Haşhaş Yiyici

Fitzhugh Ludlow


Haşhaş Yiyici" kitabı, De Quincey'in "Bir Afyon Yiyicinin itirafları" isimli eserinin, Amerikan versiyonudur. F. Ludlow, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Amerikan gazetecisiydi. Kitabı, insan akılcılığı ve fantezilerinin ulaşabileceği en uzak yerlere yapılan yolculukları anlatmaktadır. Yalnız, bu garip yolculukları yaparken, yansıtıcı bir gözle, gözlemler yapmıştır. Sonuçta ilaç etkisinde olma halinin olağanüstü bir tanımlaması yanında, değerli, bilimsel bir öykü ortaya çıkmıştır. Bazı deneyimler, psikoz vakalarında görülen olgulara benzemektedirler.

En göze çarpan benzerlik, düş alemidir. Yalnız, Ludlow'un öyküsünde fantezilerin gerçekten yaşandığına dair daha çarpıcı bir duygu sezilir. Ve bu fantezilerin kapsamları daha tuhaf ve daha beklenmedik olaylarla doludur.

Ludlow'un kitabının değeri, biraz da yaşadığı akıl dışı, olağanüstü deneyimlere uyacak şekilde akıldışı ve olağanüstü bir stilde yazılması yüzündendir. Dilibağlı birisi aynı deneyimi yaşayabilir ama bunu başkalarına aktaramaz. Kitabının sonlarına doğru Ludlow, şöyle yazar, "Haşhaş yiyen kişinin, bütün yeteneklerinin doğaüstü kapsamları ve işlevleri yoluyla, dünyasında gerçek anlamda değişmeler olur..... beynine gelen tüm semboller onun için anlamsızdırlar.... çevresindekiler hep düşmüş, alçalmış kişilerdir, söylenen her şeye, bir şey anlamadıkları için, gülerler.... dehşet, korku, kendinden geçme gibi duygular uyarılmıştır. " Ve kitabım şöyle bitirir, "Gördüğüm, hissettiğim ve hala hissetmekte olduğum şeyler.... hiçbir şeye sınır konulamayacağı sonucuna ulaşmamı sağladı."

1885 ilk baharında bir sabah, doktora uğramıştım. "Yeni aldığım şeyleri gördün mü?’ dedi.

Gösterdiği taraftaki raflara doğru baktım ve son ziyaretimden bu yana Tilden Co. şirketince hazırlanmış değişik maddelerle dolu küçük şişelerin konduğu karton kutuların bir rafa dizilmiş olduğunu gördüm. Boy sırasına göre dizilmişlerdi ve bir amatörün gözlerine ziyafet çeken bir dizi nişangah gibi görünüyorlardı. Raflara yaklaştım, dikkatle baktım.

Bir bakışta bunların çoğunun benim eski tanışlarım olduğunu anladım. "Conium, taraxacum, rhubarb a! bu da ne? Carınabis tndico?" Doktor, yeni cicilerine bakan bir çocuk sevinci ile, "O doğu Hint kenevirinden elde edilen güçlü bir ilaçtır, tetanos vakalarında kullanılıyor," dedi. Küçük şişeyi aldım, kutusundan çıkarıp yakından incelemeye başladım. Geniş, yassı mantarı bir saniyede çıkardım, şişede zeytin rengi, zift kıvamında ve belirgin bir kokusu olan madde vardı. Çakımın ucuyla bir parça çıkardım, tam tadına bakacaktım ki, doktor, "Dur!" diye bağırdı, "kendini öldürmek mi istiyorsun? Bu madde öldürücü bir zehirdir." "Öyle mi!" dedim, "Yo, kendimi öldürmek gibi bir niyetim yok.” Mantarı yeniden yerine taktım ve şişeyi kutusuna koyarak rafa kaldırdım.

Sabahın geri kalan bölümünü 'Carınabis Indico' hakkında bilgi toplamakla geçirdim. Bulduklarımın hepsi, birçok ek bilgi ile birlikte, Johnston'un 'Günlük Yaşamın Kimyası' isimli pek de değerli olmayan çalışmasında görülebilir. Araştırmalarımın sonunda üç önemli sonuca ulaştım:

Önce, doktor hem haklı hem haksızdı. İlaç, çok miktarda alınması halinde, başka herhangi bir narkotik kadar, ölüme neden olabilirdi ve devamlı kullanıldığında hem bedene hem zihine çok zararlıydı. Haksız olduğu yön ise, bu ilacın az alınması halinde öldürücü olmamasıydı. Milyonlarca insan her gün afyon gibi bu ilacı da kullanmaktaydı. İkinci sonuç ise şuydu. Doğu gezginlerinin ilham kaynağı haşhaştı ve aylarca önce okuyup hayran olduğum Bayard Taylor'un en canlı pasajının konusu da buydu. Üçüncü olarak; ben bu ilacı daha önce denediğim maddelerin listesine eklemeye karar vermiştim.

Bu son kararımı uygulamak için, arkadaşım gözden uzaklaşana kadar bekledim. Çünkü ona göre bu deney, bir intihar girişimiydi ve dehşete düşecekti. Sonra yavaşça küçük şişeyi kutusundan çıkardım ve on gram kadar bir parçasını aldım. Ve bunu, sonucun tehlikesini düşünmeden yuttum.

Etkileri bundan sonraki dört saat içinde görebilecektim. Bu süre her hangi bir olay olmadan geçti. Aldığım dozun yetersiz olduğu açıktı.

Tedbirli olmam gerekiyordu, bu yüzden aynı deneyi tekrarlayabilmek için birkaç günün geçmesini bekledim ve sonra büyük bir gizlilik içinde, bu sefer on beş gramlık bir doz aldım. Bu doz da birincisi gibi etkisiz oldu.

Yavaş yavaş, her seferinde beş gram artırarak, dozajı otuz grama çıkardım ve bu miktarı bir akşam, çaydan yarım saat sonra aldım. Bu sırada, kendimin kesinlikle haşhaştan etkilenmediğime inanmış durumdaydım. Bu kez de deneyin diğerlerinden farklı olmayacağından emin olduğum için, yakın bir arkadaşımı ziyarete gittim. Müzik ve sohbetle, güzel bir gece geçirdik. Saat 10'u vurunca, ilacı alalı üç saat geçtiğini ve her zamanki gibi olağanüstü hiçbir şey olmadığını farkettim. Bu deney de diğerleri gibi başarısız olmuştu.

Aa! Bu ani ürpertinin anlamı ne? Sanki bir gücün yarattığı şoku hissediyor gibiydim; beynim parçalanıyor, parmaklarımın ucuna kadar sarsılıyordum, neredeyse oturduğum iskemleden fırlayacaktım.

Artık şüphe yoktu. Haşhaş etkisini gösteriyordu. İlk duygum, kontrol edemediğim bir dehşet hissiydi —istemediğim , hazır olmadığım bir şeyi elde etmiş olmanın dehşeti. O anda, üç saat önceki halime dönebilmek için her şeyimi verirdim.

Hiçbir yerimde ağrı, sızı yoktu yine de anlatılamayacak bir gariplik bulutu üzerime çöküyor, beni tanıdığım, bildiğim her şeyden ayırıyordu. Eskiden beri çok iyi tanıdığım, sevdiğim yüzler çevremdeydiler, ama yalnızlığımı paylaşmıyorlardı. Onların paylaşamayacakları bir yaşama dalmıştım. Yerin yakınlığı ve sonsuz bir uzaklık kavramı içiçe girmişti sanki.

Her şeye rağmen konuşuyordum; bana bir soru sorulmuştu ve ben cevaplamıştım; hatta bir espiriye gülmüştüm bile. Yinede sanki konuşan benim sesim değildi; başka bir zamanda, başka bir yerde işitmiş olduğum bir sesti. Bir süre, dış alemde neler olup bittiğini bilemedim, sanki bir düşü birkaç gün sonra anımsamış gibiydim. Bütün gece boyunca şömineden hafif bir esinti geliyordu; bu şimdi durmadan hızlanan bir tekerleğin dönme sesine benzedi. Bu ses bütün dünyayı dolduruyordu, bir an sersemledim —adeta bu sesin içinde kaybolmuş gibi oldum. Tekerleğin dönüşü yavaşladı ve durdu ve monoton sesi değişti ve büyük bir katedralin orgunun titreşimleri haline geldi.

Org'un titreşimlerinin inişli çıkışlı tonu içimi bir hüzünle doldurdu. Bunun gerçek olduğuna öylesine inanmıştım ki, müziğin arkadaşlarımın üzerinde bıraktığı etkiyi görmek için etrafıma bakındım. Ama, gerçekle ayrı dünyalarda yaşıyorduk. Kimse müziğin farkına bile varmamıştı. Belki de ben tuhaf davranıyordum. Birden bütün gece pembe-mavi ipekten yarış alanı üzerinde minik bir tığla koşturan, bir çift el birden durdu ve bu ellerin sahibi bana bakmaya başladı. Ah! Beni bulmuştu —kendi kendime ihanet etmiştim. Dehşet içinde bekledim, her an birisinin 'haşhaş' sözcüğünü dile getirmesini bekledim. Hayır, o hanım yalnızca biraz önceki konuşmayla ilgili bir şey soruyordu. Bir robot gibi cevap vermeye başladım. Bir kez daha bana yabancı gelen sesimi duyunca, başka bir dünyadan, bir yabancının konuştuğunu sandım. Oturdum ve dinledim, o ses hala konuşuyordu. İlk defa olarak haşhaşın zaman kavramlarında da değişiklikler yaptığını anladım. Cevabın ilk sözcüğüyle son sözcüğü arasında sanki yıllar geçmişti.

Zamanla beraber mekan boşluğu da genişlemiş gibiydi. Arkadaşımın evinde hep bana ayrılan belirli bir koltuk vardı. Orta masasından üç fit kadar uzaklıkta bu koltuğa oturuyordum. Hızla bu uzaklık büyüdü. Atmosfer genişledi, çevremi büyük boşluklar sardı. Çok geniş bir salondaydık ve ben, arkadaşlarımdan uzakta, salonun öbür uçundaydım. Tavan ve duvarlar birdenbire yerlerinden kayarak salonu genişletmişlerdi. Of! Buna dayanamıyordum. Sonsuz bir boşluğun ortasında tek başına kalamazdım! Ve şimdi her an izlendiğimden emindim. Sonradan öğrendiğime göre, dünyadaki her şeyden ve herkesten şüphelenmek, haşhaş sarhoşluğunun tipik bir belirtisiymiş.

Karmaşık halüsinasyonumun ortasındayken, çift kişiliğim olduğunu algılayabiliyordum. Varlığımın bir parçası bu müthiş deneyim girdabında dönüp dururken, öbür parçası da yukarıda bir yerlere oturmuş, olup bitenleri gözlemliyor, yorumluyordu. Bu sakin varlık diğerine acıyordu, ama kendine hakimiyeti elden bırakmıyordu. Bir ara eve gitmem gerektiği konusunda beni uyardı, aksi halde haşhaşın etkisiyle arkadaşlarımı korkutacak bazı şeyler yapabilirdim. Bu uyarıyı sanki başka birisi tarafından yapılmış gibi duydum ve çıkmak üzere kalktım. Orta masasına doğru yürüdüm. Attığım her adımla masa sanki daha da uzaklaşıyordu. Kendimi uzun bir yürüyüşe hazırladım. Sonunda, nasıl olduğunu bilmeden, onlara ulaşabildim. Onlarla vedalaşmanın ne kadar sürdüğünü kestiremiyorum, ama sonunda kendimi caddede buldum.

Önümde sonsuz bir manzara uzanıyordu. En yakın sokak lambası millerce uzaklıktaydı. Bir ruh, görülebilen en uzak yıldıza doğru yolculuğa çıkıyordu. Büyük bir ciddiyetle sonsuz yolculuğuma başladım.

Beni çevreleyen hiçbir şeyin farkında olmadan yürüyordum. Harika bir iç dünyada yaşıyordum. Sırayla değişik yerlerde değişik kişiliklerle varoluyordum. Kah gondolumla Venedik'te geziniyor, kah Alpler'de doğan güneşi seyrediyordum. Bazen de bakir bir tropik ormanda yaşayan dev gibi eğrelti otu oluyor, esintiye ayak uydurarak yapraklarımı hafif hafif kıpırdatıyordum. Ruhum bir bitki özü haline girmişti. Harun Reşid'in hazineleri bile insanlığımı bana geri veremezdi.

O yürüyüşte yaşadığım bütün değişimlerin ayrıntılarına girmeyeceğim. Ara sıra düşlerimden gerçek dünyaya dönüyordum, yol üzerindeki tanıdığım bir yeri görüyordum. Eve gidene kadar yol boyunca düşler ve şoke edici uyanmalar arasında gidip geldim.

Oturduğum evin bulunduğu caddeye gelince yeni bir olgu ortaya çıktı. Belki yirminci kez uyanmıştım ve gözlerim açıktı. Çevremdeki her şeyi tanıdım ve eve olan uzaklığı hesapladım. Birdenbire yanımdaki duvardan bir şekil çıktı ve yolda önümde durdu. Saçları kar gibi beyazdı ve omuzlarına bukleler halinde dökülüyordu. Omuzlarında bir de ağır bir yük taşıyordu, bir çuval gibi...

Halinden pek hoşlanmadığım için, çevresinden dolaşıp geçmek amacıyla yana doğru bir adım attım. Yakındaki bir sokak lambası yüzünü aydınlatınca, tarif edemeyeceğim bir dehşet duydum. Ölünceye dek o yüzü unutmayacağım. Yüzünün her çizgisi suçlarıyla damgalanmış gibiydi, iğrenç bir ifadesi vardı; affedilemeyecek bir suç işleyenlerde görülen korkunç bir ümitsizlik görülüyordu bu yüzde. Shelley'in Cenci'sine model olabilirdi. Korku içinde, koşmaya başladım. Beni kemikli elleriyle tuttu. Omuzundaki yükü yavaşça alıp, benim omuzuma koydu. Ben yükü yere fırlattım ve adamı ittim. Sessizce geri döndü ve yükü geri verdi. Bağırarak , "Be adam ne demek istiyorsun?" diye sordum. Yüzü kadar iğrenç bir sesle cevap verdi: "Yükümü benimle beraber taşıyacaksın," ve üçüncü kez onu omuzlanma koydu. Yine bir kenara fırlattım ve adamı iterek kendimden uzaklaştırdım. Adam arkaya doğru sendeledi ve düştü; o ayağa kalkmadan ben koşarak aramızdaki mesafeyi açtım.

Bu fanteziyle uğraşırken duyduğum heyecan yüzünden haşhaşın etkisi de iyice artmıştı. İçimden kontrol edemediğim bir yaşam fışkırıyordu. Nefesim sıklaşmış ve daha sıcaklaşmıştı. Motor gibi sesler çıkarıyordum. Bir elektrik enerjisi beni dayanılmaz şekilde ileriye doğra yöneltiyordu. Etlerimin patlayacağından, içimdeki enerjinin dışarıya fışkıracağından korktum.

Sonunda evime girdim. Yokluğum sırasında yurtdışındaki bir akrabam bize gelmişti ve beni bekliyordu. Evdeki doğal atmosfer bilincimi kısmen geri getirdi, hissettiklerimi yoğun bir çabayla bastırarak, akrabama yaklaştım ve bu gibi durumlarda söylenen olağan sözleri söyledim. Yine de biraz önce yaşadığım olağanüstü olayları anımsayarak, acaba bir hayaletle mi el sıkışıyorum diye düşünmekten kendimi alamadım. Çevremdekilerin yüzlerinde şaşkınlık veya korku görmeyince bunun doğru olmadığını anladım ve selamlaşmayı tamamlayıp oturdum.

Sırrımı saklayabilmek içim tüm direncimi kullanmam gerekiyordu. Bir ağrım yoktu ama çevremi saran esrar ve içimdeki duygular çok yoğundu. En küçük dokumda ve en ince damarımda bile kanın dolaşımını adım adım izleyebiliyordum. Her duyum uyarılmış haldeydi, oturduğumuz oda bile pırıl pırıl görünüyordu. Kalbimin atışını açıkça duyabiliyordum öyle ki çevremdekilerin nasıl olup da duymadıklarına şaşıyordum. A! Kalbim şimdi de büyük bir fıskiye haline girdi, sular büyük bir gürültüyle fışkırıyor, kafatasıma çarpıp geri dönüyordu. Nabzım gittikçe daha hızlı atıyordu, artık damarlarımda kan normal olarak dolaşmıyor, çağlayanlar oluşturarak hızla akıyordu. Dolaşımın bu denli hızlı oluşu acaba hayal ürünü müydü? Bunu bulmaya karar verdim.

Odama giderek, saatimi çıkardım ve elimi kalbimin üstüne koydum. Bu çaba algılamamı normal duruma getirdi. Gözlemlerim arasında nabzımın da normale döndüğünü farkettim. Nabızsız bir akış yerine tekrar ritmik atışlar duyulmaya başlamıştı, sonunda dakikada 90 atışa döndü nabzım.

İçim rahatlamıştı, artık deneyden vazgeçebilirdim. O anda halüsinasyon geri döndü. Yine beyin kanaması, damar tıkanması, kanama, çeşitli ölüm şekilleri gibi kavramlardan korkmaya başladım. Kendime gelmeye çalıştım, yüzümü yıkadım —ama bir yaran olmadı. Yapacak tek birşey kalıyordu; bir doktora görünmek.

Bu karar üzerine odamdan çıkıp, merdivenlere doğru gittim. Bütün ailem yatmıştı ve ışıklar söndürülmüştü. Merdivenden aşağı baktım, dipsiz, karanlık bir kuyu gibiydi; dibe varabilmek için yıllarca yolculuk yapmam gerekecekti. Asla aşağıya inemeyecektim! Üst basamağa, ümitsizlik içinde oturdum. Birden bir düşünce bütün benliğimi kapladı. Eğer mesafe sonsuzsa, ben de ölümsüzüm demektir. Denemeye değerdi! İnmeye başladım, yıllarca sürecek yolculuğa! Durmadan koşuyordum; şimdi biraz dinlen, tıpkı bir yolcunun yol kenarındaki handa dinlendiği gibi; şimdi de karanlığın içinden ilerlemeye çalış; derken sonunda caddeye ulaşabildim.

IL ESCULAPİUSUN GÖLGESİNDE

Doktorun evine varınca kapıyı çaldım ama kimi isteyeceğimi unutmuştum. Bu çok doğaldı; çünkü ben Milano'da bir sarayın merdivenlerindeydim. Yo, (kendi kendime güldüm) Londra Kulesi'nin merdivenlerindeydim. Ama kimi isteyecektim? Bu somya cevap verebilmek içim tüm zekamı zorladım ama bir çare bulamadım. Çevredeki evlere baktım, bunlar da birşeyler anımsamama yararlı olmadılar. Evvelsi gün şu evden çıkıp okula giden, kimin kızıydı acaba? İsini Julia'ydı. Soyadı neydi? Hah! Julia H. ve babası da tabii ki Dr. H. idi. Bana çok uzun gelen bir bekleyişten sonra, çaldığım kapı açıldı. Dr. H.'nin odasına çıktım. Doktor zor bir ameliyattan sonra dinlenmek için uzanıyordu. Esrarlı bir havayla kapıyı arkamdan kilitledim; ona yaklaştım.

"Size birşey açıklayacağım", diye söze giriştim, "tüm yaşamım boyunca kimsenin duymasını istemediğim bir şeyi açıklayacağım. Sonsuza dek bu sırrını saklayacağınıza söz veriyor musunuz?"

"Söz veririm; konu nedir?"

"Haşhaş alıyordum —Carınabis Indico ve korkarım ölmek üzereyim."

"Ne kadar aldınız?"

"Otuz gram kadar."

"Nabzınıza bakayım." Parmağını bileğime koydu ve yavaşça saydı; ben ölüm teşhisini bekliyordum.

"Çok düzenli", dedi doktor, "biraz hızlı sayılır ama. Bir yerinde ağn hissediyor musunuz?"

"Hayır hiç ağrım yok."

"Hiçbir şeyiniz yok; eve gidip yatağa girin."

"Ama —şey— apopleksi —yani felç tehlikesi yok mu?”

"Pöf!" —doktor böyle dedi ve konunun kapandığını göstermek ister gibi tekrar uzandı. Elim kapı kolundaydı, doktor beni durdurdu, "Bir dakika bekleyin; yanınızda bulundurmanız için bir toz vereyim, buradan gittikten sonra yine korkacak olursanız, bunu yatıştırıcı olarak alabilirsiniz. Odadan çıkınca lütfen hizmetçiyi çağırır mısınız?" dedi.

Hizmetçiyi çağırırken sesim sanki bütün binada çınlıyordu. Çıkardığım gürültüden kendim korkmuştum. Sonradan bütün bu belirtilerin haşhaş yüzünden olduğunu anladım. Bir keresinde bir arkadaşıma çok yüksek sesle konuşursam beni uyarmasını söylemiştim, ama o çoğu kez sesimin bile çıkmadığını söyleyince de inanmamıştım. İçimdeki duyguların yoğunluğu dış alemi de (içimdeki işitme duyum yoluyla) etkiliyor ve gürültü çıkardığımı sanıyordum.

Geri döndüm ve doktorun yatağının ayak ucunda durdum. Oda tam bir sessizlik içindeydi ve tam anlamıyla karanlıktı; yalnızca elimdeki küçük fener vardı. Şimdi de yeni birşeyler hissetmeye başlamıştım. Dev bir gökdelenin tepesindeki bir odadaydım ve bina gittikçe yükseliyordu, — Bel'in Babil Kulesi'nden— Ararat'tan daha da yüksekti— ve Tanrı’nın sonsuz kainatı içinde sonsuza doğru yükseliyorduk. Yıllar geçiyordu, zamanın kanatlarının çıkardığı müzikal sesleri duyabiliyordum, sonsuzluk ve boşluktaydım. Sonra birden kendimi yine doktoran yatağının ayakucunda buldum; ölçülemeyecek kadar uzun bir zaman geçmişti ve biz hiç değişmemiştik. Hizmetçi de hala gelmemişti.

"Onu tekrar çağırayım mı?"

"Neden, onu daha şu anda çağırdınız."

Ciddi bir şekilde, "Doktor," dedim, "beni aldattığınıza inanmıyorum ama bence onu çağırmamdan bu yana, tüm piramitlerin yıkılıp toz haline gelmesine yetecek kadar zaman geçti."

"Hah, ha! Bu gece çok komiksiniz" dedi, "işte geliyor, ama ona sizi rahatlatacak bir görev vereceğim, Piramitleri de yeniden kuracak." Kıza bazı emirler verdi, hizmetçi de dışarı çıktı. Benim zamanım diğerlerininkilerden farklıydı. Saatime baktım onbiri çeyrek geçiyordu.

Kendimi, bir büyücü tarafından hapsedilmiş bir cüce olarak gördüm; okyanusun dibinde bir mağaradaydım. Burada, kıyamete kadar, bu uçurumu aydınlatan bir lambayı tutmaya mahkum edilmiştim ve kalbim dev bir saat gibi çalışıyordu. Bu halüsinasyon giderken, bu seferde denizin, dalgaların sesini duydum. Dalgalar, içinde olduğum binaya kadar yükselmişti. Bundan sonra da caddeden, ölçülü ayak sesleriyle birinin geçtiğini duydum. Geçen, yılların ordusuydu, sonsuzluğa doğru yol alıyordu. Tanrısal bir yücelik ruhumu yutmuştu. Uçsuz bucaksız zamanın içinde boğuluyordum ama Tanrı'ya dayanıyordum ve bu yüzden tüm değişmeleri yaşadığım halde yok olmuyordum.

Ve şimdi, başka bir yaşamda, saatime baktığımı anımsadım ve geçen zamanı görmek istedim. Onbiri çeyrek geçe ile onaltı geçe arasında duran yelkovanı görünce inanamadım. Saat durmuştu herhalde, kulağıma götürdüm; yo, hayır hala çalışıyordu. Bütün o düşleri otuz saniye içinde görmüştüm. "Tanrım!" diye bağırdım, "ben sonsuzlukta yaşıyorum." Zamanı yenen ruhumun gücü önünde saygı ve hayranlıkla titredim. Ölene dek bu anı unutmayacağım. Tüm yaşamım bu otuz saniye kadar uzun sürmeyecektir.

Sonunda hizmetçi yeniden geldi, tozumu alıp evime gittim. Üst kattaki pencerelerden birinde ışık vardı; bunu görünce çok sevindim; çünkü içimde, ben yokken bütün tanıdığım kişilerin ihtiyarlayıp ölmüş olmaları korkusu vardı. Odama girince sanki oradan hiç dışarıya çıkmamışım gibi hissettim. Kendi kendime, "galiba güzel bir düş gördüm" dedim. Sonra aklıma toz geldi, eğer cebimde yoksa o zaman düş olduğuna inanacaktım. Toz cebimdeydi ve yaşadığım her olayın bir halüsinasyon olmadığım görünce biraz rahatladım.

Işığı yanık bırakarak, beni çağıran yatağıma doğru gittim. Oldukça uzun bir yürüyüşten sonra yatağa ulaştım ve kendimi üzerine attım.

İD. DÜŞLER KRALLIĞI

Gözlerimi kapattığım an, ilahi bir görkeme sahip olan görüntüler gördüm. Şeffaf, sınırsız bir gölün kıyısındaydım, oraya henüz gelmiş gibiydim. Kumsalın biraz ötesinde, Partenon'a benzeyen bir tapınak vardı. Lekesiz bir beyazlıktaydı, kusursuz bir simetrisi vardı. Üçgen şeklindeki alınlık bölümü bulutlarla sarılmıştı. İlahi bir mimar tarafından yapılmıştı. Ruhum hayranlıkla kendinden geçmişti. Tapınağın kapıları mermer yüzey üzerine yerleştirilmiş elmas şeklinde cam gözlerle süslenmişti. Bu gözlerden biri öğle güneşi gibi altındandı, diğeri zümrütten, bir diğeri de yakuttan yapılmıştı. Tapmağın yalnızca girişinde bile sonsuza dek hayranlık içinde oturuyordum. Sessiz menteşeli kapılar açıldı ve içeriye girdim.

Tam anlamıyla tapınağın içinde sayılmazdım çünkü etrafımda duvar, tavan, taban gibi hiçbir şey göremiyordum.

Kristal bir derenin kıyısında durdum, su akarken camdan yapılmış çanlar gibi ses çıkarıyordu. Derenin hafifçe meyilli olan kıyılan kadife gibi otlar ve yosunlarla kaplıydı. Bu zümrüt yeşili çimenlerden dev Lübnan Sedir Ağaçlan yükseliyorlardı. Bu ağaçların altında, Tanrı’nın yüce rahipleri gibi cübbelere bürünmüş ozanlar dolaşıyorlardı, bembeyaz sakalları göğüslerine kadar iniyordu ve her birinin elinde dünyada yapılmamış olan lirler vardı. Bazen birisi yolun ortasında durup bir prelüde başlıyordu. Buna diğerleri de katılıyor ve ilahi bir müzik yapıyorlar. Böyle bir şeyi tüm yaşamım boyunca hiç duymamış, hiç görmemiştim. Artık dayanamayacaktım. Bu ilahi koronun kanatları üzerinde öylesine yükselmiştim ki tüm duygu duvarlarını aşmıştım. Ruhum bu armoniye uymuştu. Trans halinde göklerde uçuyordum. Ama tam Tanrı'nın tekliği ile birleşmek, onun saflığına erişmek üzereyken lirler birer birer sustular ve görünmeyen kollar beni hızla başka bir yere götürüp, başka bir kapının önüne bıraktılar. Bu kapı da diğeri gibi lekesiz mermerdendi ama parlak renkli gözlerle süslü değildi.

Bu yeni görüntüyü anlatmadan önce, haşhaş alma işleminin iki kuralını açıklamak istiyorum:

Birincisi; herhangi bir fantezi tamamlanmadan, tamamen değişik ortamlarda değişik olaylara atlanılabilmesidir. Bu geçişlerde duygunun genel karakteri aynı kalır. Cennette mutlu iken, Nil kıyısında da mutlu olabilirim. Ama aynı ortam asla ikinci kez yinelenmez.

İkinci kural ise; yoğun bir görüntüler fırtınasından sonra, haşhaş yiyicinin bundan sonraki halüsinasyonunun sakin, rahatlatıcı ve dinlendirici olmasıdır. Bulutlardan veya uçurumun dibinden gelir, oralardaki gölgelik dinlendirici çimenlere uzanır. Bu düzenleme çok zekicedir çünkü aksi halde ruh kendi oksijen fazlasıyla yanabilir.

İkinci halüsinasyonum bu kuralları uygular gibi görünüyor. İlk görümdeki o haşmet kaybolmuştu, bu sefer geniş bir salondaydım. Sanki Washington'daki Senato Salonu’na benziyordu burası. Tavanı kemerliydi ve girişin karşısındaki duvarın önünde, üzerinde büyük bir koltuk bulunan bir platform yükseliyordu. Salonun çeşitli köşelerinde buna Benzer koltuklar yerleştirilmişlerdi. Duvarlarda grotesk freskler vardı ve bu fresklerdeki hayvanlar, kuşlar bir kaleydoskopun şekilleri gibi durmadan biçim değiştiriyorlardı. O geniş salondaki koltuklarda, cadıların oturup bir toplantı yaptıklarını gördüm. Platformda yaşlı bir cadı oturmuştu. Mor yün örgüden oluşmuş bir yaratıktı! Örgü ilmekleri kusursuzca yüzünü meydana getiriyordu; ağzı, kaşları, bumu, çenesi sanatçı bir gözle örülmüştü. Aşağıdaki koltuklarda oturanlar da başkanlarının birer kopyasıydılar. Hepsi birden sağa sola, öne arkaya doğru sallanıyorlardı, sanki görünmeyen çalgıların çaldıkları duyulmayan bir müziğe uymuşlardı. Hiç konuşmuyorlar ama durmadan örgü örüyorlardı. Ne ördüklerine baktım. Hepsi kendileri gibi ihtiyar kadınlar örüyorlardı! Bir tanesi neredeyse bitiriyordu, diğeri hevesle göz çukurunu tamamlamaya çalışıyor, bir başkası da ağız yırtmacının kenarlarını sağlamlaştırıyordu.

Bu işi inanılmaz bir hızla yapıyorlardı; biten yaşlı kadın örgüsü hemen canlanıyor, eline şiş ve yün alarak örgüye başlıyordu. "İşte", diye bağırdım, "işte, sonunda sonsuz devamlılık kavramının anlamım öğrendim!" ve sesimin kimseyi şaşırtmadığını ve yaşlı kadın üretiminin benim kabalığıma rağmen devam ettiğini gördüm. Çalışmalara yardım etmek için, dayanılmaz bir istek duydum: tam dört şiş alıp çalışanlara katılmak üzereydim ki, bir elin beni geriye çektiğini ve kapıdan çıkardığını farkettim.

Bir süre yeni bir şeylerin olmasını bekledim. Beklemem de boşa çıkmadı. Birden, çok uzakta, karanlığın duvarı üstünde üç yoğun ışık noktasının durduğunu ve bu ışık kaynaklarından sihirli ışık ve müzik ışınlarının çıktığını gördüm. Sessizce bu ışıklara doğru çekildiğimi hissettim.

Yaklaştıkça daha da büyüdüler, ışık ve armoni daha belirginleşti ve kısa bir süre sonra durgun bir sudan yükselen üç devasa kemeri açıkça görebildim. Ortadaki kemer en yüksekleriydi, diğer ikisi birbirlerine eşit büyüklükteydiler. Bana sanki çok büyük bir mağaranın girişi gibi göründüler. Mağara öyle yüksekti ki, tavanları bulutların arasındaydı. Duvarlarından sarkıtlar sarkıyordu. Ortada bir göl vardı ve ben bu göldeki küçük kayıkta uzanıyordum. Kayık beni yavaş yavaş çıkışa doğru götürüyordu ve buradan geçip dışarıya çıktım.

Yaşamım boyunca, büyük bir ustanın kültürüne ve ruhuna sahip olmak istemiştim. Ve bu manzara karşısında bu istek son sınırına ulaştı. Ah, DOĞA! Kendisi öyle güçlü, öyle yetenekli bir sanatçı ki! Bir palet dilencisi veya eski ustaların kalemlerinin uşağı olabilirdim; güzeli anlatabilmek için...

Mağaramın çıkışı, ufuksuz bir denize açılıyordu. Çevremdeki her şey sonsuzdu, hiçbir sınırı yoktu. Tüm atmosfer altın zerrelerle kaplanmıştı, parıltı ve armoni birbiriyle yanşıyorlardı.

Maddesel kurallar yoktu, gördüğüm şeyler kendinden geçirici, vecde getirici, sarhoş ediciydi. Tüm ruhum her köşenin güzelliklerini yudum yudum içiyor, ve durmadan "Ah, ne müthiş bir güzellik!" diye söyleniyordu. Bulut dağlarında dolaşıyor, şimşeklerin depolandığı madenleri geziyor, gökkuşağı nehirlerinde yüzüyor ve cennet vadilerinde yaşıyordum. Her geçtiğim yerde tek bir özellik hiç değişmiyor, hep varoluyordu: Huzur ve barış.

Yavaşça dünyaya geri döndüm. Doğu'nun bahçeleri beni bekliyordu. Fıskiyeler arasında dansettim, hurilerle beraber. Egzotik kuşlarla taze incirleri paylaştım, palmiyeler arasında ünlü şair Hafız'la kolkola dolaştım. Köşklerde şerbetimi içtim. Limon ağaçlarının gölgesinde uyudum. Uyanınca sabah olduğunu gördüm —gerçek sabah yani, haşhaş halüsinasyonu değil.

Hissettiğim ilk duygu, her şey in normale dönmesinden duyduğum mutluluktu. Son deneyimim, her insanın fiziksel ve ruhsal açılardan isteyebileceği şeyleri veriyordu ama yatak odamın sade duvarlarını yeğliyordum. Bu yabancılar arasında sarayda yaşamaktan sıkılıp eve dönmeye benziyordu.

Bu düşleri sonsuzluğa dek yaşamış gibiydim ama hepsi bir günden az bir sürede olup bitmişti. Hala da içimde uzun bir süre geçmiş gibi bir boşluk var.

Eski haline dönen güçlerimi sınamak için ayağa kalktım. Evet, ne vücutça ne de ruhen bir sıkıntım yoktu. Her işlev normal haline dönmüştü yalnız bir nokta dışında; hafızam yaşadığım bu büyük maceranın izlerini silememişti. Geçen gece olanları anımsıyordum ve etrafa rezil olmadığım için de memnundum. Dr. H. deneyimimden hoşnut kalmıştı.

Ah! Keşke ben de...! Hayır, yaşam devam etmeli.


 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült