Hasta Toplum

Doğan Cüceloğlu


Asıl yetimler, anadan babadan değil, bilim ve ahlaktan yoksun olanlardır.

- HAZRETİ ALI

Yakup Bey ve Timur, Beyoğlu'nda yürümeyi ve kitapçının üçüncü katını sevmişlerdi. Yine orada buluştular ve şansa boş olan aynı masaya oturdular. Bir süre oturup İstiklal Caddesi'nin kalabalığını seyrettiler. Sonra Yakup Bey çantasından bir kitap çıkardı ve Timur'a gösterdi.

Bir önceki sohbetimizde bahsettiğim kitabı getirdim. Yazarı Robert Edgerton, daha önce söylediğim gibi kitabın adı Sick Societies söylemiştim ya, 'hasta toplumlar' anlamına geliyor, dedi ve devam etti. Bugün hasta toplum kavramını biraz irdelemek istiyorum. Geçen buluşmamızda, haklı olarak sorduğunuz soruların cevabını sanırım böylece birlikte keşfedeceğiz. Robert Edgerton, Kaliforniya Üniversitesi'nde psikoloji ve sosyal antropoloji profesörü. 1992 yılında yayınladığı bu kitap siyasetle, toplumla ve kültürle ilgilenen bilim insanları arasında çok konuşuldu ve halen konuşulmakta. Sekiz bölümden oluşuyor.

İlk bölümde, ilkel toplumları inceleyen bilim insanlarının [*]şimdiye kadar varsaydıklarının aksine bir toplumda mevcut gelenek ve göreneklerin, uzun vadede o toplumum yararına olmadığını söylüyor.

İkinci bölümde üç soru soruyor.

1. Bir sosyal sistemin yararlı ya da zararlı olduğunu belirleme olanağı var mı?

2. Aynı ekosistem içinde yıllarca yaşamış bir toplumda zararlı ya da işe yaramaz olduğu halde varlığını sürdüren gelenek ve görenekler olabilir mi?

3. Bu zararlı inanç ve uygulamalar niçin var ve niçin yıllarca kuşaktan kuşağa devam edebiliyor?

'Her kültür ve inanç sistemi, kendi içinde bir bütündür ve bir başka toplumun kültürü ve inanç sistemiyle karşılaştırılamaz' anlayışı kültürel görelilik olarak bilinir ve yukarıdaki sorularla ilgilenmez. Ama bu yaklaşımı kabul ederseniz, insan hakları diye bir şeyden söz edemezsiniz çünkü bu görüşün içinde evrensel bir insan yoktur. Ama her psikologun, sosyologun ve sosyal antropologun bildiği bir gerçek var ki, insan doğası diye bir şey vardır ve bu insan doğasına uyumlu kültürler olabildiği gibi, insan doğasıyla çelişen ve uyumsuz toplumsal sistemler, kültürler de vardır. Bir sosyal sistemin insan doğasıyla uyumlu olmadığını nasıl anlarız? David F. Aberle adında bir antropolog bunun için üç ölçüt öneriyor:

1. Toplumun bir ekosistem içinde yaşamını devam ettirmesini zorlaştırması, olanaksız kılması.

2. Toplumun üyelerinin büyük bir kısmının o toplumun gelenek ve göreneklerinden yakınması ve artık o toplumda yaşamak istememesi.

3. Toplum üyelerinin beden sağlıklarında sorunlar yaşaması kendi ihtiyaçlarını karşılayacak yeteneği kaybetmesi.

Bu ölçütleri kullanarak toplumlara baktığımız zaman sosyal sistemlerde uyumsuzluğun aslında, oldukça yaygın şekilde var olduğunu, sadece uyumsuzluk alanları ve derecelerinin bir toplumdan diğerine değiştiğini görüyoruz.

Kitabın üçüncü bölümü değişik kültür ve toplumsal sistemlerde antropologların gözlemledikleri uyumsuzlukları incelemektedir. Timur Bey, daha önce konuştuğumuz için kısaca şöyle özetleyebilirim, bu uyumsuzlukların bazıları insanın biyolojik doğasına ters düşen gelenek ve göreneklerden, bazıları insanın aklının veya gönül gereksinmelerinin yok sayılmasından, bazıları da anlam çerçevesi içindeki ilişkilerin 'biz değerleri'nden uzak olmasından kaynaklanmaktadır.

Kitabın dördüncü bölümünde uyumsuzlukların en belirgin görüldüğü alan olarak kadın ve çocukların durumu İncelenmektedir. Uyumsuzluğun belirgin olduğu toplumlarda yetişkinlerin rahatı ve esenliği gelenek ve göreneklerce öncelikli olarak görülmüş, çocuklara değer verilmemiştir. Yetişkinler dünyasında da erkeklerin durumu öncelikli olarak düşünülmüş, kadın değerli görülmemiştir. Kitabın bu bölümünde değişik toplumlardan, kültürlerden örnekler verilmektedir. Bu örnekler hem geçmişten hem de yakın tarihten verilmektedir. Timur Bey, bana öyle geliyor ki, bir toplumda kadının ve çocuğun değerini inceleyerek o toplumun ne kadar sağlıklı bir kültürü olduğunu belirleyebilirsiniz.

Timur, kadın ve çocuk konusunun ileride kendi çalışmalarında da özel bir yer tutması gerektiğini düşündü. Yakup Bey, konuşmasına devam etti.

Kitabın beşinci bölümünde hastalık, acı ve erken ölümler ele alınıyor. Bu bölümde temizliği önemsemeyen, yanlış gıdalarla beslenen, sağlıklı olmak ile olmamak arasında herhangi bir fark görmeyen, aşırı kilolanmayı teşvik eden, cahilliği öven ve bilgili insanı düşman gören toplumlardan örnekler verilmektedir.

Altıncı bölümde insan vücuduna zarar veren gelenek ve görenekleri anlatmaktadır. Örneğin eski bir Çin geleneği olan kadınların ayaklarının küçük kalması için çocukken kalıplara sokularak ayağın büyümesinin engellenmesi (1930'lara kadar devam etmiştir)Kenya'da kadınların sünnet edilmesi...

Yakup Bey, Bu konuda daha ayrıntılı bir çalışma yapmak isterseniz Ayaan Hirsi Ali0 adlı Kenyalı bir kadın yazarın bir kitabı var, onu okuyabilirsiniz, dedi.

Ayrıca Timur Bey, demin söylemedim sanırım ama İngilizceniz ilerleyince Sick Societies adlı kitabı okumanızı gerçekten isterim, özellikle de Türkiye'de toplumsal konularda psikolog olarak çalışmayı düşünüyorsanız. 1970'lerin başlarında Papua Yeni Gine'deki bir kabilede 23-34 yaşında erkeklerin yüzde 57'sinin intihar ettiğini öğrenmek ilginizi çekecektir.

Timur, hayret eden bir yüz ifadesiyle bakınca, Evet, kızların babaları, yüksek başlık parası istiyor, başlık parasını vermeye gücü yetmeyip evlenemeyen erkek intihar ediyor. Bunun gibi daha birçok örnek var.

Timur hayretle, Ve bu toplum, geleneğini değiştireceği yerde, çok sayıda genç erkeğin ölmesine izin mi veriyor? diye sordu.

Yakup Bey, biraz düşündükten sonra cevapladı.

Timur Bey, bu sorunun cevabını bilmiyorum, o nedenle kesin bir tavırla konuşamam, ama bana öyle geliyor ki, o toplum bu geleneğiyle gurur duyuyordur ve insanlık adına bu geleneğe karşı çıkıp değiştirmeye kalkan biri yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Dediğim gibi bu kitabı okumalısınız. İbret alınacak bilgiler, olaylar, gözlemler var.

Sonra kitabın bölümleri hakkında bilgi vermeye devam etti.

Bölüm yedi zaman içinde yok olup giden toplumları anlatıyor. Verilen örneklerden görülen şu ki, toplumlar kültürlerini devam ettirmek için, uyumsuz da olsalar gelenek ve göreneklerine bağlı kalıyorlar. Böylece, kuşaklar boyu uyumsuzluk yaşaya yaşaya gittikçe zayıflıyorlar ve yok olup gidiyorlar. Örnekler Yahi Kızılderililerini, Tazmanyalıları, Batak kabilesini, Mbuti Pigmelerini, Aztekleri ve daha birçok toplumu kapsıyor.

Sekizinci bölümde verilen bazı gözlemlere göre, dışarıdan hiçbir tehlikeyle karşılaşmasalar dahi, toplumların sadece  kendi ekosistemleri içinde hayatlarını devam ettirme garantisi yok. Toplumun sosyokültürel sistemi ile ekosistemin uyum içinde olması yetmiyor, gelenek ve göreneklerin o toplumdaki bireylerin insanca yaşamasına hizmet etmesi de gerekiyor. Yani insanların ekosistemle olduğu kadar, birbirleriyle de uyumlu olmaları gerekiyor. Aynı ekosistem içinde iki toplumdan ilişkileri uyumlu olmayan çöküp giderken, uyumlu olan yaşamını sürdürüyor.

Timur Bey, şimdi bu kitabı özet olarak gözden geçirmiş olduğumuzu düşünerek konuşmamıza devam edebiliriz. Sizinle buluşmalarımız sayesinde kendi düşüncelerimi derleyip, toparlayıp daha sistematize etme fırsatım oldu. O nedenle, bu hasta toplum konusunu kendi bilgi ve görüş çerçevemde yeniden ele almak istiyorum. Bir insanın toplum içinde olmaya niçin ihtiyacı var? Çünkü Yılmaz Özakpınar’ın daha önce ifade ettiği gibi, insan toplum içinde var oluyor. Ama bu zorunluluk neden? Bu soruya benim cevabım şu: İnsanların, diğer insanların tanıklığına ihtiyaçları olduğu için toplum var. Bu ne demek oluyor, kısaca açıklamak istiyorum:

İnsan yaşamıyla ilgili bazı temel gerçekler var, onlara şöyle bir göz atalım. İlk temel gerçek şudur: İki insan birbirinin farkına varınca, iletişim başlar. İster konuş, ister konuşma, ister bak, ister bakma, bir şey yap ya da yapma, iki insan birbirinin farkına varınca iletişim başlar.

İkinci temel gerçek de şudur: insanın iki temel doğası vardır, insan hem toplumsal, hem de bireysel bir varlıktır. Ben insanın toplumsal doğasına YÜZ, içiyle, özüyle ilgili bireysel doğasına CAN diyorum. 'Yüzüm tutmaz, nasıl söylerim' ifadesindeki yüz, sosyal ilişkilerde ortaya çıkan toplumsal yönü belirtiyor. 'Can dostum' ifadesindeki can, özden bir ilişkinin altını çiziyor. İki insan birbirinin farkına varınca iletişim hem toplumsal hem de bireysel olarak işlevini görmeye başlar.

Üçüncü olarak, insanın toplumsal varoluşu o kişinin toplumsal rollerinde, o rollerle ilgili beklentilerde, normlarda, kurallarda, gelenek ve göreneklerde ifadesini bulur. Buna 'yüzün boyutları' diyebiliriz. Bunlar karı koca, ana baba, erkek evlat, kız evlat gibi aile rollerinde ya da doktor, marangoz, işadamı ve polis gibi mesleksel rollerde kendini ifade edebilir.

Dördüncü temel gerçek Timur Bey, insanın bireysel, psikolojik varoluşu, ilişki içinde altı boyutta kendini ifade eder. Buna 'can'ın boyutları' diyebiliriz. İşte benim düşüncemde en önemli noktayı CAN'ın altı boyutu oluşturur. Şimdi bu boyutlara bakalım:

1. Ait olma birey olma dengesi

2. Önemsenme, umursanma

3. Kabul edilme, yargılanmama

4. Değerli, vazgeçilmez olma

5. Yetkinliğine, yapabileceğine güvenilme

6. Sevilmeye, zaman ve emek verilmeye layık olma

Şimdi kısaca anlatacağım, ama daha ayrıntılı olarak İletişim

Donanımların kitabında okuyabilirsiniz.

1. Ait olma birey olma dengesi, iletişim içindeki kişilerin birbirleriyle ilişkilerinde ne kadar bağımsız olduklarının ölçüsüdür. Örneğin, Amerikan filmlerinde görürüz kız ve oğlan birbirlerini görür, sever, anlaşır, evlenmeye karar verir ve daha sonra anne babalarını haberdar eder. Bu filmleri seyrederken Türk kültüründe yetişmiş olarak hep aklıma şu sorular gelir: Ya bunların annesi, babası, dedesi, ninesi, amcası, dayısı, büyükleri yok mu? Bu çocuklar bu kadar sahipsiz mi? Oysa bizdeki 'kız verdik', 'kız aldık', 'o kızın artık sahibi var' ifadeleri de Amerikan kültürü içinde anlamsız, hatta aşağılayıcı ve utanç verici olarak görülür.

Ufak oğlunun kapısını çalıp, izin alarak içeriye giren babanın öyküsünü hatırlarsınız, size anlatmıştım. Karı koca, ana baba çocuk ilişkilerinde bu ait olma birey olma boyutunun değerleri [†] bir kültürden diğerine değişir. Bu, üzerinde çok konuşulacak geniş bir konu.

Bir toplumun sosyolojik yapısını, 'kim kime ne kadar ait' sorusunu sorarak inceleyebilirsiniz. Örneğin 'Vatandaş devlet ilişkisinde vatandaş mı devlete aittir, yoksa devlet mi vatandaşa, yoksa bir denge mi gereklidir?' sorusu değişik toplumların tarihinde incelenebilir.

Çocuğunu döven bir baba komşuların, öğretmenin şikayeti ve başvurusuyla hemen devlet tarafından takibe alınıp mahkemeye verilebilir. Bu yasal bakış tarzı. Peki, bu yasalara sahip bir devlet varken o toplumun çoğunluğu, 'kızını dövmeyen dizini döver,' diyorsa, yargıç karar verirken yasayı mı uygulayacak, yoksa kendisi büyürken kendi ailesinde ve komşularında gördüğü ve belki şimdi kendi evinde de uyguladığı değeri mi?

2. Önemsenme. Önem verdiğimiz insanlar tarafından umursanmak, önemsenmek sağlıklı gelişim ve sağlıklı yaşam için vazgeçilmez bir gereksinmedir. Araştırmalar gösteriyor ki, doğumdan sonra üç ay içinde öpülüp koklanmayan çocukların yüzde doksanı ölmektedir. Yetimhanelere bırakılan bebeklerin hikayeleri önemsenmeme durumunun acılı örnekleridir. Karı koca ilişkisi, ana baba ve çocuk ilişkisi, öğretmen öğrenci ilişkisi, her türlü insan ilişkisinde önemsenmek temel bir can gereksinmesidir.

3. Kabul edilme. Olduğumuz gibi kabul edilme, ötekileştirilip, yargılanıp itilmeme bir can gereksinmesidir. Karacaoğlan, 'Bana kara diyen dilber, gözlerin kara değil mi' diye sorar ve der ki:

Beni kara diye yerme Mevlam yaratmış, hor görme Ala göze siyah sürme Çekilir, kara değil mi?

Her birimizin içinde, değer verdiğimiz insanlar tarafından kabul edilme isteği vardır. Onlar tarafından kabul edilmek için, onların beklediği gibi giyinmeye, konuşmaya, düşünmeye ve davranmaya çalışırız. Bu nedenle her toplumda bir kuşaktan diğerine, birbirine benzer giyinen, davranan, düşünen insanlar yetişir. Her bir kuşağın 'kültür robotu' olmaya istekli olmasının arkasında, Can'ın bu kabul edilme isteği yatıyor.

4. Değerli olma. Bütünün içinde benim yerim ayrı olsun, benim gibi bir tane daha olmasın, ben tek olayım duygusu içimizde doğuştan var, doğamızın bir parçası. Hatırlıyor musunuz, Elizabeth nişanlısı David'den bahsederken, o benim kahramanım, demişti. Öyle inanıyorum ki Timur Bey, Nesrin'in gözünde böylesine bir değer kazanmamış olduğunuzu hissetmek sizi çok üzmüştür. Belki de ona hak vermiş ve beni onun gözünde tek yapacak neyim var ki, diye düşünmüşsünüzdür. O gün size baktığımda, kendisiyle ilişkisinde hayal kırıklığına uğramış bir gencin hüznünü gördüm gözünüzde. Ama umuyorum şimdi kendinizi Nesrin'in gözüyle değil, kendi gözünüzle değerlendirerek ne kadar muhteşem bir potansiyele sahip olduğunuzu kavramışsınızdır. Papua Yeni Gine kabilesinde 2334 yaşında erkeklerin yüzde 57'sinin intihar ettiğini öğrenince insanın içi cız ediyor. Toplum o erkeklere, siz değersizsiniz, diyor ve onlar da, değersiz bir varlık olarak yaşama devam etmek istemiyorlar. Hepimiz annemizin, babamızın, aile büyüklerinin, öğretmenimizin, eşimizin, arkadaş ve dostlarımızın, komşularımızın, patronumuzun, saygı duyduğumuz insanların gözünde değerli olmak isteriz. Can, değerli olmak, yeri doldurulamaz, biricik olmak ister.

5. Güvenilme. Çocuk merdivenleri kendi çıkmak ister, asansöre binince kat düğmesine kendisi basmak ister, tabakları taşımasına izin verilmesini, 'ben yapabilirim' duygusuna saygı duyulmasını ve 'evet, inanırım, sen yapabilirsin, sana güveniyorum,' denilmesini ister. Ve yetiştiği ortamda bunu yaşayan çocuk ile yaşayamayan çocuk arasında özgüven gelişimi bakımından büyük farklar vardır. Bu sadece çocuklar için değil, ister çocuk, ister yetişkin, ister kadın, ister erkek her can için bir gereksinmedir.

Bazı bölgelerden bol girişimci çıkar. Oralardaki toplumsal yapıyı incelerseniz görürsünüz, o yörenin aileleri, komşuları, mahallesi, sosyal çevresi 'bizim çocuklar kafasına koyduğunu yapar' duygusu yüksek sosyal ortamlarda yaşar. Bazı ortamlarda da, 'bizim burada yetişen adamın elinden iş gelmez,' duygusu yüksektir. Ve gerçekten de oradan girişimci çıkmaz.

6. Sevilme. 'Ben param için, görünüşüm için, derslerimdeki başarı için değil, sadece kendim olduğum için sevilmeye, emek ve zaman verilmeye layığım' duygusu, temel bir can gereksinmesidir. İster çocuk ister yetişkin, ister kadın ister erkek, her insanda bu gereksinim vardır. Bu duyguyu yetiştiği aile ortamında yaşayan çocuklar mutludur, gözleri pırıl pırıldır, yaşayamayan mutsuzdur ve içinde belki ömür boyu devam edecek bir eziklik olacaktır. Öğretmen öğrencisine çalışkanlığı kadar mı değer veriyor, bir insan diğerine çıkarı kadar mı değer veriyor, doğal olarak bunlar ilişkinin türünü etkileyecektir.

Timur Bey, bu boyutlara ben 'Çan'ın varoluş boyutları' diyorum. Şimdi size bir öykü anlatacağım. Bir sabah bir arkadaşla Boğaz'da kahvaltıya gittik. Sırtım Boğaz'a dönüktü. Karşımda genç anne babalardan oluşmuş bir grup, büyük bir masada toplanmış birlikte kahvaltı yapmaya hazırlanıyordu. Onlara sonradan katılan bir ailenin dört-beş yaşlarında bir oğlu vardı ve bu aile önümden geçerken büyük masadaki gruptan, 'Aaa, küçük Hakan geldi,' diye bir ses duyduk. Demek ki küçük oğlanın adı Hakan'dı.

Onlar masaya varınca, herkesle el sıkışıp heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladılar. O sırada küçük Hakan Boğaz'dan geçen bir gemi görmüş ve çok heyecanlanmıştı. Babasına, 'Büyük gemi geçiyor!' diye bağırdı. Baba o sırada bir arkadaşıyla konuşuyordu ve oğlunun bu şekilde konuşmayı kesmesinden rahatsız oldu. Rahatsız bir tavır içerisinde, 'Tamam duydum,' dedi ve konuşmaya devam etti. Çocuk babasının rahatsızlığının hiç farkına varmadı, annesine dönerek, yine aynı heyecanla, 'Büyük gemi geçiyor,' dedi. Annesi de o sırada arkadaşlarıyla konuşmaya dalmıştı, ama o gülümseyerek oğluna baktı, 'Hı hı, tamam ‘ dedi. Fakat o da Boğaz'da geçen gemiye bakmadı. Hakan daha büyük bir heyecanla yeniden babasına döndü, 'Büyük gemi geçiyor!' diye daha yüksek sesle babasının dikkatini çekmek istedi. Babası rahatsız oldu, sert bir tonda, 'Tamam, duydum yeter!' dedi ve arkadaşıyla konuşmaya devam etti.

Hakan babasının sinirlenmekte olduğunun yine farkına varmadı. Yeniden annesine döndü ve aynı heyecanla, 'Büyük gemi geçiyor,' dedi. O sırada annesi, 'Di mi, di mi’ dedi ve geçiştirmeye çalıştı. Hakan çırpmıyordu, ama kimse dönüp geçen gemiye bakmıyordu.

Hakan son bir gayret yeniden babasına döndü, büyük bir çırpınışla, 'Büyük gemi geçiyooor” diyerek babasının dikkatini çekmeye çalıştı. Babası bu defa, 'Yeter be, öff, tamam duyduk, kapa çeneni, tamam mı!' dedi. Babasının öfkesinin o zaman farkına varan Hakan birden durgunlaştı, mahzunlaştı. Yüzünden, utandığı ve hayal kırıklığı içerisinde olduğu belli oluyordu. Sakinleşti ve hüzün dolu gözlerle önüne baktı.

Masadaki bir bayan bunun farkına vardı ve 'Evet Hakan, çok büyük bir gemi geçiyor, değil mi?' dedi. Hakan o kadına hüzünlü gözlerle baktı ve hafif bir sesle, 'Evet dedi.

Hakan hayal kırıklığına uğramıştı, utandırılmıştı ve ruhu incinmişti. O an benim de içimde bir hüzün oluştu. Bu baba kötü bir baba değildi ama birçoğumuz gibi insan ilişkileri konusunda onun da farkındalığı düşüktü.

Timur Bey, ben ana ve babalara seminerler veririm. Bu tür seminerlerde bu öyküyü anlattıktan sonra, 'Aramızda hukukçu var mı?' diye soruyorum. El kaldıran avukat, hakim ya da savcının önüne gidiyorum, bir isim uydurarak, örneğin, 'Selim Bey beni öldürmeye kalktı, dava açabilir miyim?' diye soruyorum. 'Tabii açabilirsiniz ‘ diyorlar. 'Peki, sonra ne gerekli?' 'Kanıt gerekli, tanık gerekli ‘ diyorlar. 'Peki, ya kanıtım, tanığım yoksa?' 'O zaman ‘ diyorlar, 'dava tutmaz, dosya düşer.'

O an seminerdeki bütün insanlara dönüp diyorum ki, 'Eğer yaşamınızın tanığı yoksa psikolojik olarak, can olarak, siz var olamazsınız; bedenen var olursunuz, ama psikolojik olarak var olamazsınız.

Şimdi bu boyutlardan Hakan'a bakalım. Bu çocuk çok heyecan duyduğu bir olaya, 'büyük geminin geçmesine' tanık oldu. Çok heyecan duyduğu bu olayı paylaşmak istedi. Çünkü paylaşılamayan bir olayın anlamının olamayacağını sezgisel olarak biliyordu. Heyecan duyduğu ama paylaşamadığı olaylar, insana yük olur ve acı verir. Hakan o nedenle paylaşmak istedi. Küçük Hakan'ın hayatı o paylaşımla anlam kazanacaktı, can kendisini ait ve önemli hissedecekti.

Heyecanlanmış olmak ve bu duyguyu paylaşmak istemek kötü bir şey değildi, ama babasının tavrından dolayı kötü bir şey yapmış gibi hissetti; kendini o ortama ait ve önemli hissetmedi. Orada heyecanlanmış olmak 'tuhaflık' oldu, 'salaklık' oldu, 'aklı ermezlik' oldu. Hakan, kendisini değersiz hissetti ve sevilmeye layık görülmedi. Orada Hakan'ın ruhu incindi.

Timur Bey, bir insanın ruhunun incinmesi acı bir şeydir. Çünkü kırılan, incinen ruhun tamir edilmesi zordur. Hele çocukluk yaşlarında. Bu tür olayların yaşanması sonucu utanca boğulmuş iç çocuk oluşmaya başlıyor. Utanca boğulmuş iç çocuğu olan kişi büyüse de hiçbir zaman gerçek bir yetişkin olamıyor; 'mış gibi' bir yetişkin oluyor. Utanca boğulmuş iç çocuk ve 'mış gibi' yetişkin kavramları hasta toplumlara özgü kavramlar ve tanıklığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyorlar. Analar, babalar, öğretmenler, diğer büyükler farkında olmadan çocuğun dünyasına eksik tanıklıklar yapıyorlar ve yıllar yılı etkisi sürecek olumsuz bir iz, bir yara bırakıyorlar.

Özetlemek gerekirse, şöyle diyebiliriz: Her çocuk bir tanıklık ortamında yetişir. Aile en önemli tanıklık ortamıdır. Ve ailenin çocuğa yaptığı tanıklığın niteliği ve niceliği içerisinde çocuk kimliğini, kişiliğini bulur. Timur Bey, artık bu noktada siz, 'can olarak var olmak' ve 'yüz olarak var olmak' arasındaki farkı biliyorsunuz. Bir aile çocuklarını sadece 'yüz olarak var ederek' yetiştirebilir, başka bir aile çocuklarını sadece 'can olarak var ederek' yetiştirebilir.

Sadece 'yüz olarak var edilerek' yetiştirilen çocuğun kendi özüyle ilişkisi kopuk olacaktır. Bu çocuk kendi özünden kopuk, kendi dostluğundan mahrum bir hayat yaşayacaktır. Ben buna 'sen bilinci' adını veriyorum.

Sadece 'can olarak var edilerek' yetiştirilen çocuğun, sosyal sorumluluk duygusu zayıf olacaktır ve bu çocuk muhtemelen kendinden başka kimseyi düşünmeyen benmerkezli, bencil biri olarak büyüyecektir. Ben buna 'ben bilinci' adını veriyorum.

Sağlıklı aile hem can hem yüz tanıklığına önem veren bir tanıklık içinde çocuk yetiştirir. Böyle yetişen birey hem kendini hem de ilişki içinde olduğu kişiyi önemser. Ben buna 'biz bilinci' adını veriyorum. Anne baba tanıklık yaptığının farkında mı? Toplumda iletişim ve tanıklık bilinci ne kadar yaygın? Anlam çerçevesi içinde ilişkileri tanımlayan değerler aslında nasıl tanıklık yapılması gerektiğiyle ilgili yönlendirmelerdir. Şunu da söylemek gerekir ki, hayatınızdaki her insanın tanıklığı eşit derecede önemli değildir. Yani, bir tanıklık katsayısı var ve bazı insanlar bizim için daha güçlü tanıklar.

Küçük Hakan'ın önce babasına bakması tesadüf değildir. Daha sonra annesine baktı. Besbelli ki babanın tanıklık gücü o an daha fazlaydı. Hakan baba tarafından farkına varılsaydı, baba durup bir on saniye baksaydı ve 'Evet, gerçekten de çok büyük bir gemi geçiyor,' deseydi, Hakan o gün orada başka bir yolculuk yapmaya başlayacaktı. Bu yaşam yolculuğunda kendinin önemli olduğunu hisseden, aklına güvenen, kendine güvenen mutlu bir çocuk olarak var olacaktı.

Evet, kimler bizim tanığımız, biz kimlerin tanığıyız. Ben varım çünkü benim bir tanığım var. Evlilik en önemli tanıklık sistemi çünkü karı koca evlilik ilişkisi içinde birbirlerinin en güçlü tanıklarıdır.

Çocuk için en güçlü tanık ailesi. Annelik, babalık o nedenle çok önemli. Bursa'nın bir köyünde büyümüş olan bir arkadaşım bana bir çocukluk anısını anlatmıştı:

'Altı yaşındayım, ama ailenin önemli bir bireyiyim. Koyun güderim, yani koyunlar bana emanet. Bir gün annem evde aradığı bir şeyi bulamayınca, oğlum sen mi aldın, diye sordu. Anne ben almadım, dedim. Annem yine aradı bulamadı, oğlum emin misin, diye yine sordu. Yine, anne ben almadım, dedim. Aramaya devam eden annem, oğlum almadığından emin misin, diye yeniden sorunca kızarak sesimi yükseltip, anne ben almadım, dedim. O sırada babam yanımızdan geçiyormuş, ki babamdan çok çekinirim, ne oluyor, diye anneme sordu. Annem dedi ki, aradığımı bulamıyorum, ihsan'a soruyorum, o da ben almadım, diyor. Babam bana döndü, gözümün içine bakarak, sen mi aldın oğlum, dedi. Ben alamadım baba, dedim. Babam yürümeye devam ederken anneme, İhsan yalan söylemez, dedi ve çıktı gitti.'

Yakup Bey, bir an durdu. Sonra anlattığı anıyı yorumlamaya başladı.

O an İhsan için çok önemliydi. Babasının tanıklığı İhsan’da belli değerlerin pekişmesini sağlamıştı: 'Babam bana güveniyor, babam bana inanıyor, ben yalan söylemem.' Ve İhsan bu değerleri yetişkinliğine taşıdı. Bunu bana şöyle ifade etmişti: 'Biliyor musunuz, aklımdan yalan söylemek geçse, mezarında babamın kemikleri sızlar diye düşünürüm ve yalan söyleyemem. Babam bana güvendi. Onu hayal kırıklığına uğratmak istemem. Babamı hayal kırıklığına uğratmak beni çok üzer. Şimdi artık babamı hayal kırıklığına uğratmanın ötesinde kendi var oluşuma yakıştıramam. Babam tanıklığıyla bana güvenilir bir insan olmanın değerini gösterdi, onun tanıklık yaptığı bu değer artık benim kendi değerim.'

Yakup Bey, ıhlamurundan bir yudum alıp devam etti.

Nasıl tanıklık yaparsanız, neye tanıklık yaparsanız, çocuk o tanıklık çerçevesinde gelişir. Kızım Elif anlattı. Vernon Benjamin Mountcastle adında ABD'li bir nörofizyoloji profesörü 1986'da

Ulusal Bilim Madalyası almış. Bir gün öğrencilerinden biri sınıfta sormuş: 'Profesör Mouncastle, ben bir inceleme yaptım, Amerika'da üç bin iki yüzün üzerinde nöroloji profesörü var. Madalyayı niçin size verdiler?'

“Profesör şöyle diyor: 'Kesin olarak bildiğimi söyleyemem, ama tahminimce annemden dolayı. Ben ilkokuldayken arkadaşlarımın anneleri çocuklarına, bugün öğretmenin sorusuna iyi bir cevap verdin mi, diye sorarlardı. Benim annem, Vernon, bugün öğretmene iyi bir soru sordun mu, derdi. Annem benim iyi bir soru sormama çok değer verirdi, ben de soru sormaya özen göstermeye başladım. Annem benden bunu bekliyordu. Ve soru sormayı gelenek haline getirdim.'

Timur Bey, bir toplum neye tanıklık yaparsa, o toplumun çocukları ona değer vermeyi öğrenir. Böylece, bir toplumun yaşayan değerleri kuşaktan kuşağa tanıklık süreci içinde aktarılır. Bu demek oluyor ki, değerler okullarda ders vererek, nasihat ederek, atalarımız şöyle yaptı, böyle yaptı diyerek öğretilemez. Değerler, günlük yaşamda yapılan tanıklıklar aracılığıyla farkına varılmadan öğrenilir.

Bir örnek verebilir misiniz, Yakup hocam.

'Biz, kadınlara değer veren insanlarız. Türk hanlarının eşleri de onların yanı başında oturur, ülkeyi birlikte yönetirlerdi,' demenin bugünkü neslin kadın erkek eşitliğini öğrenmesinde pek bir yararı olmayacaktır. Ama şu yaşanan olay etkilidir, bunu Yozgat'ta oturan bir eğitimci arkadaşımdan dinledim: Yozgat'ın Lise Caddesi'nde yaşlı bir amca yürüyor, yine kendi kadar yaşlı olan, ama kocasından biraz daha yavaş yürüyen kadın arkasından geliyormuş. Kadın hem yürüyor, hem de söyleniyormuş, 'Hep önde giden, sanki ben yokum, heç benim yanımda gitmen, beni adam yerine goyman!'

Adam öfkeli öfkeli bakmış, kafasını, 'la havle' anlamında sağa sola sallamış ama sesini çıkarmamış. Kadın ısrar etmiş. 'Ne var sanki, benimle yan yana yürüsen, iki laf etsen, çenen mi düşer!' 'Ne diyon sen garı? Ne gonuşup durun öyle gendi gendine!

Ne gonuşacağım ben seninle? Sen kimsin? Benim askerlik arkadaşım mısın?' Kadın çaresiz bir yüz ifadesiyle susmuş, kocasının arkasından yürümeye devam etmiş.

Mahkemelerde hukuki karar veren, boşanma davalarına bakan erkek yargıçların gözünde kadın ve erkeğin onur eşitliği var mı? İkisi de doktor olan karı koca, bütün gün hastanede çalıştıktan sonra, akşam eve gidince yemeği birlikte mi hazırlıyorlar, yoksa kadın mutfağa tek başına mı giriyor? Değerler lafla değil, tanıklıkla yaşayan değerler haline gelir.

Sağlık, bir doktor için yaşayan bir değer mi? Daha önce de konuşmuştuk, hangi doktora güvenilir diye, sigara içene mi, içmeyene mi? Baba çocuklarına, 'Bu merete alışmışım bir kere, bırakamıyorum, bari siz sigara içmeyin, çok kötü bir alışkanlık,' diyerek sağlık değerini aşılayamaz. Yemesinde, içmesinde, sporunda sağlık değerine tanıklık yaparak sağlığı, ailesinde yaşayan bir değer haline getirir.

Bir toplumun yaşayan değerlerine bakarak dikkat edin, anayasasına, yasalarına, din kitabına, eğitim sistemine, giyiniş tarzına, alışveriş merkezlerine, yollarına demiyorum o toplumun Değerlendirme Sistemi'ni anlayabilirsiniz. Ve benim şimdiye kadar yaptığım gözlemler çerçevesinde iki tür Değerlendirme Sistemi var. Bunlardan birine korku kültürünün Korku Baskın Değerlendirme Sistemi, diğerine sevgi kültürünün Sevgi Baskın Değerlendirme Sistemi diyorum.

Korku Baskın Değerlendirme Sistemi’nde en temel değer güçtür. Gücün ifadesi kendini öfke, ya da gaddarlık olarak gösterir. Korku Baskın Değerlendirme Sistemi'nde güçlü olan ve bu nedenle korkutan ‘korkulan vardır ve bir de güçsüz olup korkan vardır. Ailede, iş yaşamında, siyasi hayatta verilen mücadele, korkulan güçlü kişi mi olacaksın, yoksa korkan güçsüz kişi mi, mücadelesidir.

Korku kültüründe güçlü A ve güçsüz B kişileri arasındaki ilişki, varoluşun altı boyutunda şöyle kurulur:

Varoluş Boyutu

A Kişisi Güçlü, Korkulan

B Kişisi Güçsüz, Korkan

Ait olma, birey olma

Sen bana aitsin!

Evet efendim, ben size aitim.

Önemsenme

Ben önemliyim, sen önemsizsin!

Evet efendim, siz önemlisiniz, ben önemsizim.

Kabul,

yargılanmama

Bende hiç bozukluk yok. Sende de bozukluk var mı yok mu, onu sen bilmezsin, ben bilirim!

Evet efendim, sizde hiç bozukluk yok. Bende bozukluk var mı yok mu, onu ben bilemem, siz bilirsiniz!

Değerli olma

Ben değerliyim, ben tekim, benim yerim doldurulamaz, vazgeçilmezim. Senin gibi çok var, senin yerin hemen doldurulur.

Evet efendim, siz değerlisiniz, siz teksiniz, sizin yeriniz doldurulamaz, sizden vazgeçilemez. Benim gibi çok var, benim yerim hemen doldurulur.

Yetkinliğine,

yapabileceğine

güvenilme

Ben yetkin, bilen, yapabileceğine güvenilecek biriyim. Sen değilsin. Bana sormadan, benden izin almadan bir şey yapma!

Evet efendim, siz yetkin, bilen, yapabileceğine güvenilecek birisiniz. Ben değilim. Size sormadan, sizden izin almadan bir şey yapmam efendim!

Sevilmeye layık olma

Ben zaman ve emek verilmeye, sevilmeye layık biriyim. Sen zaman ve emek verilmeye değer biri değilsin!

Evet efendim, siz zaman ve emek verilmeye, sevilmeye layık birisiniz. Ben zaman ve emek verilmeye değer biri değilim.

Sevgi Bashn Değerlendirme Sistemi'nde dört temel değer vardır: sevgi, saygı, güven, hizmet. Bu yaklaşımla kurulan ilişkilerde sevgi, saygı, güven ve hizmet değerleri, varoluşun altı boyutunda ifade edilir. Sevgi kültüründe A ve B kişileri biz ilişkisi içinde birbirlerine şu mesajları verirler.

Sen ve ben bir elin parmakları gibi birbirimize aitiz, farklıyız ama aynı ekipteniz. İkimiz de saygıdeğeriz, önemliyiz. Ben ve sen can'ız ve can'da özür yoktur; ikimiz de doğalız. Ben kendim olarak değerliyim ve sen kendin olarak değerlisin; ikimizin de yeri doldurulamaz. Ben yapabilirim, sen de yapabilirsin, ama birlikte daha iyisini yapabiliriz; daha iyisini birlikte yapacağımıza inanıyorum. Kendimin gelişmesini önemsiyorum, senin gelişmeni de önemsiyorum. Sen ne kadar gelişirsen ben de o kadar gelişme imkanı bulurum. Sana ne kadar hizmet edersem, uzun vadede kendime de hizmet etmiş olurum. Her bir parmak ne kadar gelişir ve işini iyi yaparsa, el bütün olarak o kadar gelişmiş demektir. El bizi, parmak beni gösterir. Tek başına parmak bir anlam ifade etmez, ama elin bir parçası olarak her parmak anlamlıdır.

Timur Bey, çocuk sevildiğini anlayacak şekilde dünyaya gelir. Hiç kimsenin çocuğa şu sevgidir, şu değildir demesine gerek yoktur. Değerlendirme Sistemi saygı, güven ve hizmet üzerine kurulu bir toplum, biz bilincini yaşatan sağlıklı bir toplumdur ve bundan uzaklaştığı derecede de hastadır.

Şimdi, korku kültürünün Değerlendirme Sistemi içinde oluşmuş sen ve ben bilincinin değerleri ile sevgi kültürünün Değerlendirme Sistemi içinde oluşmuş biz bilincinin değerlerini karşılaştırmak istiyorum. Korku kültüründe korkutulan, kendini güçsüz durumda gören sen bilincindeki kişi, öğrenilmiş acizlik içindedir. Yapabileceği tek şeyin durumdan şikayet etmek olduğuna inanmıştır. O nedenle sürekli yakınır ama sorunları çözmek için hiçbir şey yapmaz. Çaresizliğinden dolayı fakir olmayı, kaderi ve olumlu bir değer olarak görür; 'iyi insan' zengin olamaz, zengin olmayı istemek bile kötüdür. Cahil olmaktan hiç sıkılmaz ve sürekli kendini geliştirmek isteyenlerin derdinin ne olduğunu da bir türlü anlayamaz. Güçsüz olmayı kabul etmiştir ama sürekli bekleyiş halindedir, bir gün kader ona da güler ve kendisini güçlü durumda bulursa, o zaman kendine yapılmış olan tüm gaddarlıkların ve sevgisizliklerin intikamını alacağını bilmekte ve kinini canlı tutarak sabırla beklemektedir. İtaat onun için kutsal bir değerdir ve güçlü gördüğü, korktuğu büyüklerinin gözüne girmek için her şeyi yapabilir. Onun için doğru ya da yanlış diye bir şey yoktur, büyüklerin dediğini yapmak ya da yapmamak vardır. Kendi yaşamını yönetmekten aciz olduğu için kendi yaşamından sorumluluk almaz. Nasıl ki bir koyunun bir sürüye ve sürünün de bir çobana ihtiyacı varsa, onun da kendi gibi düşünen ve inanan bir gruba ve o grubu yönetecek güçlü bir yöneticiye ihtiyacı vardır. Hayatında mutlaka korkulacak birinin olması gerekir, aksi halde ne yapacağını bilemez, zıvanadan çıkar.

Korku kültüründe kendini korkulan, güçlü durumda gören ben bilincindeki kişi, dediğim dedik, öttürdüğüm düdük, bilinci içindedir. Hiç kimseye sormadan aklına estiği gibi yapar. Kendisini eleştirenlere tahammülü yoktur, eleştiriyi kendine yönelmiş bir saldırı olarak görür. Fakir olmak onun için güçsüz olmak demektir ve affedilmeyecek, hiç acınmayacak bir durumdur. Acırsan acınacak hale gelirsin, ilkesini benimsemiştir. Fakiri, güçsüzü gözünü kırpmadan ezer geçer. O her şeyi bilir. Sadece kendi gücüne güç katacak bilgiye değer verir, bilginin kendi başına bir değeri yoktur. Kendini geliştirmek, anlamlı ve coşkulu bir yaşam gibi sözler anlamsız 'laftır. İlişkide kendinin güçlü olduğunu bilir, ama güçsüze biraz yüz verirse hemen tepesine bineceklerini düşünür ve o nedenle onları asık surat ve öfkeyle uzakta tutar. Kimseye hesap vermek zorunda olmadığı için keyfidir. Yüzde yüz itaat bekler ve itaat etmeyenlere karşı zalimdir. İtaat onun için de kutsal bir değerdir ve güçsüz güçlüye koşulsuz itaat etmelidir. Kendi yaşamını keyfince yönetir ve başkaları nın yaşamını yönetirken onlardan sorumluluk almaz. Çobandır ama sürüye zarar gelmesinden sorumluluk almaz, kimseye hesap vermez. Kendisinden korkan eşi, çocukları ya da çalışanları olmazsa hayatının anlamsız olduğunu düşünür ve mutsuz olur. Mutlaka ondan korkacak birilerinin olması gerekir, aksi halde ne yapacağını bilemez, zıvanadan çıkar.

Timur Bey, görüyorsunuz değil mi, sen ve ben bilincindeki insanlar el ve eldiven gibi nasıl birbirleriyle uyumlu bir ilişki içindeler. Şimdi gelelim sevgi kültüründeki biz bilincinde olan kişinin değerlerine. Biz bilincindeki kişinin temel değeri hakkaniyettir. İlişki içinde diğerinin gözüyle olayları görüp, yani empati içinde olup, adil olmaya önem verir. Ne kendi hakkının, ne de başkasının hakkının yenmesine razı olur. Kim güçlü ya da kim güçsüz davasında değildir, haklının hakkının verilmesi peşindedir. Onun için insan ilişkilerinde güven çok önemlidir ve bir insanın kazanabileceği en yüksek makamın güvenilecek bir insan olmak olduğuna inanır. Biz bilincindeki kişinin en baş değerlerinden biri de gerçeğe saygıdır. Konuşurken, bir olayı değerlendirirken bildiği ne ise onları söyler ve o kadar söyler. Kendine yalan söylemez, söyleyemez; o nedenle başkasına da yalan söyleyemez. Gerçeği ortaya çıkarmayı hedefleyen eleştirilere teşekkür borçlu olduğunu bilir, çünkü yaşam onun için bir 'hakikati keşfetme yolculuğu'dur, güç kazanma ya da güç kaybetme uğraşısı değil. Kendini anlamak ve yaşamı anlamak ona heyecan verir. Keşfetmek, bilgi sahibi olmak, sorgulamak, düşünmek onun için çok önemli meziyetlerdir. İlişki içinde olduğu tüm canlılara, etki alanı içinde hizmet etmek ister. Yazın mahallenin kedi ve köpeğinin susuz kalmaması onun için üzerinde düşünülecek önemli bir konudur. Hizmet etmeyi yaşamanın anlamını veren temel bir değer olarak görür. İstismar etmez, istismar edilmesine izin vermez, ama etki alanı içinde hizmet etmeye önem verir. Sürünün bir parçası olarak yönetilmek istemez, çoban olup diğerlerini yönetmek de istemez ama hayatına giren insanlarla birlikte 'yönetişim' içinde olmak ister. O nedenle ister apartman yönetimi olsun, ister okul aile birliği, isterse ülke yönetimi, mutlaka sürecin bir parçası olarak yönetimin içinde bulunur, bana ne, demez. Hayatının baskın duygusu sevgi ve güvendir. Kendisi sevilen ve güvenilen bir insan olmak ister ve hayatında mutlaka sevdiği ve güvendiği insanların olmasına ihtiyaç duyar.

Sizi biraz yordum Timur Bey, ama artık bütün sorularınıza cevap verecek altyapıyı oluşturduk. Önümüzdeki buluşmada sizi Ramazan Baş ve Semra Çetinkaya adında iki değerli insanla tanıştıracağım, onları ziyaret edeceğiz. Daha sonraki buluşmalarımızda artık, epey birikmiş olduğunu tahmin ettiğim sorularınızı ele alırız. Ne dersiniz, bugünlük bu kadar yeter, diyelim mi?

Timur gülümseyen bir yüzle ve tüm kalbiyle teşekkür etti ve Evet, bugünlük bu kadar yeter hocam, dedi. Biraz farklı şeyler üzerine hoş sohbetten sonra ayrıldılar.


[*] Robert B. Edgerton, a.g.e.

[†] Doğan Cüceloğlu, İletişim Donanımları, Remzi Kitabevi, İstanbul.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült