Erich Fromm

Engin Geçtan


Erich Fromm 1900 yılında Almanya'nın Frankfurt kentinde doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerinde psikoloji ve sosyoloji öğrenimi yaptı. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesinden doktorasını aldıktan sonra Münih'deki ünlü Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü. 1933 yılında Chicago Psikanaliz Enstitüsü'nde ders vermek üzere Amerika'ya giden Fromm, bunu izleyen dönemde klinik çalışmalarını New York'taki özel ofisinde sürdürdü. Daha sonra Amerika'nın çeşitli üniversitelerinde ve diğer akademik kurumlarında öğretim görevlerinde bulundu. Yaşamının son yıllarını Meksika'da geçiren Fromm, Meksika Ulusal Üniversitesi'nde kurduğu bir enstitünün başkanlığını yaptı ve 18 Mart 1980'de tedavi amacıyla bulunduğu İsviçre'de öldü.

Fromm'un temel öğrenimi daha çok sosyoloji eğilimli olduğundan, katkıları da, toplumsal sorunların psikanalitik açıdan ele alınışı yönünden olmuştur. Fromm, Kari Marx’ın yapıtlarından önemli ölçüde etkilenmiş bir yazardır. "Düş Zincirlerinin Ötesinde" (1962) adlı yapıtında, Freud ve Marx’ın görüşlerini kıyaslamış, birbiriyle karşıtlıklarını ortaya koymuş ve bu iki görüşün bireşimini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Fromm'un yazıları, onun, tarih, sosyoloji, edebiyat ve felsefe alanlarındaki geniş bilgisinden esinlenmiştir.

Fromm yapıtlarında, insanın doğadan ve birbirinden kopmuş olması sonucu, kendisini yalnız ve soyutlanmış hissettiği görüşünü vurgular. Soyutlanmış olma insanın ayırıcı özelliğidir ve diğer hayvan türlerinde görülmez. Örneğin çocuk, ebeveyniyle bağlarını koparıp özgürlüğünü kazanırken, yalnızlık ve çaresizlik duygularını da yaşamaya başlar. "Özgürlükten Kaçış" (1961) adlı yapıtında Fromm, tarih boyunca insanın giderek daha fazla özgürlük kazandığından, ancak bunun karşılığını yalnızlaşarak ödediğinden söz eder. Bundan ötürü, özgürlüğün insanın kaçmak istediği bir durum olduğunu anlatan Fromm, otoriter rejimlerin insanlara çekici gelmesinin nedenini de buna bağlar.

Özgürlük uğruna gerçekleştirilen savaşlar, yeni özgürlükler isteyenler ve ezilenler tarafından, sahip oldukları ayrıcalıkları korumaya çalışanlara karşı açılmıştır. Herhangi bir sınıf, kendi özgürlüğüne ulaşmak ve başkasının egemenliğinden kurtulmak için çarpışırken, aynı zamanda insanlığın özgürlüğü için savaşmakta olduğuna inanmış ve tüm ezilenlerde özgürlük özlemini uyandırmayı başarabilmiştir. Bununla birlikte, özgürlük adına yapılan her savaşta, önceleri zulme karşı savaşmış olan sınıflar, zafere ulaşıp savunulması gereken bazı ayrıcalıklara sahip olduktan sonra, özgürlük düşmanlarının yanında yer almışlardır.

Fromm, Freud'un görüşlerine karşıt olarak, psikiyatrinin temel sorunun, aslında şu ya da bu içgüdüsel ihtiyacın doyum bulması ya da engellenmesi değil, insanın dış dünyasıyla ilişkilerini anlayabilmek olduğu görüşünü savunur. Ona göre, insanla toplum arasındaki ilişki statik değildir. Açlık, susuzluk, cinsellik gibi tüm insanlarda ortak olan belirli ihtiyaçlar fizyolojik kökenlidir. Buna karşılık, sevgi ve kin, güçlü olma tutkusu ve boyun eğme isteği gibi insanda karakter farklılıklarına neden olan etmenlerin tümü toplumsal sürecin ürünleridir.

Fromm'a göre, insanın en çirkin eğilimleri gibi, en güzel olanları da, onu yaratan toplumsal sürecin sonuçlarıdır. Bir başka deyişle, toplum yalnızca baskı yapma işleviyle sınırlanamaz. Bunun yanı sıra, yaratıcı bir işlev de üstlenmiştir. İnsanın tutkuları ve kaygıları, içinde yaşadığı kültürün ürünleridir. Ancak, tarih adını verdiğimiz sürekli çabaların en önemli yapıtı ve başarısı insanın kendisidir.

İnsanın toplumsal tarihi, onun doğal dünyasıyla olan beraberliğinden sıyrılarak, doğadan ve diğer insanlardan ayrı bir varlık olduğunu fark etmesiyle başlamıştır. Bu fark ediş tarihin ilk dönemlerinde belirsiz bir biçimde yaşanmış ve insan, oldukça uzun bir süre, içinden çıkmış olduğu doğal ve toplumsal dünyaya sıkıca bağlı kalmıştır. İnsanın bu bağlarından giderek kurtulmuş olmasını tanımlayan "bireyleşme" süreci ise günümüzde doruk noktasına ulaşmıştır.

Birey, kendisini dış dünyaya bağlayan göbek bağlarını kesmedikçe özgür değildir. Ancak bu bağlar ona bir güven ve ait olma duygusu da verir. Bireyleşmenin gerçekleşmesinden önce var olan bu bağlar için Fromm, "temel bağlar" terimini kullanır.

Çocuk, büyüdükçe ve bağlarından kurtuldukça özgürlüğünü giderek daha çok aramaya başlar. Bu sürecin iki görünümü vardır. Bunlardan biri, çocuğun bedensel, duygusal ve zihinsel yönlerden giderek güçlenmesidir. Bu yönlerin her biri, kendi içinde güçlenirken, kendi aralarında da giderek bütünleşirler. Böylece, bireyin istemi ve mantığı tarafından yönetilen düzenli bir bütün ve örgütlenmiş bir yapı oluşur. Giderek gelişen bireyleşme sürecinin ve bunun sonucu ortaya çıkan benlik yapısının sınırları, önemli ölçüde, toplumsal koşullar tarafından belirlenir. Bu konuda bireyler arasında önemli farklılıklar da olsa, her toplum normal bir bireyin aşamayacağı belirli bir bireyleşme sınırı koyar.

Bireyleşme sürecinin bir diğer sonucu da giderek artan yalnızlıktır. Temel bağlar insana güvenlik sağlar. Çocuk bu bağlardan koptukça, yalnızlığını ve diğer insanlardan ayrı bir varlık olduğunu fark etmeye başlar. Bu durum onda çaresizlik ve kaygı yaratır. insan, kendi başına davranmanın imkan ve sorumluluklarından habersiz yaşadığı sürece dünyadan korkmayabilir. Ancak bireyleştiği zaman, dünyanın türlü tehlikeleriyle karşı karşıya ve tek başına kalır.

Bu durum, insanın bireyselliğinden vazgeçip kendini dış dünya içinde eriterek, çaresizlik ve yalnızlıktan kurtulmaya çalışmasına neden olabilir. Ancak, dış dünyayla kurulan bu yeni bağlar, daha önce koparılıp atılmış olan temel bağların aynı olmaz. Bir çocuk nasıl fiziksel olarak annesinin karnına geri dönemezse, bireyleşme süreci de psikolojik yönden geri döndürülemez. Geri dönme girişimlerinin sonucu, otoriteye boyun eğme olur. Boyun eğen kişi, bilinçli dünyasında kendini güvenlik içinde hissetse de, bilinçdışında, böyle bir güvenliğin karşılığını kendi bütünlüğünden vazgeçerek ödemiş olmanın ağırlığım taşır. Dolayısıyla, boyun eğmenin sonucu beklenilenin karşıtını vermiş olur. Üstelik, insanın bağımlı olduğu kişilere karşı geliştirdiği düşmanlık ve

PS 20 başkaldırma istekleri, güvensizlik duygularından daha ürkütücüdür.

Aslında, yalnızlığın getirdiği kaygılardan kaçmanın tek yolu, boyun eğme değildir. Çatışma yaratmadan insanı istediği sonuca götürebilecek yol, onun doğayla olan kendiliğinden ilişkisine benzeyen, bir başka deyişle, insanı, bireyleşmesini engellemeden dış dünyayla birleştiren ilişkidir. En yalın anlatımını sevgide ve yaratıcılıkta bulan böyle bir ilişki, kökenini kişiliğin gücünden ve bütünlüğünden alır.

Böylesi bir varoluş, davranışlar, içgüdülerin egemenliğinden kurtarılabildiği oranda gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, insanın varoluşunu özgürlükten ayırmak imkansızdır. Özgürlük, burada, olumlu anlamıyla, "bir şeye ulaşarak özgür olmayı" değil, olumsuz anlamıyla, "bir şeyden kurtularak özgür olmayı", yani davranışların içgüdülerin egemenliğinden kurtarılmasını içerir.

İnsan, hayvanların sahip olduğu ve belirli koşullara göre düzenlenmiş davranış kalıplarından yoksun olarak dünyaya gelir. Herhangi bir hayvana oranla daha uzun bir süre ana-babasına bağımlı kalır. Çevresine karşı gösterdiği tepkiler, otomatik bir biçimde düzenlenmiş içgüdüsel davranışlardan daha yavaş ve daha az etkindir. İyi belirlenmiş bir içgüdü mekanizmasından yoksun olduğu için, tehlikelerle karşı karşıya olmanın korkusunu yaşar. Ne var ki, insanın bu güçsüzlüğü, onun gelişiminin temelini de oluşturur. İnsanın ürettiği kültür, onun biyolojik zayıflığından doğmuştur. İnsanlığın gelişimi belirli bir tasarıma göre gerçekleştirilebilmiş olsaydı, gelişim sürecinin her iki görünümü (güçlenme ve bireyleşme) arasında tam bir denge olabilirdi. Oysa, insanlık tarihi boyunca bireyleşmeye doğru atılan her adım, insanları yeni güvensizliklerle karşı karşıya bırakmıştır. Bir kez koparılmış olan temel bağlar bir daha onarılamamış, bir kez yitirilmiş olan cennete tekrar geri dönülememiştir. Sonunda bireyliğim kazanmış olan insanın dünyayla ilişki kurabilmesi için tek bir yol kalmıştır: Diğer insanlarla etkin bir dayanışmaya girmek ve kendi ürünü ve kendi seçimi olan etkinliklerde bulunabilen özgür bir varlık olarak yeniden dış dünyaya bağlanmak.

Fromm'a göre (1947, 1955), feodalizm, kapitalizm, faşizm, sosyalizm ve komünizm gibi toplum modelleri, insanın özgür olma isteğiyle bağımlılığı yeğlemesinin yarattığı çelişkilerine çözüm getirebilme umuduyla geliştirilmiş başarısız girişimlerdir. Bu çelişkiler, insanın, hem doğanın parçası hem doğadan kopuk, hem insan hem hayvan olmasından kaynaklanır. Bir hayvan olarak insanın, karşılanması gereken fizyolojik ihtiyaçları vardır. Bir insan olarak ise, kendi varlığından haberdar olma, düşünme ve imgelem gücü gibi niteliklere sahiptir. İnsanın hayvan ve insan özelliklerinin ikisine de sahip olması, onun varoluşunun temel koşullarını oluşturur. İnsan ruhunun anlaşılabilmesi de, onun varoluş koşullarından kaynaklanan ihtiyaçlarının tanımlanabilmesiyle gerçekleştirilebilir.

Fromm, bu ihtiyaçları beş bölümde toplar: İlişki ihtiyacı, aşkınlık (transcendence) ihtiyacı, kimlik ihtiyacı, köklülük ihtiyacı ve de bir algı dayanağına duyulan ihtiyaç. İlişki ihtiyacı insanın, insan olmak uğruna, doğayla sürdürdüğü beraberliğinden kopmuş olması gerçeğinden kaynaklanır. Hayvan, doğa tarafından, içinde yaşadığı koşullarla baş edebilecek biçimde donatılmıştır. Oysa insan, düşünme ve imgelem güçlerine karşın, doğayla karşılıklı bağımlılığa dayanan bu yakın ilişkisini yitirmiştir. Hayvanın doğayla olan içgüdüsel bağları yerine, insan kendi ilişkilerini kendi kurmak zorundadır ve bu ilişkilerin en güçlüsü insanların birbirine duyabileceği yakınlıkla gerçekleşir.

Aşkınlık dürtüsü, insanın, hayvan özelliklerinin üzerine çıkma ve bir yaratık olarak kalmayıp, yaratıcı bir varlık olma ihtiyacından kaynaklanır. Yaratıcı dürtüleri engellendiğinde insan yıkıcı bir varlık olur. Fromm'a göre, sevgi ve nefret birbirine karşıt dürtüler değildir. Her ikisi de insanın hayvan özelliklerini aşma ihtiyacının sonucudur. Hayvanlar ne sevebilir, ne de nefret edebilir. Bunlar insana özgü niteliklerdir.

İnsan, kökenini arar, dünyanın tamamlayıcı bir parçası olmak ve bir yere ait olduğunu hissetmek ister. Çocukken kendini annesine ait hisseder. Ancak, bu ilişki çocukluk döneminden sonra da sürerse zararlı bir saplantı niteliği kazanır. Yetişkin insan bu ihtiyacını, en iyi biçimde, diğer insanlarla dostça duygular içinde yaşayarak karşılayabilir. Öte.yandan, insan bir kimliğe sahip olmak ve diğer insanlardan farklı bir varlık olduğunu da hissetmek ister. Eğer bu amaca kendi çabalarıyla ulaşamazsa, bir diğer kişiyle ya da bir grupla özdeşleşerek sınırlı bir farklılık sağlayabilir. Köle sahibiyle, vatandaş ülkesiyle, işçi çalıştığı kurumla özdeşleşir. Böylesi durumlarda kimlik duygusu, birisi olmaktan değil, birisine ait olmaktan kaynaklanır. İnsanın içinde yaşadığı dünyayı tutarlı bir biçimde algılamasını sağlayacak bir algı dayanağına ihtiyacı vardır. Geliştirdiği algı dayanağı mantıklı ya da mantıksız olabilir, ya da bu iki öğeyi birlikte içerebilir.

Fromm, yukarıda tanımlanan ihtiyaçların insana özgü olduğu ve hayvanlarda bulunmadığı görüşünü savunur. Ona göre bunlar, ne insanlar tarafından tanımlanmış, ne de toplum tarafından oluşturulmuştur. Bunlar, evrimi boyunca insanın yapısıyla kaynaşmış ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçların ortaya çıkış biçimi, yani insanın gizilgüçlerini gerçekleştirme imkanları, içinde yaşadığı toplum düzeninin beklentilerine göre belirlenir. Kişiliği, o toplumun kendisine sağladığı imkanlar doğrultusunda gelişir. Örneğin, kapitalist toplumlarda kişi zengin olarak "kimliğini" bulabilir ya da bir şirkette sözü geçen bir işçi olarak "ait olma ihtiyacını" karşılar.

Fromm'a göre, insanda doğuştan gelen "toplumsal ilgi" ve "kusursuz olma güdüsü" yoktur. İnsanın varoluşundaki temel çatışma, onu sürekli yeni çözümler aramaya yönelten bir dinamizm oluşturur. Çünkü bulunan her çözüm, çözümlenmesi gereken yeni çelişkileri de beraberinde getirir. Hayvanlar evreninden ayrılalı beri karşılaştığı çelişkiler, insanı sürekli yeni çözümler aramaya yöneltmiştir ve türünün tükenmemesi için sürekli ilerlemekten başka seçeneği yoktur.

Fromm, insanın bazı olumsuz güdülere doğuştan sahip olduğu biçimindeki kuramlara karşı çıkar. Ona göre, sinir sisteminin esnekliği insanın içinde yaşadığı dünyaya yaratıcı bir biçimde uyum yapmasını sağlar. Doğuştan getirdiği eğilimler gücünü kullanmasına ve geliştirmesine yardımcı olur. İnsanın dünyası öncelikle toplumsal nitelikte olduğundan, geliştirdiği güçler ve doyum sağlama biçimleri de toplumsal yönelimlidir. İnsan, bireyleşmeyi göze alabildiği oranda ve sinir sisteminin çevreye uyum yapabilme sınırlılıkları içinde, üretken bir çalışma ve içten sevgi ilişkileri yoluyla mutlu olabilir.

İnsanın kendisini sevmesi, gerçekte, özseverlikten farklı bir anlam taşır ve diğer insanlara duyulan sevgiden soyutlanamaz.

Aslında, insanın kendini sevmesi ve özgecilik birbiriyle çelişkili durumlar değildir. Tam karşıtı, bireyleşmeyi kabul eden ve kendisini, gerçek kendisini sevebilen insan, diğer insanları da sevilecek varlıklar olarak değerlendirir. Böyle bir insan, diğer insanları, kendisi için ne anlama geldiklerine göre değil, kendileri için ne anlama geldiklerine göre sever. Olağandışı sayılabilecek bazı durumlarda, bir insan ya da bir amaç uğruna, bilerek ve gerekli olduğu için, kendi varlığını tehlikeye atarak özveride bulunabilir. Rasgele yapılan özveriler aslında bir erdemlilik belirtisi değil, çoğu kez , kişinin yalnız kalma korkularını, ya da kendine ve diğer insanlara duyduğu nefreti maskelemek için geliştirilmiş davranışlardır.

Fromm'a göre, bireyleşmenin yarattığı tedirginlik evrensel bir duygudur ve "normal olarak" her insan, belirli bir biçimde kendi özgürlüğünden kaçmaya çalışır. Dolayısıyla, bir insanda nevrotik davranışların oram, bireyin kendisini ayrı bir varlık olarak ne denli kabul edebildiğine ve bunun sonucu, hangi "üretken olmayan" kaçış mekanizmalarım geliştirmiş olduğuna göre belirlenir.

Bireyleşmiş insanın toplumsal sistemler içerisinde geliştirilmiş duygusal içerikli değer yargıları, tıpkı hayvanların içgüdüleri gibi, ona ne yapması gerektiği konusunda rehber olur. Üstelik, bu değerlerin sağladığı ait olma duyguları, varoluş sorunlarını tek başına çözümlemede ona destek olur. Toplumsal kurallar ve politik öğretiler, yalnızlık ve hiçlik duygularının fark edilmesine karşı insanı korur.

Yalnızlık ve hiçlik duyguları insanın "normal" sorunudur. İnsan bir kez evren içindeki durumunun gerçekten farkına vardığında, varoluşunun önemsizliğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Fromm'a göre, insanın güçlerini harekete geçirten temel etmen, onun içinde bulunduğu "belirsizlik" durumudur. Eğer paniğe kapılmadan gerçekle yüzleşebilirse, yaşamın kendi başına bir anlamı olmadığını ve ancak kendinde var olan güçleri, harekete geçirerek yaşamına anlam katabileceğim fark edebilir. Bu nedenle Fromm, psikiyatrinin antropolojik ve felsefi bir temel üzerine kurulması gereğini savunur.

Fromm, tarihsel evrimi içinde insanlığın, yaşama anlam katma konusunda, güçlerini yanlış yolda kullandığı görüşündedir. Bu konuda kapitalist toplumları ele alan Fromm, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ndeki "pazar ahlakını" kıyasıya eleştirir. Bu eleştiri, Avrupalıların, Amerikalıların paraya, büyüklüğe ve hıza aşırı önem veren tutumlarına ve kültürden yoksun olmalarına karşı geliştirdikleri geleneksel eleştiriden öte bir anlam taşır. Amerikalı birey, baskıcı devlet yönetimi, katı aile yapısı ve otoriter din kuramlarının etkilerinden oldukça arınmış olmasına karşın, kendi benliğini yeterince geliştirmiş değildir. Fromm'a göre bunun nedeni, pazarlama dünyasında bireyin yalnız ve önemsiz olmasıdır. Yeterince benlik gücü geliştirmeden, aile, devlet, din, gelenek ve toplumsal düzenden kopmuş olmak, yalnızlık ve çaresizlik duygularına yol açar.

Fromm'a göre, Amerikalıların ve Avrupalıların çoğu, o andaki pazarlama değerine göre alman ve satılan "şeyler" dünyasında yaşar. Böyle bir dünyada, kimse satın almıyorsa iyi bir ayakkabı yapmaya, iş ilişkilerinde dürüstlük yoksa dürüst olmaya, ya da ahlak kurallarına uyulduğunda karşı cinsle ilişki kurulamıyorsa ahlaklı olmaya gerek yoktur. Çağdaş genç kızların görünürdeki açık ve özgür tutumları, içlerinden geldiği için öyle davranmalarından değil, grup beklentileri o doğrultuda olduğu için geliştirilmiştir. Oysa, baskıya karşı tepki olarak geliştirilmiş özgürlük, baskı altında olmaktan pek de farklı bir durum değildir. Bir grubun üstü kapalı egemenliği altında geliştirilmiş "açık" davranışlar daha da olumsuz bir durumdur. Böylesi bir olgu, olumlu ya da olumsuz, tüm kişisel değerlerin giderek yok olması ve bireyin bir robota dönüşmesiyle sonuçlanır. İnsanın gücü ve yetenekleri pazardaki bir mal durumuna gelir. İnsan, kendisi olacağı yerde, iş ve toplum yaşamında kabul edilebilmesi için ne olması gerekirse o olur. Toplum ve iş yaşamındaki hareketlilik, bireyi, sürekli olarak yeni gruplarla ve değişik beklentilerle baş etmek zorunda bıraktığından, benlik de sürekli değiştirilen bir elbiseye ve en sonunda bir hiçe dönüşür.

Bu hiçlik tehdidine karşı insanın çözümlemesi gereken sorun, çevresindeki insanlar ve cansız objeler dünyasıyla ve kendi "benliği"yle nasıl bir ilişki kurabileceğini belirlemektir. Doğuştan getirdiği sağduyuyla birlikte özgürlüğünü kabul edebilen insanda bu ilişki "üretken" bir nitelik kazanır. Fromm, "Kendisi İçin İnsan" (1947) adlı yapıtında, insanın amacı karşılığı olarak "üretkenlik" sözcüğünü kullanmıştır. Üretkenlik, güçlerini etkin bir biçimde kullanabilen insanın, yazgısını da kendisine doyum sağlayabilecek bir biçimde çizebileceğini tanımlar.

Burada etkinlikle anlatılmak istenen, insanın, kendi benliğiyle ilişkisi olmayan büyük işleri gerçekleştirmek için yarışa çıkmışçasına çaba göstermesini tanımlamaz. Gerçekte, böylesi kompulsif bir koşuşma, tembellik gibi nevrotik bir davranış biçimidir. Her iki etkinlik de, dış beklentilere karşı, boyun eğme ya da başkaldırma biçimlerinde aşırı bir duyarlık geliştirilmesine neden olur. Her ikisi de Fromm'un tanımladığı üretkenlik kavramından farklı olgulardır.

Gerçek üretkenlik, insanları oldukları gibi görebilmeyi ve onlara bu durumlarıyla saygı gösterebilmeyi, bir başka deyişle, sevgiyi içerir. Sevgi, yalnız kalmış insanın, dünyasıyla bütünleşme isteğinin anlatımıdır. Alışılagelmiş anlamıyla sevgi, insanın bu beraberliğe ulaşabilmek için kendi bütünlüğünü gözden çıkarması anlamına gelir. Böylesi bir sevgi özgürlükten kaçışın anlatımıdır ve Fromm'un tanımladığı üretkenlik kavramından uzaktır. Üretkenliğin bir parçası olan sevgi, kendisininki gibi, bir diğer insanin bütünlüğüne de saygı duyabilmeyi içerir. Aşık olmak kolaydır. Oysa gerçek sevgi, yaşam boyu sürdürülen ve birbirini giderek daha iyi anlamayı, yaşam sorunlarını giderek artan bir biçimde paylaşmayı ve birlikte çözümler aramayı içeren bir olgudur.

Üretken bir tutum geliştirememiş insanlar, yalnızlık ve önemsizlik duygularıyla baş edebilme amacıyla çeşitli mekanizmalar geliştirirler. "Özgürlükten Kaçış" (1941) adlı yapıtında Fromm, bu mekanizmaları ortak yaşam ilişkisi ve çekilme başlıkları altında iki grupta toplamıştır. Ortak yaşam ilişkisi, mazoşist bir bağımlılığı ya da sadist bir egemenliği, ya da daha sık görülen biçimiyle, bu iki eğilimin sadistmazoşist bir karaktere dönüşmesini içerir. Çekilme, insanı yalnız ve güçsüz bırakan dünyaya karşı aşırı bir ilgisizlik ya da yıkıcılık biçimlerinde yaşanır.

Fromm, üretken olmayan yönelim biçimlerini sonradan dörde ayırmıştır. Aslında bu dört yönelim biçimi birbirine oldukça geçişmiştir ve hiçbiri, yalın bir biçimde ve tek başına yaşanmaz. Ancak, üretken olmayan bir insanda, bu yönelim biçimlerinden yalnızca biri kişiliğe egemendir.

Alıcı yönelimli kişiler, diğer insanlardan sürekli destek bekler ya da isterler. Kendi başlarına kaldıklarında yalnızlık ve çaresizlik duygularına kapılırlar. Her şey yolunda gittiğinde iyimser ve dost olan bu kişiler, bağımlı oldukları insanlardan beklediklerini bulamadıklarında ya da onlar tarafından itilmiş hissettiklerinde kolayca kaygı ve panik yaşarlar. Güvenliklerini bağımlı oldukları kişilerin gücünden alırlar. Bu kişiler bencil ve acımasız olsa bile! Alıcı insan, yaşam sorunlarını kendi gücüyle çözümleyebileceğini düşünemez. Bu tip, Freud'un tanımlamış olduğu oral-edilgin karaktere çok benzer. Fromm da, alıcı tipi tanımlarken, bu insanların gerilimlerini yiyerek ve içerek giderdiklerini, diğer insanların kendilerini beslemesini sevgi belirtisi olarak yorumladıklarını anlatır ve bu tiplere "açık ağız" adını verir. Fromm'a göre, bir grubun bir diğer grubu sömürdüğü toplumlarda alıcı yönelimli insanlara daha sık rastlanır. Feodal toplumlar ve kölelik düzeni buna en iyi örnektir. Çağdaş Amerika Birleşik Devletleri'nde bile, bir yandan insanları girişimde bulunmaya ve ilerlemeye özendirici bir ortam oluşturulurken, öte yandan çaba göstermeden rahata ve başarıya ulaşma eğilimleri de oldukça yaygındır. Bu ülkede, çabuk zengin olma yöntemleri yaygınlaşmakta, insanları bir okuyuşta mutlu, güçlü ya da kültürlü yapacak kitaplar satılmakta, hiçbir çaba göstermeden bir saati kurabilen araçlar geliştirilmektedir.

Sömürücü karakter, davranışlarını "istediğimi elde ederim" ilkesine göre düzenler. Freud'un tanımlamış olduğu oral-saldırgan tipe oldukça benzer. Fromm, sömürücü tipe "ısıran ağız" adını verir. Bu insanlar kendi değerlerini bile dıştan alırlar. Diğer insanların sahip olduğu ve önem verdiği şeyleri isterler. Karşılıksız verilen bir armağanın onlar için hiçbir anlamı yoktur. Veren kişinin işine yaramadığı için verildiği sanısında olduklarından, böyle bir armağanın da değeri olmaz. Diğer insanlardan zor kullanarak ya da kurnazlıkla bir şeyler almak isterler. Kendi ürettikleri şeyler, diğer insanlardan aldıkları ya da kopardıklarından daha az değerlidir. Bu tip erkekler bir kadını kendileri için değil, bir diğer erkek tarafından sevildiği için severler. Hatta başkalarının fikirlerini bile kendilerine mal ederler. Duygularına düşmanlık ve haset egemendir. Ancak diğer insanları sömürebildikleri zaman rahatlar ve o zaman kendilerini güçlü hissederler.

Sömürücüler, Nazi Almanya'sında olduğu gibi, belirli koşullar altında bir toplumu denetimleri altına alabilir ve "alıcı" insanların ihtiyaç duyduğu otorite durumuna gelirler.

İstifçi yönelim Freud'un tanımlamış olduğu anal karaktere benzer. Bu insanlar "biriktirdikleri ve sahip oldukları" oranda kendilerini güven içinde hisseder, harcamayı ürkütücü bir tehdit gibi yaşarlar. Bu tip erkek, bir kadını sevemez, ona "sahip olmak" ister.

Fromm'a göre, pazarlayıcı yönelim çağdaş dünyanın bir ürünüdür. Eşyalar gibi insanların da paketleniş biçimleri, etiketleri ve ticari adlarının önem kazanması yakın geçmişte ortaya çıkan bir olgudur. Az önce tanımlanan diğer yönelim tipleri bile, bir insanın başkalarıyla kendisi olarak ilişki kurma biçimlerini içerir. Pazarlamacı yönelimde ise kişinin insan olarak nitelikleri önem taşımaz. İnsanlar alınıp satılacak eşyalara dönüşür. Bir satıcı, bir yönetici ya da bir işçi "kişiliği", bu pazarda alışveriş konusu yapılır.

Böylesi bir ortamda, beceri, bilgi ve içtenlik yeterli değildir. Yaşamın her aşamasında insanın kendisini "satabilmesi" gerekir. Kuşkusuz bu, satış sözcüğünün gerçek anlamından farklı olarak, belirli bir kurumdaki belirli bir iş için gerekli niteliklere sahip biri olarak satılabilmeyi içerir. Çeşitli kitle iletişim araçları yoluyla, kişilik "modaları" bile oluşturulur. Fromm bu konuda sinemayı örnek gösterir ve insanların, Hollywood'un vurguladığı türde başarılı bir kişiliğe ulaşmayı amaç edindiklerinden söz eder.

Pazarlayıcı yönelim, çağdaş insanın kendisiyle ve diğer insanlarla derinliğine ilişkiler kurabilmesini engeller. Bir insana duyulan sevgi, insanlığa duyulan sevginin yerini alamaz. Çağdaş pazar alanında rolünü oynamaya çalışmak, insanı giderek artan bir doyumsuzluğa ve anlamsızlığa sürükler, boşluk ve hiçlik duyguları yaşamasına neden olur.

Fromm daha sonraları (1964), üretken olmayan kişiler grubuna bir çift karakter daha katmıştır: Ölümü çekici bulan nekrofil ve yaşama aşık olan biyofil. Görünürde, Freud'un yaşam ve ölüm içgüdüsü kavramlarıyla bu tanım arasında bir benzerlik söz konusu olmadığım Fromm özellikle vurgulamıştır. Freud'a göre, yaşam ve ölüm içgüdüleri insanda doğuştan var olan dürtülerdir. Oysa Fromm'a göre, doğuştan var olan birincil ve temel güdü yaşamı sürdürme eğilimidir. Ölüm isteği, yaşam güçleri engellendiğinde ortaya çıkan ikincil bir olgudur.

Fromm'a göre, bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için, çocuğun karakterinin de toplumun ihtiyaçlarına uyacak bir biçimde geliştirilmesi zorunlu bir koşuldur. Anababanın ve eğitimin görevi, çocuğun belirli bir doğrultuda davranmak istemesini sağlamaktır. İçinde yaşadığı ekonomik, politik ve toplumsal düzenin sürdürülebilmesi için çocuğun da bu rolü üstlenmesi gerekir.

Toplum, yapısına karşıt düşen isteklerde bulunduğu için insanı doğal yolundan saptırır ve insanlığına yabancılaştırır. Fromm, insan varoluşunun temel ihtiyaçlarını karşılayamayan toplumları, açıkça "hasta toplumlar" olarak nitelemiştir.

Feodalizmin kapitalizme dönüşmesi ya da el sanatının yerini fabrikanın alması gibi, bir toplum önemli ölçüde değiştiğinde, insanların toplumla ilişkilerinde aksamalar görülür. Eski karakter yapısı yeni toplum yapısına uyamaz. Böyle bir durum, insanları yabancılaşmaya ve umutsuzluğa sürükler. Geleneksel bağlarından kopan kişi, yeni kökler ve ilişkiler geliştirene dek kendini kaybolmuş hisseder. Böyle geçiş dönemlerinde insan, çoğu kez, kurtuluş vaat eden gruplara kendini teslim ederek yalnızlığının acısından kurtulmaya çalışır.

Fromm'a göre, bugüne kadar insan varoluşunun temel ihtiyaçlarım karşılayabilecek bir toplum modeli geliştirilememiştir ama, aslında böyle bir toplum yaratma imkanı vardır. Bu öylesi bir toplumdur ki, orada herkes insanlığını alabildiğince yaşayabileceği eşit imkanlara sahip olacak, dolayısıyla yalnızlık ve umutsuzluk duyguları da olmayacaktır. Fromm "Olmak ve Sahip Olmak" (1968) adlı yapıtında günümüz teknoloji toplumunun nasıl insanlaştırılabileceği konusunda öneriler getirmiştir.

Bu kitabında, çağdaş toplum insanındaki sahip olma tutkusunun onu kendi varoluşuna ne kadar yabancılaştırdığını tartışan Fromm, sevgi kavramına da bir kez daha değinir. Fromm'a göre sevgi, sahip olunacak bir şey değildir. Çünkü sevgi bir obje değildir, soyut bir olgudur. Sevgi, üretken bir etkinlik olarak "yaşanır". Sevgi "sahip olma" biçiminde yaşandığında, sevilen kişinin kapatılmasını ve denetim altında tutulmasını içerir. Bu, öldürücü ve boğucu bir durumdur. Fromm, aslında çoğu insanın, sevgi sözcüğünü, sevgisizliklerini kapatmak için kullandığı görüşündedir.

Fromm, çağdaş aile kurumunu da eleştirerek, evliliklerin çoğunun gerçek sevgiden yoksun beraberlikler olduğunu vurgular. Bu evliliklerde, geleneklere uyma zorunluğu, ortak ekonomik çıkarlar, çocuklara duyulan ilginin paylaşılması, karşılıklı bağımlılık ya da karşılıklı nefret ve korku, bilinç düzeyinde "sevgi" olarak algılanır.

Sevgiyle başlayan evlilik öncesi beraberliklerde, kız ve erkek birbirlerini çekici, ilginç ve güzel bulurlar. Henüz birbirlerine sahip olmadıklarından, enerjileri "olmak" biçiminde kullanılır ve yaşanır. Evlilikle birbirlerinin bedenine, duygularına ve ilgisine sahip olurlar. Artık kazanılacak bir şey kalmamıştır, çünkü sevgiye sahip olunmuştur. İkisi de sevgi üretmek için artık çaba göstermediğinden birbirlerinden sıkılmaya başlarlar, güzellikleri sona erer. Sevginin yerini, para, ev, sosyal statü, çocuklar gibi ortaklaşa paylaşılan şeyler alır. Sevgiyle başlatılan beraberlik dostça bir ortaklığa dönüşür. Ve hala sevgiye "sahip olmayı" düşündüklerinden, bir süre sonra, yeni bir sevgilinin bu ihtiyaçlarını karşılayacağını düşlemeye başlarlar.

Fromm, endüstrileşmiş refah toplumu kavramına bağlanan ve kuşaklar boyu sürdürülen umudun, düş kırıklığıyla sonuçlandığını yapıtlarının çoğunda vurgular. Uygarlık, insanın doğayı denetimi altına almasıyla başlamış, ancak bu denetim endüstri çağına gelene dek sınırlı olmuştur. Endüstrinin gelişmesiyle, hayvan ve insan enerjisinin yerini, önce mekanik enerji, daha sonra nükleer enerji, insan beyninin yerini de bilgisayarlar almış ve bu durum insanların, sınırsız üretebilecekleri ve tüketebilecekleri sanısına kapılmalarına neden olmuştur. İnsan, artık tanrılaşma yolunda olduğuna, doğal dünyanın ancak bir yapı taşı olarak kullanılabileceği ikinci bir dünya yaratabileceğine inanmaya başlamıştır.

Yine de, günümüzde giderek artan sayıda insan, endüstrileşmenin "büyük umudu" neden gerçekleştiremediğini anlamaya başlamış bulunmaktadır (1976):

 Tüm isteklerinin karşılanması insana mutluluk sağlamamaktadır.

 Kendi yaşamımıza bağımsızca sahip olabileceğimize ilişkin umutlarımız, bürokratik çarkın dişleri durumuna geldiğimizi, düşünce, duygu ve zevklerimizin devlet, endüstri ya da bunların denetiminde olan kitle iletişim araçları tarafından yönlendirildiğini fark etmemizle sona ermiştir.

 Ekonomik gelişme zengin ülkelerle sınırlanmış, zengin ve fakir ülkeler arasındaki açık giderek artmıştır.

 Teknolojik gelişmenin kendisi çevre sağlığı yönünden tehlikeli durumlara yol açmış, üstelik bir nükleer savaş olasılığım da beraberinde getirmiştir. Her iki durum, uygarlığa ve hatta yaşama son verme tehdidini de içermektedir.

Fromm'un, çılgınca bulduğu bu gidişe karşı geliştirdiği önerilerden başlıcaları aşağıdaki biçimde sıralanabilir (1976):

 Bundan sonra doğayı değil, teknolojiyi, mantık dışı toplumsal güçleri ve insan türünü tehdit eden diğer kurumlan denetim altında tutmak.

 Var olanla, gerekli olan arasındaki açığı kapatmaya çalışmak.

 Yeni toplumlarda, kendine yabancılaşmamış ve sahip olma yerine var olmayı yeğleyen bir insan modelini benimsemek.

 Üretimi sağduyu ölçüleriyle sınırlanan bir tüketim doğrultusunda yönlendirmek.

 Bireylerin toplumların geleceği konusunda ve politik kararlarda daha etkin olabilmelerini sağlamak için, endüstriyi ve politik yapıyı merkezcilikten arındırmak.

 Böylesi bir katılımı sağlamak için, bürokratik yönetimin yerine insancı yönetimi koymak.

 Endüstri ve politikanın kendine özgü beyin yıkama yöntemlerini yasaklamak.

 Zengin ve fakir uluslar arasındaki açığı kapatmak.

 Kadınları babaerkil düzenin egemenliğinden kurtarmak.

 Hükümetlere, politikacılara ve vatandaşlara gerekli her türlü yol gösterici bilgiyi sağlayacak yüksek kültür konseyleri kurmak.

 Bilimsel araştırmaları, endüstri ve savunma kuramlarından bağımsız olarak sürdürmek.

Fromm, "İnsan Yıkıcılığının Anatomisi" (1973) adlı kitabında, insanda saldırgan davranışları incelemiştir. Konrad Lorenz'in, insan saldırganlığının hayvanlardaki gibi içgüdüsel olduğu ya da Skirıner'in, insanın şiddete yönelik davranışlarının koşullanma ürünü olduğu ve bu koşullanmadan kurtarılıp uysallaştırılabileceği görüşlerini kabul etmeyen Fromm, insanda iki tür saldırganlık tanımlar. İnsanlar ve hayvanlar yaşamlarını sürdürebilmek için içgüdüsel olarak savaşırlar. Fromm bunu, gerekli ve zararsız saldırganlık türü olarak kabul eder. Öte yandan, yalnız insanda var olan ve yıkma, bozma isteğinden başka hiçbir amacı olmayan, yaşamı yok etme eğilimi zararlı saldırganlık türüdür. Bu kitabında Fromm, ilkel saldırganlığın, toplumların insanı kendini gerçekleştirmekten alıkoyması ve engellemesi sonucu ortaya çıktığım ve insanlığın 6000 yıllık tarihi süresinde geliştirilmiş toplumsal ve politik sistemlerin yerine temelden farklı bir sistemin oluşturulmasıyla, bu tür yıkıcılığın ortadan kaldırılabileceği görüşünü savunur.

Fromm'un sosyal bilimlere en önemli katkısı, psikolojik ve toplumsal etmenler arasındaki sürekli etkileşimi açık seçik bir biçimde sergileyebilmiş olmasıdır. Buna karşılık, Fromm'un yalnızlık ve hiçlik duygularını tanımlayış biçiminin bazı diğer psikanalistlerin tanımladığı aşağılık duygusu ya da güvenlik ihtiyacı kavramlarından büyük bir farklılık göstermediği düşünülebilir. Öte yandan, Fromm'un tanımladığı beş yönelim biçiminin dördü klasik psikanalizden derlenmiş olmakla birlikte "pazarlamacı" yönelim biçimi gerçekten özgün bir nitelik taşır. Özellikle, kitle iletişim araçlarının yerel ve geleneksel "anlamları" yok edişini, yapıtlarında çok iyi açıklamıştır. Fromm'a yöneltilebilecek bir başka eleştiri de, psikiyatriyle sosyoloji, felsefe, tarih, edebiyat ve antropoloji arasındaki ilişkileri bu kadar ustaca açıklamasına ve toplumsal etmenleri canlı ve uyarıcı bir biçimde sunmasına karşın, bu etmenlerin bireyin psikodinamiğine etkisini tek yönlü ve indirgeyici bir biçimde açıklamış olmasıdır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült