Hümanist Psikoloji Ne Kadar Hümanist?

Viktor Emil Frankl

 

BUGÜN psikolojide başka her şeyden daha çok ihtiyaç duyulan şey, psikoterapinin insan boyutuna, insan olgusu boyutuna girmesidir. Dolayısıyla "hümanistik psikoloji” hareketi olarak bilinen şeyin bu adımı gerçekten atıp atmadığını soralım. Logoterapinin bu harekete "katıldığı” söylense de,[1] konuya açıklık getirmek amacıyla eleştirel bir bakış açısı kazanmak ve bu açıdan değerlendirmek için logoterapiyi hümanistik psikolojiden ayırmak akıllıca olabilir. Bu hareketin, karşılaşım (encounter) kavramına dayanan yanı üzerinde özellikle duracağız, çünkü özellikle bu kavram hareketi savunanların birçoğu tarafından kötüye kullanılmasa bile yanlış anlaşılmaktadır.

Aslında karşılaşım kavramı hümanistik değil, varoluşçu psikoloji literatüründen türetilmiştir. Bu kavram ilk kez, varoluşçu düşünceye, varoluşu ortak-varoluş terimleriyle açıklamak gibi bir katkıları olan Martin Bubler, Ferdinand Ebner ve Jacob L. Moreno tarafından geliştirilmiştir. Bu bağlamda karşılaşım, seninle benim aramdaki bir ilişki olarak anlaşılır; bu, doğası gereği sadece insan ve kişisel düzeyde kurulabilecek bir ilişkidir.

Bu görüşte bir şeyin eksik kaldığı açıktır; ve bu da bir boyutun tamamıdır. Kari Bühler tarafından ortaya atılan dil teorisini hatırlayıp buraya uygularsak bu eksiklik daha bir açıklık kazanır. Bühler, dilin üç fonksiyonu birbirinden ayırmıştır. Birincisi, dil konuşanın kendini anlatmasını sağlar; kendini anlatma için bir araç olarak iş görür. İkincisi, dil konuşmacının dinleyene hitap etmesidir. Ve üçüncüsü dil, her zaman için bir şeyi, kişinin söz ettiği "şeyi” temsil eder. Başka bir deyişle birisi konuşmaya başladığı zaman (a) kendini anlatırken (b) bir başkasına yönelmektedir; ama ayrıca bir "şeyden" söz etmediği sürece bu işlemi dil olarak adlandırmakta pek haklı olmayız. Bu durumda söz konusu olan şey, gerçekten de bir tür kendini anlatma modundan başka bir şey olmayan (ki bu bazen karşıdakine hitap bile etmez) sahte bir dildir. Konuşma tarzları böyle bir "dil" olarak yorumlanabilecek şizofrenler vardır: sadece ruh halini dile getirirler, ama gerçeklikle ilgileri yoktur.

Bireylerarası iletişimin üçüncü yanını dikkate almak gerektiği ölçüde, dil için geçerli olan şey, ortakvaroluş ve karşılaşım için de geçerlidir. Brentano ve Husserl, "sözle amaçlanan nesne"* terimini fenomolojinin bu yanı için kullanmıştır.2 Ve bütün bu "sözle amaçlanan nesnelerin" toplamı, dilin gönderme yaptığı bütün bu nesneler, birbiriyle iletişim kuran iki öznenin "kastettiği" (meant) bütün bu nesneler, yapısal bir bütünlük, bir "anlam" (meaning) dünyası oluşturur ve bu anlam "kosmosu" pekala "logos" olarak adlandırılabilir. Burdan, kapılarını anlamlara kapayan, insanı "intentional referent"lerinden koparan bir psikolojinin, deyiş yerindeyse kendini iğdiş ettiği görülebilir. Psikolojinin, adım hak etmesi için adının her iki yanma da (ruha olduğu kadar logos a —anlama— da) gereken önemi vermesi gerekir.

Buber ve Ebner, hem karşılaşmam insan ruhunun yaşamındaki merkezi yerini keşfetmiş, hem de bu yaşamı temelde seninle benim aramdaki bir diyalog olarak tanımlamıştır. Ama ben, logoların boyutu dikkate alınmadığı sürece gerçek bir diyalogun olası olduğuna inanmıyorum. Logos'u olmayan, sözle amaçlanan nesneye yönelmeyen bir diyalogun, gerçekte karşılıklı bir monolog, basit bir karşılıklı kendini anlatma olduğunu söyleyebilirim. Eksik olan şey, insan gerçekliğinin "kendini aşma" dediğim yanıdır;1 bununla, insan olmanın temelde kendi dışında bir şeyle ilgilenme ve o şeye yönelme olduğu gerçeği kastedilmektedir. Fenomenolojik düşünce okulunun sürekli vurguladığı bilişsel (kognitif) edimlerin "istemli, amaçlı" olması, çok daha kapsamlı bir insan olgusunun, yani insan varoluşunun kendini aşkınlığının sadece bir yanını oluşturur. Salt kendini anlatmayla kısıtlı bir diyalog, insan gerçekliğinin kendini aşma niteliğine katılmaz. Gerçek karşılaşma, logos'a açık olan, tarafların logos'a doğru kendilerini aşmasını mümkün kılan ve hatta bu tür karşılıklı kendini aşmayı özendiren bir ortak-varoluş modudur.

Kendini aşmanın, sadece gerçekleştirecek bir anlam arayışı değil, sevilecek bir başka insan arayışı anlamına da geldiği unutulmamalıdır. Karşılaşma insan, sevgi ise kişisel düzeyde gerçekleştiği ölçüde sevginin karşılaşmam ötesine uzandığına kuşku yok. Genel anlamıyla karşılaşma, karşımızdakinin insanlığını görmemizi sağlarken, onu sevmek daha fazlasını (karşımızdaki insanın temel eşsizliğini) gösterir. Bu eşsizlik (benzersizlik), kişi olmanın yapısal özelliğidir. Ama kendini aşkınlıkta, insan ister anlam gerçekleştirmeyle, ister sevgiyle karşılaşmak kendini aşsın, bu özellik eşdeğer ölçüde vardır: ilkinde kişisel olmayan bir logos söz konusuyken; İkincide kişisel bir logos deyiş yerindeyse ete kemiğe bürünmüş bir logos söz konusudur.

Buber ve Ebner tarafından geliştirilen geleneksel karşılaşma kavramının tersine hümanistik psikoloji alanındaki literatürün çoğunda ortaya konan geleneksel kavram, hala modası geçmiş bir psikolojiye bağlı kalıyor; ki bu psikoloji gerçekte insanı kendini aşkın ilişkileri mümkün kılacak pencereleri olmayan bir hücre (monad) olarak gören bir hücrebilimden (monadology) başka bir şey değildir. Dolayısıyla karşılaşım kavramı kabalaşmıştır. Gerçekten hümanistik olmaktan çok, mekanistiktir; ve Hamburg Üniversitesinden Peter R. Hofstatter'in haklı olarak [4] "libido hidroliği" dediği şey, karşılaşım grup hareketine büyük ölçüde yayılmış durumdadır.

Aşağıdaki olay çarpıcı bir örnek olabilir. Bir karşılaşım grubuna katılan bir hanım, çok heyecanlanır ve boşandığı kocasına çok kızar. Grup lideri, saldırganlığını ve öfkesini boşaltması için bir balonu bıçaklamasını ister. Başka bir deyişle gerçek nesnenin, yani kocasının yerini balon alacaktır. Ne var ki "eylemlemenin” amacının, bir patlamanın öznesi olarak kadının yerine balonu koymak olduğu da pekala söylenebilir. Her şey bir yana, amaç kadının "patlamasını" önlemektir. Ve eylemlemeden[5] sonra rahatlamış da olabilir. Saldırganlığın öngörülen boşaltılmasından sonraki sözde rahatlamanın içten (gerçek, otantik) bir deneyim olduğunu varsaymakta gerçekten haklı mıyız? Bunun, daha çok istemsiz bir empozenin, tamamen mekanikçi olan modası geçmiş bir insan düşüncesine paralel bir empozenin sonucu olmadığının kanıtı nedir? Eylemleme (acting out) hiç bir şeyi değiştirmemiştir: kızgın olmanın sebepleri hala yerli yerinde duruyor! Temelde insan ilk önce kızgın olmak için bir sebebi olup olmadığını; ve ancak çevresel olarak da diğer tepkilerinin kızgınlık terimleriyle dile getirebileceği duygularını düşünür. Ama yukarıda anlatılana benzer bir tedavinin altında yatan mekanik insan görüşü hastayı, kendini içinde işleyen "libido hidrolikleri" te

Timleriyle yorumlamaya özendirir. Bunu yaparak da bir insanın belli bir durumda bir şey yapabileceğini; belli bir tavır takınabileceğim ve kendi duygularına, saldırganlığına, vs. yönelik tutumunu seçebileceğini unutmasına neden olur. Gerçekten hümanistik olan bir insan görüşünde bu "insan potansiyeline" olabildiğince çok yer verilmelidir. Böyle bir teoriye dayalı bir terapi uygulaması, hastada bu potansiyel bilincinin özendirilmesine dikkat edecektir. Bu, olabildiği taktirde dünyayı ve gerektiği taktirde de kendini daha iyiye doğru değiştirme konusundaki insan özgürlüğünün bilincidir. Boşanan kadın örneğine dönecek olursak: yapabilirse kocasıyla barışmak, ya da gerekiyorsa boşanmış bir kadın olarak kendisiyle barışmak ve böylece ileri adım atarak içinde bulunduğu zor durumu insan düzeyinde bir başarıya dönüştürmek gibi "uzlaşmacı" bir tavrı da seçebilirdi! Hastayı, nevrotik bir bireyin zaten inanmaya yatkın olduğu şeye, yani dış etkilerin veya iç koşulların bir piyonu ve kurbanı olduğuna, ya da elimizdeki örneğe bağlı kalacak olursak, onunla barışacak veya barışmayacak bir kocaya bağımlı olduğuna, ya da balonu patlattıktan sonra boşalacak veya boşalmayacak olan bir saldırganlığa bağımlı olduğuna inandırsaydık, hastamıza kendi rahatsızlığının üstüne çıkma, bu rahatsızlığı aşma ve sonunda negatif deneyimini pozitif, yapıcı, yaratıcı bir şeye dönüştürme şansını çok görmüş, hastadaki bu olasılığın yolunu tıkamış olmaz mıydık?

Konuyu değiştirmek için, kızgınlık yerine hüznü ele alalım ve sevdiği insan öldüğü için yas tutan bir insana yatıştırıcı önerildiği zaman nasıl bir tepki göstereceğini soralım: "İnsanın gerçeğe gözlerini kapaması gerçeği ortadan kaldırmaz. Uyuyarak sevdiğim insanın ölümünün bilincinde olmamam, onun ölmüş olduğu gerçeğini değiştirmez. Benim için önemli olan tek şey bu: o yaşıyor mu, yaşamıyor mu; yoksa altüst olmuş muyum, olmamış mıyım değil!" Başka bir deyişle onun aldırdığı tek şey,, mutlu olup olmadığı değil, mutlu olmak için bir sebepi bulunup bulunmadığıdır. Wilhelm Wundt'un sistemi, "ruhsuz (psyche) ruhbilimi (psikoloji)" olarak eleştiriliyordu. Bu kusur uzun zaman önce düzeltildi, ama şimdi de "logos'suz psikologi" dediğim bir psikoloji var: insan davranışım, dünyada bulunan sebeplerle ortaya çıkan bir şey olarak değil, kişinin kendi ruhunda (veya bedeninde) işleyen nedenlerden kaynaklanan bir şey olarak yorumlayan bir psikoloji. Ama daha önce de belirttiğim gibi nedenlerle sebepler aynı şey değildir. Kendinizi mutsuz hissettiğiniz zaman kafayı çekerseniz alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasına "neden olur," ama mutsuzluğun sebebi olduğu gibi kalır. Aynı şey, kişinin kaderini veya yasını değiştiremeyecek olan yatıştırıcı için de geçerlidir. Peki ya kişinin kendi tutumunu değiştirmesi, zor bir durumu insan düzleminde bir başarıya dönüştürmesi? insanı dünyadan (sadece insan davranışlarının sebebi olduğu, acının bile bir anlam taşıdığı bir dünyadan) koparan bir psikolojide böyle bir şeye elbette yer yoktur, insanı, varoluşunu yüceltmek için bir anlam arayan bir varlıktan çok, dinamik güçlerin etkileştiği kapalı bir sistem olarak gören bir psikoloji, insanı, bir trajediyi zafere dönüştürme yetisinden elbette yoksun bırakacaktır.

İster Konrad Lorenz çizgisindeki biyolojik görüş, ister Sigmund Freud çizgisindeki psikolojik görüş olsun, sorun gerçekten de saldırganlık görüşüyle (kavramıyla) başlamaktadır. Bu görüşler uygunsuz ve yetersizdir, çünkü yapısal bir insan olgusu olarak niyeti (istemi) tamamen gözardı etmektedir. Aslında benim ruhumda, boşalmak için bir kanal arayan ve beni "salt kurbanlar," yani boşalmaya uygun nesneler aramaya zorlayan bir saldırganlık yok. insan düzleminde (yani bir insan olarak), sabit bir saldırganlık miktarı besleyip bunu uygun bir hedefe yöneltmem; gerçekte daha farklı bir şey yaparım: nefret ederim! Birisinden veya bir şeyden nefret ederim. Kuşkusuz, bir şeyden nefret etmek, birisinden (nefret ettiğim şeyin yaratıcısından veya "sahibinden") nefret etmekten daha anlamlıdır, çünkü kişi olarak ondan nefret etmediğim taktirde, onda nefret ettiğim şeyin üstesinden gelmesine yardımcı olabilirim, hatta onda nefret ettiğim şeye rağmen onu sevebilirim. Bu nasıl olursa olsun, sevgi kadar nefret de (saldırganlığın tersine) insancadır, çünkü istemlidir (amaçlıdır): bir şeyden nefret etmek, ya da birisini sevmek için bir sebebim vardır. Tersine saldırganlık nedenden kaynaklanır. Bu nedenler psikolojik veya fizyolojik yapıda olabilir. Bu son olasılık konusunda, Husserl'in, kedilerin beyninin belli merkezlerini elektrotlarla uyararak saldırganlık yarattığı klasik deneylerini hatırlamanız yeterlidir.

Nasyonal Sosyalizme (Nazimzm'e) karşı direniş hareketine katılanların, sadece, sanki kazara Adolf Hitler'e yönelmiş olan sapkın saldırganca dürtüleriyle güdülendiklerini varsaymak ne büyük bir haksızlık olurdu? Gerçekte direnişçilerin çoğu Adolf Hitler denen bir adamla değil, Nasyonal Sosyalizm denen bir sistemle savaşmayı amaçlamıştır.

Günümüzde saldırganlık kongrelerde ve konferanslarda ele alman konuların başlıcalarındandır. Daha da önemlisi, barış araştırmaları denen şeyin hedefi saldırganlık olmuştur. Ne var ki ben, insanca ve kişisel olmayan bu görüşe dayandığı sürece barış araştırmalarının başarısızlığa mahkum olduğuna inanıyorum. ister insan öncesi atalarımızdan kalan bir miras, ister psikodinamik teorilere paralel olarak tepkisel bir şey olarak yorumlayalım, insanda elbette saldırganlık dürtüleri vardır. Ama insan düzleminde saldırganlık dürtüleri bir insanda per se* bulunmaz; bu dürtüler onda, ister bunlarla özdeşleşsin, ister bunlardan uzaklaşsın, her zaman için bir tavır almak zorunda kaldığı dürtülerdir.[6] [7] Belli bir durumda önemli olan, dürtülerin kendilerinden çok, kişisel olmayan saldırganlık dürtülerine karşı alman kişisel tavırdır.

Bununla intihar eğilimleri arasında bir paralellik vardır. Örneğin intihar dürtülerini ölçmeye çalışmanın hiç bir anlamı yoktur. Son çözümlemede intihar riski kişideki intihar dürtülerinin gücüne değil, bir insan olarak onun bu dürtülere karşı tepkisine bağlıdır; bu tepki ise karşılık olarak temelde yaşamaya değer (acı da olsa) bir şey görüp görmediğine bağlıdır. Kuşkusuz, intihar dürtülerini ölçtüğünü iddia etmeyen, ancak çok daha belirleyici bir etkeni, bu dürtülere yönelik kişisel tutumu değerlendiren bir test de vardır. Bu testi otuzlu yıllarda geliştirdim ve ilk İngilizce açıklamasını The Doctor and the Soul adlı kitabımda verdim.[8]

Barış araştırmalarının, bir bütün olarak insan soyunun devamıyla ilgilendiğini söyleyebiliriz. Ama insanın, saldırganlık dürtülerine karşı kişisel bir tavır alma yetisine (kapasitesine) seslenmekten çok, bu dürtülere uzaktan seyirci kalmanın sonucunda ortaya çıkan kadercilik gibi bir kusuru vardır. Saldırganlık dürtüleri, nefret için bir bahaneye, bir özüre dönüştürülür. İnsan, ona nefret edenin dürtüler ve mekanizmalar olduğu söylendiği sürece, nefretten vazgeçmeyecektir. Nefret eden onun kendisidir! Daha da önemlisi, "saldırganlık potansiyelleri" görüşü, insanların, saldırganlığın belli bir kanala aktarılabileceğine inanmalarını sağlar. Aslında Konrad Lorenz ekibinin davranış araştırmalarında, saldırganlığı önemsiz nesnelere yöneltmenin ve zararsız etkinliklerle saptırılmasının, saldırganlığı kışkırtmaktan ve genellikle pekiştirmekten başka bir işe yaramadığını ortaya koymuştur.

Saldırganlık ile nefret arasındaki fark, seks ile sevgi arasında da vardır: cinsel itkim beni bir eş aramaya iter. Öte yandan insan düzleminde eşimi severim, çünkü bunu yapmak için birçok sebepim vardır; ve onunla olan cinsel ilişkim sevginin bir dışavurumudur, deyiş yerindeyse "ete kemiğe bürünmesidir." İnsan altı düzlemde elbette onu sadece libido için bir yatırım (cathexis) nesnesi, fazla spermlerden kurtulmanın uygun bir aracı olarak görürüm. Bu tutumla cinsel etkinlik hastalarımız tarafından sık sık "bir kadın üstünde mastürbasyon yapmak" olarak tanımlanır. Bu yolla, bununla eşe yönelik normal yaklaşım, insan düzlemindeki cinsel davranış arasındaki tezata dikkati çekmeye çalışırlar. İnsan düzleminde, kişisel düzlemde eş, bir "nesne” olarak değil, bir başka özne olarak algılanacaktır. Bu, karşıdaki insanı sadece amaca yönelik bir araç olarak görmelerine engel olacaktır. insan düzleminde kişi eşini "kullanmaz," onunla insan-insana temelde karşılaşır. Kişisel düzlemde eşiyle kişiden kişiye temelde karşılaşır; bu da eşini sevdiği anlamına gelir. Karşılaşım eşin insanlığım korur; sevgi ise bir insan olarak eşsizliğini keşfeder.

Gerçek karşılaşım, salt kendini dile getirmeden çok kendini aşkınlığa dayanır. Özele indirgeyecek olursak gerçek karşılaşım, logos'a (anlama) doğru kendini aşar. Öte yandan sahte karşılaşım, "logos'suz diyaloga" dayanır.[9] Bu sadece karşılıklı kendini anlatma için kullanılan bir platformdur. Bu tür bir karşılaşımın günümüzde bu kadar yaygın uygulanmasının nedeni, temel olarak günümüz insanının, önemsenmeye çok önem veriyor olmasıdır. Bu da bir eksikten kaynaklanmaktadır. Sanayi toplumunun kişisellik dışı ortamında giderek daha çok sayıda insan yalnızlık duygusuna "yalnız kalabalığın" yalnızlığına kapılmaktadır. Doğal olarak, bu insanca yakınlık yokluğunu dengelemeye (kapalı olarak dengelemeye) yönelik yoğun bir arzu ortaya çıkmaktadır, insanlar yakınlığa ihtiyaç duyuyor. Ve bu ihtiyaç öylesine acildir ki, ne pahasına, hangi düzlemde olursa olsun, ve tuhaftır, kişisellik dışı düzlemde, yani salt duyusal yakınlık düzeyinde bile yakınlık aranmaktadır. Böylece yakınlık ihtiyacı "lütfen bana dokun" çağrısına dönüşür. Duyusal yakınlıktan bir adım sonrası ise cinsel konularda aynın gözetmeyen bir hafifliktir.

Cinsel yakınlıktan daha çok ihtiyaç duyulan şey, varoluşsal mahremiyettir. Büyük ölçüde ihtiyaç duyulan şey, yalnız olmaktan en iyi şekilde yararlanmak, yalnız "olma cesaretini" göstermektir. Olumsuz bir şeyi insan yokluğunu olumlu bir şeye düşünme fırsatına dönüştüren yaratıcı bir yalnızlık da vardır, insan, bu fırsatı kullanarak, sanayi toplumunun vita activa'ya [aktif yaşama] verdiği aşırı önemi dengeleyebilir ve düzenli olarak vita contemplativa [düşünce yaşamı] için biraz zaman harcayabilir. Burdan, etkinliğin (aktifliğin) gerçek karşıtının edilginlik (pasiflik) değil, alıcılık olduğunu görebiliriz. Önemli olan şey anlam gerçekleştirmenin yaratıcı ve deneyimsel potansiyelleri arasında sağlam bir denge kurmaktır; "duyarlılık eğitimi"nin gerekçesi de bu yolla açıklık kazanır.

Bakılmayı çok arzulayanlar açısından sorun, ağır basan koşullar altında bunun bedelini ödeme gereğidir; ve profesyonel ahlaka tabi olmadığı gibi, yeterli eğitime veya gözetime de sahip olmayan "bakıcıların" ne ölçüde samimi bir ilgi gösterebileceklerini hayal etmek zor değildir. Cinsel konularda ikiyüzlülüğün bu kadar tiksintiyle karşılandığı bir çağda cinsel hafifliğin duyarlılık veya karşılaşım olarak görülmediğine dikkat edilmelidir. Cinsel eğitim, çıplaklar maratonu, vb. kılığı altında seks satanlarla kıyaslandığı zaman, ortalama bir fahişenin (ki birçok yazar, fahişenin rahatsızlıklarını yetersiz orgazma bağlamamız ve buna uygun olarak tedavi etmemiz gerektiğine inanmaktadır) dürüstlüğü takdire değer: insanlık uğruna çalışıyormuş gibi yapmaz. Profesyonel ahlakın ideallerine uymayı çoğu zaman başaramadığımız doğrudur; her şey bir yana, başarısızlık insan durumunun bir parçasıdır, ama başarısız olduğumuz zaman başarısızlığımızdan kendimize bir övünç payı elbette çıkarmayız. Ne var ki bazı çevrelerde sık sık olan şey tam da budur. Freud, analistin kendi karşıaktanmını eylemlemesini (eyleme dökmesini, acting out) yasaklayan bir kural koyarken ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bazen istisnaların olması, istisnayı kural yapmamızı haklı çıkarmaz.

Ama günümüzdeki yakınlık kültü anlaşılabilir. Irvin Yalom'un da dikkati çektiği gibi, Birleşik Devletler nüfusundaki hareketlilik, sürekli bir kentten ötekine göçen insanlardaki yabancılaşmaya yol açan etkenlerden birisidir.! Ama ben, yabancılaşmanın sadece başkalarıyla değil, kişinin kendisiyle de ilgili olduğunu söylemek isterim. Toplumsal bir yabancılaşmanın yanısıra duygusal bir yabancılaşma da (kişinin kendi duygularına [10] yabancılaşması) söz konusudur. Anglo-Sakson ülkelerinde uzun zamandır ağır basan püritanizm nedeniyle insanlar duygularını kontrol etmek, hatta bastırmak zorunda kalıyordu. Benzer bir şey cinsel içgüdünün bastırılması için de geçerliydi. Kuşkusuz, özeklikle Freud öğretilerinin kabalaştırılması (vulgarizasyonu) olmasa bile, popülerleşmesiyle birlikte, artık tam tersi uca doğru bir yönelim olmuştur. Bugün gördüğümüz şey, aşın rahatlığın sonuçlarıdır: insanlar, içgüdüsel engellenmeye ve duygusal gerilime dayanamaz bir duruma gelmiştir; deyiş yerindeyse bir "kendini, nefsini tutamamazlık" sergiliyorlar; öyle ki bu insanlar duygularına hakim olamıyor, dile getirmekten ve başkalarıyla paylaşmaktan kendilerini alamıyorlar.

"Grup" işte bu amaç için bir araç işlevi görür. Ne var ki burada terapiyle birlikte bir semptomu da ele almak durumundayız. Her şey bir yana "kendini tutamama," hem ruhsal hem de bedensel düzeyde bir kusurdur. Bedensel (somatik) açıdan, hastanın yersiz nedenlerle gülmeye veya ağlamaya başladığı ve kendini tutamadığı arteriosclerosis olaylarını düşünün. Buna paralel bir semptom da, yine beynin işlevlerindeki bir zayıflamayı gösteren ve ağır epileptik rahatsızlıklarda gözlenen kişisel mesafe duygusu yokluğudur: hasta karşılaştığı anda herkese kur yapar ve özel yaşamınım anlatmaktan veya sizin özel yaşamınızı sorgulamaktan kendini alamaz.

Özetle karşılaşma grubu hareketi ve duyarlılık eğitimi, sırasıyla toplumsal ve duygusal yabancılaşmaya yönelik tepkilerdir. Ama bir soruna yönelik tepkiyle sorunun çözümünü birbirine karıştırmamak gerekir. Bir "tepkinin" iyileştirici bir etkisi olduğu anlaşılsa bile iyileşme semptomatiktir; yani ağrı kesici gibi sadece belirtiyi ortadan kaldırır. Daha da kötüsü bu tür bir iyileşme hastalığı pekiştirebilir de. Konumuza dönecek olursak, her şeyden önce duygular kasıtlı olarak yaratılamaz. Duygular, "aşırı (hiper) niyetten" kaçar. Bu en belirgin haliyle mutluluk konusunda ortaya çıkar: mutluluk aranamaz, kendiliğinden gelmesi gerekir. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, kendiliğinden olmasına izin vermemiz gerekir. Tersine, mutluluğu ne kadar çok amaçlarsak, o kadar çok kaçırırız. Karşılaşma grupları üzerinde bağımsız araştırmalar yapan bir öğrencim, katıldığı gruplardan birisinde yaşadıklarını anlattı: "Birçok insan, dostları olmamı istedi. Onları kucaklarken, onları sevdiğimi, dost olmak istediğimi söylerken içten olmadığımı hissettim, ama yine de yaptım. Kendimi duygusal olmaya zorladım, ama hiç bir yararı olmadı: ne kadar çok çaba harcadıysam o kadar zorlaştı."

İstemeyle, emirle ya da siparişle olmayan bazı şeyler olduğunu kabul etmemiz gerek. Bunun nedeni, bu şeylerin iradeyle kurulamaması: inanmaya, ümit etmeye, sevmeye "iradi olarak' karar veremem, bunları iradi olarak isteyemem"; daha da önemlisi, iradi olmaya "iradi olarak karar veremem." Bunu yapma çabaları, inanç, umut, sevgi ve irade gibi insan olgularına yönelik tamamen yönlendirici (maniplatif) bir yaklaşımdır. Karşılık olarak bu yönlendirici yaklaşımın nedeni de söz konusu olguların yetersiz olarak nesneleştirilmesi ve maddeleştirilmesidir. Bunu daha iyi anlamak için, bir öznenin temel özelliği için söylediklerimi, yani kendini aşkınlığı veya bilişsel (kognitif) eylemlerinin amaçlı olması sayesinde bir öznenin, her zaman için kendi nesneleriyle, yani bilişsel eylemlerinin yöneldiği "intentional referents"le ilgile olduğu gerçeğini ele alalım. Bir özne salt bir şeye dönüştürüldüğü ("maddeleşme") ve böylece kendini bir nesneye dönüştürdüğü ("nesneleştirme") ölçüde, kendi uygun nesnelerinin de aynı ölçüde ortadan kalkması gerekir; dolayısıyla sonuçta kendi özne olma niteliği tamamen ortadan kalkar. Bu sadece insan için değil, her insan olgusu için geçerlidir: ne kadar çok düşünürsek, kendi "intentional referents"ini de o kadar çok gözden kaçırırız.

Rahatlama da "üretme" çabasından kaçar. Rahatlama alıştırmalarını sistemleştiren J. H. Schultz bu gerçeği dikkate almıştır. Bu alıştırmalar sırasında hastalarından, kollarının ağırlaştığını hayal etmelerini istemesi ne kadar akıllıca: bu yolla otomatik olarak rahatlama yaratıyor. Bu hastalara rahatlamaları talimatım vermiş olsaydı, gerilimleri artacaktı, çünkü rahatlamak için yoğun ve amaçlı bir çaba harcayacaklardı. Aşağılık duygularının tedavisi farklı değildir: hasta, doğrudan çaba yoluyla bu duygulardan asla kurtulamayacaktır. Aşağılık duygularından kurtulmak istiyorsa, bunu deyiş yerindeyse sapa bir yoldan yapmak zorundadır, örneğin aşağılık duygularına rağmen bir yerlere gitmek, ya da bu duygulara rağmen işini yapmak gibi. Dikkatini içindeki aşağılık duygulan üzerinde topladığı ve bunlarla "mücadele ettiği" sürece, bu duyguların altında ezilmeye devam edecektir; ama dikkatini kendi dışındaki bir şey, örneğin bir iş üzerinde odaklaştırdığı an, bu duygular da mutlaka zayıflayacaktır.

Bir şeye aşın dikkat göstermeye "aşırı (hiper) düşünme" diyorum. Her ikisinin de nevrozla sonuçlanabilmesi açısından bununla aşırı (hiper) niyet arasında bir paralellik vardır. Aslına bakılırsa "grup" her ikisini de pekiştirip artırabilir. Grup ortamında hastadan, kendini dikkatle gözlemesi istenir; daha da önemlisi, grup üyeleri tarafından, uygun gördüğü şeyleri sonsuzca tartışmaya özendirir. Bu tür durumlarda olup bitenler için "hiper tartışma" iyi bir terim olabilir. Ve hiper tartışma," bugün sıkça eksik olan ve "varoluşsal bir boşluğa"[11] (boşluk ve anlamsızlık duygusuna) yakalanan hastalarda eksik olan yaşamın anlamının yerini giderek daha çok alır. Bu boşlukta nevrozlar aşın bir gelişme gösterir (hipertropi). Tersine varoluşsal boşluk doldurulduğu an, nevrozlar da çoğu kez ortadan kalkar (atropi).

Charlotte Bühler'in dediklerine katılmamak elde değil: "Olumsuz yan etkileri konusundaki karışıklığa ve kaygıya karşın, karşılaşım grubu hareketinin bazı temel yararlan olduğu açıktır."[12]

Temel yararlan arasında ise "işbirliği ve karşılıklı yardım ruhu"nu sayıyor. Gerçekten de gereğince düşünülen bir karşılaşım grubunun, yaşamın anlamının tartışıldığı bir karşılıklı yardım bağlamı sağlayabileceği açıktır. Gereğince düşünülen karşılaşım grubu, üyelerin kendilerini anlatmalarının yanısıra kendilerini aşmalarını da özendirir. Ya da Robert M. Holmes'in dediği gibi, "grup logoterapisi büyük bir kar payı dağıtabilir."! Holmes'in düşündüğü şey, "logoterapi felsefesinin, somut grup ortamlarında uygulanabilirliğidir." Holmes makalesini şöyle bitiriyor: "Kendi başarısızlıklarını, kendi 'varoluşsal boşluklarım' tartışmaya gelen böyle bir grubun sonuçlarım kim tahmin edebilir? Kişinin kendi yaşam öyküsünü yaşamının kaçınılmaz olaylarındaki anlam arayışı açısından anlatmasıyla ne tür kişisel keşifler yapılabilir?" [13]


 

[1] Charlotte Bühler ve Melanie Ailen, Introduction into Hümanistte Psychology, 1972, Belmont Brooks/Cole.

[2]        Otuzlu yılların başlarında Viyana'da Gesellschaft für Angeıoandte Psychologie'de bununla ilgili bir olay anlatmıştım.

"intentional referent." İngilizce'de "referent," sözlerin işaret ettiği olay veya nesnedir. Ç.N.  

[3]        Spiegelberg, H., Phenomenology in Psychology and Psychiatry, 1972, Northvvestem University Press, New York.

[4] Viktor E. Frankl, insanın Anlam Arayışı; Viktor E. Frankl, Psychotherapy and Existentialism: Selected Paper s on Logotherapy lPsikoterapi ve Varoluşçuluk: Logo- terapi üzerine Seçme Yazılar], Simon and Schuster, New York.

[5] Acting out: bir dürtünün, sözel bir anlatım bulamaması, sözcüklerle boşaltılanla yacak kadar şiddetli olması, ya da söz konusu kişinin ketleme yetisinden yoksun olması nedeniyle, eyleme dökülmesidir. Yani hasta, geçmiş olaylan hatırlamak yerine yaşar. Buna konu olan dürtü (veya geçmiş olay) bilinçsizdir, bastırılmıştır ve psikopatların ve davranış bozukluğu olan insanların tipik bir özelliğidir. Dolayısıyla burada Frankl'in yanıldığını sanıyorum. Bu olsa olsa sahte bir "eylemleme" (acting out) olabilir. Ama burada gerçekte kullanılan yöntem daha çok bir tür "kataritik terapidir" (duygu boşaltmayla tedavi). Amaçlanan şey ise saldırganlığın, zararsız bir yoldan (balon üzerine) boşaltılarak hastayı bu duygudan kurtarmaktır. Ayrıca amaç kadının "patlamasını” önlemek olsa da, yerdegiştirmeye tabi olan kadın değil, kocadır, yani balon "kocanın yerine geçer.” Ama Frankl, bunun "sahte bir varoluşçuluk" olduğunu düşünmekte haklı. Varoluşçuluk kisvesi altında yapılan şey, Freud'un daha acemilik yıllarında uygulayıp, bir işe yaramadığım anlayarak yine acemilik yıllarında vazgeçtiği mekanik bir yöntemdir. (Ç.N.)

* Kendi içinde, yapısal olarak (Ç.N.).

[7] Bu, sadece insana özgü olan kendinden uzaklaşma yetisinin bir dışavurumudur. Saldırganlığın tersine istemli (bilinçli) olan nefret, kendini aşma yetisini yansıtır.

[8] The Doctor and the Soul: From Psychotherapy to hogotherapy, 1955, Bantam Bo-

oks, New York, sf. 282.

[9] Viktor E. Frankl, Psychotherapy and Existentialism: Selected Papers on Logot-

herapy, Simon and Schuster, New York, 1967.

[10] Irvin D. Yalom, The Theory and Practice of Group Psychotherapy, Basic Books.

New York, 1970.

[11]      Viktor E. Frankl, The Doctor and the Soul: From Psychotherapy to Logotherapy, Bantam Books, New York, 1955

[12]      Charlotte Bühler, "Group Psychotherapy as Related to Problems of Our Time," Interpersonal Development, 1970,1,3-5.

[13] Robert M. Holmes, "Alcoholics Anonymous as Group Logotherapy," Pastoral Psych., 1970,21,30-36.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült