Hayatın Anlamı

Alper Hasanoğlu


Depresif insan başı eğik dolaşan insandır. Gökyüzünün ne kadar geniş olduğunu ya unutmuştur çoktan ya da göğün neler vaat ettiğini hiç öğrenme fırsatı olmamıştır. Hayatın kıyısına çekilmiştir, yaşanan her şeyin ona dokunmadan çekip gitmesini izler durur. Çökkünlüğü daha da derinleşir uzaklaşan hayat soluklaştıkça.

Psikoterapist bu mutsuz insanla birlikte göğe bakandır. Onu ilk görüyormuşçasına onunla birlikte şaşırandır. Psikoterapi odası, acılardan süzülen bir sürü tecrübeyle belki terk edildiği yerden değil ama hayata yeniden binilebilecek bir duraktır. Bu durakta durmak ve hayattan inenleri ve hayata tekrar binenleri izlemek, hayat yolculuklarının bu zorunlu molalarında onlara eşlik etmek terapistin kendisine de olağanüstü bir zenginlik katar. Hayatın büyük bölümünün çalışmayla geçtiği modern zamanlarda, sen hayata gidemesen de, odanda oturmak ve hayatın sana geleceğini bilmek... Psikoterapistin en büyük şansı bu olsa gerek.

Turgut Uyar 1950’li yıllarda o şiiri yazdığında tabii ki bir psikoterapi seansını düşünmemişti, ama benim her gün yedi sekiz saat boyunca yaptığım işi böyle bir imgeyle düşünmek hoşuma gidiyor: Göğe Bakma Durağı. Bu durakta ben yalnızca hasta görmüyorum. Gördüğüm hastalar sayesinde hayat hakkında düşünüyor, okuyor ve yazıyorum.

Terapi odasında insanların yüzlerini gökyüzüne çevirdiklerinde bulmayı en çok umdukları şey hayatın yeniden anlamlandırılabilmesidir. Daha doğru bir deyişle, insanların kaybettiklerini sandıkları anlamı yeniden bulma çabasıdır. Öyle ya da böyle bütün psikoterapi kuramcıları eninde sonunda hayatın anlamına vurgu yapmışlarsa da, iki önemli psikiyatr birçok başka psikoterapiste kıyasla bu konuya daha fazla kafa yormuştur. Tesadüf eseri ikisi de Viyanalı olup, Sigmund Freud’dan sonra Viyana’dan çıkmış iki önemli okulun kurucularıdır; Alfred Adler ve Viktor Frankl her ikisi de önce Sigmund Freud’dan, dolayısıyla psikanalizden etkilenmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş, daha sonra kendi okullarını oluşturmuşlardır.

Alfred Adler bireysel psikolojinin, Viktor Frankl ise logo terapinin (logos: Latince, anlam, mana) kurucusudur. Alfred Adler, Hayatın Anlamı adlı kitabında ve diğer eserlerinde hayatın anlamını kurduğu okulun adı bireysel psikoloji olmasına rağmen kabaca toplumsallık duygusuna sahip olmak ve ötekine faydalı olmakta aramıştır. Buna karşın Viktor Frankl daha bireysel bir yol izlemiş ve bunu eserlerinde doğrudan vurgulamasa da, dinsel aşkınlığı anlamın bulunmasında izlenecek yol olarak göstermiştir.

Viktor Frankl. 1905 yılında dünyaya gelen Viktor Frankl’ın hayat hikayesi akıllara durgunluk vericidir. U. Dünya Savaşı’ndan önce tıp ve psikiyatri eğitimini Viyana’da tamamlayan Viktor Frankl, ailesini terk etmemek için Nazilerin Avusturya’yı işgalinden sonra da Viyana’da kalmıştır. Bir süre yalnızca Yahudilerin tedavi edildiği bir klinikte doktorluk yapma sına izin verildikten sonra toplama kampına gönderilmiştir. Bütün ailesini toplama kamplarında yitiren Frankl, en son Auschwitz olmak üzere üç toplama kampından sağ olarak kurtulabilmiştir. Auschwitz anılarını anlattığı Her Şeye Rağmen Hayata Evet Diyebilmek adlı kitabı birçok dile çevrilmiş ve milyonlarca okura ulaşmıştır.

Viyana’dan çıkan üçüncü psikoterapi okulu olarak anılan logo terapiyi savaş yıllarından sonra geliştirmiştir. Başka bir anı kitabında toplama kamplarından sağ kurtulmasıyla ilgili olarak şunları yazmıştır:

“Benim oradan sağ çıkmamı sağlayan şey, orada yaşananları daha sonra başkalarına anlatma düşüncesiydi. Hayatın anlamı o sırada yalnızca buydu.”

Kampta akşamlan diğer kamp mensuplarına durmadan konuşmalar yapmış, bir tür grup psikoterapisi uygulamıştır. Hayatta kalabilmeleri için ihtiyaçları olan şeyi, yaşadıkları acıdaki anlamı görmelerini sağlamaya çalışmıştır. Hayatın her türlü koşul altında anlamla dolu olduğunu, Tanrı’nın, onlardan kendisini hayal kırıklığına uğratmamalarını beklediğini, acıyı ve ölümü gururla karşılamaları gerektiğini tekrarlamıştır durmadan. Daha sonra hayatın manasını aşkınlıkta aramaya başlamış, dünyevilikten çok uhrevi bir anlam peşinde koşmuştur. Varoluşun, Freud’un ve Adler’in iddia ettiği gibi cinsel haz ya da güç arayışı değil, anlam arayışı olduğunu iddia etmiştir. Aynı şekilde nörozun nedeninin de (savaş ertesi yılları) cinsel isteklerin karşılanamaması ya da aşağılık kompleksimizi yenebilmek için güç peşinde koşmak olmadığını belirtmiş, insanların varoluşsal bir vakum içinde yaşadığını, bunun en önemli nedeninin de cansıkıntısı ve anlam boşluğu olduğunu vurgulamıştır.

Frankl, günümüzde birçok intiharın arkasında bu anlam boşluğunun yattığını belirtmektedir. Bu varoluşsal anlamsızlık duygusunun kapitalist ve sosyalist bütün toplumların ortak sorunu olduğunu ve bunu aşmanın yolunun da son tahlilde uhrevi aşkınlıktan geçtiğini söylemektedir. Buna karşın, psikoterapide doğrudan dini telkinlere başvurulması gerektiğini hiçbir zaman öne sürmemiş, şu an en popüler psikoterapi okullarının hiç sorgulamadan benimsediği birçok psikoterapötik müdahaleyi ilk uygulayan terapist olmuştur.

Alfred Adler. 1870 yılında Viyana’nın bir banliyösünde altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Adler tıp eğitimini tamamladıktan sonra önce göz hastalıkları konusunda uzmanlaşmış, ardından psikiyatriyi seçmiştir.

İlk dönemler Freud’un halefi olacak kadar psikanalizin içinde yer almış, daha sonra başta cinsel içgüdüler olmak üzere Freud’un en önemli düşüncelerine karşı çıkınca Viyana Psikanaliz Derneği’nden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ardından bireysel psikoloji adını verdiği kendi okulunu kurmuştur. Öğrencilik yıllarından itibaren “ortalama insanı” psikolojisinin merkezine almış, toplumsal sorunlara olan ilgisini hiç yitirmemiştir.

Adler hayatı boyunca bir hümanist sosyalist olarak kalmıştır. Ama dünya görüşünde Marksizm’den daha çok anarko-sosyalist etkiler belirgindir. Ateist olmasına rağmen dine karşı sekter bir yaklaşım içinde olmamıştır hiçbir zaman. Dini insanın sahip olduğu temel duygulardan biri olan toplumsallık duygusuna ulaşma yolunda geçici ama ilkel bir durak olarak tanımlamıştır.

Adler hayatın anlamını ikiye ayırarak incelemektedir:

1.       insanın kendisine, bir arada yaşadığı insanlara ve dünyaya bakışının doğrultusunda, kendi hayatı içinde aradığı ve bulduğu anlam,

2.       insanın kendi deneyimi dışında hayatın “gerçek” anlamı.

Hayatın anlamını sorgulamak ancak insan-kozmos ilişkisinin göz önünde bulundurulmasıyla mümkündür, der Adler. Kozmos bütün yaşayanlardan devamlı bir gelişim içinde olmasını bekler, insanın ruhsal ve bedensel gelişimi ancak insanlığın genel gelişimine katkıda bulunuyorsa anlamlıdır. Adler, insanın bir bütünlüğe, mükemmelliğe ulaştığında hayatı anlamlı olarak yaşantılayacağını ve bütünlüğe ulaşma isteğinin insanın doğuştan getirdiği bir güdü olduğunu belirtir, insan hayatının anlamı söylediklerinde, düşüncelerinde değil, yaptıklarındadır, Adler’e göre. Hayata karşı duruşunda, sevgisini gösterme biçiminde, çalışma şeklinde, toplumsal yaşamda üstlendiği rollerde bulur ya da yaratır insan hayatın anlamını, insanın bütün eylemlerinin temelinde dünyaya ve kendisine karşı olan duruşu belirleyici rol oynar. Bu duruş insanın kendisine ve hayata verdiği anlamdır. Hayatın nesnel, Adler’in deyimiyle “gerçek” anlamı toplumsallık ya da daha dar anlamda birliktelik duygusuna kendini adamada ve bir bütünlüğe erişebilmede yatmaktadır. Hayatın “gerçek” anlamı diğerleri için yaptıklarımızdadır.

Günümüzde insanlığın gerçekten de en önemli sorunlarından biridir bu anlam boşluğu. Modern zamanlar bireyin birincil gereksinimlerini (yeme, içme, barınma) karşılamasının önündeki sorunları bir bir ortadan kaldırdıkça, varoluşsal temel sorular ön plana çıkmaktadır. Frankl’ın bireyin içine çekildiği varoluşsal vakum tespiti bu anlamda çok yerindedir. Ama dini aşkınlığın bir çözüm önerisi olarak sunulması günümüz insanının karmaşık gereksinimlerine ne kadar yanıt verebilir. Dinin önerileri bir yanıt, bir çözüm olmaktan ziyade bir kaçış, bir yok sayma, sorunlara karşı geliştirilen patolojik bir kaçınma davranışı örneği olabilir. Alfred Adler’in nevrozun kökeni olarak aşağılık kompleksini yenmek için güç peşinde koşulmasını göstermesinin, günümüz narsisistik insanını anlamamızda oldukça yararlı olduğunu düşünüyorum. Burada günümüz narsisistik insanı derken, psikiyatrik tanı kategorilerinde tanımı yapılan narsisistik kişilik bozukluğunu kastetmiyorum. Bu terimi daha çok sosyolojik bir anlamda kullanıyorum. Bununla neyi kastettiğimin daha iyi anlaşılması için Geç-modern Bireyin Karakter Özellikleri bölümündeki geç-modern bireyin tanımına ve karşılaştığı zorluklarla baş etmek için geliştirmek zorunda kaldığı kişilik özelliklerine bakılabilir.

Viktor Frankl’ın ve Alfred Adler’in hayatın anlamı peşinde koşarken başka yerlere savrulmalarının nedenlerini anlamaya çalışırken dünya görüşlerinin farklılığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Hayatın anlamı nedir sorusu terapötik olarak çıkmaz bir sokaktır. Çünkü en temelde hayatın bir anlamı yoktur. Freud bu soruyu soran kişinin hasta olduğunu belirtirken Anton Çehov kendisine bu soruyu yönelten bir dostunu şöyle yanıtlamıştır: “Bir havucun anlamı nedir? Havucun anlamı neyse, hayatın da o!” Öyleyse soruyu başka türlü formüle etmeliyiz. Hayatın anlamı nedir diye sormak yerine, hayatı nasıl anlamlı kılabiliriz sorusunu yöneltmeliyiz kendimize. Adler’i Frankl’dan ayıran önemli farklardan biri de budur. O “ne” sorusunun yerine “nasıl” sorusunu koymuştur.

Bu sorunun yanıtı nerede saklı? Martin Buber adlı bir başka düşünür “Ben sende oluyorum,” der. Bununla birey oluşumuzun, mutluluğun, anlamın ancak bir başkasıyla olan ilişkide mümkün olduğunu söylemektedir. Bizlerin bütün yapıp etmeleri son tahlilde “ötekinden bir ses gelmesi için değil midir?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült