Gerçeklik

Engin Geçtan


Televizyondan nefret ediyorum, fıstıktan nefret ettiğim kadar, ama fıstık yemekten kendimi alıkoyamıyorum.

-ORSON WELLES


MALCOLM MUGGERIDGE'E göre ise "Televizyon insanları koflaştırmayı amaçlamıyor, insanların kofluğunu ortaya çıkarıyor." Televizyonu, hiçbir zaman, nefret ettiğim ya da bakmaktan kendimi alıkoyamadığım büyülü bir kutu olarak algılamadım. Ancak, günümüz televizyonuna bakışım yine de ikilemli bir soruyu içermekte: Televizyon dünyayı daha yakından tanımamızı sağlayarak ufkumuzu mu genişletiyor, yoksa kaçmaya çalıştığımız dünyayla aramıza mesafe koymamızı sağlayan bir araç mı?

Geçmişte, yabancı haber dergilerini düzenli okuduğum yıllarda zaman içinde fark etmiş olduğum bir şey vardı. O yıllarda, ender de olsa ülkemizle ilgili bir haber ve yorumla karşılaştığımda, aktarılan bilgilerin ve yorumların, bizlerin burada yaşadıklarım gerçeğe uygun bir biçimde yansıtmadığını fark etmiştim. Yeterince örnekle karşılaştıktan sonra, bu sapmaların, haber konularının yatay bir kesitte gözlemlenmiş ve değerlendirilmiş olmasından kaynaklandığı izlenimini edinmiştim. Bir sürecin nasıl akmakta olduğu hakkında genel bir bir fikriniz yoksa, onun herhangi bir aşamasını bütününden ayrı olarak değerlendirmeye çalıştığınızda yanılgı payı ve yüzeysellik olasılığı tabii ki yüksek olacaktır, hele yaklaşımınız bazı önyargıları da içeriyorsa. Kendi halimizi kendimiz değerlendirirken, gelişememiş tarih duyumuzdan ötürü bunu ne oranda başarabildiğimiz sorusuna cevap aradığımda, yabancı haberci ve yorumculara biraz anlayışla bakmaya çalışmadım değil. Yine de bu dergilerle ilgili izlenimlerim, giderek diğer haberleri de çekincelerle değerlendirmeme neden oldu ve sonunda okuduklarımı ciddiye alamaz hale gelip bu dergileri izlemekten vazgeçtim.

O sıralar artık televizyon da evlerimize girmiş, dünyayı olduğu haliyle karşımıza getiriyor gibiydi. Daha önce televizyonla ilişkim olmuştu, eğitimim sırasında yurtdışındayken; yani çok yıl önce ve bu sürenin ilk dört yılında evime sokmadan. Televizyon, yavan programlan ve hayasızca beyin yıkamaya çalışan reklamlarıyla, dünyanın merkezi olduğuna inanılan bir şehirdeki hayatın kendisiyle rekabet edecek durumda değildi o yıllarda. Orada yaşayanlara göre, dünya zaten o şehirde başlayıp orada bitiyordu. Belki de bu nedenle, o zamanlar etrafımdaki çoğu insanın da televizyonla ilişkisi yoktu, dünya Ne w York Times gazetesinden izlenirdi.

Yıllar sonra televizyonla ikinci buluşmam farklı oldu. Bugün televizyonun, toplumumuzla özdeşleşmemize ve ulus bilincimize katkıda bulunmuş olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, kendi küçük dünyalarımızın ötesindeki dünyaları tanımamıza imkan sağlayarak bizleri zenginleştiriyor. Ancak, televizyon olgusunun bir de öteki yüzü var, daha önce bir soru şeklinde ortaya koymuş olduğum. Televizyon ve radyo gibi kitle iletişim araçları, bir bakıma, yendikten sonra unutulan, bir süre sonra tekrar yenilen yemekler gibi. T.S. Elliot'un dediği gibi, "Televizyon, milyonlarca insanın aynı şakaya aynı anda gülmesini sağlayan, ama kendilerini yine de yalnız hissetmelerine neden olan bir eğlencedir." Çünkü kitle iletişimini sağlayan bu araçlar, insanlar arası iletişimin, yani gerçekliğimizin yerini almaya çalışıyorlar. Belki de başlangıçta sorduğum ikilemli sorunun cevabı, televizyonla kimin ne şekilde ilişki kurduğuyla doğrudan ilintili, çocuklar dışında. Milyonlarca çocuğa aynı fantazileri hazırca sunduğu için, onların yaratıcı benliği üzerinde yarattığı hasar düşündürücü. John Berger'ın deyişiyle, "Ekran gerçekliğin yerine geçmektedir. Bu yer değiştirmenin çifte işlevi vardır. Çünkü gerçeklik, olaylarla bilincin karışımından doğar. Gerçekliği reddetmek, yalnızca nesnelliği reddetmek değildir. Öznel olanın da temel bir parçasını reddetmektir."

Öte yandan, bugün televizyonun bana sunduğu bazı bilgilere bakışım, vaktiyle yabancı haber dergilerine bakışımın geldiği noktadan çok farklı değil. Özellikle belgesellerin, belirli bakış açılan içine hapsedilmiş, hatta yapımcıların kendi kişiliklerinin yansımaları olarak sunulduğu izlenimini taşıyorum. Üstelik, son zamanlarda televizyon sorunsalı bunların ötesinde bazı boyutları içerir hale geldi ve bir kitle iletişim aracı olarak bize olayları sunmak yerine, kendisini olay olarak ortaya koymaya başladı. Kanallar arası savaşlarıyla, adı bilinir olduktan sonra bir kanaldan diğerine geçip duran spiker ve programcılarıyla, kendi deprem anksiyetelerini farkına varmadan kitlelere bulaştıran habercileriyle ve "en büyük biziz" mesajlarıyla. Bir insanın ya da kurumun, nasıl olup da kendisinin "en" bir şey olduğuna yine kendisinin karar verdiğini anlamak zor. Yalnızca, şişme (enflasyon) deyiminin, ekonomi dışındaki bazı durumlar içiç de kullanılabileceğinden daha önce söz etmiş olduğumu hatırlatmakla yetinebilirim.

Yakın geçmişte, köşe yazarlarımızdan birinin ülkemizdeki bazı özel televizyonlarla ilgili yazdıkları da beni düşündürdü. Komplo teorisi olarak nitelendirilen varsayıma göre: "... adlı reyting ölçüm şirketi, 'bilinçli' bir tercihle, ölçüm cihazlarını toplumun en alt sosyoekonomik/kültürel grubuna yerleştiriyor; reklam verenler, bu grubun tercihleri doğrultusunda beklenen reytinglere göre en yüksek reyting alan TV kuruluşundan en alt seviyeye doğru reklam pastasını dağıtıyorlar; televizyon kuruluşları, bu durumda, reytinglerini yükseltebilmek için ellerindeki birkaç kaliteli yapıma son vermek zorunda kalıyorlar."

Bu varsayımın gerçeği ne kadar yansıttığım ya da gerisinde ne tür dinamiklerin işlediğini bilmiyorum. Ancak eğer doğruysa, sayıları giderek artan ve teşhircilik sınırlarım zorlayan, içerikten yoksun ve neredeyse görsellikten ibaret televizyon programlarının varoluş nedenlerini açıklar nitelikte. Ve güneyimizdeki ülkelerden birinde son zamanlarda sık kullanılan bir küfürün nedenlerini de: "Ananı Türk televizyonunda görmüşler."

Klasik tiyatroda katarsis seyirciye aittir, onun hakkıdır. Oyuldun ve oyuncunun böyle bir hakkı yoktur, onlar seyircilerine katarsis yaşatmakla yükümlüdürler. Katarsis sözcüğü dilimize "arınım" ya da "duygusal arınım" olarak çevrilerek kullanılmakta. Tiyatro, sinema, radyo gibi kitle iletişim araçlarında ve gösteri sanatlarında seyircinin ya da dinleyicinin kendisine sunulanlar sırasında yaşadığı duygusal boşalımı tanımlar. Ancak gidiş öyle bir hal aldı ki bazı kitle iletişim aracı ve gösteri sanatı örnekleri narsisizm abidelerine dönüşmeye aday gibi, izleyicisinin yerine kendi katarsisini ön plana alarak.

Jean Baudrillard, Tam Ekran adlı kitabının televizyonla ilgili bölümünde şöyle diyor:"... Eğer televizyon kendi yörüngesi etrafında dönmeye ve kendi sarsıntılarını sıkıntıya girmeden perakende satmaya devam ederse, bu onun kendisinin dışında bir yön bulamayacağının, kendi amacının ne olduğunu bulmak için iletişim aracı sıfatıyla kendini aşamayacağının göstergesidir... Nitekim, içeriklerin kaybolması ve sıvılaşmasıyla birlikte, kanalların ve kablolu yayınların, programların çoğaldığını görüyoruz. Televizyon izleyicisinin neredeyse irade dışı yaptığı zapping, televizyonun bizzat kendine yaptığı zappingde yankılanıyor..."

Bir bakıma, bazı televizyon ve benzeri kitle iletişim araçlarının hali, günümüz dünyasının ve insanının genel halinin yansımaları gibi. Kitle iletişim araçları ve programlan insan yaratısı olduğuna göre, onların da kendi narsistik kilitlenmeleri içine hapsolup çırpınmakta olmalarını doğal karşılamamız mı gerekiyor? Baş edilemeyen bir dünyadan uzak durmak için bir kısım insanın sığınmaya çalıştığı bu araçlar dünyanın kendisinin bir yansıması olmaktan öteye gidemez haldeyse, oralara sığınarak dünyadan kaçınmaya çalışmak bir yanılsama olmuyor mu?

Bu satırları yazdığım sıralarda şehrin kozmik merkezi sayılan kalabalık caddede, iri yapılı bir genç adamın bağırarak bazen kendi kendine konuşup, bazen de caddedeki insanlara hitap ederek yürümekte olduğunu fark ettim. Bu, o caddede yadırganacak bir durum olmadığından pek ilgimi çekmedi, yakınımdan geçene kadar. Genç adam Arapça konuşuyordu, fiziği de oldukça Arap. Neler söylediğini anlamıyordum, caddedeki diğer insanlar da öyle. Sonra da ne fark eder ki, diye düşündüm, önemli olan katarsis.

Klasik tiyatro oyuncularının aksine, günümüzde pek çok insan fırsat buldukça sahne alarak gerilimlerinden arınmaya çalışıyor, sahneler kapanın elinde, bir başkası ondan kapana kadar. Üstelik giderek artan sayıda insan, geçmişte kendilerine saklamayı yeğledikleri kişisel sorunlarını neredeyse teşhir edercesine yaşama eğiliminde. İlk değerlendirmede, olan sahne kaptıranlara oluyor diye düşünülebilir, ama belki bu da onların bir tercihi. Başkalarının katarsisine kapılarını açık tutmak da insanı geçici bir süre için kendinden kurtarabilir, üstelik maskelenmiş bir üstünlük duygusuyla, ama yine de kendini ortadan silmiş olmanın kızgınlığıyla bedeli ödenerek. Aslında, sahne alanların durumunun da izleyicilerinden çok farklı olduğu söylenemez, gösteri devam ederken fark edilmese de sona erdiğinde yüzleşilen yalnızlığıyla. öte yandan, sahne alanların sayısı giderek artarken seyirci sayısının azalmakta olması da düşündürücü: Seyirci koltukları iyice boşalıp sahneler insan alamaz hale gelirse ne olacak?

Doğadan kopmamızla başlayan ve evrenin bütünlüğüne uymayan ilişki modellerinin insana, acı, yalnızlık ve düş kırıklığı yaşatması kaçınılmaz bir durum. Şartlandırılmış gözlerle baktığımızda, kazananlar ve kaybedenler varmış gibi görünebilir, ama onların kulislerine kabul edildiğinizde, böyle bir ayrımda kullanmaya alıştığınız ölçütlerin yanılsama ürünü olduğunu keşfetmek sizi şaşırtabilir. Mesleki çalışmalarım ve kişisel yaşantılarım sonucunda, bütünden ve beraberlikten uzaklaşmış hiçbir modelin yaşanan açmazlara temelden bir çözüm getiremeyeceğine inanır oldum. Bu belki de bugüne kadar insanların tümünün huzurunu sağlayacak bir politik modelin bulunamamış olmasının da nedeni olabilir. Ursula Le Guin'in Mülksüzler adlı kitabında dile getirdiği gibi: "Devrim yapamazsınız, devrim olmanız gerek." Politik kimliğimiz, politik sorumluluğumuzu birilerine devredip, ardından onlardan yakınarak ya da onları körü körüne izleyerek yaşandıkça insanlığın huzurunu sağlayacak politik bir modele ulaşmamız da mümkün olamayacak.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült