Gündelik Dilde İnşa Edilen Birey

Sibel A. Arkonaç


5.1. Yaşantı ile İfadesinin Dildeki Ayrılamazlığı

Wittengenstein, özel yaşantı ile söz gelimi bir duygu yaşantısı ile, bu yaşantının herkese açık hale sokulması yani hakkında konuşulması arasında epistemolojik bir kopukluk olmadığını öne sürer. Wittengenstein'nın bu tartışması kartezyen temelli birey ve benlik yaşantısı anlayışına ters düşer, çünkü, bu anlayışa göre içsel yaşantı, birtakım temel mekanizmaların neticeleridir. Özne bu neticeleri yaşar, yaşadığı şeyi aktarmasına vasıta olan ise dildir, dil sadece bir araçtır. Dolayısıyla içsel yaşantı ile bunun dil vasıtasıyla aktanlması arasında epistemolojik kopukluk kaçınılmazdır. Diğer taraftan Wittengenstein'a göre, yaşanan bir duygu ile bu duygunun ifadesi birbirine holistik kurallarla bağlıdır. Duygu, öznenin çevreden bağımsız kendi iç dünyasında yaşadığı bir şey değildir çünkü, bu duyguyu yaşarken ve etrafındakilere anlatırken kullandığı sembolik süreçler aynı kurallara bağımlıdır. Kısacası, duygunun ifadesi ile tarifi arasında, söylemsel psikolojinin görüş açısından, herhangi bir kopukluk olamaz.

Harre (1998), psikolojinin özellikle de psikodinamik teorinin tartışmalı meselelerinden biri olan kişisel üniklik duygusunun, içsel yaşantı ile bunun ifadesi arasında işleyen sembolik

74 hekimhan

etmeme gerek yoktur. Bu empirik kontrol dil yapısı içinde saçma ve anlamsız kalmakta, ancak fıkralar içinde bu saçmalığa ve anlamsızlığa izin vermektedir. Nitekim Nasreddin Hoca'nın şu meşhur fıkrası buna çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. 'Nasrettin Hoca yola çıkmış, akşam olunca da bir kervansaraya gidip uyumaya karar vermiş. Han, tıklım tıklım dolu. Kendine zar zor bir yer bulmuş ve yanındakine, "insan burada kendini kaybeder" demiş. Yanındald de hocayla dalga geçerek, "yanında taşıdığın tulumları ayağına bağla, sabahleyin tulumları ayağında bulduğunda sen olduğunu anlarsın" demiş. Nasrettin Hoca uyuyunca adam tulumları almış, bir başkasının ayağına bağlamış. Sabah olmuş, hoca uyanmış, bakmış ayağında tulumlar yok! Yanındald adamı dürtmüş, "Ya" demiş, "akşam yatarken tulumları ayağıma bağlamıştım fakat sabah oldu, ayağımda tulumlar yok. Tulumlar öteki adamın ayağında. Eğer tulumlar öteki adamın ayağına bağlıysa o benim; o bense, ben kimim?" demiş'.

Kim olduğumuzu bir başkası olarak keşfetmiyoruz çünkü, hala benin ben olduğu duygusu vardır. Benim kendi bireyselliğime, birey oluşuma dair duygum, gözlemle, önceden keşfettiğim bir şey değildir. Dolayısıyla insanın ontolojik problemi yoktur

Ama ben, kendimin ne olduğunu nasıl hissediyorum? Bu soruyu, söylemsel psikolojinin görüş açısından ele alalım. Kişi kendisini ünik bir ldşi olarak özel ve genel söylemde sürekli sunmaktadır. Söylemdeki sunuşunda kullandığı vasıtalarla onun ünik bireyselliğine ulaşmak mümkün olabilir. Dolayısıyla bu noktada söylemsel psikolojinin ileri sürdüğü hipotez şudur: insanoğlunun kişisel bireyselliği,

a)   mekânda bir yer duygusuna,

b)  geçip giden zamanın bir yerinde kendi varoluşuna dair bir zaman duygusuna,

c)  yaptığı işle ilgili fail olma duygusuna sahiptir, ayrıca

d)  diğer insanlarla karşılıklı mecburiyet ve taahhütler ağı içersinde bir yeri olan bu insanın diğer insanlar arasında, yaşı ve mevkisi ile gelen sosyal bir yeri vardır (Har-reveGillett, 1994).

Dolayısıyla kişi kendisini algıladığı, üzerinde eylediği bir yere sahip ünik bir birey olarak yaşantılamaktadır. Görüldüğü üzere burada bireyin kişisel tekilliği kartezyen bir öz olmaktan çıkmaktadır. Kişisel tekillik, doğrudan kişinin kendisinin ne olduğunu nasıl hissettiği ile ilgili bir fenomen olarak ele alınmaktadır. Öznel bir yaşantı olduğu için de deneysel bir araştırmanın konusu olamamaktadır.

Kişisel tekillik nasıl araştırılabilir? İnceleme nesnesi ne olabilir? Harre (1999) bu noktada konuşmada kullanılan zamirlerin incelenmesinin bir başlangıç sağlayabileceğini ifade etmektedir. Konuşmada kişi zamirleri kullanarak, çeşitli boyutlarda kendine has olanı, biricik olanı, diğer insanların da onu tanıyabileceği şekilde ifade etmektedir. Kişi konuştuğu dildeki zamirleri, o dili konuşanların kabul ettiği şekilde kullanmayı öğrenerek kendi kişisel tekillik duygusunu geliştirir.

Zamirler, her dilde olmakla birlikte sayıları dilden dile değişir. Sözgelimi Türkçe'de birinci tekil şahıs için 'Ben' zamiri vardır, ayrıca 'kendi' zamiri de kullanılmakla birlikte diğer zamirler gibi çekimli değildir. İngilizce'de de T kelimesi kullanılır. Buna karşılık Japonca'da 260 tane zamir vardır. Türkçe'de zamirler sözgelimi Fransızca veya Arapça'nın tersine, dişil ya da eril olarak ayrılmaz. Bunun yanı sıra Kazakça'da, Kırgızca'da, siz zamiri kişilerin sayısına göre değişir. Japonca'da sadece kadınların ve sadece erkeklerin kullandığı ve birbirlerinin kesinlikle kullanmadığı zamirler bulunmaktadır. Bu örnekler, dil yapısında kişi tekilliğinin inşası açısından düşünülürse oldukça ilgi çekicidir. Zamirler, dilbilgisinde işaretleyici görevi yaparlar. Söylemsel psikolojide kişisel tekilliği incelemek amacıyla ele aldığımızda işaretleyici zamir, dilbilgisi içinde önemli bir yere sahiptir. Birinci tekil şahısın bir ifadesini sözgelimi  'Sizi anlıyorum' ifadesini ele alalım. Türkçe'nin dilbilgisine göre zamir genellikle gizli yapıda kullanılır. Belli durumlarda ve belli şartlarda zamirler cümlenin başında kullanılır. Dolayısıyla yukarıdaki birinci tekil şahsın kullandığı ifade de, birinci tekil şahıs zamiri gizlidir   ('anlıyorum' ). Konumuzla ilgili olarak Türkçe'nin bu özelliği ile ilgili daha ayrıntılı açıklamalar ve düşünceler bir sonraki bölümde ele alınacaktır. Şimdi yukarıdaki örneğe dönelim.

t. Bu ifadedeki işaretleyici birinci tekil şahıs zamiri, konuşmacının kendisi ile ilişkili olabilecek mekânı göstermektedir. Konuşmacının şimdiki zamanda kendini cismanî olarak yerleştirdiği yeri yani mekânı işaretlemektedir. Birinci tekil kişinin sözündeki tanımlayıcı içerik, konuşmacının bedensel mekânını işaretler. Dolayısıyla empirik bir içerik taşır. Herhangi birinin, ne duyduğunu, ne gördüğünü, ne hissettiğini anlatan beyanında birinci tekil şahıs zamirini kullandığını varsayalım. Bu durumda biz de o kişinin işittiğini, duyduğunu, hissettiğini söyleyerek beyân ettiği şeyi, o anda o kişinin mekânsal yerinden doğru anlarız.

2. 'Sizi anlıyorum' diyen kişinin bu ifadesini onun ne kadar güvenilir olduğuna dayandırarak anlayabilirsiniz. Bu onun sosyal düzen içindeki duruşuna veya 'pozisyonuna' bağlıdır. Birinci tekil şahsın pozisyonu, bizim, onun ne söylediğini nasıl anlayacağımızı etkiler. Dolayısıyla pozisyon işaretleyicisi olarak buradaki zamir, bir kişi olarak diğerleri arasındaki eyleme gücüne işaret etmektedir. Dersi veren bir hocanın, dersle ilgili öğrencilerinin olumlu veya olumsuz görüşleri karşısında 'sizi anlıyorum' demesi ile yine aynı ortamda o dersle ilgili olamayan bir başka hocanın aynı beyanı kullanması arasında güvenilirlik açısından fark vardır. Dersin hocasının sizi anlaması gerekmektedir ve o da sizi anladığını beyan etmektedir. Bu, o dili kullanan cemaatin moral düzenindeki duruşuna işaret etmektedir.

3. 'Siz', Türkçe'de kullanılan ikinci tekil şahıs zamirinin bir versiyonudur. Türkçe'de bir de ayrıca 'sen'  zamiri vardır. 'Siz' i 'sen' den ayıran, ifade tarzı içindeki gücün duruşunu işaret-leyendir. Birinci ve ikinci tekil şahıs zamirlerinin işaretleyici bu özelliği ; o dili konuşanların sosyal düzenlerindeki ilişkilerini belirleyen kurallara göre, konuşan kişi ile hitap ettiği kişi arasındaki göreceli duruşlarını aktarmaktadır.  Sözgelimi Türkçe'de yakın ilişkide olmadığınız kişilere hitap ederken, üst makama veya sizden yaşlı veya bilen bir kişiye hitap ederken 'siz' zamirini kullanırsınız. Yanı sıra bazen kendinizden bahsederken kullandığınız 'biz' zamiri çoğul şahıs zamirinin işaretlediğinden farklı olarak yine kendinize ama, bu sefer pozisyonunuzun size verdiği duruş tarzındaki güce işaret eder. Japonca'da birinci tekil şahıs zamiri olan ' vvatakushi' den ziyade yine birinci tekil şahıs zamiri olan ' vvatashi' nin konuşma içinde kullanılıyor olması, hem hitap edilen kişiye göre sosyal gücü, hem de hitap edilen kişi ile konuşmacının üst düzey duruşlarına işaret etmektedir (Harre, 1999).

4. Son olarak, tıpkı Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi bir Ural-Altay dili olan Türkçe'de de hikayeleştirilen olaylar ilişkisinde konuşma eylemlerinin içeriği zamirlerin çekimi ile aktarılır. Halbuki bazı dillerde bu gibi durumlarda zamir biçimleri değişmektedir. Bunlar zamirlerin olay işaretleyicisidirler.

Bir insanın kişisel tekillik duygusunun bir yaşantı olduğu yukarıda ifade edilmişti. Söylemsel psikolojinin burada ileri sürdüğü tez şudur: Bireyin kişisel tekilliği, kendisinin ünikliği; kendisi için kendisinin ne olduğunu nasıl hissettiği ile ilgili bir duygudur. Bu duygu uzayda bir mekâna, diğer kişilerle ilişkisinde moral bir pozisyona, yine diğer kişilerle ilişkisinde sosyal bir duruşa ve zaman içinde bir hayat yörüngesine sahip olma duygusudur. Bu duyguya sahip olabilmesi, onun kullandığı dilin işaretleyici zamir ifadelerini kullanabiliyor ve anlayabiliyor olma gerekliliğinden geçer. Kişinin konuşurken kullandığı dilin işaretleyici zamir ifadelerini kullanabiliyor ve anlayabiliyor olması gerekli bir şarttır.

Kişinin benliğinde kendisini diğerlerinden ayrı, tekil, ünik yerlere oturtan duyguların nasıl önemli özellikler haline geldiği önemli bir sorudur. Bir beden olarak fiziksel bir yere sahip olduğu duygusundan sorumlu olan dilin öğrenilmesi olabilir mi? Algısal ve motor maharetler bize bunu öğretir ama bunu, işaretleyici birinci tekil şahıs zamirinin dilbilgisiyle ifade ederiz. Diğer taraftan, eylemlerimizin faili olduğumuz duygusunu, kültürel adetlerin eylemlerimize yükledikleri değerleri ve dili öğrenerek kazanırız. Dolayısıyla kişisel tekillik duygusunun mekân, zaman, fail -yönleri farklı kaynaklara sahip olmakla birlikte hepsi dilbilgisinde bir araya gelmektedir. Mekân, zaman ve fail özelliklerinin, kimlik duygumuzu tutarlılaştıran ve koruyan etkileşimleri, dilimizi kullanış tarzında özellikle de işaretleyici zamirleri kullanış tarzımızda ifade edilmektedir.

Söylemsel psikoloji, dilbilgisi analizini psikolojik bir yöntem olarak kullanır. Bu yöntemin temelinde VVittengenstein'nın dilin ifade edici ve tanımlayıcı kullanımları ayırt edişi yatmaktadır. Ama bu yöntemin bir teknik olarak uygulanışı, benlik ve tekillik duygusu ile ilgili bütün bağlamlarda birbirine benzemez. Sözgelimi, hissetmenin bir sebepler bilgisi( ethology) olmakla birlikte tek ve aynı kişi olmanın doğal ifadesinin hiçbir sebep bilgisi yoktur. Yüksek zihin süreçlerinin gelişimi ile kendini gösteren benlik düzeni, işaretleyici zamirlerin dilbilgisiyle ifade edilmektedir. Ama benliğin sebepler bilgisi rolünü oynayan bir doğal güç de vardır, sözgelimi bu güç, fiziksel bir çevrede kendiliğinden düzenlenmiş hareketleri yapan, kısmen algısal, kısmen de motor bir güç olabilir (Harre, 1999).
 

Türkçede Birey Üzerine Bazı Düşünceler

Psikolojinin bugüne kadar ilgilenmediği soru, öznel bir yaşantı olarak, birey için onu diğer bireylerden farklı kılanın, tekil olmasının ne olduğu sorusudur. Öznel yaşantının birey için ne mana ifade ettiğini anlamak, bulunduğu ortamın onun için ne mana ifade ettiğini anlamaktan geçiyor ise, bu amaca bireyin bu manayı ifadede ve tanımlamada kullandığı kavramların, dil yapısındaki oyunlarını incelemekle ulaşabiliriz.

Öznel yaşantının bireydeki ifadesinin ve bireyin bu yaşantısı ile ilgili diğer insanlara yaptığı tanımlamaların taşıdığı anlamlar, bireyin içinde bulunduğu kültürün kullandığı gündelik dilin yapısındaki oyunlar vasıtasıyla aktarılır.

Yukarıdaki bölümlerden birinde verilen bir örneği burada tekrarlamak yerinde olacaktır. Ayrılık karşısında hissettiğimiz hüzün, ayrıştırılamaz, bütün bir duygu halidir. Hazîn bir hal için-deyizdir ve hissedilen acıya gönülden bir 'ah' in gelişi eşlik eder. Bu 'ah', duygu halinin tarifi değil ifadesidir. Bu duygu halinin tarifini('içim yanıyor'), diğer insanlara bu duygumuzu ilân ederken - 'melali anlamayan nesle âşinâ değiliz'- (Ahmet Haşim) yaparız.

Özel (private) yaşantının ifadesi ile bunun genele açık (pub-lic) tanımı arasında herhangi bir kopukluk yoktur çünkü her ikisi de o dilin yapısındaki aynı dilbilgisini kullanmaktadır. Kısacası aralarında, epistemolojik olarak herhangi bir kopukluk yoktur.

Örneğimize geri dönecek olursak, kişinin hüzün karşısında ne hissettiği, bunun onun için ne anlam taşıdığının anlaşılmasıyla öğrenilebilir. Bu kişi duyduğu hüznün anlamını, öznel yaşantısının anlamını, hem ifade ederken hem de diğer insanlara bu duygusunu tanımlarken aynı dilde aktarmaktadır. Bu aktarma, konuştuğu dilin dilbilgisi kuralları içerisinde, kendini ifade eden zamirlerle olmaktadır. Zamirleri nasıl kullanacağını belirleyen dilbilgisidir ama dilbilgisinin nasıl kullanılacağını düzenleyenler, o dilin konuşulduğu kültürün mahallî ve normatif kurallarıdır. Dilin işaretleyicileri olan zamirlerin dil yapısı içinde nasıl kullanıldığı bu sebeple önem kazanmaktadır. Dil bilgisinde zamirler her dilde olmakla birlikte ve ortak bir takım özellikler taşımakla birlikte, bunların kullanılışı dilden dile farklılaşmaktadır. Çünkü dilbilgisinin nasıl kullanılacağını düzenleyen, kültürdeki mahallî ve normatif kurallardır. Dil yapısının incelenmesi ile o kültürdeki insanların yaşantılarının, mahallî ve normatif kurallara göre, söylemsel üretimlerine ulaşmak mümkün olabilir. Sözgelimi, söylemsel psikolojinin bu yöntemini Türkçe'de kullanıyor isek, elde edeceklerimiz Harre'nin aynı yöntemle İngilizce'de elde edeceklerinden farklılaşacaktır. Elde edeceğimiz farklı bilgi ne olabilir? Sözgelimi, öznenin kendisinden bahsederken kullandığı zamir yapısındaki dil oyunları ve bunun neticesinde kişisel tekilliğinin ne olduğuna dair duyguları olacaktır. Bu ise bu iki farklı toplum arasında bireyin bir özne olarak yaşantısı ve öznelliği hakkında bize bilgi vereceği kadar,her bir kültürün kendi içinde, öznedeki dönüşümler hakkında da bize bilgi verecektir. Bu da o kültürdeki dönüşümleri aydınlatacaktır.

Bireyin bir özne olarak, diğer öznelerden ve nesnelerden ayrı ve biricik tanımlandığı Latince kökenli dillerde (bkz Psikolojinin Bireye Bakışı) özneyi tanımlayan zamir, cümlenin kuruluşunda her zaman en baştadır. Türkçe'de ise zamir genelde hep gizlidir, nadiren, cümle başına gelir. Bu gizliliğin gündelik hayattaki dil oyununa yansıması bireyin kendisini bir özne olarak açık bir şekilde ortaya koymayışıdır. Kişi gündelik yaşantısında öznel yaşantısını ifade ederken, kendisini, özne olarak, nesneden doğru anlatır. Kültürün normatif kurallarına göre, birinci tekil şahıs zamirini bu şekilde kullanması gerekmektedir. Kişinin kendisini ifade eden tekilliği ön plana çıkmamalıdır. Nitekim aynlık karşısında duyulan hüzün, Türkçe'de her zaman, nesnenin öznede bıraktığı boşluktur. Bu boşluk, ona tesir etmiştir ('Felaketim olur ağlardım' - Atilla İlhan, Üçüncü Şahsa Dair adlı şiirinden). Özne, kullandığı zamir yapısı içinde, nesnenin kendinde bıraktığı bu tesiri anlatmaktadır. Öznenin bu boşluktan nasıl etkilendiği ise Türkçe'ye yenilerde girmektedir. Sözgelimi, Türkçe'de aşk nesnesini anlatan şiirlerden aşkın özneyi nasıl etkilediğini veya özne için aşkı anlatan şiirlere geçiş henüz başlamıştır.

Kültürün normatif ve mahallî kurallan sembolik süreçlerin işleyişini belirlemektedir. Bu kurallardaki dönüşümler dilin yapısını ve bu dilin içinde oynanan oyunu da dönüştürmektedir. Sözgelimi, İngilizce'de üçüncü tekil şahıs zamiri kadın ('she') ve erkek ('he') olarak ayrılmıştır. Yakın zamanlara kadar İngilizce metinlerde ve konuşmalarda üçüncü tekil şahıs genellikle, eğer özellikle bir kadından bahsedilmiyor ise, erkek işaretleyici zamiri (he) ile ifade edilirdi. Dolayısıyla özne hep erkek olurdu. Ama post modernizmin ve feminist hareketlerin bir neticesi olarak, üçüncü tekil şahıs zamirleri olan 'he' ve 'she' artık İngilizce metin ve konuşmalarda birlikte geçmektedir. Böylelikle normatif ve mahallî kurallarda değişen cinsiyet ayırımcılığı düşüncesi öncelikle genele açık tanımlayıcı konuşmada  ortadan kalkmış olmaktadır. Bireyin öznel yaşantısındaki ayırımcı ifade ise değişen normatif kurallar karşısında ya susmakta ya da biçim değiştirmektedir.

Batı kültüründe özne, bir diğer özne ile ilişkisini onun özne oluşundan değil, nesne oluşundan doğru kurar. Bir başka ifade ile birey zihninin tekilliği, bir diğer bireyin tekilliğinden soyutlanmıştır, karşısındaki birey her zaman bir nesne konumundadır. Nesnenin varlığının kanıtı, öznenin kendinden gelir. Dolayısıyla gerçek insanlar arası ilişkilerin farkına, öznenin diğer özne ile ilişkisinden varılmamaktadır (bkz psikodinamik yaklaşım). Bunun batı kültüründe mahallî ve normatif kurallar içerisindeki yeri açıklanacak olursa, sözgelimi kadın, işçi sınıfı, beyaz ırktan olmayan, kendinden olmayan, doğulu olan, her şey nesne konumundaki ötekidir. Özneden farklı olandır. Yine post modernizmin etkisi ile sözel ve/veya sözel olmayan metinlerde kullanılan öznenin diğer özneyi keşfettiği görülmektedir. Deyim yerinde ise, batı özne olarak, her zaman nesne konumunda öteki olarak gördüğü doğuyu bir özne olarak fark etmeye başlamıştır. Batı kültüründe öznenin diğer özneyi fark edişi 'ben' (şelf) kavramını ve bu kavramın içeriğini, dil yapısındaki ifade ve tanımlarında değiştirmeye başlamıştır (Gergen, 1992). Bunun, psikoloji bilimine yansıyan yönlerinden biri, sözgelimi, terapi modellerinde kullanılan ben-öteki ilişkisine alternatif bir açıklama olarak ara öznellik (intersubjectivity) kavramının girmiş olmasıdır. Terapi ortamını; danışmanın yaşantısından soyutlanmış, danışanın tekil özne olarak yaşantısını aktardığı yer olarak tarif eden modeller yerine terapi ortamını danışanı ile danışmanı arasında karşılıklı tekrar tekrar inşâ edilen (özne-özne ilişkisi) ortam şeklinde tanımlayan yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır (McNamee ve Gergen, 1996).

Öznenin yaşadığı değişimler açısından Türkçe'nin farklı bir konumu vardır. Birinci teldi şahıs olarak dilbilgisinde zamirin genellikle gizli olduğu ve öznenin de kendisini gizli zamir yapısı içinde ötekinden/nesneden doğru anlattığını ve bunun normatif kurallar tarafından düzenlendiği daha önce belirtilmişti. Türkiye'nin kendisine has modernleşme sürecinin (Göle, 1998) kültürde yol açtığı dönüşümler neticesinde, insanlar gündelik yaşantılarında giderek daha yaygın bir biçimde bilgiyi sekülerleştirmeye başlamıştır. Gündelik yaşantıda kullanılan sekülerleşmiş bilgi, bireyin gündelik yaşantısında kendisini bir özne olarak diğerinden ayırt ederek fark etmesine yol açmaktadır. Bunu Türkçe'nin kullanılmasında ortaya çıkan değişikliklerle takip etmek mümkündür.

Türkçe'nin sadeleştirilmesi söylemi, hem akademik çevrelerde hem sivil kurumlarda eski tâbir edilen kelimelerin daha Türkçe olanlarla yer değiştirmesine odaklanmıştır. Fakat giderek bu söyleme yer değiştirilen kelimelerle birlikte dilbilgisi ve telaffuz hatalarının artması konusu da dahil olmaya başlamıştır. Burada konumuz icabı esas dikkat, dilbilgisi kurallarından ziyade, kültürün gündelik yaşantısında değişen mahallî ve normatif kurallar icabı, özellikle birinci teldi şahıs zamirinin nasıl kullanıldığındaki değişikliklere verilmelidir.

Kadın kendini, nesne olarak erkeğin dünyasından doğru tarif etmemekte, özne olarak kendi dünyasından doğru tarif etmektedir. Toplum yapısı içinde, özellikle yetişkin kadın kuşakta, kadının arka planda işleyen gizli gücünün (Arkonaç ve Paker, 1998) bir anlamda, genç kuşakta belirgin bir özne kimliği içinde modernitenin etkisiyle dönüşüme uğrayarak açığa çıktığı düşünülebilir.

Öznenin Türkçede yaşadığı bu dönüşüm kendi başına yaşadığı bir şey değildir. Bu dönüşüm, kültürün zaman boyutu içinde sosyo-ekonomik ve sosyolojik boyutlarda geçirdiği dönüşümlerin var olan mahallî ve normatif kuralları etkilemesi ve bunun da gündelik yaşantıda dili dönüştürmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla dilin incelenmesi burada sadece yöntemsel bir amaç taşır.

Türkçe'de özne kimdir?, Modernizasyon teşebbüsleri öncesi bu soru, batılı anlamda seküler olmayan bir bilgi sistemi içinde cevabını bulmaktaydı. Bu kültürün insan modeli, felsefî olarak düşünsel zeminde sekülerleşmemiş dinî bir kaynağa sahipti. Sosyal tarih içinde bu kaynak, 150-200 senelik modernleşme çabalan içinde insan ile ilgili ithal edilen bilginin insan modeli ile etkiieşti. Bu etkileşimin neticesi olan yeni insan modeli, yeni özneyi sosyal, siyasal, kültürel yeni teşebbüslere, değişen devlet anlayışına kısacası yeni düşünme kalıplarına soktu. Bugün bu kültürün insan modelinin, felsefî olarak düşünsel zeminde seküler forma girmemiş olan bu kaynağını tam olarak bilmiyoruz çünkü ilgili bilgiye ulaşmada, kültürel olarak, akademik olarak birtakım engellerin yaşanması neticesinde, bir zafiyet çekmekteyiz. Bu zafiyet yine aynı sebeplerle bugünün insan modeli için de çekilmektedir. Disiplinler arası çalışmanın akademide eksik olması, bilgi sosyolojisinin Türkiye ile ilgili bilgilerinin henüz yeşermeye başlıyor olması (Aslan, 1992), felsefede, bu coğrafyanın felsefesinden ziyade batı felsefesinin ön planda olması, psikolojinin de bireyi evrensel kabul ettiği bilgi modelinden doğru incelemesi sebebi ile, bu ülke insanının o yine insan için anlayabileceğimiz kavramlarına ulaşma çabalarımız büyük ölçülerde aksamaktadır.

Bütün bunların farkına varmak ve adını koymak, üzerinde hep birlikte çalışmaya başlamanın belki de ilk adımlarını oluşturacaktır.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült