George Berkeley'de Dil, Düşünce Ve Varlık İlişkisi

Emir Ali Ergat


İdealizm en genel anlamda dış dünyanın zihin tarafından yaratıldığını iddia eden görüştür[1]. Bu anlam çerçevesinde insanın gerçekliğe ya da deneyime ilişkin yorumunda ideal ya da tinsel olana öncelik veren, dünya ya da gerçekliğin özü itibariyle tin olarak varolduğunu, soyutlama ve yasaların duyumsal şeylerden daha temel ve gerçek olduğunu, gerçekliğin zihinden bağımsız olmadığını savunan öğretidir[2]. Buna göre dış alem yani madde, zihnin, fikrin bir mahsulüdür, bir tasavvurudur. Bu düşünce tarzı düşünüleni düşünene, objeyi subjeye, dış alemi insan zihnine indirgeyen bir karakter taşımaktadır ve ilke olarak şuursuzu şuurla, nesneleri de düşünce ile izah etmekten ibaret bir felsefi cereyandır[3].

Felsefeciler genel anlamda üç tür idealizmden bahsederler.

1. Trancendental İdealizm: Buna kritik idealizm de denir. Kant tarafından savunulmuştur. Bu görüşe göre bizim yaşantımızın objeleri sadece görüntülerdir ve bizim düşüncemizden bağımsız değildirler.

Objektif idealizm veya Mutlak İdealizm: Hegel tarafından geliştirilmiştir. Varolan her şey bir tek zihnin formudur[4].

Berkeley İdealizmi: Çağdaş felsefede idealizme başka bir yoldan, bilgi içeriğinin analizi yolundan ulaşan, İngiliz filozofu Berkeley'dir[5]. Berkley, Locke felsefesinden hareket ederek sübjektif idealizme varmıştır[6]. Bir yandan Locke empirizminin metoduna uygun olarak bilgi içeriğinin analizini yapan, bir yandan da Descartes'in madde cevherine ait postülatma hücum eden Berkeley, buradan dış dünyanın yadsınması ve sübjektif idealizm denen teorisini çıkarmıştır[7]. Buna göre bilen özne yalnızca kendi bilgi içeriklerini bilir; özne kendi sınırlarının ötesine geçerek gerçekliği bilemez. Özne ancak kendi içkin bilişini gerçekleştirir[8].

Bu görüşe göre, bildiğimiz her şey "ide" adını verdiğimiz kendi zihinsel içeriklerimizdir. Bilgi, insanın zihninden bağımsız olarak bir gerçekliğin değil de, insanın kendi zihin durumları, içerikleri ve zihinsel süreçleridir. Buna göre Berkeley için, dış dünyanın varoluşu algılayan bir zihinden bağımsız olarak söz konusu olamaz. Tüm maddi varlıklar, özne tarafından inşa edilen zihinsel idelerdir[9]. Bizim doğrudan doğruya bildiklerimiz yalnız zihin değişmeleri ve tasavvurlardır[10]. Bilginin sınırları zihnimizdeki bu değişmelere ve idelere bağlıdır; çünkü hiçbir zaman zihnimizdeki idelerin nesnelerin gerçek niteliklerine benzeyip benzemediğini bilemeyiz. Doğru, kesin ve tam olarak bildiğimiz her şey bizim aracısız ve dolaysız algıladığımız kendi idelerimizdir. Bilginin tek kaynağı algılarımız olup, bu algılar da yalnızca zihnimizde var olan idelerden ibarettir. Bunların dışında herhangi bir maddi varlığın varoluşundan söz edemeyiz[11].

Böylece Berkeley empirizmin (Berkeley'in emprizmi reflexiyonuiç duyumu, düşünmeyi merkeze alm bir emprizimdir. Locke'un realist emprizmi ile karıştırılmamalıdır) bilgi analizi yolundan sübjektif idealizme ulaşmaktadır. Berkeley'e göre "Var olmak, algılanmış olmak [12] idrak edilmiş olmaktır[13]." (Esse est percipi). Buna göre algılarımız dışında varlık yoktur ve her şey bilinçten ibarettir[14]. Burada şunu vurgulamak gerekir Berkeley algıyı düşünce manasında kullanmaktadır. Yani, bir şeyin varlığı benim onu düşünmemi, onu idrak etmeme bağlıdır anlayışına sahip.

Ancak Berkeley'e göre zihinde algılarımızı, idelerimizi ve bu tasavvurları meydana getiren bir sebep olması gerekir[15]. Berkeley için bu sebep Tanrı'dır. Berkeley, evrenin mutlak bilinç olan Tanrının algısından ibaret olduğunu söyleyerek, buradan metafiziğe geçmekte ise de, sübjektif idealizm aslında bilgiyi bireysel bilinçlerle,[16] öznenin zihinsel içerikleriyle sınırlar. Özne, kendi zihninin ötesinde var olduğu öne sürülen hiçbir varlığı bilemez, çünkü özne kendi zihinsel idelerinin dışında hiçbir şeyi aracısız ve dolaysız olarak bilemez[17].

2.2. Sözcükler ve Anlamları

Berkeley sözcüklerin anlam ve kullanımlarıyla büyük ölçüde ilgilenir[18] ve "ilkeler"in başında okuyucuyu kendi ontolojik ve epistemolojik nazariyelerine hazırlamak için dilin doğasına ve kötüye kullanılmasına ilişkin bir ön açıklama yapma gereğini[19] vurgular.

Berkeley'e göre birçok durumda felsefede kullanılan bir terimle ne denmek istendiğini anlayabilir ve gene de anlamının saf bir açıklamasını vermeyi başaramayabiliriz. "Felsefi Yorumlar"da, Berkeley "Kendi ruhumu, uzamımı vb. açıkça ve tam olarak anlayabilir ve onları tanımlamayı başaramayabilirim" der. Berkeley bu yaklaşımını şeyleri tanımlamadaki ve üzerlerine saf olarak konuşmadaki güçlüğü düşünce karışıklığına olduğu kadar "dil yanlışlarına ve darlıkları" na yükler[20]. Hatırlanacağı gibi Locke'da anlam kuramını verirken dil yanlışlarına değinmiş ve bunun için birçok sebep göstermişti.

Berkeley dil yanlışlarına ve darlıklarına düşmenin, sözcüklerin saf ve belirli anlamlarını elde etmenin güçlüklerine değinir ve bu konuda bir takım yaklaşımlar sergiler.

Berkeley'e göre yanlışlarımıza yol açan olgu "şey" ya da "töz" gibi sözcüklerin kendileri olmaktan çok "anlamları üzerine düşünmeme tutumudur[21]." Berkeley bu sözcüklerin atılmasından yana bir tavır sergilemez, aksine bu sözcüklerin korunmasına yönelik bir anlayış sergiler.

Ancak Berkeley, "yalnızca insanların konuşmadan önce düşünmelerini ve sözcüklerinin anlamını bir karara bağlamalarım istiyorum" der. "Yaptığım ya da yaptığımı ileri sürdüğüm başlıca şey yalnızca sözcüklerin pusunu ya da perdesini kaldırmaktır. Bu bilgisizliğe ve karışıklığa yol açmıştır[22]". Berkeley, bu tür belirsiz yaklaşımların skolastikleri, matematikçileri ve din adamlarını yıkıma götürdüğünü ifade eder. Berkeley bu noktada Locke'a bir göndermede bulunarak, "Zihin algılar demiyor, ama o algılayan şeydir diyorsun. Yanıtım "O" ve "şey" sözcükleri tarafından aldatıldığındır; bunlar bir anlamdan yoksun, bulanık ve boş sözcüklerdir"[23] der ve anlamların net olabilmesi için ve anlamsızlıklarının ortadan kalkabilmesi için çözümlemeye gereksinim olduğunu vurgular.

Berkeley bu düşünce çizgisini Locke'un "maddi töz" öğretisine uygulamaktadır. "İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine" adlı eserinin girişinde Berkeley, okuyucunun kafasını bilginin ilk ilkelerine ilişkin kendi öğretisini anlamak için hazırlayabilme amacıyla ilkin "dilin doğası ve yanlış kullanımı üzerine"[24] bir şeyler söylemenin yerinde olacağını belirtmektedir. Berkeley dilin işlevi konusunda bir takım gözlemlerde bulunur. "Genel kanının tersine, dilin en önemli ve biricik amacı sözcüklerle ifade edilen ideaları iletmek değildir. Dilin belli bir tutkuyu uyandırmak, bir eyleme yöneltmek ya da ondan caydırmak, tini belli bir düzene sokmak gibi başka amaçları da vardır. Sözünü ettiğimiz ilk amaç çoğu durumda sonrakiler için yalnızca bir araç olur, kimi zaman da, eğer bunlar onsuz elde edilebileceklerse büsbütün unutulur,"[25] der. Burada dilin duygusal kullanımına ya da kullanımlarına dikkat çekmektedir. Ona göre; "sözcükler tarafından dayatma altına düşmekten" kaçınmak isteniyorsa dilin ve tikel sözcük türlerinin çeşitli işlevlerini ya da amaçlarım ayırt etmek ve salt sözel olan tartışmalarla öyle olmayanlar arasına bir çizgi çekmek zorunludur[26]. Burada Berkeley'in yaklaşım tarzı, dilin işlevleri konusunda aslolan dilin ifade ettiği söylem değil, o ifadenin altında yatan her türlü bilinçtir. Bu yönüyle Berkeley Locke'un "dilin biricik amacı iletişimdir" yargısını aşan bir yaklaşım sergiler.

2.3. Soyut Genel Düşünceler

"İnsan Bilgisinin İlkeleri" adlı yapıtının girişinde Berkeley, Locke'un "soyutlama" (abstraction) teorisini eleştirir. Berkeley soyut genel düşünceleri dil üzerine bu genel yorumların ortamında tartışır. İleri sürdüğü nokta böyle şeylerin olmadığıdır. Ancak yine de belli bir anlamda genel düşünceleri kabul etmeye hazırdır[27]. "Burada, genel ideaların varolduklarını saltık anlamda yadsımadığıma, yalnızca soyut genel idealar vardır diyen görüşe karşı çıktığıma dikkat edilmelidir,"[28] der. Bu yaklaşımıyla Berkeley soyut genel düşüncelerin olduğunu yadsır.

Locke'un ileri sürdüğü tümel kuramların soyut ideler olduğu görüşüne karşı çıkan Berkeley,[29] birincil olarak Locke'un soyut düşünceler kuramını çürütmekle ilgilenir[30]. Locke insan ruhunda "tümel kuramlar" kurmak için, birçok nesnelerin ortak ayrımlarını içine alan tasarımlar meydana getirmek için özel bir edim (soyutlama aktı) bulunduğunu ileri sürmüştür. Örneğin biri yeşil, öteki kırmızı, bir başkası sarı olan üç şeyin tasarımından bir genel renk (ne yeşil, ne kırmızı, ne sarı olan) tasarımını "soyutlayabiliriz." Ancak Locke, tümel tasarımların objektif realitesini, yani bunların zihin dışında ayrıca bir gerçeklikleri olduğunu reddetmektedir. Berkeley bu yaklaşımıyla daha da ileri giderek, tümel tasarımların insanın zihninde bile bulunduğunu kabul etmek istemez[31]. Ona göre genel kavramlar zihinde bile değildir. Kökleri duyumlar olduğu için, tasarımlar her zaman somutturlar. Bu yüzden "nesnelerin ortak yönü" diye soyut bir tasarımımız olamaz; yalnız işaretlerimiz, sözcüklerimiz bulunmaktadır. Bu "sözcüklerimiz" de ancak somut tasarımların temsilcileridir[32]. Bu yaklaşım, Berkeley'in öğretisinin ana çizgisidir. Ona göre, tümel nitelikteki nesnelerin ve tasarımların olduğu düşüncesi bir takım felsefe okullarının bir kuruntusudur[33]. "Kendim için tasarladığım insan ideası ya beyaz, ya siyah, ya esmer, ya dik, ya kambur, ya uzun, ya kısa ya da orta boylu bir insanın ideası olmalıdır. Yukarıda tanımlanan soyut ideayı herhangi bir düşünsel çabayla göz önüne getiremem,"[34] der. Başka bir deyişle, bireysel insanların tikel özelliklerinin tümünü hem dışlayan hem de içeren bir insan imgesi yaratamam. Benzer olarak, "herhangi biri için bi*az kendi düşüncelerine bakmaktan ve orada bir üçgenin genel düşüncesinin şu verilen betimlemesine karşılık düşen bir düşüncenin olup olmadığını yada buna erişip erişemeyeceğini yoklamaktan daha kolay ne vardır: ne dar, ne de dik açılı, ne eşkenar, ne ikizkenar, ne de kenarları değişik uzunluklarda olan ama aynı zamanda bunların tümü ve hiçbiri olan? Değişik üçgen tiplerinin tüm özelliklerini içeren ve aynı zamanda kendisi tikel bir tip üçgenin ifadesi olarak sınıflandırılabilir olmayan bir üçgenin düşüncesini taşıyamayacağını[35] vurgular, Berkeley. Bir insanın açıların tikel niteliklerini ya da kenar bağıntılarını dikkate almaksızın bir şekli yalnızca üç köşeli olarak düşünebileceği doğrudur. Bu düzeye dek soyutlama yapabilir; ama bu hiçbir zaman onun soyut, genel, tutarsız bir üçgen düşüncesi tasarlayabileceğim göstermez[36]. Gerçi Berkeley"'e göre, biz bir tasarımı bölebiliriz, bütün ötekilerini bir yana bırakarak nesnenin tek bir parçasını tasarımlayabiliriz; ama birçok nitelik arasında "ortak olanı" kapsayan yeni bir tasarım kuramayız; bu "ortak olanı" gösteren işaretlerimiz, yani sözcükler var, ancak "ortak olan" için tasarımlarımız yok. Biz bir tümel kavramı düşünürken, hep bu kavramı belli, tek bir bireyin somut biçimiyle onu duyumladığımız haliyle gözönüne getiririz; örneğin "ağaç" m sözünü ederken, hep duyumlamış olduğumuz tek bir ağacı göz önünde bulundururuz. Dolayısıyla "ağaç kavramı" soyut bir tasarım olmayıp, ancak bütün ağaçları temsil eden bir tasarımdır. Demek ki, Berkeley'e göre sözcüklerle anlattığımız tümel kavramlar Locke'un anladığı gibi duyumlanmış öğelerden arındırılarak elde edilmiş olan soyutlamalar değildirler, başka tasarımları temsil edebilmek özelliği olan duyusal tasarımlardır; çünkü bütün tasarımlarımızın (idelerimizin, kavramlarımızın) kökü, temeli duyumdur[37]. Ancak daha önceden de vurguladığımız gibi Berkeley'deki duyum beş duyu anlamında (sensention) değil, reflexion (iç duyum-düşünme) anlamındadır.

Berkeley, hiç kuşkusuz genel sözcüklerin olduğunu yadsımaz. Ama Locke'un genel sözcüklerin genel düşünceleri gösterdikleri yolundaki kuramını yadsır[38]. Berkeley'e göre şu anlamda genel düşünceler vardır: kendinde alındığında tikel olan bir düşünce aynı türden tüm başka tikel düşüncelerin ona temsil ettirilmesi ya da onların yerine geçirilmesi yoluyla genel olur[39]. Berkeley'e göre burada "ilkin her adın tek, kesin ve değişmez bir anlamının olduğu ya da olması gerektiği düşünülür, bu da insanları bir cins adının doğru ve biricik dolaysız anlamını oluşturan bir takım soyut ve belirli ideaların bulunduğunu düşünmeye eğilimli kılar[40]." Buna göre, aynı türden tüm tikel düşünceler için, tek bir ad ya da anlam kullanırız ve tek bir ad kullandığımız için de ona karşılık düşen genel ya da soyut bir düşüncenin olduğuna inanmaya başlarız[41]. Böylece evrensellik "herhangi bir şeyin mutlak, olumlu doğasından ya da tasarımından değil ama onunla simgelenen ya da temsil edilen tikellerle taşıdığı ilişkiden" oluşur. Berkeley'e göre eğer soyutlama ile denmek istenen buysa, açıktır ki, soyutlama olanaklıdır[42]. "Burada insanın bir şekli, bu şeklin açılarının tikel niteliklerine ya da kenarları arasındaki ilişkilere dikkat etmeksizin yalnızca üçgen olarak düşünülebileceğini de kabul etmek gerekir,"[43] der, Berkeley. Buna göre son tahlilde soyut genel düşünceleri yadsımasına karşın, Berkeley'in genel düşünceleri saltık olarak yadsıma amacında olmadığı söylenebilir.

Berkeleyci idealizm, algıyla veya başka bir yolla herhangi bir şey hakkında bir "tasarım"a sahip olduğumuzda, zihnimizde bulunanın özel veya bireysel bir nesne olduğu görüşüne dayanır. Bizim algıladığımız herhangi bir "ev" değildir; kırmızı, kare, alçak bir evdir. Zihnimizde bir ev tasarlarken tasarladığımız soyut kavramlarla gözümüzün önüne getirebileceğimiz bir şeyi düşünmeden, düşünme eyleminde bulunamayız. Berkeley'in kendi sözleriyle "soyut tasarımlarımız" olamaz. Tasarımlarımız fiilen duyumlar olmasalar da duyumsal bir özellik taşırlar. Bu görüş, her türlü deneyi, dolayısıyla her türlü bilgiyi duyusal algı ve duyusal tasarıma özdeş kılmaktadır. Buna göre sahip olduğumuz, tasarladığımız her kavramın görsel, işitsel vb. bir imge olması, bir duyu aracılığı ile tasarlanabilir bir şey olması gerekir[44].

2.4. Esse Est Peıcipi

Berkeley idealizminin en basit ve en geniş kapsamlı kanıtı, bilincimiz veya düşüncemizden bağımsız olarak var olan herhangi bir şeyi tasarlamamızın olanaksız olduğunu söyleyen kanıtıdır.

Berkeley metafiziksel kabullerinin temelinde olan "varolmak algılanmak, yani düşünülmüş olmaktır esse est percipi" yargısını ileri sürerken şu önermelerden hareket eder:

Duyumlanır objeler (masa, sıra, sandalye, taş, ağaç gibi) kişinin duyuları aracılığıyla algıladığı şeylerdir[45]. "Bu sözü edilen nesneler duyuyla algıladığımız şeylerden başka ne olabilirler? Kendi idealarımızdan ve duyumlarımızdan başka neyi algılarız ki? Bunlardan herhangi birinin, ya da bunların herhangi bir katışımının algılanmadan varolması açık bir tutarsızlık değil midir?"[46] diyerek bu yaklaşımını ortaya koyar.

Kişinin (subje'nin) duyular aracılığıyla algıladığı bu şeyler idealardır[47]. "Işık ve renkler, sıcak ve soğuk, uzam ve şekiller kısaca gördüklerimiz ve duyumsadıklarımız duyumlardan, kavramlardan, idealardan ya da duyuya verilenlerden başka ne olabilirler?"[48]

Nesnelerin zihinsel resimleri demek olan idealar algılanmaksızın (düşünülmeksizin) var olamazlar, öyleyse,

Duyumlanabilen objeler algılanmaksızın (düşünülmeksizin) var olamazlar[49]. Burada öncelikle şunu vurgulamak gerekir. Çıkarım aslında birbiriyle direkt ilişkili iki farklı alandan hareketle incelenip değerlendirilebilir. Bu birbiriyle ilişkili iki farklı hareket alanı ontolojik ve epistemolojik alandır ki, bunlar da yine birbirlerine bağlı olarak farklı yaklaşım, anlayış ve yorumlara neden olur. "Esse est percipi"nin bu iki alandaki ifadesini yine yukarıdaki genel çıkarımı ontoloji ve epistemoloji sahalarında özelleştirerek göstermeye çalışalım.

Örneğin, a) "esse est percipi"nin ontolojik alandaki konumu söz konusu olduğunda, bu metafiziksel yaklaşım şu şekilde ifade edilebilir:

Duyumlanabilen objeler (masa, sıra, sandalye, taş, ağaç gibi) kişinin duyuları aracılığıyla algıladığı şeylerdir ve

Duyumlanabilen objeler algılanmaksızın (düşünülmeksizin) (subje tarafından muhatap alınmaksızın) var olamazlar.

b) Yine "esse est percipi"nin metafiziksel boyutun epistemolojik alandaki ifadesi ve açılımı, zihnin nesnelerden duyumları vasıtasıyla elde ettiği "imge"lerin "işaret"lerin, "iz"lerin, "fikir"lerin veya "idea"lar olarak adlandırdığı verilere bağlı olarak aşağıdaki kalıpta sunulabilir.

Duyumlanabilen obje1 er kişinin duyulan aracılığıyla algıladığı şeylerdir,

Subje'nin duyular aracılığıyla algıladığı bu şeyler (nesneler) "idea"lardır; öyleyse, bu durumda,

Nesnelerin zihinsel resimleri demek olan "idealar" algılanmaksızın (reflexion) var olamazlar[50].

İşte Berkeley'in "esse est percipi"sinin kendisi tarafından geçerli kılma gayretinde izlediği mantıksal çerçeve budur. Bu çıkarımın "idea" terimi merkezli olarak ortaya çıkan nüans farkı veya sadece terminoloji farklılığı şeklinde yorumlanabilecek olan her iki alandaki yansıması Berkeley'in tuhaf veya kimi Berkeley yorumcularınca tutarsız yönünü sergiler. Bundan dolayıdır ki, kimi yorumcular Berkeley'i "immateryalist" kimi "idealist", kimi "empirist" (reflexion anlamında empirist) ve kimi de "fenomenolog" olarak takdim etme ve yorumlama eğilimindedirler[51].

Berkeley'e göre, sadece zihinlerimizdeki tasarımların var olduğunu söylemek, var olan her şeyin sadece algılandığı yani düşünüldüğü zaman var olmasını gerektirir. Çünkü Locke'un dediği gibi, tasarımlar sadece bir zihinde var olabilirler. Berkeley, sağduyunun, genellikle insanlar tarafından zannedildiği gibi algılanan nesnelerin bilinçten bağımsız olarak var oldukları görüşünü desteklemediğini ileri sürmüştür. Tersine sağduyu onların sadece bilinçlerine vardığımız zaman (yani tasarımlara sahip olduğumuzda) var olduklarına tanıklık etmekte ve onların başka herhangi bir zamanda var olduklarını göstermemektedir. Berkeley bu görüşünü "varlık algılanmaktır" özdeyişinde özetlemiştir. Buna göre herhangi bir şeyin varlığı onun algılanmasından, yani herhangi bir zihinde bir tasarım olmasından ibarettir[52]. Dolayısıyla asıl gerçek bilinç olaylarıdır[53]. O halde deyim yerindeyse kendi algımızın dışına çıkmayız. O halde algılanmayan şeyi tasarlamak bir çelişkidir. Bu, tasarlamadığımız bir şeyi tasarlamamız demektir. Bundan dolayı gerçekte düşüncenin dışında var olan herhangi bir şeyi düşünemeyiz.

Buna göre, duyulur şeyler fikirlerdir. Berkeley bunu şu şekilde belirtir. "Zihin dışında ve algılanmış olmalarından ayrı bir varlık", "mutlak bir gerçeklik"[54] yoktur. "Zihin olmaksızın ne düşüncelerimizin, ne tutkularımızın, ne de imgelerimizin biçimlendirdiği idealarımızın varolamayacağını herkes kabul edecektir. Duyuya verilmiş çeşitli duyumların ya da ideaların, kendilerini algılayan bir zihin olmaksızın varolamayacakları da bu kadar açık görünüyor"[55]. Bu yaklaşımıyla Berkeley düşüncelerimizin, tutkularımızın, tasavvurlarımızın tümünün zihinde olduğunu ve varoluşlarının zihin tarafından algılanması ya da bilinmesi sonucu olarak gerçekleştiğini ifade etmek ister.

"Üzerine yazı yazdığım masanın varolduğunu, yani onu gördüğümü, duyumsadığımı söylüyorum; eğer çalışma odamın dışında olsaydım, yine varolduğunu söylerdim. Bu sözlerimle eğer çalışma odamda olsaydım masayı algılayabilirdim ya da şu anda başka bir zihin onu algılamaktadır demek istiyorum,"[56]diyerek Berkeley okura "masa vardır" önermesi için "masa algılanır ya da algılanabilir" den başka herhangi bir anlam bulmaya çalışır. Herhangi bir sıradan insanın söyleyecek olduğu gibi masanın odada hiç kimse yokken varolduğunu söylemek bütünüyle doğrudur. Ama bu, der Berkeley, eğer odaya girecek olsaydı masayı algılayacaktı ya da algılayabilecekti demekten başka ne anlama gelir?[57] Onları hiçbir zihin algılamadığı zamanda şeylerin varolduklarını söylemek bütünüyle anlaşılmazdır[58]. "Bu şeylerin varlığı algılanmaktır, kendilerini algılayan zihinlerin ya da düşünen şeylerin dışında varolmaları olanaksızdır"[59] der, Berkeley. Buna göre varolmak algılanmak, zihinde olmak demektir. Öyleyse cisimlerin bir zihin dışında hiçbir varoluşları yoktur, varlıkları algılanıyor ya da biliniyor olmaktan oluşur[60]. Buna göre Berkeley için, duyulur bir şey ya da cisme ilişkin olarak onun varolduğunu söylemenin onun algılanmakta ya da algılanabilir olduğunu söylemek olduğudur:[61]"Tarafımdan algılanmadıkları, ya da benim ya da yaratılmış herhangi bir başka tinin anlığında varolmadıkları sürece, hiçbir biçimde hiçbir varoluşları yoktur"[62]. "Doğrudan doğruya ve tam anlamıyla algılanan ancak fikirlerdir. Bu yüzden, bütün maddi şeyler kendi başlarına duyulur olmayıp yalnızca fikirleriyle algılanırlar" ve "hiçbir fikrin zihin dışında var olamayacağı apaçık bir şey"[63] der, "Üç Diyalog"unda Berkeley. Maddenin zihin dışında varolduğunu söylemek terimlerde bir çelişkidir[64]. "Doğrusu insanların, evlerin, dağların, ırmakların, kısacası tüm duyulur nesnelerin zihin tarafından algılanmaktan ayrı doğal ya da gerçek bir varoluşlarının olduğu gibi bir sanıya kapılmaları çok şaşırtıcı. Ancak bu ilkeyi herkes büyük bir güvenle onaylasa da, benimsese de sanıyorum sorgulamayı göze alabilen biri onun açık bir çelişmeye yol açtığını görecektir. Bu sözü edilen nesneler duyuyla algıladığımız şeylerden başka ne olabilirler. Kendi idealarımızdan ve duyumlarımızdan başka neyi algılarız ki?"[65] Bu söylemin, aksinin olduğunu söylemek Berkeley'e göre bir tutarsızlıktır. İyice irdelendiğinde, Berkeley'in buradaki yaklaşımı tamamen dilbilimsel bir problem olarak karşımıza çıkar. Berkeley burada "dil" ve "anlam" çözümlemesi yapar bir bakıma.

"Denmesin ki varoluşu bir yana atıyorum. Yalnızca kavrayabildiğim ölçüde sözcüğün anlamını bildiriyorum." Burada Berkeley'in ilgilendiği şey bildirimin anlamıdır. Dahası, Berkeley duyulur şeylere ilişkin varoluşsal bildirimleri çözümlemesinin kafası metafiziksel soyutlamalar tarafından saptırılmamış yalın insanın dünya görüşüyle uyum içinde olduğunu düşünür[66].

Kısaca, Berkeley'in, algılanamayan hiçbir maddi şeyin var olmadığını öne sürerken dayandığı şeyler şunlardı: Ona göre önce, bir şey, yalnıza duyulabilir (düşünülebilir) niteliklerinin toplamından oluşur; ikinci olarak da, bir duyulabilir niteliğin algılanmadan var olduğunu savlamak da iç çelişkidir. Bu öncüllerden de, bir nesnenin algılanmazken var olduğu, iç çelişkiye düşmeden söylenemez sonucu çıkar[67]. Buna göre Berkeley "esse est percipi" derken yalnızca duyulur şeyler ya da nesneler üzerine konuşur. İkinci olarak, tam formül "esse est aut percipi aut percipere" dir; "varoluş ya algılanmak ya da algılamaktır". Varoluşları algılanmaktan oluşan duyusal "düşünmeyen" şeylerin yanında, zihinler ya da algılayan özneler de vardır ki etkindirler ve varoluşları algılanmaktan çok algılamaktır[68]. "Duyulara verilen idealarm gerçek şeyler olduklarım, gerçekten var olduklarını, yadsımıyoruz, ancak bir duyumun ya da ideanm varlığı yalnızca algılanmak olduğu için ve bir idea ancak bir ideaya benzeyebileceği için, idealarm kendilerini algılayan zihinler olmaksızın kalıcı olabileceklerini ya da zihin olmaksızın varolan ilk örneklerin benzerleri olduklarını yadsıyoruz..." ve "böylece gördüğüm şeyler gözlerimi kapattığımda hala varolabilirler, ancak bu durumda başka bir zihinde varolmalıdırlar"[69].

Berkeley bu noktada konuyu tekrar "soyut düşünceler" kuramına getirir ve bu şeylerin algı ile ilişkili olmaksızın kendi başlarına varolabilecekleri düşüncesinin "soyut idealar" öğretisine dayandığını vurgular.

"Enine boyuna incelersek, belki de bu inancın temelde soyut idealar öğretisine dayandığı ortaya çıkacak. Algılanmadan varolduklarını kavramak için duyulur nesnelerin varoluşlarının algılanmalarından ayırt etmekten daha ustaca bir soyutlama olabilir mi?"[70] sorusunu sorarak bu probleme de dilbilimsel bir göndermede bulunur. "Bu şeylerin tek bir parçasına bile bir tinden bağımsız bir varoluş yüklemek büsbütün anlaşılmaz bir şeydir ve bu soyutlama saçmalıklarını işe karıştırmak demektir,"[71] yaklaşımını savunur, Berkeley. İşte bu noktada Tin'den ya da algılayan şeylerden başka bir töz olmadığı vurgusunu yapar. Bu yaklaşım Berkeley'in Locke'un "maddi töz" kuramını dışlamak için kullandığı başlıca yollardan biri belki de birincisidir[72]. Locke'un maddi töz öğretisine Berkeley'in getirdiği eleştirileri ayrı bir başlık altında, ilerleyen konularda ele alacağız

İmdi Berkeley için algılamanın dışında bir cisimler dünyası yok ama, algının olması için algılayan bir varlığın da olması gerekir. Nesneler yalnız tasarımlar ise, bu tasarımların kendisinde bulunduğu bir varlığın da olması gerekir. Tasarımlara sahip olan varlık da ancak bir ruh olabilir"[73]. Berkeley'in fenomenolojisine göre, ben algılamasam da, "masayı algılayan başka bir ruh vardır". Biz onları algılamasak da, Tanrı her zaman oradadır ve onun garantisi altında nesneler var olurlar[74]. Bu yaklaşımıyla Berkeley dış dünyanın objektifliğinin garantisini Tanrı'da bulmaktadır[75]. "Biz algılamıyorsak da onları algılayan başka bir tin olabilir"[76] diyerek bu tin'in "Tanrı" olduğunun vurgusunu yapar. Bu yaklaşımıyla Berkeley spritualist bir yaklaşım sergiler.

Ancak, Berkeley'in spritualizmi, tözlüğünü reddettiği cisimler dünyasını yalnız bir görüntü ve kuruntuda saymaya kalkışmaz. Tasarımlarımızın bir dış nedeni de olacaktır, çünkü bu tasarımları biz kendimiz yaratamayız. Bu neden maddi olamayacağına göre, manevidir, ruhidir; sonul ruhlardaki tasarımları düzenli bir şekilde meydana getiren "sonsuz ruh" tur, Tanrı'dır. Bazı tasarımlarımızın canlılığı, düzenliliği ve direnilmezliği bunların nedeninin bizim dışımızda olduğunu gösterir..." ve buna göre "idelerin kimisinde bulduğumuz gerçekçilik, Tanrı'nın tasarımlamasından ileri gelir ve bu çeşit tasarımlar doğrudurlar[77]. Buna göre, nesnelerin hiçbir insanın onları algılamadığı zamanda varlıklarını sürdürdükleri biçimindeki sağduyu görüşünün hiç de iç çelişkili olmadığını kabul ettiği, gerçekte bunun doğruluğuna kendisi de inandığı için, Berkeley, hiçbir insanın algılamadığı bir nesnenin de, Tanrı'nın onu algılaması yüzünden, var olabileceğini kabul ediyordu. Öyle görünüyor ki Berkeley nesnelerin, hiçbir insanın onları algılamadığı zaman da büyük olasılıkla var oldukları olgusuyla kendi öğretisini bağdaştırmak üzere Tanrı'nın algılarına dayanmak zorunda kalışı olgusunun, kişisel bir Tanrı'nın var oluşunun bir kanıtını oluşturduğu görüşündeydi[78].

Şu halde, Descartes ve Locke'tan (reflexionu iç duyum, düşünmeyi almıştır)insan zihninin maddeyi veya daha doğrusu fiziki nesneleri, ideleri dolayımıyla bilebileceği kabulünü miras alan Berkeley, kabulün madde kısmından dini duyarlılıklarının, teolojik yönelimlerinin ve hatta mizacının bir parçası olarak rahatsız olmuştur. Locke'un insan zihninin dolayımsız olarak sadece kendi idelerini bilebileceği tezinin mantıksal sonucunu çıkartırken, cisimlerin veya fiziki nesnelerin kendilerinin asla bilinemeyeceğini gören Berkeley, bu durum karşısında maddeyi atmaktan veya zihne tabi hale getirmekten, cismin varoluşunu yok saymaktan veya askıya almaktan memnuniyet duymuştur433. Berkeley için maddeye inanç sağduyuya ve Hıristiyanlığa aykırıdır. Sağduyuya uygun olan kendi görüşüdür ve ona göre halk da böyle düşünür, Hıristiyanlığın esası da zaten böyledir[79]. Halkın gerçek şeyler dediği tabiatı Yaratan'ın bizde meydana getirdiği fikirlerdir; eşyanın fikirleri yahut hayalleri dediği, bizim bizzat meydana getirdiğimiz ve ötekilerinden daha az düzgün, daha az şiddetli ve daha az değişmez olan fikirlerdir[80].

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız anlayışa dayanarak Berkeley, Descartes ile Locke'un ileri sürmüş oldukları objelerin genel ve soyut niteliklerini de reddeder. Şimdi bu konuyu ayrı bir başlık altında değerlendirmeye çalışacağız.

2.5. Birincil ve İkincil Nitelikler

Locke, birinci bölümde değindiğimiz gibi, bir nesnenin renk, tat veya ses gibi duyusal niteliklerinin algıdan bağımsız olarak var olmadıklarını kabul etmişti[81]. Bunun böyle olması Locke tarafından kabul edilen cisim düşüncesinden zorunlu olarak çıkar. Bir cisim devinim gücü taşıyan, belli bir rengi, ağırlığı, tadı, kokusu ve sesi olan katı, uzamlı, şekli olan bir tözdür. Bununla birlikte, niteliklerinden kimileri ona özgün değildir; renk, tat, koku cismin algılayan bir öznede üretilen etkileridirler, cismin kendisinin nitelikleri değildirler, yalnızca bendedirler, bunlara ikincil nitelikler deriz. Uzamın, şeklin, katılığın devinimin, dinginliğin, tözün, yani cismin, kendisine özgün nitelikler olduğu söylenir, bunlar birincil niteliklerdir[82].

Ama der Berkeley; "Birincil ve İkincil nitelikleri birbirinden ayıranlar var. Onlara göre uzam, şekil, devinim, devinimsizlik, katılık ya da geçirmezlik ve sayı birincil; renk, ses, tat ve benzerleri gibi tüm diğer duyulur nitelikler de ikincil niteliklerdir.

Böyle düşünenler ikincil niteliklerden edindiğimiz ideaların zihin olmaksızın ya da algılanmaksızın varolan bir şeyin benzerleri olmadığını kabul ediyorlar; öte yandan birincil niteliklere ilişkin idealarımızın ise madde adını verdikleri, yani zihin olmaksızın varolan ve düşünmeyen bir tözde bulunan şeylerin resimleri ya da imgeleri olduğunu söylüyorlar. O halde, "madde", içinde uzam, şekil ve devinimin edimsel olarak kalıcı olduğu, eylemsiz, duyumsuz bir töz anlamına geliyor. Ancak buraya kadar tanıtladıklarımıza göre uzam, şekil ve devinim yalnızca zihinde varolan idealar oldukları, bir ideanm bir başka ideadan başka bir şeye benzeyemeyeceği ve sonuç olarak ne bunların ne de bunların ilk örneklerinin algılamayan bir tözde varolmayacakları apaçıktır..." ve "şeklin, devinimin ve diğer birincil ya da özgün niteliklerin düşünmeyen tözlerde zihin olmaksızın varolduğunu ileri sürenler aynı zamanda renk, ses, sıcak ve soğuk gibi ikincil niteliklerin zihin olmaksızın varolamayacaklarını da kabul ediyorlar."[83] Ama Berkeley'e göre bu ayırım işe yaramayacaktır. Birincil nitelikleri ikincil niteliklerden ayrı olarak kavramak olanaksızdır.[84] Berkeley işte bu ayırımı eleştiri konusu yapıp, ikincil niteliklerin, ayırımı ortaya koyanlarca da söylendiği üzere, göreli ve dolayısıyla da, öznel olduklarını öne sürer.[85] Buna göre "obje-subje ilişkisi"nden hareketle bu "izafiliği" biraz açarak Berkeley'in argümanının takdimini şöyle yapabiliriz. Şöyle ki, A B'ye bağlı olarak var olur ve bu var olmada A'nm doğası veya var olması en azından kısmen B'nin doğası veya varolmasıyla belirlenmiş durumda olduğu, A'nm B'ye göreli olduğu onun göreli olarak varolduğu söylenir[86]. Buna göre Locke'un düşündüğü gibi ikincil niteliklerin göreliliği öznellikleri için geçerli bir uslamlama sağlıyorsa, aynı tür uslamlama birincil nitelikler açısından da kullanılabilir. Bu özellikler veya nitelemeler ne türden olursa olsun (ister birincil türden ister ikincil) "sübjektifliğine" ilişkin sonuç değişmez. Berkeley bu noktada "ikincil nitelikler"in "zihne bağlı olarak veya dayandırılarak varolduklarını ileri sürerek" onların varlığını "sübjektif alan"a taşır. Sonuçta da, "algı konusu olan bu nitelikler"i "algılayana" bağlı "sübjektif nitelikler" olarak değerlendirir[87]. Sözgelimi, bir cismin ellerimizden birine sıcak diğerine soğuk görünmesi olgusundan, ısının bir nesnenin zihinden bağımsız, öznel bir niteliği değil de, öznel, zihne bağımlı bir nitelik, nesnenin değil de, algılayan öznenin bir niteliği olduğu sonucu çıkar[88].

Özne-nesne ilişkisinde algısal durum tespitini içeren başka bir örnek verecek olursak; algılayanın psikolojik, fizyolojik durum ve pozisyonuna göre bir nesnenin görünüşü, darlığı, genişliği, uzunluğu, kısalığı ve hareketliliği, hareketsizliği belirlenip karakterize edilir.[89]

Yine büyük ve küçük; çabuk ve yavaş zihin olmaksızın hiçbir yerde olamazlar; bunlar bütünüyle görelidirler ve duyu organlarının yapısı ya da konumu farklılaştıkça değişirler.[90] Buna göre ikincil niteliklerin öznelliğini onların göreli doğalarından çıkarsamak ne kadar doğru ve akla uygunsa, birincil niteliklerin öznelliğini de bu niteliklerin göreliliklerinden çıkarsamanın o kadar doğru ve akla uygun olması gerekir.[91] Kısaca birincil nitelikler algı üzerine ikincil niteliklerden daha az bağımlı değildir.[92] "Rengin ve tadın yalnızca zihinde varolduklarını tanıtlamak için düşünülmüş kanıtları inceleyen birisi, bu kanıtların uzam, şekil ve devinim için de aynı şeyi tanıtlamak için eşdeğer etkide kullanılabileceklerini görecektir."[93] der Berkeley.

Berkeley'in bu yaklaşımını dikkate aldığımızda, karşımıza şu sonuç çıkar: "bir nesne veya maddenin birincil nitelikleri, onları algılayandan bağımsız olarak var olamayacaklarıdır." Fakat diğer taraftan, fiziksel objenin birincil nitelikleri bu objelerin aslı ilintileridir. Bu da şu demektir: "eğer fiziksel nesneler varsa veya varlıktaysalar", Berkeley'e göre, esasta "bu varolmaları algılanmış olmalarına veya bir zihin tarafından algılanmalarına bağlı olacaktır[94]. Bu bağlamda, Priest'in şu tespiti haklı görülebilir:

"Berkeley, birincil ve ikincil nitelikler ayrımında, Locke'tan hareket etmesine ve onun çıkarsamasını esas almasına rağmen, ayrı bir tarzda ele alıp, amaç bakımından kendi noktai nazarında daha ileri bir noktaya götürür." Yine bu noktayı bir örnek ile açacak olursak, Berkeley "ısı ve soğuğu sadece zihnin bir ürünü olarak" kabul ederken, Locke bunu kabul etmez. Locke'a göre, kişinin ikincil niteliklere ilişkin ideaları veya deneyleri tamamen zihinseldir. Fakat bu ideaları üretmede objeye ilişkin zihinsel durum veya operasyon söz konusu olduğunda; ikincil nitelikler, birincil niteliklere bağlı olarak ortaya çıkan ilintilerdir ki, objelerde içsel veya asli olarak bulunurlar[95]. Buna göre ikincil nitelikler şeylerde bizde belli düşünceler üreten güçlerdir; ve bu güçler nesnelerdir; eş deyişle, varoluşları için zihinlerimize bağımlı değildirler. Bununla birlikte, eğer ikincil niteliklerle örneğin renkler gibi algılanan nitelikleri demek istiyorsak, diyebiliriz ki Locke için bunlar zihindeki düşünceler olmakla özneldirler[96]. Bu konuya bağlı olarak, Berkeley ile Locke arasında söz konusu edilebilecek ana ayrım; Locke söz konusu olduğunda, nitelikler objedeyken, idealar zihindedir. Berkeley'de ise, fiziksel objenin bütün nitelikleri deneyler sonucu elde edilen veya deneyleri içeren ideaların üstünde hiçbir öneme ve işleve sahip değildir.

Birincil ve ikincil nitelikler ayrımına Locke'un yaklaşımını kritize ederek, Locke'tan ayrı bir yaklaşım tarzı geliştiren Berkeley, bundan sonra Locke'un bu nitelikleri bir arada tuttuğunu öne sürdüğü ve "ne olduğunu bilmediğim bir şey" dediği "maddi töz" kavramını sorgulamaya geçer.

2.6. Berkeleyde Maddi Töz ün Anlamsızlığı (Eleştirisi)

Berkeley, şu soruyu sormaktadır: Acaba Locke, niteliklerinin toplamından ayrı bir şey olarak bir nesnenin "tözünden" (Berkeley'in kendi terminolojisini kullanmamız gerekirse "maddesinden") neyi kastetmiş olabilir?[97] Bilindiği gibi Locke'ta "maddi töz" nitelikleri taşıyan bir dayanaktı ve Locke'un kendi deyimiyle "ne olduğunu bilmediği bir şey"di. İşte Berkeley bu yaklaşıma itiraz eder.

Berkeley'e göre zihnimizde böyle bir töze ilişkin hiçbir soyut düşüncemiz yoktur[98]. "Bu maddi dayanak niteliklerin zihin olmaksızın varoldukları varsayımına dayanmıyor mu? İşte bu da düpedüz bir tutarsızlık, büsbütün kavranılamaz bir şey değil mi?"[99] diye sorar. Berkeley, bunun salt bir soyutlama olduğunu söyler; ve maddi töz sözcüğünün de hiçbir anlamı olmadığını söyler[100]. O'na göre Locke'un kabulü, tipik bir kurgusal spekülasyon ve anlaşılmaz bir kelime oyunudur[101]. Maddi töz tasarımım belirleyen hiçbir nitelik yoktur[102]. "Öyle ki, "maddi töz" sözcüklerinin anlamını oluşturan iki parçayı göz önüne getirdiğimde, bunlara yüklenen belirgin bir anlam olmadığı sonucuna varıyorum"[103] der. O halde "maddi töz" kavramının gereksiz olduğu, boş bir sözcük olduğu sonucuna varırız Berkeley'de.

Berkeley "maddi töz" kavramını "Üç Diyalog" da da ele alır ve bu kelimenin anlamsızlığını Hylas'ın diliyle ortaya koyar:

PHL.Senin kelimelerine zorla anlam verdiğim yok: onları istediğin gibi açıklamakta serbestsin. Yalnız, çok rica ederim, bir şeyler anlat bana onlarla. Bana diyorsun ki, madde ilineklere destek olur, ya da onların altında yer alır. Nasıl yani / bacaklarının bedenine destek olması gibi mi?

HYL.Hayır, bu lafzi anlamdadır.

PHL.Gözünü seveyim, ister lafzi, ister gayrı lafzi anlam da olsun, ne anlıyorsun bundan söyle bana.

HYL.Doğrusu ne diyeceğimi ben de bilmiyorum. Evvelce, ilineklere destek olan madde'nin ne anlama geldiğini yeterince bildiğimi sanıyordum. Oysa, şimdi onun üzerinde ne kadar çok düşünürsem, onu o kadar az kavrayabiliyorum; kısacası, onun hakkında hiçbir şey bilmediğimi anlıyorum. Buna göre tartışmanın sonucu maddi şeylerin zihinden bağımsız olarak varolduklarını anlamsız kılmaktadır.

"Düşünmeyen şeylerin saltık varoluşu" sözünde ya hiçbir anlam yoktur ya da burada .bir çelişme vardır. İşte yineleyip belletmeye çalıştığım ve okurun özenle düşünmesine salık verdiğim şey bu,[105] der Berkeley. "Duyuyla ya da düşünerek kavrayabileceğimiz hiçbir şeyin varoluşuna karşı bir tartışma yapmıyorum. Gözlerimle gördüğüm, ellerimle dokunduğum şeylerin varolduklarından, gerçekten varolduklarından en küçük bir kuşkum bile yok. Varolduğunu yadsıdığımız tek şey filozofların madde ya da cisimsel töz dedikleri şeydir"[106] der, Berkeley. Güneşiyle, yıldızlarıyla, denizleriyle, dağlarıyla duyulur evreni bir rüya veya bir halüsinasyon yaptığı itirazına karşı, Berkeley, bu şeylerin varlığından en küçük bir şüphesi olmadığı cevabını veriyor. Eğer bu kelimelerle duyulur niteliklerin (yer kaplama, katılık, ağırlık vb.) bir kompleksi, kastediliyorsa, maddi töz deyimini kabul etmeye bile hazırdır. Fakat mutlak olarak reddettiği şey maddeyi, onları algılayan ruhun dışında var olan arazların yahut niteliklerin bir substratum'u veya desteği, ne algılayabilir, ne de algılanabilir olan, düşünen cevherin yanında ve aynı suretle var olan, bilinçsiz ve akılsız, ne olduğu bilinmeyen bir şey sayan skolastik fikirdir[107]. Buna göre "madde" sözcüğünün niteliklerin ya da ilineklerin içinde varoldukları düşünmeyen bir dayanağı gösterdiği düşünülüyorsa böyle bir şeyin varolması büsbütün olanaksızdır"[108] diyerek septisizme ve Locke'un niteliklerinin bilinmez bir dayanağı varsayımına karşı polemiğinde Berkeley, bilinen immateryalist tezini kullanmıştır.

Buna göre, maddi bir töz olamaz, çünkü böyle bir şey yoktur, bu yüzden cisimsel olmayan, etkin bir töz ya da Tin olmalıdır. Berkeley bu Tin'i "İlkeler"de şöyle tanımlar: "Tin; yalın, bölünmemiş, etkin bir varlıktır. İdeaları algıladığında "zihin" onları ortaya çıkarttığında ya da başka yollarla onlar üzerinde işlem yaptığında "istenç" adını alır. Bu nedenle ruhtan ya da tinden oluşmuş bir idea olamaz; bütün idealar edilgin ve eylemsiz oldukları için, bize imge ya da benzeme yoluyla eylemde bulunan bir şeyin tasarımını veremezler. Buna göre, Tinin ya da eyleyen şeyin doğası kendisi olarak değil, ortaya çıkardığı etkilerle algılanmaktadır."[Yine de, ruha ya da tine ve isteme, sevme, nefret etme gibi zihin işlemlerine ilişkin belli bir kavramımız vardır, Berkeley'e göre.

"Kimi düşünceleri yapmak ve bozmak isteğime bağlıdır, bu bakımdan zihnin etkindir, kendi düşüncelerim üzerinde gücüm vardır,"der, Berkeley. "Ancak düşüncelerim üzerindeki gücüm ne olursa olsun, ideaların gerçekten de duyuyla algılandıklarını, istencime bağlı olmadıklarını görüyorum. Parlak gün ışığında gözlerimi açtığımda, görüp görmemeyi ya da görüşüme girecek tikel nesneleri seçmek elimde değildir; bu işitme ve bütün duyular için de böyledir, duyulara verilen bu idealar benim istencimin yarattı şeyler değildir. O halde bunları ortaya çıkaran başka bir istenç ya da tin vardır."[der, Berkeley. Buna göre; "Duyu düşünceleri imgeleminkilerden daha güçlü, diri ve seçiktirler; benzer olarak, bir kalıcılıkları, düzenleri ve tutarlılıkları vardır ve insan istencinin etkileri olanların çoğu kez oldukları gibi gelişigüzel uyarılmazlar, ama kabul edilebilir bağıntısı yaratıcısının bilgelik ve iyilikseverliğini yeterince kanıtlayan düzenli bir sıra ya da dizi içinde uyarılırlar. Şimdi, bağımlı olduğumuz zihnin onlara bağlı kalarak bizde duyu düşünceleri uyandırdığı değişmez kurallara ya da yerleşik yöntemlere doğa yasaları denir; ve bunları bize şeylerin olağan gidişi içinde filanca düşüncelerin başka filanca düşüncelere eşlik ettiğini öğreten deneyim yoluyla öğreniriz. Bir başka deyişle, Tanrı biz de belli bir düzen içinde belli düşünceler uyandırır; yiyecek düşüncesi ile beslenme düşüncesini, uyku düşüncesi ile dinçleşme düşüncesini, görsel ateş duyumu ile sıcaklık duyumunu bağıntılandırmıştır. Buna göre biz de düşüncelerimiz arasındaki bu bağıntıyı ayrımsar ve düşüncelerin birbirlerine neden olduklarına, ateşin sıcaklık ürettiğine, uykunun dinçleştirdiğine, cisimlerin çarpışmasının sese neden olduğuna yanlış olarak inanmaya başlarız. Duyularımız Tanrı tarafından basılmış düşünceler, olgusal şeyler olarak adlandırılırlar ve imgelem yetisinde uyarılmış olanlar daha düzensiz, daha az diri ve daha değişken oldukları için temsil ettikleri şeylerin düşünceleri ya da imgeleri olarak daha uygun bir terimle adlandırılırlar. Ama duyumlarımız, gene de düşüncelerdirler; zihinde varolurlar; yalnızca imgelerimizden daha diri, güçlü, düzenli ve tutarlı düşüncelerdir; aynı zamanda, onları algılayan düşünen töze de daha az bağımlıdırlar, çünkü bir başka daha güçlü Tinin istenci tarafından uyarılırlar."[114] diyerek Locke'un maddi töz'ünü yadsır ve tinsel tözü olduğu gibi korur. Maddi tözün deneysel yönden hiçbir belirgin ya da olumlu bir yönü bulunmadığını ve bütünüyle olumsuz yönlerle betimlenen bir kavram olduğunu vurgular ve ona göre böyle bir kavramın gerçekliği dile getirdiğini söylemek deneycilik açısından geçersiz ve tutarsızdır. Onun için maddi töz yadsınmalıdır. Ancak aynı gerekçelerle tinsel tözü Berkeley'in niçin yadsımadığı, sorusu da burada gündeme gelir. Burada Berkeley Locke'unkine benzer bir şey yapmakta, bu kez kuramsal tutarlılık adına deneyciliğinin tutarlılığından ödün vermektedir[115]. Çünkü Berkeley'e göre etkin varlık tindir. Tin ise ide olmadığı için algılanmaz. Tinlerin varlığını etkileriyle anlarız. Tin, ideleri algılayan, düşünen, eyleme neden olan varlıktır. "Ben"den başka tinlerin varlığı da bu etkiler gözlemlenerek kavranır. Tanrı yetkin tindir. Onun kanıtı ise, deneyde kavradığımız ve büyük bir denge, tutarlılık ve güzellik içinde işleyen evrendir. Evren idelerden başka bir şey olmadığına göre, bu idelerin nedeni Tanrı'dır. Berkeley'e göre ise algıladığımız bizim öznel idelerimizdir, ancak bunlara neden olan Tanrı'dır. Algı ve deney, Tanrı'nın neden olduğu ideleri duyumlamaktır. Eğer nesneler bizim öznel algılarımızdan başka bir şey değilseler, benim şu an algılamadığım nesneler yok olup, ben onları yemden algıladığımda yeniden var mı oluyorlar? Nesnelerin algıları neden hep düzenli öbekler halinde gelir? Bütün her şey benim öznel idelerimden oluşuyorsa, bu ideleri kendi kendime mi yaratıyorum? Var olan tek şey ben ve idelerim midir? Berkeley bu sorulara felsefesini sağduyudan uzaklaştıracak yanıtlar vermeyi, Tanrı kavramını kullanarak önlemiştir[116]. O'na göre "biz algılamıyorsak da onları algılayan başka bir tin olabilir"[117] diyerek, Tanrıyı algı kuramında merkeze alan bir yaklaşım sergiler.

Görüldüğü gibi, Berkeley, deneyciliği her ne kadar tutarlı olarak yürütmüşse de adımını ontolojiye attığı anda deneycilikten uzaklaşmakta ve dış dünya varsayımı yerine, ondan daha keyfi olan Tanrı varsayımım koymaktadır. Yine görüldüğü gibi, Tanrı'yı, ilke olarak tıpkı dış dünya gibi algımızdan bağımsız bir varlığa sahip ve onun nedeni olarak yorumlamaktadır. Öyle ki, sonuçta bu iki ilke arasında bırakılan tek fark, biri algıya benziyor iken öbürünün böyle bir benzerliği olmamasıdır[118].

Şimdi genel olarak Berkeley'in "niteliklerin analizi" nden hareketle immateryalist felsefesinin geçerliliğini ispat için ileri sürdüğü argüman birkaç madde altında ele alınabilir.

Berkeley'in birinci argümanında da "dil" ve "anlam" noktai nazarından ele alıp gördüğümüz gibi, niteliklerin temel dayanak noktası olan "maddi töz"ün kendisi temel ve dayanaktan yoksundur. "Madde veya maddi töz" bir "spekülasyon" ürünüdür.

Kendisi böyle bir temel ve dayanaktan yoksun "spekülatif soyutlama veya genelleme" ürünü olan bir "nosyon" mantıksal olarak "nitelikler" e dayanak noktası olamayacağı gibi, hem "maddi tözü" kullanma da ve hatta kendilerini varlık alanına taşımada bile kullanılamazlar.

"Nitelikler" e ilişkin veya karşılık gelen "idealar" "renk ideası" örneğinde olursa hiçbir şey ifade etmez. Fakat bu ideayı genelden özele şu mavi gökyüzüne veya yeşil ağaca indirgersek, ancak bir "anlam" ifade eder.

Gerek özelde gerekse genelde varlığa yönelik bilgilerimiz "duyumlar ve algılarımız vasıtasıyla" elde edildiğine göre, "duyum veya algı konusu" olmayan bir şey her ne türden olursa olsun var olamaz.

Doğal olarak bu genellemeye "maddi töz" ve onun "ilintiler"i olan "nitelikler" de dahildir.

Bu nedenle, "madde ve niteliklerinin varlığı", "algılama" durumlarına endekslidir.

Öyleyse, sonuç olarak, "varolmak veya varlıkta olmak algılanmaktır"[119].

Berkeley'in "varlık algılandığı sürece vardır" veya "algılanmayan varlık varlıkta değildir" metafiziksel yaklaşımının analizinden hareketle "algılanan varlık" ve "algılayan varlık" olarak en az iki varlık türünden bahsedilebilir. Şöyle ki, dış dünyadaki nesneler algılanan varlık kümesine karşılık gelip pasif durumdayken, insanlar algılayan varlık türüne karşılık gelip düşünen zihin veya ruhlar olarak aktiftirler. Dolayısıyla, insanın evrene ilişkin bilgisi ve onun içindekilere yüklediği anlam veya çizdiği evren tablosu, işte bu "algılanan ve algılayan ikilisi "nin birlikteliğinden kaynaklanır. Bunların birlikte olmadığı durumlarda, Berkeley aracı unsur olarak Tanrının algılayıcı sıfatını ön plana çıkarır. Çünkü, ona göre, Tanrı sonlu algılayıcıların ve bütün varlıkların sonsuz algılayıcısıdır. Kısacası evren ve içindeki varlıkların varlıkta kalmasının teminatı Tanrı'dır[120].

Tezimizin ikinci bölümünü teşkil eden Berkeley'de dil, düşünce ve varlık ilişkisini de sonuç olarak şu şekilde toparlayabiliriz.

Berkeley'de selefi olan Locke gibi dil ve düşünce problemini kendi epistemolojik kuramının merkezine oturtmuş ve buna paralel olarak dil, düşünce ve varlığı bir anlamda özdeş kılmıştır.

Berkeley'de Locke gibi sözcüklerin, kendilerini kullananların zihinlerindeki ifadelerin yerini tutması gerektiğini vurgular. Bu anlamda dil zihnimde nesneltikel bir kavram çağrıştırmalıdır anlayışı hakimdir.

Ancak problem genel terimlerin nasıl oluştuğu sorusuna gelince Berkeley, Locke'tan farklı bir yaklaşımı tarzı sergileyip Berkeley'i ayrı düşünmeye sevkeder. Locke'un "soyutlama" teorisini eleştirerek yola çıkan Berkeley, Locke'un iddia ettiği anlamda genel kavramların zihinde bile olmadıklarını vurgular. Onun için kökü duyumlar olduğu için tasarımlar her zaman somutturlar. Locke için tümel kavramların objektif bir realiteleri yoktu, bunlar ancak zihnimizin yaratılarıdırlar. Berkeley ise, tümel kavramların, tasarıların zihinde bile bulunduğunu kabul etmez. Berkeley için tümel diye nitelendirdiğimiz kavramlar zihnimizde tikel nesneler tekabül etmektedirler. Yoksa genel sözcüklerin yalnızca genel düşünceleri gösterdiği yolundaki yaklaşımı yadsır.

Berkeley felsefi nazariyesini şekillendirirken yoğun olarak Locke'un konu çizgisini takip etmekte ve buna bağlı olarak kendi kritiğini oluşturmakta. Bundan dolayı Berkeley'in nazariyesini incelerken yoğun olarak Locke'a sık sık dönmekte ve bu bağlamda Berkeley'i anlamaya çalışmaktayız.

Genel anlamda söyleyecek olursak her iki filozof bilginin bize erişme yolu üzerinde anlaşırlarken, bu bilginin kaynağını çok farklı bir biçimde yorumlamışlardır. Algıyı bilgiyi edinmenin tek yolu olarak görmelerinin yanında, Locke realist bir ontoloji önerirken, Berkeley bu gerçekçiliği yadsımış ve reflexif bir algılayışın oluştuğunu temsil etmiştir. Buna göre Berkeley algılamanın (düşünmenin) dışında bir cisimler dünyasının olmadığını vurgular ve algılamanın (düşünmenin) olabilmesi için de algılayan bir varlığın olması gerektiğini söyler ve bunu da Tanrı olarak gösterir. Berkeley bu yaklaşımıyla dış dünyanın objektifliğinin garantisini Tanrı olarak gösterir. Dolayısıyla bu yaklaşımıyla Locke'un "maddi töz" kavramını yadsıyarak onun yerine "tinsel töz" kavramını yerleştirir. Bu yaklaşıma yönelik eleştirilerimizi tezimizin sonuç bölümünde yapacağız.

Berkeley'in ele aldığı bir diğer konu da nesnenin nitelikleri konusuydu. Hatırlanacağı üzere Locke nesnenin iki tür niteliği olduğunu ve bunların birbirlerinden ayrı oluğunu vurgulamıştı. Bunlar "birincil" ve "ikincil" dereceden niteliklerdir. Bunları tezimizin Locke ile ilgili olan birinci bölümünde geniş bir şekilde izah etmiştik.

Berkeley bu ayırımı eleştiri konusu yaparak, nesnenin niteliklerinin birbirinden ayrı olarak kavranılmasının mümkün olmadığını vurgular. Berkeley'e göre Locke'un düşündüğü gibi ikincil niteliklerin izafiliği, öznellikleri için geçerli bir uslamlama sağlıyorsa aynı tür uslamlama birincil nitelikler açısından da kullanılabilir. Buna göre, algı konusu olan bu nitelikleri algılayana bağlı sübjektif nitelikler olarak değerlendirir.

Bütün bu yaklaşımlar Berkeley'in dil, düşünce ve varlık kavramlarının birbirlerinden kesinlikle ayrılmaz parçalar olduğunu, birinin varlığının diğerlerine bağlı olduğunu gösteriyor. Buna göre Berkeley'de varlık algılama yani düşünme olarak zihinsel bir formda sunulmakta ve tikel bir yorum ve idrak ile dile dökülmektedir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült