Evlilik Ve Agorafobik İnsanlar

Robert Seidenberg & Karen Decrow


Bağımlılık Bildirgesi

Bağımsız, kendine yetebilen, iyi bir evlilik yapmış bir kadın durup dururken kişiliğinde ani bir değişiklikle karşılaştı. Görünürde hiçbir neden olmaksızın, daha önceki canlı ruhunun yerini "fobiler ve kendini bastırmanın başka belirtileri”1 almıştı. Çaresizleşmiş ve yaşamı hemen hemen bütünüyle değişmişti. Yolculuğa çıkmaktan ve yalnız kalmaktan korkar, kendine ait hiçbir karar alamaz, hiçbir sorumluluğu üstlenemez olmuştu. Sürekli bir destek sağlamak için adeta kocasına yapışmıştı. Onun güçlü bir kişiden, bildiğimiz çaresiz kadına bu dönüşü, kadını tedavi eden psikanalist Dr. Alexandra Symonds’ın dikkatini çekti. Hasta, aynı zamanda daha önceki meraklarından ve hünerlerinden de vazgeçmiş, içhastalıkları doktoruyla kadın hastalıkları doktorunu sürekli uğraştıran bir dizi psikosomatik hastalıktan yakınmaya başlamıştı; sürekli depresyon içindeydi.

Dr. Symonds, bu kadınlar için evliliğin, iddia edildiği gibi olgunlaştırıcı, kişinin sınırlarını genişletici bir deneyim olmadığı, tersine sınırlayıcı, bağlayıcı bir etki yaptığı görüşündedir. Bu kadınlar için evlilik mukavelesi, bir Bağımlılık Bildirgesine dönüşmüştü. Bu sürecin ilk evresinde daha önce yetenekli ve çoğunlukla da iyi öğrenim görmüş, olasılıkla meslek sahibi kadın evlenir evlenmez işini bırakıp anonimliği kabullenir. "Victoria Çağı kadınının ...yetkin bir örneği olur: Çaresiz, evine bağımlı ve etkisiz."

Dr. Symonds, yukarıda sözü edilen fobik kadının evlendikten sonra denetim altında olmaktan, kendini yönlendirmekten, kendi başına davranmaktan, keşfetmekten ve bulmaktan korktuğunu öne sürer. Agorafobik insanlar bu sorumlulukları alamazlar.

Dr. Symonds’ın bulgularına göre, denetimden vazgeçmek, çocukluktan gelen bir kişilik bozukluğuydu. "Genç kızken yetenekliydiler, özgüvenleri vardı. Ancak tam bir kişilik değildiler." Dr. Symonds, yaşamın ilk yıllarında esneklikten yoksunluk çanlarının, daha soma, özellikle evlilikte çaldığı sonucuna varır.

İnsanların evleninceye kadar çeşitli hazırlayıcı evrelerden geçtiklerini söylemeye gerek yok. Gene de bu veri, kimi kişinin perişanlığının olası bir nedeni olarak evlilik kurumunun yeniden gözden geçirilmesini engellememelidir.

Toplumbilimci Jessie Bernard, evliliğin kadınlar üzerinde daha derin bir iz bıraktığını, "geleneksel evliliğin kadınları hem bedensel hem de akılsal yönlerden hasta ettiğini" yazar. Her evlilik ilişkisinde iki evlilik vardır: Kocanın evliliği ve kadının evliliği. Koca, genellikle evlilikten kazançlı çıkar, evlilik, erkeğin akıl sağlığını korur, mutluluğunu, mesleğindeki başarısını, gelirini ve ömrünü arttırır.2 Kadını ise, evlilik yıkar. Evli kadınlar, evlenmemiş kadınlardan daha çok bunalıma girerler, sinir krizi geçirirler; yetersizlik duyguları daha büyüktür; hem akıl hem de beden bakımından genellikle daha sağlıksızdırlar. Dr. Bernard, bunu şöyle özetler: "Kadınları çıldırtan erkekler değil, günümüz evliliğinin anakronist bir biçimde yapılandırılması ya da daha doğrusu, bugün evliliğe eşlik eden, bütün kadınlardan ev kadını olmalarını isteyen yaşama biçimidir."3

Evlilikte varolan sessiz eşitsizlikler, erkeğe oranla kadından daha çok uzlaşma ve gönül tokluğu bekler. Kadının, bu eşitsizlikleri kabullenmediğinde, üzerinde hissettiği baskının nevrotik, çocuksu imgelemenin bir aldatmacası olduğuna inanmaktan başka seçeneği yoktur.

Dr. Symonds’ın otuzsekiz yaşında bir kadın hastası vardı. Kadını, ciddi bir depresyona girdiği, fiziksel açıdan da tükendiği gerekçesiyle içhastalıkları doktoru göndermişti. Sekiz yıllık evli, iki çocuklu kadın, bir eş ve anne olarak kendini başarısız buluyordu. Kocası iktidarsızdı. Cinsel ilişkileri seyrek, belki yılda bir iki kezdi. Kocasının kusuru onda bulmasını onu sevdiğini söyleyerek kabulleniyordu. Dr. Symonds, bu hastaların en büyük özelliklerinin en saçma saldırılan bile eleştirmeden kabullenmek olduğunu deneyimleriyle biliyordu. Hastanın elde etmek istediği, "düşüncesiz, saldırgan bir kocanın evde iteleyip kakaladığı, güçsüz, çaresiz kadın" görünümü, bu deneyime uygun düşüyordu.

Aynı zamanda hasta, öncelikle evliliğe yenik düşmesine izin vermekle kusurlu davrandığının bilincinde de olabilir. Olasılıkla, annesinin, kızkardeşinin evliliklerinde gördüğü gibi, evlilik onun da gururunu incitmiş ve onu da aşağılamıştır. Ama tabii ki çoğu kadın bu konuda konuşturulmadığından, bu durum hiçbir zaman sözlere dökülemezdi.

Bu kadının fobileri zamanla ortaya çıkmıştı. Birdenbire ortaya çıkan kötü bir olay anımsamıyordu. Ancak, artık asansöre, metroya, uçağa binemiyor, evlenmeden önce tatillerde otomobiliyle uzak yerlere gitmekten hoşlanmasına karşılık, şimdi otomobil kullanamıyordu. Artık somut olarak eve kapanmıştı. Kocasını sevdiğini, onunla evlenmeyi, bir aile kurmayı hep istemiş olduğunu öne sürmesi bilinen bir kalıptı. Bir kadın, ancak nadiren ve ancak istisnai durumlarda başka türlü düşünme lüksünü kendine tanır.

Dr. Symonds’a başvuranlar arasında benzer biçimde, başağrıları, yürek çarpıntıları, uykusuzluk, midebarsak bozuklukları, yakında öleceği sanısı ile üç dört yıldır ciddi kaygılar altında ezilen bir başka hasta daha vardı. Kadın, on yıldır evliydi, iki yaşında bir çocuğu vardı.

Önceki hastanın tersine bu kadın, fobinin ilk kez nasıl ortaya çıktığım anımsıyordu. İlk kez sekiz yıl önce, kocasının isteksizliğine karşın, çıkmakta direttiği bir yolculukta başlamıştı her şey. O sıralar kendine hakimdi, ama hemen ertesi günü uçağa binme düşüncesi dahi onu dehşete düşürmeye yetmişti. Yolculuğun bundan sonrası ateşten gömlek olmuştu. Ardından başlayan hastalığında "saldırganlığının" önemli rol oynadığım sanıyordu.

Açıkçası, anlık bile olsa, denetim üstlenmek onu yıkmıştı. Bundan soma, herhangi bir yolculuğa çıkması hemen hemen olanaksız hale gelmişti. Tüm zorlamalarına karşın ne zaman bir yolculuğa çıksa midesi bulanıyor, kusuyordu. Öğrenim görmüş akıllı bir kadın olarak bu belirgin güçsüzlüğüne kızıyor, kendini aptallıkla suçluyordu. Hareket kabiliyetine gelen bu ciddi kısıtlanmalara ek olarak, uykusuzlukla birlikte bedensel rahatsızlıklar da çekiyordu.

Evlenmeden önce, o da dünyanın kadınlara tanıdığınca bağımsız ve özerk bir yaşam sürmüştü. Büyük bir hastanede hemşirelik yapmış, koğuş sorumlusu olmuş, bütün sorumluluklarının üstesinden gelebilmişti. Evlendiğinde, kendisinden beklenileni yapmış, işini bırakmıştı. Artık en basit işi bile kendi başına yapamaz olmuştu. Gerçekten aptal gibiydi. Ama belki de denetleme ve bağımsız davranma olanağı ve gururu veren işini bıraktığı için hastalığıyla üstü kapalı olarak aptallığına parmak basıyordu. Yolculuk eğretilemesiyle, işinde ve dünyada nereye kadar gidebileceğini keşfetme şansından aptalca vaz mı geçiyordu?

Dr. Symonds, bu kadınların genellikle "özgüvenin, bağımsızlığın ve duyguların denetim altına almanın gerekli görüldüğü, çocukça ilgilere ise hoşgörünün az olduğu" ailelerden geldiklerini belirtir. Sonuçta, bu kadınlar çabucak büyümek zorunda kalırlar. Çocukluklarının ilk yıllarından başlayarak "güçlülük yanılsaması" veren yetenekler, nitelikler geliştirirler. Genç bir kız ve genç bir kadın olarak hepsi soğuk, yetenekli, kendi kendine yeterli olurlar.

Duygusal yetersizliğin kadınları etkisi altına alan bu alanına Dr. Symonds, büyük katkıda bulunmuştur. Kadının tek geçerli başarısının evlilik olduğunu söyleyen Freud’un çıkmaza saplanıp kalmış geleneksel psikanaliz kuramını bir kenara atarak, kadının, geçmişin güçsüz temellerini neredeyse olanaksız bir şimdiyle birleştirme ikilemine dikkat çekmiştir. Dr. Symonds, burada, gösterdikleri ciddi hastalık ve yetersizlik belirtileriyle bağımlılıklarım ilan eden kadınların, algılanmak için feminist bir üçüncü kulağı bekleyen, toplumsal ve siyasal bir bildiride bulunduklarını ilk anlayanlardan biridir. Ve gelişmenin zorunlu bir aşaması olarak hemen hemen dokunulmazcasına kutsal sayılan evlilik kurumunun tıpkı onu kutsayanlar gibi çözümleyici bir incelemeden geçirilmesi gerektiğini de vurgulamaktan kaçınmamıştır.

 

Evlenme Zorunluluğu

Debbie’yi okul kampüsünün bitişiğindeki mezarlıkta buldular. Tam zamanında yetişmişlerdi. Olasılıkla, aldığı aşırı dozda sakinleştirici ve uyku ilacı yüzünden saatlerdir süren bir komaya girmişti. Hemen yatırıldığı revirin acil servisinde ölümün eşiğinden döndürüldü. Günlerce yoğun bakım ünitesinde kaldı. Sonra, gereken psikiyatri yardımım görmesi koşuluyla her zamanki etkinliklerini sürdürmesine izin verildi.

Kendini öldürmeye kalkmadan haftalarca önce Debbie, yüreğini göğsünden fırlatırcasına gelen şiddetli çarpıntılardan yakınarak aynı revire gitmişti. Kendince, yakında ölecekti. Muayene edildi, kalbinin iyi durumda olduğu yolunda güvence verildi, sakinleştirici ilaçlar yazıldı. Kronik uykusuzluğuna karşı da uyku ilaçları verildi. Ona bakan doktor "son sınıf hastalığı" tanısı koydu. Bu, dış dünyanın acımasız, soğuk yüzüyle karşı karşıya gelmek üzere olan son sınıf öğrenciler arasında yaygın bir hastalıktı. İlaçlar, "etkisini gösterdi". Çarpıntısı azaldı. Ancak Debbie’nin bedensel şikayetlerden daha karmaşık sorunlarla karşı karşıya olduğu kısa zamanda ortaya çıkacaktı.

Debbie, ruh doktoruna gereksinme duyduğu sözüne içerlemekle birlikte, görev yapar gibi bir randevu aldı. Kendini tanıttıktan hemen soma doktora deli olmadığını, gösterdiği belirtiler doktorun sandığı gibi sinirselse, kendisini üzen herhangi bir şeyle karşılaşmadığını anlattı.

Yakında okulunu bitirecekti. Bunun dışında, son zamanlarda yaşamında tek değişiklik, iki yıldır birlikte olduğu erkek arkadaşından ayrılmasıydı. Erkek arkadaşı, onunla birlikteliğini daha fazla sürdürmek istememişti. Debbie’nin ilk kez çıkmaya başladıkları gibi artık 50 kilo olmaması onu düş kırıklığına uğratmıştı, bunu da açıkça kızın yüzüne söylemişti. Debbie, artık şişman bir kızdı. Başlangıçta her ikisi de cinsel ilişkilerinden zevk alırken artık erkek arkadaşı şişmanladığı gerekçesiyle onunla birlikte olmak istemiyordu. Arkadaşı, ilişkilerini dostça sürdürmelerini istemişse de geleceğe yönelik hiçbir söz vermemişti. Debbie, böyle bir anlaşmayı hoşgörüyle karşılayamazdı; onun, bir daha görüşmeme kararma arkadaşı da karşı çıkmamıştı. Bir süre acı çekti. Ancak, bunun iyi bir kurtuluş olduğuna kendini inandırdı. Bir genç kızın gururu vardı!

Debbie, düş kırıklığını atlatacağına inanıyordu. Bununla şimdiki durumu arasındaki bağlantıyı göremiyordu. Bedensel hastalıklarının gösterdiği belirtilere göre tedavi edilmesini istiyordu. Belki tek gereken, tanısını kendisinin koyduğu biyokimyasal dengesizliği için değişik bir ilaçtı. Revire ilk gelişinden önce de sağlığını normale döndüreceğini sandığı doğal besinlerle, şifalı bitkilerle beslenmiş, güçlü vitaminler de almıştı. Erkek arkadaşı, onun şişmanlığından yakınınca çeşitli zayıflama rejimlerine girmişti. Giderek, her yemekten sonra zorla kusma yöntemini bile uygulamıştı. Ancak bu yöntemler etkisiz kalmış, sonuçta yemek aralarında kendine dondurma, patates kızartması ve Coco Cola ziyafetleri çekmişti. Kendini hala şişman buluyordu, gerçekte ise geleneksel ölçütlerde çekici bir kızdı. Ne var ki, erkek arkadaşından ayrıldıktan sonra yeni bir ilişkiye girmek için ne zamanı ne de olanağı olmuştu. Ara sıra başkalarıyla çıkmıştı, çıkmasına. Ancak, kampüsteki erkeklerin çoğu ya başka kızlarla sözlüydü ya da iş görüşmelerine ve mesleklerini planlamaya dalmışlardı.

Evlenen, nişanlanan, birlikte yaşayan sınıf arkadaşlarının coşkunluklarıyla karşılaştırıldığında, özellikle toplumsal yönden yenilgiye uğramış gibiydi. Bencil, nankör bir adama bağlanma engeliyle karşılaşmayacağı, yakın bir geleceği özlemle bekleyecek kadar şanslı olduğuna kendini inandırmaya çalışmıştı. Artık erkekten, kısıtlayıcı ve güçsüz düşürücü yazgısından kurtulmuş olacaktı. Özgürlüğünden vazgeçmeye ne kadar da yaklaşmıştı!

Üstelik, mesleği de vardı. Desinatörlük sertifikası almış, moda sanayisinde çalışmayı tasarlamıştı. Artık, bir erkek arkadaşın ya da kocanın gereksinmeleri ve istekleriyle rahatsız edilmeden bütün zamanını desenlerine ayırabilirdi. Debbie feminist akıma özel ilgi duymamış, feminist etkinliklerde bulunmamıştı. Ancak, kadınların bir erkeği elde etmeden önce, kendilerini geliştirmeye ağırlık vermeleri gerektiğini çok iyi biliyordu.

Debbie, küçük bir kasabada, geleneksel bir ailede yetişmişti. Babası, kendi eczanesi olan birkaç eczacıdan biriydi. Böyle eczacıların sayıları giderek azalıyordu. Annesinin dış dünyayla başlıca serüveni ara sıra dükkana gelip yardım etmekti. Kendini evine adamış bir eş ve anneydi. Ev halkının diğer bireyi ise anneanneydi. Günlük ev işlerine ve çocukların büyütülmelerine yardım ediyordu.

Altı yaş büyük ablasının gölgesinde yaşamıştı Debbie. Başarılı bir öğrenci olan ablası, üniversite bursu kazanmıştı. İşletme fakültesine yazılmış, hemen birini bulmuş, ikinci sınıftayken evlenmişti. Okulu bitirmemişti, ancak kocası varlıklı bir aileden geliyordu. annesiyle babası için bu yeterli bir başarıydı. Hemen çocukları olmuştu.

Ailesi, Debbie’nin bu denli başarılı olacağını pek ummuyordu. Tatillerde eve geldiğinde Debbie’ye ablası kadar çekici olduğu, mutlaka onu beğenecek bir koca bulabileceği söylenirdi. Debbie ise, erkek arkadaşı tarafından itildikten sonra artık buna inanmıyordu. Annesiyle babasının değer yargıları gözönüne alınırsa Debbie, üniversite için yapılan yatırımlara karşın eve elleri boş dönmüştü.

Terkedilmekten duyduğu düş kırıklığını yadsıyordu. Ne var ki, yurttaki odasından dışarı çıkmak giderek güçleşmeye başlamıştı. Derslere girmekle birlikte, bir topluluk içine girdiğinde, erkeklerle buluşmaya ya da bir partiye gitmeye kalktığında çarpıntısı tutuyor, yakında öleceği duygusuna kapılıyordu.

Bir dereceye kadar yalnızlık çekeceğim ve dışlanacağını düşünmüştü. Ancak, kişinin mutsuzluğunun bedensel hastalığa neden olmasını akıl almaz buluyordu. Ailesi, ona destek olmuş, sevgilerinin sürdüğünü, düş kırıklığına uğramadıklarını belirtmişlerdi. Aynı zamanda, birkaç kilo vermenin de incitici bir yanı olmayacağını öne sürmüşler, Kilo Bekçileri programının parasını ödemeyi önermişlerdi. Alışkanlıkların değiştirilmesi için alıştırmalar yapmayı içeren bu program ne vaat edildiği kadar kilo verdirmiş ne de özgüvenini arttırmıştı.

Debbie, kendini, bedenini yadsımak ve erkeklere çekici gelen, toplumca benimsenmiş zariflikten yoksun olmakla suçluyordu. Bütüh bunlar, onun kişisel başarısızlıklarıydı. Pahalı bir üniversite öğrenimi dahil ailesi, ona her olanağı tanımamış mıydı? Ablasının görünürdeki başarısı işleri daha da karıştırmıştı. Debbie, mutsuz olduğunu kabul ediyordu, gene de mutsuzluğu ile fiziksel rahatsızlığı arasındaki ilişkiyi göremiyordu. Artık, hemen hemen odasının dışında geçen bütün olaylar, hastalık belirtilerine yol açıyordu. Gene de rahatsızlığının nedeninin, bedeninin sağlıksızlığından kaynaklandığı konusunda diretmeyi sürdürüyordu.

Doktoru, ona agorafobi çektiğini söylediğinde çok rahatladı: "Görüyorsunuz, bunun bir sinir sorunu olmadığını, bende bir şeyler olduğunu söylemiştim" dedi. Aynı durumdaki birçok kişi gibi, Debbie için de hasta olmak rahatlatıyordu. Bu, bir tıp sorunu gibi geliyordu. Acı veren toplumsal ve ruhsal gerçekleri keşfetme, bu gerçeklerle yüzyüze gelme gereksinmesi yerine, bir tedavi ya da çare bulma programı bulunabilecekti elinin altında. Çok sayıda agorafobiğin bu aldatmacayı sürdüren, hastalarını agorafobiyi yenme yerine yaşamlarını unutmaya yüreklendiren çabuk tedavi uygulayan kliniklerin ve programların avı olmasına şaşmamak gerekir.

Terapi sırasında dostluklarının ilerlemesiyle Debbie, biraz umutlandı, iyimserleşti. Yaşamı ile hastalığının belirtileri arasında bir ilişki kurmaya başladı. Bu iki olay arasındaki bağlantıyı genellikle yadsıyan bir agorafobik için hiç de küçümsenmeyecek bir başarı.

Debbie, ailesini düş kırıklığına uğrattığı için derin bir suçluluk duyuyordu. Bu suçuna kendini öldürme girişimini de eklemişti. Kendini öldürmeyi bile başaramadığı için feryat ediyordu! İntihar girişimini pek net hatırlayamıyordu. Ancak, yakında öleceği korkusu ile altı aydan beri yurttaki odasından çok az dışarı çıkan birinin mezarlığın açık alanında ölmeyi istemesindeki ironiyi de artık açık seçik görebiliyordu. İnsanın yaşamındaki belirsizlikler, karmaşalar üzerinde de düşünmeye başlamıştı. Debbie için yeni bir şeydi bu. Okula çok iyi uyum sağlamış, erkek arkadaşı ile ara sıra sigara içmiş, birlikte futbol, basket maçlarına gitmişti. Kadın sorunlarına fazla aldırış etmemiş, Eşit Haklar Bildirgesinin uygulanmaya konulması, çocuk aldırma ve iş yerinde kadın-erkek ayrımı üzerinde şu ya da bu biçimde kafa yormamıştı. Bu konular evde hiç tartışılmamış, kampüsteyken de bunları öğrenebileceği toplantılara ya da gösterilere katılmamıştı.

Debbie, okula iyi uyum sağlamaya, geleneksel bir geleceğe hazırlanmaya niyetliydi. Bu da onun son derece mutlu olduğu anlamına geliyordu ya da anneannesinin ve ablasının mutlu göründükleri bağımlı bir yaşam düşüncesi onu görünürde mutlu kılıyordu. Önündeki tek kadın rolü örneği anneannesi, annesi ve ablasının oynadıklarıydı. Erkek arkadaşının davranışının nasıl bir toplumsal yıkıma yol açtığını düşünmeye başlamıştı. Olaylar böyle yön değiştirince şaşırmış, sersemlemişti. Bütün doğruları yaptıktan sonra, artık geriye yapacak ne iş kalırdı ki?

Başarıyla maskelemesine karşın, aslında kendine yapılan haksızlığa için için öfkeleniyordu. Bu karmaşık duyguları sonucu hem toplumsal görevlerden hem de daha çok yaralanmaktan korkmaya başlamıştı. En iyisi dünyadan elini eteğini çekmekti. Tedavi ilerledikçe, ilk kez, kadını belirgin bir biçimde ikinci plana iten toplumsal kurallardaki ve göreneklerdeki eşitsizliklerin bilincine vardı.

Sanki ona, saçma arzuların, düşlerin saldırısına açık bir savunma ve boyun eğme rolü düşmüştü. Annesinin ya da anneannesinin söylediklerinin aksine kadınların ruh güzelliklerine, sevecenliklerine ya da bağlılıklarına göre değerlendirilmediklerini anladı. Bu, rekabete dayalı bir piyasaydı. İnsanlar, taşıdıkları kilolara göre alınıp satılıyorlardı; ne kadar az kiloluysalar değerleri o kadar yüksekti. Birkaç sivilce, ilişkinin yazgısını en yoğun tutkudan daha çok belirleyebiliyordu. Ancak bu durum yalnızca kadınlar için geçerliydi, erkekler bu işin dışındaydılar.

Dış dünya (nesneler dünyası) Debbie’ye iyi davranmamış, Debbie de dış dünyayı düşman ve ters bir yer olarak reddetmişti. Yetersizliklerinden, başarısızlıklarından ötürü kendini suçlamaya o kadar alışmış, iyi niyetli akrabalarca kadının sorumlulukları ona öylesine aşılanmıştı ki, kendine ne denli kötü davranıldığım ve bu garip eş bulma biçiminin birçok kadın için ne ağır bir yazgı olduğunu kavrayabilmesi çok güç oldu.

Tedavi üç yıl sürdü. Bir süre içinde "önem verdiklerinin öncelik sırasını yeniden düzenleme" konusunda büyük bir ilerleme kaydetti. Onu beğenecek bir erkek bulacağı umudunu sürdürmekle birlikte, şaşkınlığa düşmüş ailesinin yüreklendirmesi ya da desteği olmaksızın yeteneklerine ve işinde ilerleme olanaklarına daha sıkı sarıldı. Büyük bir kentte, bir tekstil fabrikasında iş buldu. Dış dünyada kendini halen çok rahat hissetmemekle birlikte, mesleğini sürdürecek cesareti artık bulmuştu.

Yirmialtı yaşma gelmesine karşın daha evlenmedi. Gene de, aldığımız son habere göre, kendisi için hiç de tipik olmayan bir şey yapmış, Ulusal Kadın Örgütü’ne girmiş. Evlenme zorunluluğunu en azma indirmişti.

Psikanalizin kurucusu ve günümüzün "akıl sağlığı" ölçütlerinin yaratıcılarından Sigmund Freud, evliliğin sağlığa yararlı olduğunu ummakla kalmıyor, gelişim evresi için gerekliliğine, giderek büyümenin ve olgunlaşmanın son noktası olduğuna inanıyordu. Freud’un gözünde kadının başlıca başarısı evlilikti.

Bu nedenle, bu ruhbilim kuramına göre, evlendikten sonra kadının kaygıya kapılmasının nedeni, çocukluğunun çözüme ulaşmamış "aile romantizmi" duygularından kaynaklanan iç çatışmalarla yetersizliklerdir. "Başarıdan Yıkılanlar" adlı denemesinde Freud, evlendikten hemen sonra ciddi psikoza giren bir kadın hastasından sözeder. Burada başarıdan kasıt kadının evlenmiş olmasıdır: "İçlerinde kök salmış, uzun süredir besledikleri bir arzu gerçekleştiğinde insanlar kimi kez tam anlamıyla hastalanırlar. Sanki mutluluklarına dayanamaz gibidirler; başarılarıyla hastalanmaları arasında nedensel bir bağlantı bulunduğu kuşkusuzdur."4

Freud, sonra "acıklı" bir olay anlatır: "İyi bir aileden gelen, iyi öğrenim görmüş bir kadın... yaşamdan aldığı keyfi sınırlayamadı; evden kaçtı. Çekici dişiliğinin ayrımına varan bir sanatçıyla tanışıncaya kadar macera peşinde dünyayı dolaştı... Onunla birlikte yaşamaya başlayan sanatçıya sadık bir dost oldu. Mutluluklarının tam olabilmesi için tek eksikleri kadının toplumda yeniden saygınlığa kavuşmasıydı. Uzun yıllar birlikte yaşadıktan sonra sanatçı, başından beri bu ilişkiden hoşlanmayan ailesiyle kadını uzlaştırdı. Onu yasal karısı durumuna getirmeye hazırlandı. Kadın, bu duruma gelmeyi hiçbir zaman istememiş, bu konuyu hiçbir zaman gündeme getirmemiş, üstelik tuhaftı ama (sanatçı böyle düşünüyordu) evlenme teklifini hiç de öyle büyük bir coşkuyla kabul etmemişti. Onun kökleşmiş kanılara ters düşen bu tepkisi sanatçıya göre 'gerçekleşmeyecek kadar güzel' ya da ’bu kadar harika bir şeyin gerçekten de bana rastlayacağına inanmıyorum* türünde bir tepkiydi."

Sanatçı, kadım saygınlığa kavuşturmanın son adımı olarak evliliğe kararlılığında direndi. Freud’a göre, bu noktada kadın "parçalara ayrılmaya başladı... Artık, yasal sahibelik hakkını elde etmek üzere bulunduğu evini ihmal etti, onu ailesine sokmak isteyen erkeğin akrabalarının kendisine işkence ettiklerini düşündü, anlamsız kıskançlıklarıyla sevgilisini bütün toplumsal ilişkilerinden yoksun bıraktı, sanatsal çalışmasını engelledi ve çok geçmeden iyileşmez bir akıl hastalığına yenildi".

Her kadın için başarının ne olduğu düşüncesinin yanı sıra, anlattığı bu olayla Freud’un, evlilik konusundaki eğiliminin de kesin olarak nasıl değerlendirilebileceği ortaya çıkmaktadır.

Freud’a göre, bu kadın için evlilik, hiç kuşkusuz, bir başarıydı. Kadın, sanatçının "yasal karısı" olmanın ötesinde hiçbir arzu besleyemezdi; o da, tıpkı Freud gibi, her kadının en büyük arzusunun yasal bir evlilik olduğunu varsaydığından düşlerinin gerçekleşmesiyle yıkılmıştı. Freud, "iyi bir aileden gelen, iyi öğrenim görmüş" bir kadının, sırtında bir sürü zorlayıcı varsayımlar taşıyan ve bugün pek çok insanın bildiği gibi, kadının aşağılanmasını ve küçümsenmesini güçlendiren görevler altında ezilen bir rolü (eş rolünü) benimsemeye karşı sağlıklı bir çekingenlik göstereceği olasılığını bilmezden geliyordu. İyilik bilmiyor ve sevmiyor görünmesin diye kadın, böyle bir duyguyu pek sözcüklere dökecek durumda değildi. Önceki "yanlış" davranışı anlatılırken belirtildiği gibi, gerçekte, yasadışı ilişkisi, daha sonra açıkça kutsal saydığı özgürlüğün yolunu ona açmış, gereksinimlerini karşılamıştı.

Bu kadın, başarıdan yıkılmaktan çok (kuşkusuz onu hem onurlandırma hem de yeniden namusuna kavuşturma kisvesi altında) üzerinde yasal güç ve yetke kazanıncaya kadar rahata kavuşmayan, ayak direyen, sözde alçakgönüllülük gösteren bir sevgilice perişan edilmişti. Ne yazık ki, Freud bunu anlamaktan çok uzaktı.

Freud’un kesin bir tutumla akıl sağlığı ve gelişme ruhbilimi kalıbı olarak tanımladığı bu olay, modern feministlerin ona karşı çıkarken haklı olduklarını göstermektedir. Bu konunun uzmanlarınca böylesine evrensel biçimde, eleştirmeden kabul edilen, kadının tek sağlıklı başarısının evlilik olduğu yolundaki Freud’cu tutumun, agorafobi ile birlikte, "kadınlara özgü" başka hastalık belirtilerine de yol açan, evliliğin kadınlar üzerindeki olası baskısının yeterince anlaşılmamasının başlıca nedeni olabilir.

Aile içinde demokrasi yoksa, geriye evin kadına verebileceği tek şey kalır: Güven. Ne var ki, evin, vaat ettiği denli güvenli bir yer olmadığı artık anlaşılmıştır. Kadınlar için en tehlikeli yer, evleridir. Gazete okuyan hiç kimse sokaktaki tehlikeleri algılamamazlık edemez; gene de toplumbilimciler, en büyük tehlikelerin "sevilenlerden" ve tanıdığımız öteki kişilerden geldiğini insanların görmemekte direndiklerini yıllardır bilirler.

Örneğin, Kentucky Kadınlar Komisyonunca yayınlanan, Kentucky’de 1979 yılında evli çiftler arasında şiddete başvurma hakkında bir raporda, evli kadınların yüzde onuna kötü davranıldığı belirtiliyordu. Ayrıca, araştırma sırasında soru yöneltilen kadınların ancak yüzde ikisi evlerinin dışında da saldırıya uğradıklarını söylemişlerdir. Bu araştırmanın danışmanlarından toplumbilimci Dr. Richard J. Gelles, "evli bir kadın, barda evdekinden daha güvencededir" diyordu.5

Dünyanın her ülkesinde evlilik, kadın sağlığı için tehlike oluşturabilir. Uluslararası Birleşik Basın Ajansının bir raporuna göre Yeni Delhi’de (Hindistan) her gün en az bir yeni gelin, çeyizi yetersiz görüldüğü için kayınvaldesi tarafından yakılarak ya da zorla zehir yutturularak öldürülmektedir. Bir otomobil yedek parçacısının yirmidört yaşındaki karısı, evlilik armağanlarını beğenmeyen kayınvaldesince yakılmış, aldığı yanıklar sonucu ölmüştür. Bu kadının çeyizinde bir televizyon seti, mobilya, mutfak gereçleri ve porselen vardı, ancak beklenilen motosiklet yoktu.6

İnsanlar, sokakta yabancılarla birarada olduklarından daha çok, evlerinde akrabalarıyla ve arkadaşlarıyla birlikteyken güvence duyarlar. Oysa, istatistikler tekrar tekrar bunun tersini kanıtlar. "Mükemmel" yabancı, yatağını paylaştığımız kişiden her zaman daha güvenilirdir. Ülkede 47 milyon evli kadının yüzde 17’si, yani yaklaşık 3.3 milyon kadın ile evli erkeklerin yüzde 6’sı, yani yaklaşık 280 bin erkek, (çeşitli nedenlerden dolayı evde şiddete başvurma olaylarında erkeklerin yalan bilgi verdiklerinin birçok kanıtı vardır) evde çıkan tartışmalar sırasında fiziksel zorbalığın kurbanı olmaktadır. Genelde tepki gösteremeyecek kadar güçsüz, kendilerini yeterince savunamayan çocuklara karşı evde kalkışılan cinsel ve fiziksel saldırılar olasılıkla daha ciddi boyutlardadır. 1978’de 2 milyon çocuğun "büyüklerince hırpalandığı" belirtilmiştir. Her yıl yaklaşık 1.7 milyon çocuk annesiyle babasının tekmelerine, yumruklarına, ısırıklarına maruz kalmaktadır, bunların 45 bini ise doğrudan silah ve bıçak darbeleriyle yaralanmıştır. 2.3 milyon çocuk ise kardeşine silah ya da bıçak çekmiştir. Büyüklerinin hırpaladığı 2 bin çocuk ölecek, en azından 14 bini iyileşmez beyin zedelenmesi çekecektir.7

Yaşamına, koluna, bacağına gelecek tehlikeyi önlemek için evinde oturan agorafobik, söylencelere dayalı varsayımlara göre davranmaktadır. İngiliz ruhbilimci Anthony Storr, aile hukuku üzerine bir konferansında bunu özellikle vurgulamıştır. Storr, dünyanın her yerinde şirin gösterilmeye çalışılan aileyi, "dünyada şiddete en çok başvuran kurum" olarak tanımladıktan sonra şöyle devam etmiştir: "Bizi en çok öfkelendirmede en yetenekliler, en yakınlarımız, en sevdiklerimizdir."8

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült