Gölgenin Başkaldırısı

Engin Geçtan


Bilge kimliği atfedilen bazı inanç liderlerinin önderliğini kabul etmek, kendini taşımakta zorlanan insanların varoluşsal sorunlarının yükünü hafifletebilir. Ancak böyle bir yolun da her yol gibi bazı bedelleri var. İnsanın bu yolu benimseyip özerkliğinden önemli ölçüde vazgeçerek, bilinçaltında birikmiş kızgınlıklarına çözüm getirebilmesi mümkün değil, bilinçli dünyasında kendini huzurlu hissettiğine inansa da. Nitekim son zamanlarda inanç sistemlerinin politik bir görünümde ortaya çıkması, üniformayı çağrıştıran kıyafetlerin ve sembollerin sık görülür olması, kişisel tercih görünümünün altında kolektif bir meydan okuma havası yaymakta. Fizikteki bileşik kaplar yasası psikolojik açıdan da geçerlidir ve bundan kaçınmanın çaresi yoktur. Bir yandan bastırılan başka bir yerden kendini ifade eder, bazen de pek çok yerden. Bunun örnekleriyle zaman zaman karşılaştım, ülkemizde de, yıllar önce ziyaret ettiğim aşırı tutuculuğuyla tanınan bir ülkede de.

İnsanın ortak içgüdüsel doğası kültürlere göre değişmez, görünür farklılıklar şartlanmalar sonucu oluşur ve kabul edilir. Politik güç niteliği edinen inanç sistemlerinin ise artık inanç sistemi olup olmadığı zaten bir soru, özellikle birileri üzerinde baskıcı bir tavıra dönüştüğünde. Yoksa herkesin kendince başının çaresine bakma durumunda olduğu bir çağda, kendine benzemeyenleri yargılayanların da başkalarınca yadırganacak yönleri olabileceğini kabullenme durumundayız. Birileri de Hintli guruların peşinden gidenleri ya da yüksek ücretler ödenerek başka ülkelerden getirilen umut dağıtıcılarına bel bağlayanları anlamakta zorlanabilir. Bize uymayan değerlerden ötürü daha az rahatsızlık duymanın yolunun, kendi değerlerimize "çocuksu olmayan yollardan" etkinlik kazandırmaktan geçtiğine inanıyorum. Çünkü kolektif regresyonu tartışırken de dolaylı olarak anlatmaya çalıştığım gibi, toplumca çocuk bir hale geldik. Batı dünyasının müzeleşmiş toplumlarına göre hilkat garibesi görünümünde olabiliriz; ama çocuğun çabaları umudu, durağanlık ise ölümü simgeler.

Toplumumuzda gölge arketipi, yakın tarihimizde hiç bugünkü kadar ön plana çıkmamıştı, yaratıcı ve yıkıcı yanlarıyla. Sanatta, sanayide ve daha pek çok alandaki girişimcilik ve yaratıcılığın dinamizmi, sığ politik çekişmelerin kakofonisine rağmen ülkeyi ileriye doğru taşımakta. Persona ağırlıklı girişimciler genellikle temkinli ve mantıklıdır, gölge ağırlıklı girişimciler ise gözü pek ve risk alabilenlerdir. Medya destekli popüler kültür baskınlığı, nitelikli yaratıcı ürünleri maskelemesine rağmen, bu çabaları yine de yıldıramıyor. Ancak, gölge arketipinin bir de hayvansı yanı var; ortamı elverişli bulduğunda dozunu ayarlayamıyor ve yıkıcı, saldırgan ve pervasız davranışlarla ortaya çıkıyor. Ne oldu da toplumumuzun bir bölümünde gölge arketipi ipini koparmışçasına, cinayet, cinsel saldın ve çocuk istismarı gibi şiddet içeren davranışlara yönelir oldu? Bu konuda yapılmış kapsamlı araştırma varsa da haberdar değilim. Bu nedenle bazı izlenimlerimi aktarmakla sınırlanma durumundayım.

Aslında gölge arketipinden kaynaklanan davranışlara çok da yabancı sayılmayız. Yalnızca çevremizdeki insanların değil, kendi gölgemizin de bazı anlarda başına buyruk ortaya çıkıverdiği olmuştur, ama burada kolektif bir gölge arketipi başkaldırısından söz ediyoruz. Gölge arketipinin başıbozukluğu, özerklikten alıkoyulmuş olmanın sıkışmış kızgınlığı ve infantil omnipotensin çocuksu pervasızlığı gibi daha önce sözünü ettiğim olgulardan soyutlanamaz. İnsanın kendi değerini, dolayısıyla insan yaşamının değerini kavrayabilmesinin, ebeveyn-çocuk ilişkilerinin doğasıyla doğrudan ilintili olduğundan daha önce de söz etmiştim. Dolayısıyla, ebeveynin kendi çocukluğunda değerini hissetme şansını bulabilmiş olmasıyla da çocuğuna aşırı ilgi gösteren ebeveyn ona değer veriyor gibi görünse de aslında çocuğunu kendi narsisistik uzantısı olarak yaşıyor olabilir. Nitekim bazı kesimlerde çocuğuna nasıl sınır koyacağını bilemeyen ve çocuğu merkez alan ebeveyn sayısında giderek bir artma var. Ancak çocuk kimsenin yalnızlık ilacı olamaz ve çocuklar başka insanların sınırlarını ihlal etmemeyi öğrenmekle yükümlüdürler. Ebeveynini bu bağlamda aciz bulan çocuk, istekleri yerine getirilse de kendini değerli hissedemez, daha çoğunu talep eder. Bu, aslında kendisine makul sınırlar koyabilen güçlü bir ebeveyn arayışıdır. Bulunamadığında, yetişkin yaşamı etkisi altına alan doyumsuzluk, anlamsızlık, benmerkezcilik ve daha uç durumlarda da kurallara aldırmama gibi durumlar yaşama olasılığı artar.

Otoriteye duyulan ihtiyaca rağmen, otoriteye güvenememek ya da otoritenin gözünde değersizler sınıfında olduğuna inanmak, gölge arketipi başkaldırısının temel nedenlerinden biri. Bir başka deyişle, otorite zaafı ile gölge arketipinin başıbozukluğu doğrudan ilintilidir. Trafik denetiminin şimdikinden de yetersiz olduğu yıllarda Ankara'ya gelen yabancı diplomatların bazıları, kente geldikten bir süre sonra, diplomatik dokunulmazlıklarına da güvenerek, kendi ülkelerinde düşünemeyecekleri kadar kuralsız araba kullanırlardı. Durum bir ara çığırından çıkmış, dolaylı olarak tanık olduğum küçük bir diplomatik skandala neden olmuştu. Bence otoritenin varlığını kabul etme konusundaki kilit sözcük, müeyyide ve onun hakkıyla uygulanabilmesi. Geleneksel yapının kendine göre müeyyideleri vardır, aile ve camia çerçevesinde. Bu yapının ilkeleri çözülmeye başladığında, değişen şartlara uyum sağlanamazsa, şiddete varan davranışlar kaçınılmaz hale gelebilir. Ülke yönetiminde müeyyidelerin adil bir şekilde uygulanamaması ise toplumun başıbozukluğa eğilimini pekiştirir.

Tarih boyunca ve dünyanın pek çok yerinde, daima değerliler ve daha az değerliler ayrımı olmuştur. Uygulanan müeyyideler arasında farklılıklar da öyle. Ancak, kime neden hangi müeyyide uygulanmış ya da uygulanmamış konusu anlaşılamaz hale geldikçe, gölge arketipi başkaldırıya geçen insanlar da kendi meselelerini kendileri hallederek adaleti yerine getirme yolunu seçebilirler.

Aslında son kırk yıldan söz ediyorum ama bu durumun giderek karmaşıklaşma eğiliminde olduğu izlenimini de taşıyorum. Gölge arketipini denetim altında tutan sağduyu, vicdan, izan, başkalarının benlik alanlarına saygılı olma, dayanışma ve birbirine sevgi duyabilme gibi hasletlerimizi çocukken örnek aldığımız büyüklerimiz sayesinde ediniyoruz. Büyüklerimiz de topluma egemen olan değerlerden ve o değerleri temsil eden otorite kuramlarından. Hızlı dönüşümlerden geçen bir toplumu yönetmek kolay bir iş değil ve hangi düzeyde olursa olsun, otoritenin sık sık kendiyle çelişen durumlar yaşamasına neden olabilir. Ya da yerel bir otoritenin ani bir kararla pisuarları yasaklaması örneğinde olduğu gibi, gerekçesi anlaşılmaz keyfi kararlar vermesiyle sonuçlanabilir. Çünkü yönetenler de aynı dönüşümlerin birer parçası olmaktan masun olamıyor ve belki de fay hattımız işte bu can alıcı noktadan geçmekte. Yani hep birlikte yaşanan ve hiçbir toplumsal katman için muafiyeti olmayan, regresyon, infantil omnipotens ve gölge arketiplerinin hür iradesi. Sonuç, "kaosun kenarında" yaşam. Ya da "diyarı hengame"de var olmak.

Kaosun kenarında yaşam, bazen pervasız ve düşüncesiz, bazen akılcı atılından ve yaratıcılığıyla, uç noktalara yakınlaşabilen kendine dönük çılgın yıkıcılığıyla yoğun bir dinamizmin ifadesi. Atom altı parçacıkların ya da Hint tanrısı Şiva'nın danslarında olduğu gibi, sürekli bir şeylerin yok edilmesi ve başka şeylerin yaratılmasını andıran bir dinamizm. Dolayısıyla, bilinen kategorilere ve formatlara yerleştirilmesi de imkansız. Aynı nedenle, binlerinin bizim bazı başka ülkelere model olmamızı ya da Doğu ile Batı arasında köprü olmamızı beklemelerinin de bence bir anlamı yok. Model olabilmemiz için önce, bizim bilinen kalıplara göre "anlaşılabilir" olmamız gerekir ve değiliz.

Bazı ileri derecede regresyon hallerinde insanlar bazı eylemlerin olası sonuçlarını değerlendirebilecek halde olmayabilir ve anlık dürtülerine daha kolay teslim olabilirler. Bu olgu, psikiyatride "disosiyasyon (çözülme)" denen klinik olguya yakın bir durumdur. Psikiyatrik sınıflandırmada, "kendi aralarında birlik oluşturan bir ruhsal etkinlik grubunun, kişiliğin geri kalan bölümüyle bağlarını kopararak bağımsız bir şekilde ortaya çıkması" durumuna disosiyasyon denir. Anksiyetenin çok yoğun olduğu durumlarda kişilik düzeni o denli bozulabilir ki bağımsız bir ada gibi beliren bu kişilik bölümü bilinci, belleği, hatta bazen kişiliğin tümünü altına alıp psikozu andıran belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Psikiyatride disosiyasyonun farklı türleri tanımlanmıştır, ancak ortak olan nokta, yeterince olgunlaşamamış ve ego entegrasyonunu sürdürmekte zorlanan insanlarda ortaya çıkması. Bazen anlık, bazen daha uzun bir süre için kişiliğin bir bölümü kişiliğin geri kalanına yabancılaşıp ondan bağımsızlaşır. Eskiden bu durumlar, daha çok, doyurulmamış arzuların rüyada canlandırılması gibi ortaya çıkarlardı. Günümüzde ise sıkışmış düşmanca eğilimlerin bir an ya da bir süre için bağımsızlık kazanarak söz konusu zaman dilimine egemen olma durumları daha sık görülmeye başladı. Aslında herhangi birimiz de anlık disosiyasyon yaşayabilir. Aynaya bakıldığında bir an için "Bu kim?" ya da "Bu ben miyim?" duygusunun ender yaşandığını sanmıyorum.

"Gözü dönmüş" ya da "Ne yaptığını bilemez halde" ifadeleri muhtemelen disosiyatif haller ve gölge arketipi patlamaları için kullanılıyor olmalı. Bu satırları bitirmek üzere olduğum sıralarda bir gazete haberiyle karşılaştım: Eşi asansörde kalan bir adam eşini kurtarmasının ardından silahını alıp asansörü kurşun yağmuruna tutmuş. Bazen suç mahallinde yapılan yeniden canlandırmalarda, suçu işleyen kişinin yadırganacak bir rahatlıkla olayı nasıl gerçekleştirdiğini anlattığından söz edilir. Böyle durumlar, o insanın suçu işlediği süredeki kişiyi, sonraki kendine yabancı biri gibi algılama olasılığını düşündürmekte. Oranını bilememekle birlikte, cana kıyma olaylarının bazılarında öldüren kişinin geçici bir disosiyasyon yaşadığı, kişiliğin bir bölümünün bağımsızlaşarak olayı gerçekleştirdiği düşüncesindeyim. Adam öldürme olaylarının yaygınlaşmaya başladığı ilk dönemde televizyonda bir cinayet olayı anlatılmıştı. Bir adam sokakta yürürken o sırada kahvehaneden çıkan tanımadığı bir adama saldırıp yere yatırmış, boğazını bıçakla keserek öldürmüştü. Adam olayı "Boğazını keserken tavuk gibi gluk gluk sesler çıkarıyordu" ifadesiyle anlatmıştı, yaptığı eyleme yabancı bir tonda. Cinayetin anlamsızlığı kadar, adamın olayı anlatış şekli de düşündürücüydü. Ancak, haber kaynağı olayın sadece sansasyon kısmıyla ilgilenip başka bir bilgi vermediği için zihnimdeki bazı sorular da cevapsız kalmış oldu. Keşke psikiyatrik adli tıp uzmanları, sayıları giderek artan cana kıyma olaylarının gerisindeki psikodinamikler konusunda bizleri biraz olsun aydınlatabilseler.

İnsan ruhu bütün bir varlık ve aslında doğamızın temelinde aydınlık ve karanlık yanlar yok. Böyle bir ayrım, toplum tarafından onaylanmayacağı varsayılan değerler doğrultusundaki şartlanmalar sonucu, bazı yönlerimizi bilinçdışı mekanizmalarla karanlığa itme gereğini duymamızdan kaynaklanıyor. O kadar ki çoğu insan, Jung'un gölge arketipi dediği bu yanının varlığından bile habersiz. Tek tanrılı dinler öncesinde böyle bir bölünmenin var olup olmadığı ise ayrı bir soru. Jung, Şilili diplomat Miguel Serrano ile yaptığı söyleşilerde konu Hindistan'a geldiğinde, bu ülkede görüşlerinin hiç ciddiye alınmadığını anlatmıştı. Aynı söyleşide Jung ayrıca, Hinduların bilinç ve bilinçdışı İkilisini yaşamadığını ima ederek, kendilerinin (Hıristiyanların) iki bin yıldır bu bölünmeyi yaşamak zorunda kaldıklarını ve bunun geri dönüşü olmadığını da dile getirmişti. Tabii bu sözler diğer tek tanrılı dinler için de geçerli olma durumunda. Zihnin çalışma şeklindeki bu farklılık nedeniyle, tek tanrılı dinlere doğmuş insanların, Hinduizm ya da Budizm temelli öğretilere yönelmelerini ve bu düşünceleri özümseyebilmelerini de anlayamıyorum. Belki iyi bir örneğiyle henüz karşılaşmamış olduğum için.

Bir insanın egosu ne denli persona arketipinin egemenliğinde olursa, gölge arketipi de o oranda karanlığa itilir ve kişiliğin derininde öyle bir alan yokmuşçasına yaşanır. Geleneklerin ve göreneklerin de katkısıyla geçmişte böyle bir varoluş tarzı bir ömür boyu sürdürülebilirdi, ama görünen o ki pek çok değerin geçerliğini yitirdiği günümüz şartlarında bu artık pek mümkün değil. Bir insan gölgesine uzak ve yabancı kaldığı oranda gölgenin potansiyeli de o denli güçlenir ve personanın yapaylığı o oranda artar. Böyle bir durum insanı kendine iyice yabancılaştıracağı için bilinçli dünyasında çok zorlanır ve ciddi ruhsal sorunlar yaşayabilir. Buna karşılık, gölgesinde barındırdığı ve toplumun onaylamayacağı türde eğilimlerinin oldukça farkında olan biri kendisini daha bütün hissedebilir. Üstelik toplum tarafından suç ya da günah sayıldığına inandığı duygularla yüzleşebildiği oranda, kuraldışı davranma ya da suç işleme olasılığı da azalır. Duygular yargılanamaz, kimseyi neden böyle hissediyorsun diye eleştiremeyiz, duygu eyleme dönüşene dek. Bir insan kızdığı birinin dünyadaki kaydının silinmesini için için arzu ediyorsa, bu istek eyleme dönüşmediği sürece yargılanabilir mi? Tabii ki insanlar yaşadıkları bazı duygulardan ötürü kendilerini yargılayabilirler ki böyle bir durum şartlanmalarla ilintilidir. Gerçek vicdanın alıntı değil, insan doğasından kaynaklanan vicdan olduğuna inanıyorum ki bu da sağduyuyla doğrudan ilintilidir.

Bazı cana kıyma olaylarında farklı ve başka bir olgunun da payı olabileceği düşüncesindeyim. Günümüzde, toplumumuzda ego yapısının yeterince gelişememesi sonucu aşın bağımlılığa eğilimli bazı insanlar, farkına varmaksızın, içlerindeki boşluğu en yakınlarındaki insanları içselleştirerek giderme eğilimindeler. İçselleştirme (introjection) kişinin bir başka insanın varlığını ya da imgesini kendi benliğine mal etmesi anlamını taşır. İçselleştirilen kişi tarafından terk edildiklerinde, ki çoğu zaman bu bir eş ya da sevgili oluyor, terk edilen kişi, ruhunun içi boşaltılmışçasına, katlanılması çok zor bir hal yaşamaya başlıyor: terk eden kişi hala içinde, ama dış dünyadaki karşılığı artık yok. Dolayısıyla, içindeki imgeden kurtulabilmek için, muhtemelen disosiyatif bir ruh haline girmesinin ardından, imgenin esas sureti olan terk eden kişinin hayatına son verebiliyor. Bazen de belirli bir şahsın imgesi değil de namus ve töre gibi aşırı içselleştirilmiş değerler açısından kabul edilemez bir durum ortaya çıktığında benzer eylemlerde bulunulabiliyor. Egonun yapılanmasındaki yetersizlik derecesine göre, bu tür olgular bazen psikoza varan boyutlara ulaşabilir. Böyle durumlarda, içselleştiren kişiyle içselleştirilen kişi birbiriyle hiç karşılaşmamış da olabiliyorlar. Dolayısıyla, içselleştirilen kişinin kendisinin, ki bu genellikle imgeleştirilmiş bir ünlü kişi oluyor, bundan haberi bile olmuyor.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült