz değil, gücümüzdür.

Duygularımıza korkmadan bakabilmeyi öğrenmeliyiz.

Duygularımızı tıkıldıkları hapishane hücrelerinden çıkarmayı öğrenmeliyiz.

Duygularımıza saygı duymayı öğrenmeliyiz.

Duygularımıza saygı duyurmayı öğrenmeliyiz.

Duygularımızı özgürleştirmeliyiz. Onları özgürleştirirken, içimizdeki insanın da özgür olacağını bilmeliyiz.

Bunu bilememek, özgür olamamamızın asıl nedenlerinden birisidir.

Duyguları özgür olmayan insan, özgür değildir.

* *

İnsanın özgürlüğü bir bütün.

Duygu ve düşünce özgürlüğü bir bütün.

Duygularınız özgür değilse, düşünceleriniz de özgür olamaz.

«Düşünce özgürlüğü», toplumda yasaklanmış düşüncelere sahip olma hakkı, bu düşünceleri açıklama hakkını kapsar ama ondan daha geniş bir kavramdır.

Düşünceyi yasaklamak, bozuk bir düzenin çıkarlarını sürdürmeyi amaçlayan bir zorbalık. Bu zorbalık kimsenin kuşkusu olmasın aşılacaktır. Her tür düşünceyi benimsemek, açıklamak hakkı sağlanacaktır.

Ama «düşünce özgürlüğü» tek boyutlu bir edim değildir.

Düşünce özgürlüğü, her şeyi düşünebilme hakkıdır.

«Düşünce özgürlüğü», başkalarının «yanlış» dediği, «saçma» dediği, «böyle şey olur mu?» dediği şeyleri de düşünme gücünü gösterebilmektir. Toplumun düşünce özgürlüğü de, topluma aykırı görünen düşünceleri de benimseyebilme, açıklayabilme hakkının varolması demektir.

«Düşünce özgürlüğü», insanların zorla susturulmasının akla gelmediği bir toplumsal düzen demektir.

«Düşünce özgürlüğü» isterken, sadece kendi düşüncelerimizin açıklanmasını isteyip istemediğimizi kendimize sormalıyız. Bize aykırı gelen düşüncelerin de açıklanması hakkını isteyip istemediğimizi kendimize sormalıyız.

Gerçek «düşünce özgürlüğü», benimsemediği düşüncelerin de özgürce benimsenip açıklanmasına hak veren insanların yaşadığı bir toplumda gerçekleşir.

T.C.K. 141.142. ve 163. maddelerinin kalkmasıyla özgür düşünceye sahip olacağımızı sanmayalım. Bu sadece, bu maddeleri başka yollarla varetmekten kaynaklanmayacaktır. Bunun nedeni daha geniş anlamlara sahiptir.

Yasa maddeleri ne bir toplumun özgürlüğünü engelleyebilir, ne de onların kalkması bir toplumu özgür kılabilir.

Aldanmamak gerekiyor.

Duygu ve düşünce özgürlüğünü içinde vareden insanlar için hiçbir yasa maddesi engel olamaz. Bunun tersi de doğrudur. Duygu ve düşünce özgürlüğünü içinde varedemeyen insanlar için hiçbir yasa özgürlük veremez.

Bir toplumun özgürlüğü de, o toplumu oluşturan bireylerin «duygu ve düşünce özgürlüğü»ne sahip olup olmamasıyla ölçülmelidir.

Ama insan toplumunun dışında bir gelişme gücüne sahip değildir.

Pek az insan, toplumun zincirlerini kırabilir, toplumuna karşın gelişebilir, bu yüzden de acılar çeker.

İnsanların çoğu, toplumunun değer yargılarını benimseyerek rahat eder, toplumunun yasaklarını kabul eder, böylece düzenle uyuşur. Hayatı boyunca da «başka duyguları», «başka düşünceleri» tanımayı reddeder. Toplum yasaklarının gücü ve önemi budur.

Onun için de öncelikle T.C.K. 141.142. maddeleri ve 163. maddesi kalkmalıdır.

Öncelikle bu yasaklar kalkmalıdır. Bu yasaklar ülkemiz pratiğinde «komünizm yasağı» ve «din esaslı parti kurma yasağı» olarak biliniyor.

141.142. maddelerin gerçeği aslında bu değildir. Bu konuda gerçekleri öğrenmek isteyenler, değerli hukuk insanı Halit Çelenk’in kitaplarını okumalıdır. Halit Çelenk, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu ve düşünce özgürlüğünden yana birçok yazar bu konuları yazmışlardır. Bu derinliklere inmek istemiyorum.

işin gerçeği «ülkeyi komünizmden korumak» değildir, işin gerçeği, ülkedeki çıkar düzeninin sürmesini sağlamaktır. Bu maddeler kalkınca herkes komünist olacak da değildir. Bunu, bu yasağı sürdürenler de bilmektedir. Ama, insanların aklındaki «bazı düşünceler yasaktır» ambargosu kalkacaktır. İnsanlar her şeyi düşünmenin olanaklı olduğunu bileceklerdir. Düşüncelerini kendilerinin seçebileceğini bileceklerdir. İnsanları ille de birilerinin yönetmesi gerektiği önyargısı yavaş yavaş silinecektir. İnsanlar kendilerini birilerinin kulu olarak görmekten vazgeçecek, giderek daha insan olacaklardır. Daha insan olan «özgür insan» olanağına kavuşacaklardır.

Ama özgür olmak için «duygularda ve düşüncelerde özgürleşme» yeterli midir? Sorunun bu yanına da bakmak gerekiyor.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült