Hipnoz

Paul Mckenna


Bir muhasebeci, önündeki süpürgeye ölümsüz aşkını ilan ediyor. Bir asker beş dakika aralıklarla kendini yere atarak “Koru beni Scotty” diye haykırıyor. Bu arada bir polis memuru, olmayan köpeğinin tasmasından çekerek onu yürümeye zorluyor... Bunlar akıl hastanesinin aktörleri değil; hipnoz seansında kendilerinden geçen gönüllülerin davranışları.
Gülünç, ürkütücü ve bir o kadar da ilginç... İngiltere’nin en ünlü hipnozcularından Paul McKenna’nın seanslarını, en iyi bu kelimeler tanımlıyor. Onlara mutsuz olmalarını söylediğinde ağlamaya, aşık olmalarını istediğinde şehvetli sevgi sözleri sarf etmeye başlıyorlar ve uyumalarını istediğinde ise, yaptıkları her şeyi bir kenara bırakıp aniden kendilerini yere bırakıyorlar.
Bu tür şovlarda neler oluyor? Bir kişinin hipnotize olması neyi ifade ediyor? Bu kişiler rol mü yapıyor, yoksa telkine çok mu yatkınlar? Hipnoz yoluyla bir kişi kontrol edilebilir mi?
Paul McKenna’nın bu konuda hiç kuşkusu yok: “İnsanlar hipnotize edildiğinde, daha önce kullanmadıkları yaratıcı alanlara yolculuk ediyorlar. Utangaç bir banka çalışanının, 2.000 kişinin önünde Elvis Presley taklidi yaparak, insanları gülmekten kırıp geçirmesi mümkün. Hipnozun ne olduğu tam anlamıyla anlaşılmış değil, ancak kullanılıyor. Hipnotizma, beynin kullanma kılavuzu şeklinde açıklanabilir.”
McKenna ve diğer hipnozcuların uyguladıkları geleneksel yöntemin kökeni 18. yüzyılın sonlarına, Paris’e uzanıyor. Dr. Anton Mesmer, 1778’de, Viyana’dan devrim yaratacak yeni bir tedavi yöntemiyle dönmüştü. İnsan bedenindeki uzun süreli ruhsal okşamaların, manyetik sıvı adını verdiği birtakım uyumlu dolaşımlara yol açtığını açıklıyordu. Mesmer, hipnozu “mesmerizm” adını verdiği hayvansal manyetizmaya bağlamıştı. Mesmerleyici ile etkilenen kişi arasında bu görünmez manyetik sıvının varlığını savunmuştu. Bu nedenle de, meslektaşları tarafından aforoz edilmiş, hatta şarlatanlıkla suçlanmıştı. “Mesmerize olmak, mesmerize etmek, mesmerizm” hâlâ günlük kullanımdaki terimler.
Mesmer’in, seanslarında kullandığı materyaller ile ilgili farklı bilgiler var. Üzerinde metal çubukların bulunduğu tahta bir masa ya da metal çubuklu, içinde seyreltilmiş sülfürik asitten buharların çıktığı bir küvet... Dönemin ünlülerinden oluşan hastalar loş ışıklı, hoş parfüm kokulu, uzaktan bir müziğin duyulduğu görkemli kliniğe gelirler ve bu masanın çevresinde metal çubuklara tutunarak beklerlerdi. Bir süre sonra Mesmer, kırmızı pelerini içinde, mesmerleyici tavrı ile görünür, herkese farklı noktalardan dokunarak onları transa sokardı. Çoğunluğu telkine açık kimselerden oluşan hastalar, kendilerinden geçerek Mesmer’in yardımcılarının kollarına düşerlerdi. Mesmer, bu sırada, kişinin iyileşmesi yönünde sözlü telkinlerde bulunurdu. Körlükten göğüs kanserine, romatizmadan ağır yanıklara kadar pek çok hastalığı bu yöntemle tedavi ettiği söylenir.
Benjamin Franklin ve Lavoisier’nin de aralarında bulunduğu bir bilim heyeti, Mesmer’in geliştirdiği bu teknik karşısında toplanarak manyetizmanın kanıtlanamaz olduğu kararını almışlardı. Onlara göre, tedavinin unsuru manyetizma değil, hayal gücüydü. Ancak, Mesmer hayvansal manyetizmanın varlığını, kurul da yokluğunu kanıtlayamamıştı. Bunun üzerine Mesmer, Paris’ten ayrıldı. Ancak, öğrencileri çalışmalarını sürdürdüler ve mesmerizm, lokman hekimler ile sahne sanatçıları tarafından 1840’lı yıllara kadar kullanıldı.
Mesmerizmin tıptaki en başarılı kullanımı, İskoç cerrah James Esdaile’e ait... Hindistan’daki görevi sırasında anestezi henüz bilinmiyordu. Esdaile, tümörden iltihaplanmış erbezlerinin alınmasına kadar, 250’ye yakın ağrısız ameliyatı bu yöntemi kullanarak gerçekleştirmişti.
Hipnoz kelimesini 1841’de ilk kullanan ise, Manchester’lı cerrah James Braid oldu. Braid mesmerizmi, “neurypnology” (sinir uyumasının bilimi) şeklinde tanımlamıştı. Transa geçilmesi için, saatin bir sağa bir sola salınması tekniğini de ilk geliştiren oydu. Braid, hipnoz kelimesini Yunan mitolojisindeki uyku tanrısı Hypnos’tan almıştı.
19. yüzyılın sonlarında Fransız nörolog Jean-Martin Charcot, hipnotizmanın özel bir fizyolojik durum olduğunu belirtmiş ve izleyicisi Hippolyte-Marie Bernheim, hipnozun yoğunlaştırılmış bir telkin tekniği olduğunu savunmuştu. Bir dönem Charcot ile çalışan Freud, mesleğinin ilk yıllarında, bilinçaltını açıklamakta yardımcı unsur olarak hipnozdan yararlanmıştı. Ancak daha sonra, kişinin fark edemediği bilinçaltında gizli alanları, serbest çağrışım yöntemini kullanarak çözümledi.
Buna rağmen, hipnozun tedaviye etkisi tartışıldı durdu. Kuşkucular (bunların çoğunluğunu tıp profesörleri oluşturuyor), yöntemin sadece hayal gücüyle ilgili olduğunu, telkine yatkın gönüllülerin hipnozcunun istekleri doğrultusunda hareket ettiklerini ileri sürdüler. En önemlisi, araştırmalarla, hipnoz altındaki kişilerin normal bilinç düzeyinde de benzer davranışları sergiledikleri kanıtlandı.
Ancak, hipnozu uygulayanlar, bu durumu yarı uyku hali gibi bilincin farklı bir aşaması olarak kabul ediyorlar. Savlarını kanıtlamak için de, hipnoz teknikleriyle gerçekleştirilen zorlu ameliyatları örnek gösteriyorlar.
Hipnozun bilim olma yolunda karşılaştığı en önemli sorunların başında, hipnoz altındaki kişilerde ne gibi değişimlerin yaşandığının anlaşılamaması geliyor. Hipnoz altındaki kişiyle hipnotize olmamış kişinin EEG’leri (beyin dalgaları örnekleri) arasında hiçbir fark yok. Ancak, “Hipnotizmanın Tarihi” adlı kitabın yazarı ve Nottingam Üniversitesi psikoloji bölümü öğretim üyelerinden Dr. Alan Gauld, normal kişilerle halüsinasyon etkili güçlü ilaçlar alan kişilerin EEG’leri arasında da bir farklılığın bulunmadığını belirtiyor.
Gauld, hipnozun gerçek bir durum olduğuna inanmıyor; ancak, insanları telkine daha açık hale getiren birtakım dış koşulların varlığını kabul ediyor. Bu ister bir doktor ya da terapist tarafından gerçekleştirilsin, ister sahnede herhangi biri tarafından... “İnsanlar, diazot monoksit gibi ilaçlar, meditasyon, dinsel coşku, cinsel ilişki ya da davul ritüelleriyle de telkine açık hale getirilebilirler.”
Buna karşılık, Charing Cross Hospital psikiyatrlarından Dr. John Gruzelier’a göre, hipnoz kesin bir durum... Bunun nedenini de, birçok bilim adamı gibi uykuya benzerliğini kullanarak açıklıyor. Herkes, kötü bir rüya sırasında, zararsız olduğunu bildiği şeylerden aşırı derecede korkabilir ya da komik, saçma görülen şeyleri yapmak zorunda kalabilir.
Rüyada da, hipnozda da meydana gelenlerin, beynin sol lobuyla ilişkili olduğunu belirtiyor. Beynin sol bölümünde akıl yürütme, sorgulama ve çözümleme etkinlikleri gerçekleşiyor. Buna karşılık, sağ lobda fanteziler, hayal gücü şekilleniyor. İşte rüya ya da hipnoz sırasında beynin sol bölümü kapanıyor ve sağ taraftaki etkinlikler dizginlenemiyor. Yaptığı deneyler, hipnoz altındaki kişide bilincin kapandığını (dolayısıyla beynin sol tarafında şekillenen karar verme sürecinin de) ve rüyadaki gibi, beynin sağ bölümünün hipnozcunun telkinlerine açık hale geldiğini gösteriyor.
Dr. Gruzelier’in teorisine göre, sallanan bir saat ya da tekdüze bir ses, sol beynin algıya kapanmasına yol açıyor. Sol lob, harekete geçmenin gereksiz olduğuna karar verdiğinde, sağ lob gelen tüm telkinlerin doğruluğunu kabul ediyor.
Hipnozcu, kişinin gözlerini kırpmadan sallanan saati izlemesini istiyor. “Gözkapakların ağırlaşıyor, uykuya dalıyorsun. Uyu... Uyu...” İşte bu başlangıç, diğer destekleyicilerle kişinin trans haline girmesine yol açıyor. 1820’li yıllarda kullanılan sihirli semboller, bir diğerinin kullandığı özel metal çubuklar. Kimi sadece “uyu” komutuyla kişiyi algı dünyasından uzaklaştırırken, kimi de bunun için mıknatıs, hatta kloroformdan yardım alıyor. Bu teknikler insan üzerinde nasıl etkili oluyor? Sorunun yanıtı, insan vücudundaki iki tip sinir sisteminde yatıyor: sempatik ve parasempatik sistem...
Savaş ya da kaç tepkisinin doğduğu sempatik sistem, kişinin harekete geçmesine yardımcı oluyor: gözbebeklerinin büyümesi, kalp atışlarının hızlanması, kan damarlarının büzülmesi gibi... Parasempatik sistem ise, vücudun dinginleşmesini sağlıyor: kan akışı düzene giriyor, kalp atışları yavaşlıyor ve bağırsaklar yeniden çalışmaya başlıyor.
Hipnozcunun sesi, bu bağlamda parasempatik sistemin harekete geçmesine yardımcı olurken, sahnedeki daha etkili yöntemler sempatik sistemi uyarıyor. Kesin olan şu ki, her ikisi de bilincin aşılmasında etkili oluyor.
Cardiff, Wales Üniversite Hastanesi psikologlarından Dr. Frank Vingoe, ağır fiziksel egzersizlere zorlanan kişilerin de, rahatlamaları istenenler gibi kolay telkin aldıklarını saptamış: “Pedal çeviren, atik ve enerjik bir kişiyi telkin altına almaya kalktığınızda da, klasik hipnoz olgularını saptamak mümkün. Ağrıyı duymama, hipnoza dayalı hafıza kaybı gibi...” Aerobik salonlarında sağlıklı yemek alışkanlığının kazandırılması ve kilo vermeye yönelik hipnozlu telkin uygulaması henüz yok. Ancak Vingoe, bunun gerçekleştirilebileceğini belirtiyor.
Bilim adamlarının kuşkulu yaklaşımlarına rağmen, hipnoz, insanların günlük yaşamlarındaki davranışlarını değiştirmek amacıyla da kullanılıyor. Günümüzde Avrupa’da, çok sayıda hipnozcu, tırnak yemekten oburluğa, sigara ve alkol bağımlılığına kadar kötü alışkanlıkların hipnoz yardımıyla aşılabileceğini söylüyorlar. Sadece İngiltere’de, 2.000 hipnozcu bulunuyor. Hipnoterapistler, hastalarının telkin yoluyla bu alışkanlıklarından kurtulacağını bildiriyorlar. Ancak bu seanslar tartışılıyor. ABD’de yayımlanan “Psychology Today” dergisindeki bir makalede, uygulananın hipnotizma ile bir ilişkisi olmadığı, seanslara katılanların zaten kötü alışkanlıklarını bırakmaya hazır oldukları belirtiliyor. Yani, sorunun çözülmesini sağlayan hipnoz değil, kişinin kararlılığı... Makalede, yüksek düzeyli bir güdülenmenin kötü alışkanlıkları yenmede yeterli olacağı ileri sürülüyor.
Bunun yanı sıra, örnek vakalar incelendiğinde, fobi ya da kulak çınlamasından yakınan kişilerde hipnozun olumlu sonuçlar verdiği görülüyor. Sheffield Üniversitesi Psikoterapi Merkezi’nden klinik psikolog Dr. Michael Heap, “Hipnoz, karın ağrısı, deri hastalıkları, kronik baş ağrısı ve depresyon gibi psikolojik kökenli rahatsızlıklarda yararlı bir yöntem” diyor. Ancak, telkin kadar, çocukluk yıllarında yaşanan ve hastalığa yol açan olayların serbest çağrışım yöntemiyle açığa çıkarılmasının da gerektiğini belirtiyor.
Geçmişe dönme, hastanın çocukluk yıllarına gitmesi, bebek sesleri çıkarması, çocuksu davranışlarda bulunmasıyla tamamlanıyor. Ancak bu, zaten mesmeristlerin 1850’li yıllarda kullandıkları yöntemlerden başka bir şey değil. Heap, “Rahatsız eden asıl nedenin açığa çıkması, kişiyi rahatlatıyor... Ancak, araştırmalarımızda da gördük ki, insanlar çocukluk yıllarına tam anlamıyla dönemiyorlar. Yaptıkları tek şey, bir yetişkin olarak çocukluk yıllarında yaptıklarını yeniden yorumlamak.” ABD’de yürütülen bir araştırmada, hipnotize olmaya direnen kişilerin, çocukluk yıllarına gitmekte de zorlandıkları görülmüş.
Dolayısıyla, hipnozdaki bir diğer tartışma konusu da, bazı kişilerde etkili olurken diğerlerinde bir sonuç vermemesi. Hipnoz yöntemini kullanan bilim adamları, süjenin, yani üzerinde çalışılacak kişinin iyi bir değerlendirmesinin yapılması gerektiğini söylüyorlar. Bu konuda yaş, hipnoza ve doktora inanç, güdülenme, yoğunlaşma yeteneği ve hayal gücü gibi kriterler etkili bir rol oynuyor. İlginç bir araştırma da cinsiyetle ilgili... Uzmanlar, kadınların erkeklere oranla daha iyi denekler olduğunu bildiriyorlar. Ancak durum, kültüre, eğitim düzeyine ve toplumsal gelişmeye göre değişiyor. Örneğin, verilen telkinlere, toplumsal açıdan bağımlı cinsiyet konumundaki kadınlar, erkeklere oranla daha yatkınlar.
Kişiyi hipnoza sokmak bir teknik ve bu tekniği bilinçli bilinçsiz pek çok insan kullanıyor. Çünkü mevcut ortamdan, zamandan arındırmak da bir nevi hipnoz... Konunun en iyi örneklerden biri de Süleyman Demirel... Bir gazeteci, Af Yasası’nı veto ettiğinde Süleyman Demirel’in neden başbakanla konuşmadığını, onu neden dinlemediğini sormuştu. Demirel, gazeteciyi şöyle yanıtlamıştı: “Dinleseydim dinlememiş olurdum”. Artık bu yanıttan sonra, gazetecinin kendisine ayrılan süre içinde karşı bir soru sormasına imkân yoktu.
Bazı tür konuşmaların anlaşılması için beynin daha farklı bölgelerinin kullanılması gerekiyor. Örneğin Demirel şöyle deseydi: “Hayır ben kendisi ile konuştum...” Bu basit cümleye karşı yanıt verilebilirdi. Ancak diğer yanıt, gazetecinin tamamen ortamdan uzaklaşmasına yol açmıştı. Düşüncelerinizi bir test edin, sizi de bu yazının konusundan uzaklaştırmadı mı? Demirel, bunu bilerek önce bu hamleyi yapmış ve ardından amacını açıklamıştı: “Eğer dinleseydim, yine de veto edeceğim için, esas o zaman dinlememiş olurdum...”
Hipnoz, bugün tedaviye yardımcı olarak kullanılıyor. Aslında soruların yanıtları taraflara göre değişiyor. Bilim adamları arasında sürüp giden tartışmaların devam edeceği kesin...

Kutu1

Hipnoz, kanseri tedavi edebilir mi?

Aberdeen Tıp Fakültesi bünyesinde oluşturulan Kanser Araştırmaları Kurulu (CRC), hipnozla bağışıklık sistemi arasındaki bağı araştırıyor. Gerçekleştirdikleri bir çalışmada deneklerine, teyp yardımıyla sakinleştirip, rahatlamalarını sağlayacak hipnoz yöntemlerini öğrettiler. Ardından da çok gerginleşmelerine yol açacak olaylar zincirini başlattılar; bu arada da denekleri filme aldılar.
Nasıl rahatlayacaklarını bilen deneklerin kanlarındaki “interleukin-1” düzeyinin, öğretilmeyenlere oranla daha iyi çalıştığı tespit edildi. Bu, hipnoz yöntemini bilen deneklerin bağışıklık sisteminin daha iyi çalıştığını gösteriyordu. Ekip, kandaki T hücrelerini etkinleştirerek, kadınlarda sıklıkla görülen göğüs kanserine karşı savaşmayı amaçlıyor.

Kutu 2
Gösteriden doktor odasına…
“ Uyu, uyu, uyumanı istiyorum” … Bu efsanevi formül, ne yazık ki gösteri merkezlerinden öteye bir anlam ifade etmiyor. Doktor ve psikologların gerçekleştirdiği hipnoz ise, çok daha yumuşak, aynı zamanda da devamlı bir yöntem… Bir hipnoz seansı, yaklaşık 30 dakika sürüyor. Genellikle hasta, kollarını aşağıya sarkıtmış bir biçimde divana uzanıyor, seansı uygulayan kişi de yanı başında bir sandalyeye oturuyor. Doktor, hastasından ya gözlerini kapamasını ya da odanın herhangi bir yerindeki bir noktaya sabitlemesini istiyor. Ve birtakım sorular sorup, konuşmaya başlıyor. Bu aşamada doktorun amacı, hastanın dikkatini kendisi ve sesi üzerinde yoğunlaştırmak. Daha sonra hasta, hafif bir uyuklama sürecine giriyor. Doktor, bu süreci, hastasından elini kaldırmasını ya da kavuşturmasını isteyerek kontrol ediyor. Hasta bu taleplere uyuyorsa, bu onun hipnoz durumunda olduğunun kanıtı kabul ediliyor. Ardından, hipnoz seansının en can alıcı aşamasına geçiliyor. Bu noktada doktor, yumuşak bir üslupla hastasına sürekli telkinde bulunuyor. Telkinleri dolaylı veya doğrudan gerçekleştirebiliyor. Doktor, seansın sonunda, genellikle “üçe kadar saydığımda tamamen kendinize geleceksiniz” diye hastasını uyandırıyor. Her hipnoz seansının bitiminde, doktor ile hastası bir süre ne olup bittiğini konusunda fikir alışverişi yapıyorlar.

Kutu 3
Hipnoz terapisi: Gerçek reçeteler, yanlış uygulamalar…
Hipnozun başarılı olduğu alanlar:
Sigara konusu:
Avrupa’daki istatistikler, bazı ülkelerde, hipnoz sayesinde sigara içmenin bırakılması konusunda yüzde 80 oranındaki bir başarıdan söz ediyor. Ancak, bütün bunlar kısa vadeli terk edişler. Uzun vadede, hipnozun bu konuda nikotinli bantlardan ve çikletlerden daha etkili olduğunu gösteren bir araştırma henüz yok…
Acıya karşı:
Hipnozun, anestezinin yerine geçebileceği kabul ediliyor. Ancak bazı yan ürünlerin katkısıyla… Bu konuda, çoğu zaman dolaylı bir telkin olan “kendinizi iyi hissediyorsunuz” cümlesi kullanılıyor. Hipnoz, küçük cerrahi girişimlerde ve yanıklarda kullanılıyor. Ne var ki, batıdaki istatistikler, bu konudaki başarı oranının yüzde 10 ile 90 arasında değiştiğini gösteriyor.
Şişmanlık tedavisi:
Hipnozun, zayıflama kürlerinde psikolojik bir destek rolü oynadığı kabul ediliyor. Uzmanlar, gruplara 5 ya da 10 seans öneriyorlar. Burada amaç, aşırı kalorili bir besinden kişileri uzaklaştırıcı telkinlerde bulunmak…
Psikolojik rahatsızlıklar:
Fobi, nevroz, depresyon, sıkıntı, iştahsızlık, güçsüzlük, cinsel soğukluk gibi konularda hipnoz, bazı yan tedavi yöntemleriyle birlikte psikoterapik bir araç olarak kullanılıyor. Yine, beyin gücünün çok önemli olduğu egzama gibi deri hastalıklarının tedavisinde de hipnozdan başarıyla yararlanılıyor.
Astım:
Hipnoz, sıkıntı ve bunalım gibi astımı azdırıcı durumların tedavisinde kullanılıyor.
Sindirim sorunları:
Bilindiği gibi, sindirim sistemi stresin bir numaralı hedefi. Ülserden kolite, mide kramplarından ishale kadar birçok sindirim sistemi sorunu, 3 ya da 6 seanslık hipnoz tedavisiyle sağlığa kavuşturulabiliyor.

Başarısız olduğu alanlar
Psikiyatrik rahatsızlıklar:
Günümüzde psikiyatri uzmanlarının büyük bir çoğunluğu, ilerlemiş depresyon ve şizofreni gibi hastalıklarda hipnoz yönteminin kullanılmasına, yetersiz kaldığı için, karşı çıkıyor.
Uyuşturucu ile mücadele
Batıda gerçekleştirilen birçok araştırma, uyuşturucu tedavisinde hipnoz yönteminin kötü sonuçlar verdiğini göstermiş. Çünkü, birçok uzmana göre, uyuşturucu bağımlılığının kendisi de bir çeşit hipnozdan başka bir şey değil…

Kutu 4
Hipnozun anatomisi
Enigmatik, psişik bir kontrol
Hipnoz, ilke olarak telkinin gücü üzerine dayandırılmış bir yöntem. Ancak, bu güç kesinlikle mutlak değil. Hipnotize edilmiş bir kişiye, kendi iradesinin dışında bir şey yaptırmak mümkün değil. Çünkü bilinç, hipnoz altında bile görevini sürdürüyor.

Kendi oyununu gizleyen bir beyin
Hipnoz altındaki kişi, her ne kadar garip bir durum sergiliyorsa da, bu sırada alınan beyin elektrosu, onun uyanık durumundaki elektroyla aynı. Bilim adamları, bu çelişkiyi hâlâ aydınlığa kavuşturmaya çalışıyorlar.

Sınırlarını aşan vücut
Hipnoz altındayken insan vücudu, normal zamanda üstünden kalkamayacağı hareketliliği gösterebiliyor. Örneğin, iki sandalye arasında uzanarak havada asılı kalmak gibi… Bu da açıklanması gereken durumlardan biri…


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült