Hastalık Bize Neyi Anlatır?

Kemal Sayar


Çevremizdeki insanlarla onların da aşina oldukları simgeleri kullanarak iletişim kurarız. Sıkıldığımızda duygularımızı melûl bakışlar ya da önceden zevkli bulduğumuz işlere karşı bir ilgi kaybıyla karşımızdaki insana iletiriz. Sıkıntılarımızı sözel ifadelerle de dışavurabilir ve sözgelimi herhangi bir işi yapmaktan zevk almadığımızı söyleriz. Hem yüz ifadeleri, hem de sözcükler etrafımızdaki insanlara yöneltilmiş mesajlardır. Eğer onlar bu mesajlara çoktan aşina iseler uygun bir biçimde tepki verebilirler. Bazı simgeler dünyanın çoğu yerinde farklı topluluklarca ortaklaşa kullanılır: Çatık kaşlar çoğu kez öfke ve kızgınlığın göstergesidir. Simgeler farklı yerlerde farklı anlamlara da işaret edebilir. Yanık bir ten, güneşin az olduğu bir beldede, yabancı bir diyarda tatil yapmanın ve dolayısıyla zenginliğin; ya da güneşli bir ülkede, yaz mevsiminde tarlalarda çalışmanın ve dolayısıyla yoksulluğun göstergesi olabilir.

Aynı toplum içindeki insanlarla simgeleri paylaşmak, dış dünyayı onun aracılığıyla algıladığımız simgeleri de öğrenmemizi sağlar. İletişimde karışıklık, kabul edilebilir bir şifresi olmayan yaşantıları tarif etmeye kalkıştığımızda ortaya çıkar ya da hangi şifreyi kullanmamızın doğru olduğunu bilmediğimiz durumlar böyle bir karmaşaya geçit verir. Diğer sosyal gruplar bizim sinyallerimize farklı bir anlam iliştirebilir ya da ona dikkat etmeyebilirler. Akıl hastası dediğimiz insanlar da diğer insanların kolaylıkla anlamadığı, kendilerine özgü bir simgecilik kullanırlar. Aslında her hastalık kendisini yerel kültürün sıkıntı ifadeleriyle dışa vuran, o kültürün açıklama modellerini kullanan bir şifredir. Teşhis bu yüzden bir semiyotik işlemdir, bir tür şifre çözümüdür. Hastalığın kültürlerarası görünümlerini incelemek için de, tıp, antropolojinin şifre çözümünden sıklıkla yararlanır. Tıbbi antropoloji, farklı bir kültürün simgelerini içinde yaşadığımız kültürün diline tercüme eder ve farklı yaşantı ve duyuşları anlamlandırmamızı sağlar.

Batı toplumundaki insanlar için beden ayrı bir varlıktır, bir ‘şeydir, bir ‘o’dur, makinevari ve nesneldir, düşünce ve duygudan ayrıdır. Batılı olmayan toplumların üyesi için ise beden sosyal ilişkileri benliğe bağlayan bir açık sistemdir; bütüncül bir evren içinde birbiriyle ilişkili unsurlar arasında bir dengedir. Duygu ve biliş, bedensel süreçlere katılmıştır. Beden-benlik, bireysel kişinin sekülerleşmiş mahremiyeti değil, kutsal ve toplum-merkezli bir dünyanın, diğer insanlarla İnsani ilişkileri önemseyen bir iletişim sisteminin organik bir parçasıdır. Geleneksel kültürlerin çoğunda beden şikayetleri aynı zamanda ahlaki sorunlardır. Sosyal ilişkilerde ve kültürel ethostaki uyumsuzlukların göstergeleridir.

Hipokratik tıp metinleri de, bazı kavramlaştırmalar çok farklı olmakla birlikte, antik Batı toplumunda benzeri bir bütünleyici ve diyalektik beden benliği ve dünya anlayışı olduğunu göstermektedir.

Kuzey Amerika kültüründe genç ve deodorantlı bedenlere, seksüalize edilmiş beden biçimlerine ve jestlere gösterilen büyük ilgi, ticari simgesel anlamlarla örülü yaygın kapitalist sistemin bir parçasıdır. Bu sistem de, tüm diğer kültürel sistemler gibi, kişiyi bedene ve grubun beklenti ve önceliklerine yönlendirir. Bu değerler vasıtasıyla sosyal kontrol içselleştirilir ve politik ideoloji, bedensel duygular ve fizyolojik ihtiyaçlar olarak tecessüm eder. Bedenin benlikten ayrı olarak düşünülmesi ve nesneleştirilmesi, aslında, dünyanın Batılı olmayan kesimine ancak modernleşmeyle birlikte ulaşmış bir anlayıştır. Bu ayrımlaşma modernizmin psikolojik bileşenidir.

Batı düşünce ve kültüründe birey kavramı bir mihenk taşıdır: Bu kavram politik, kültürel ve tıbbi söylemi tanımlar ve biçimlendirir. Ahlak düşüncesi birey egemenliğinin savunusu üzerine kuruludur ve sosyal ilişkiler özerk insanlar arasında bir uzlaşma ve anlaşmadan kaynaklanıyor olarak tanımlanır. Bireyin Batı ahlak ve kozmolojisinin merkezine yerleştirilmiş olması, onun toplum ve kültürün önünde tanımlanması anlamına gelir. Oysa daha az ‘egosentrik’ olan toplumlarda iç ruhsal gerilimlere aşırı vurgu yapılmaz, dolayısıyla da bu tür durumlar daha az belirleyici bir rol oynar. Nedensel etkenler arasında ağırlık bağımsız bedensel süreçlere, doğaüstü kuvvetlere ve sosyal ilişkilere verilir. Doğu toplumlarında aile ve kişilerarası ilişkiler kişi için vazgeçilmez önemdedir ve onlarla uyum içinde olma yetişkin yeterliliğin bir işareti sayılır. Ailevi veya kişilerarası sorunlar kişisel sorunların önünde tutulur. Böylesi kültürlerde intrapsişik olan yalıtılmamıştır ve fiziksel ve ruhsal olan arasında Batıda olduğu kadar bir ayrımlaşma yoktur. Üstelik, hem beden hem de ruh, manevi alanla ilişkili sayılmaktadır.

Geleneksel toplumlarda yaşam krizi tecrübeleri üzerine paylaşılan moral ve dini bakış açıları, kaygıları hafifletmede sosyal kurumlan devreye sokuyor ve tehdidi nihai anlam ağında hapsediyor, onun bireylerin hayatını altüst etmesine izin vermiyordu. Çoğulcu modern dünyada ise anksiyete daha ziyade yüzer gezer tarzdadır ve kişilerin kendilerinin özgül anlamlar yaratması gerekir. Eski anlamlar atalarımıza nasıl acı çekecekleri yönünde yol gösteriyordu. Oysa şimdi talihsizliği nasıl yorumlayacağımız konusunda kendisinden akıl alacağımız bir otorite mercii yoktur. Çağdaş dünya, böylesi durumları medikalize etmekte ve zayıflıklarımıza çare olarak tıp mesleğinin ya da bilimin otoritesine yönelmektedir. Tıbbi ya da bilimsel bakış açısı bize ızdırap sorunuyla başa çıkma konusunda yardımcı olmamaktadır. Çağdaş biyotıp ve diğer yardım meslekleri, insanlık durumuna mündemiç olan ızdırabın yol açtığı şaşkınlık veya düzen bozulması gibi durumlarla ilgilenmez, bunlara karşı teleolojik bir bakış açısı geliştirmez. Modern medikal bürokrasi ve onun içinde işleyen yardım meslekleri, ızdırabı mekanik bir yıkım, çözümünü ise teknik bir tamir olarak görür. Hastalık sorunlarına anlamlı manevi/moral bir tepki vermek yerine, rahatsızlık sorunlarının tedavilerini yönlendirmekle uğraşır.

Tıbbi antropolojide etkili bir strateji, bir hastanın hastalık şikayetleri ve inançlarının nasıl bir ahlaki alan ürettiğini göstermektir. Görünür sosyal arketiplerle ve görünmez sosyal süreçlerle, ağrı ve bildik yardım arama davranışlarının aslında bir kültür dünyasını kopyaladığı, onu yeniden türettiği gösterilmiştir. Simgelerin açıklanması ve şifre çözümü mesleğini psikiyatri özelinde düşündüğümüzde, medikalizasyonun ruhsal ızdırabın görünür nedenini hasıraltı etmekte kullanıldığına tanık olabiliriz. Politik vahşet veya istikrarsızlıktan kaynaklanan bunun kaynağı soykırım da olabilir, gettolardaki sefalet de ızdırabı majör depresif bozukluk, travma sonrası zorlanma bozukluğu veya sosyopatik kişilik bozukluğuna dönüştüren psikiyatrist, ahlaki ve politik açıklamayı geçersizleştirmiş olur. Sözgelimi ‘Travrna-Sonrası Zorlanma Bozukluğu’ kategorisinin savaş ve gaddarlığın süregittiği Üçüncü Dünya ülkelerinde ne kadar anlamlı bir çerçeve sunduğu tartışılmaktadır. Yalnızca birey ve onun bulguları üzerine odaklanmak suretiyle, bu kategori travmanın etkilerini bütünüyle bireysel ve tıbbi ifadeler içinde kavramlaştırmaktadır. Bağlam sorunları ikinci plana düşmekte ve artık şeyleştirilmiş olan psikolojik ve biyolojik sürecin gidişini etkileyen etkenler arasında anılmaktadır. Mesleki dönüştürme, insan ızdırabını gayri-insani bir rahatsızlık olarak yeniden kurgulamaktadır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült