Duygusal Olgunluk

Prof. Dr. İlkay Kasatura


Birey, yaşamı boyunca geçirdiği biyolojik, zihinsel, duygusal ve sosyal değişimlere uyabilecek bir esneklikte davranabiliyorsa, kendisi ve çevresiyle barışık olarak dengeli bir ilişki kurabiliyorsa, sosyal uyumunun sağlıklı olduğu düşünülür.

Bir başka anlatımla, birey kendisi ve sosyal çevresi arasındaki olumlu ilişkileri, o güne kadar yaşadığı değişim ve gelişimlere uyum sağlayarak sürdürebilir. Böyle bir başarı da, bireyin yaşama olumlu bir şekilde bakması, özdenetimini tarafsız bir şekilde gerçekleştirebilmesi, kendisini başkalarının yerine koyabilmeyi başarabilmesine bağlıdır. Zeka düzeyinin yüksekliğine ve çok çalışmaya rağmen, duygusal olgunluktan yoksun oldukları için yaşamda başarı sağlayamamış, sosyal uyumlarını gerçekleştirememiş kişiler bizi, kişiliğin bu çok önemli heyecansal boyutu üzerinde düşündürmektedir. Hepimiz dünyaya belirli zeka ve kişilik özellikleriyle gelsek de, bu özelliklerin çoğu eğitimle, istenilen yönde geliştirilebilecek özelliklerdir. Duygusal yetenek ve olgunluk kazanmak, zekamıza da işlevlik kazandırabilir. Yaşamdaki gözlemlerimiz şunu ortaya koyuyor ki; duygusal olgunluk sahibi kendi duygularını tanıyan ve yönetebilen başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak kendilerini etkin bir şekilde ortaya koyabilen bireyler, insan ilişkilerinde de başarı sağlayarak mutlu olabilen, aranılan kişilerdir. Duygusal olgunluğa erişememiş kişilerse, yaşamlarını doyumlu bir şekilde sürdüremezler. Kendi duygularını kontrol altına alıp yönetemedikleri için, başkalarının duygularını da anlayamazlar. İnsan ilişkilerindeki başarı, geniş ölçüde başkalarının duygularını anlayabilme becerisidir. Bu beceriyi geliştirememiş kişiler, işe gereğinden fazla da odaklansalar, insanlarla etkin bir iletişimi sürdüremezler, aranılan ve sevilen kişiler olamazlar.

Yaşamda uyum ve başarı için gereken dengeleri kurabilmek için, birey önce kendisini tanımalı, insan ilişkilerinde de özbilinç kazanmalıdır. Değişme kararlılığı gösteren bireyler, istemedikleri özellikleri değiştirebilir, istenilen doğrultuda gelişerek, duygusal olgunluğa ulaşabilirler.

Duygusal Olgunluğu Geliştiren Faktörler Empati

Empati, kişinin kendini başkasının yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumun ona iletilmesi süreci olarak anlaşılabilir (Rogers 1970 ve 1983).

Bu tanım üç öğeden oluşmaktadır:

1. Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.

2. Empati kurmuş sayılmak için karşısındaki kişinin duygularını, düşüncelerini doğru olarak anlamak gerekir.

3. Empati tanımındaki son öğe ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşısındaki kişiye iletilmesi davranışıdır.

Bu kişiye empatik tepki vermenin başlıca iki yolu vardır. Yüz ifadesini, bedeni kullanarak onun anlaşıldığını göstermek ve sözsüz olarak onu anladığınızı ifade etmektir. Empatik tepki vermenin en etkili yolu, bu ikisini birlikte kullanmaktır.

Araştırmalara göre, empatinin kendini açma, toplumsallaşma, sosyal duyarlılık ve topluma uyum ile olumlu bağlantısı vardır (Brens 1988). Yani diğer insanlara kişisel duygu ve düşüncelerini iyi ifade edebilen, topluma uyumlu ve sosyal duyarlılığı yüksek olan kişiler aynı zamanda empati kurma becerisine de sahiptirler. Yine araştırmalara göre kaygı, depresyon, çocukları ihmal ve saldırganlık ile empati kurma arasında olumsuz bağlantı vardır (Chlopan ve diğer 1985, Brems 1988).

Empati araştırmaları

Truax ve Carkhuff (1971) tarafından bir grup hastane müstahdeminin 100 eğitim saati içerisinde, profesyonel terapistlerin empati ve saydamlık düzeyine getirildikleri bulunmuştur.

Sağlık kurumlarında çalışan yoğun bakım hemşireleri ameliyat hemşireleri, hastane yöneticileri ve psikiyatristlerin empatik iletişim becerilerini araştıran Brown ve Hunter (1987) empati ile kişilerarası uyum arasında yüksek bir ilişki bulmuşlardır. Ayrıca gruplar arasında psikiyatri servisi çalışanları lehine fark olduğu görülmüştür.

İnsan ilişkilerinin başarılı olabilmesi için, bireyin kendisini karşısındakinin yerine koyabilmeyi öğrenebilmesi gerekir. Birçok suçluya, karşılarındaki kişiye nasıl acı verdiklerini anlamaları için, empati eğitimi yaptırmak, bir daha suç işlememelerini sağlayabilir. Günlük yaşamda da nerede anlaşılmadığımızın, nerede karşımızdakini anlamakta yetersiz kaldığımızın yanıtı, bir empati eğitimi ile verilebilir.

Empati Geliştirilen Bir Beceridir

Empati eğitimi almak

Empati ölçülebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. Sözgelişi derslerinden bunaldığını, derslerin çok yüklü olduğunu, sosyal yaşamına hiç vakit ayıramadığını söyleyen bir öğrenciye onun duygularını anlamaya çalışmadan şu yanıtların verildiğini düşünelim:

• Sen öğrencisin. Öğrenciler çalışmadan nasıl geçebilirler?

• Sosyal yaşamı düşünmenin sırası mı şimdi?

• Doğru dürüst program yapsan, bunların hepsine vakit bulurdun.

Hiçbir çözüm getirmeyen bu akıl vermeler öğrenciyi rahatlatmayacaktır. Kendisinin de düşündüğü bu akıl vermeler yerine onun anlaşıldığını ortaya koyan yanıtlar vermek onu rahatlatacaktır.

• Bu ara çok çalışmak zorunda kaldın. Çalışmakta bu kadar odaklaşmak seni yoruyor.

• Ders çalışmak yüzünden sosyal yaşamına hiç vakit ayıramıyorsun.

Öğrencinin sözlerini bir başka şekilde kendisine özetlemek, onu ciddiyetle dinleyip anlaşıldığını ortaya koymanın güvenilir bir göstergesidir.

Ancak empati yaparken, karşımızdakini anladığımızı göstermek, her zaman onunla aynı paralelden düşünmek ve duymak anlamına gelmez. Empati yapmak, karşımızdaki kişiyi anlamak ve anladığımız şeye saygı duymak sürecidir. Hafta sonunu büyük bir tutkuyla spor etkinlikleriyle değerlendirmek isteyen bir arkadaşınızı anlayabilir, hak verebilirsiniz. Ancak siz de hafta sonlarınızı kültürel etkinliklerle değerlendirmek isteyen bir kişiyseniz, arkadaşlarınızın da sizi anlamasını beklemek en doğal hakkınızdır. Birbirinizi anlamış olmak, zevkleriniz ayrı da olsa, arkadaşlığınızı koparmayacak, birbirinize uygun düşen küçük özverilerle dostluğunuzu pekiştirecektir.

Olumsuz Duygularla Başa Çıkabilmek

Yaşamı ve yaşanan olayları olumlu bir bakış açısıyla değerlendirebilmek, ruh sağlığını koruyabilmenin ve insan ilişkilerinde başarı sağlamanın en güvenilir yollarından biridir. Yaşama olumsuz ve kötümser bir gözle bakan kişilerin büyük çoğunluğu da kendilerini depresif bir durumda ve genellikle doyumsuz ve başarısız bulurlar. En kötü koşullarda bile mücadele azimlerini kaybetmeyen ve kötü giden koşulların mutlaka değişeceğini veya değiştirilebileceği inancını taşıyan kişiler de, hem arkadaşlarını çoğaltmak, hem yaşamda mutlu ve başarılı olma şansını daha fazla taşırlar.

Liseden mezun olmamızın kırkıncı yılında, bunu bir öğlen yemeğinde bir araya gelerek kutlamaya karar verdik. Her zaman görüştüğümüz arkadaşların yanında uzun süredir görmediğimiz ve bu toplantıya katılmak için başka şehirlerden gelmiş arkadaşlarımız da vardı. Buluştuğumuz restoran tam bir bayram yerine dönmüştü. Kucaklaşanlar, sevinç çığlıkları atanlar, bir köşeye çekilip birbirlerinin bunca yıl içinde ne yaptığını anlamaya çalışanlar... Karşıdan kollarını açmış bana koşarak gelen bir arkadaşım İlkay’cığım canım... diye beni kucakladı. Bana bu kadar coşkuyla koşan arkadaşıma ben de sarılırken onu tanıyamamış olmanın utancını yaşıyor, bir taraftan da onun sesini duyarak onu tanıyabileceğim ipuçlarını yakalamaya çalışıyordum. Tanımayı başaramadım ama adını söylemeden "canım", "hayatım" hitapları ile sanki onu tanımışım gibi durumu kurtarmaya çalıştım. Çok da kalabalık olduğu için kısa bir süre sonra yanımıza gelen başka arkadaşlara döndük. Arkadaşımın ismini hatırlayamayınca, herhalde diğer şubelerden çok yakından tanımadığım bir arkadaş diye karar verdim kendi kendime. Benim oturduğum masanın ucunda oturuyordu. Arkadaşımı tanıyamadığımı belli etmeden bir şeyler öğrenebilmek için yanımdaki arkadaşım Gülçin’e eski günlerdeki gibi biraz şımarıkça, "Yahu söylesenize şu kıza, bu kara gözlükleri çıkarsın, saklanıyor mu burada?" dedim gülerek.

Gülçin inanmaz bir şekilde yüzüme bakarak, "Nasıl çıkarır?" diye sordu. "Yüzünde kaç dikiş var. Ve bir gözünü kaybetti. Nuran’ın geçirdiği kazayı duymadın mı sen?"

"Nuran mı?"

"Evet. Nuran. Nuran Konuralp."

Büyük bir şaşkınlık ve üzüntüyle Gülçin’e, "Aman Tanrım," dedim.

"Ben Nuran’ı tanıyamadım... Biraz önce konuşurken başka birisiyle konuşuyor gibi konuştum."

"Nasıl bir kaza geçirdi Nuran? Ne zaman?"

"Geçen sene Petch Work sergisini İtalya’da açtıktan sonra, Türkiye’ye dönüyor. Havaalanında bindiği taksi bir kamyonla çarpışınca, Nuran tanınmaz bir hale geliyor. Her tarafı kırık çıkık içinde, bir gözünü kaybetmiş, yürüyemiyor, yaşamından ümit kesiliyor ama yine de çocuklarının ve kendi azmiyle on bir ameliyat geçiriyor. Burada olabilmesi büyük bir mucize."

Dinlediklerimden çok etkilenmiş bir şekilde, "Aman Tanrım," dedim kendi kendime. Tanımak mümkün mü?... Hemen Nuran’ın yanına gelip oturdum. Bana gülerek, "Kazayı şimdi öğrendin değil mi? Yemekten sonra söylemeyi düşünüyordum," dedi. "Olayı hatırlatarak seni üzmek istemiyorum Nuran’cığım, ama büyük bir şey atlatmışsın. Bravo sana." Nuran tekrar güldü. "Biliyor musun canım," dedi. "Tam on bir ameliyat geçirdim. Bir gözümü kaybettim. Ama bunları nasıl anlatabildim biliyor musun yüzde yüz pozitif enerjimi kendime ve iyileşme amacına yönelttim. Sen bir sanatçısın, Nuran. Bütün gücünü kendine çevir. Sakın kendine acıyarak enerjiden bir şey kaybetme ve... Başardım işte... Bak sağ tarafım pek tutmuyor. Sağ elimi ve bacağımı güç kullanıyorum ama ne kadar şanslı olduğum bir konu var? Biliyorsun ben solağımdır. Resmi de, yazıyı da sol elimle hallediyorum, sol tarafım tutmasaydı şimdi ne yapardım? Kendimi oyalamak daha da güçleşirdi." Nuran kaybettikleri konusunda umutsuzluğa kapılmadan neredeyse kazanabildikleri için Tanrı’ya şükran dolu bir şekilde gülümsüyordu. Ben de coşkuyla kucakladım onu. "Seni şimdi daha iyi tanıdım Nuran’cığım," dedim. "Hiç değişmemişsin... Hele şu pozitif enerjini yüzde yüz kendine çevirebilme başarısını gel bir gün üniversitede öğrencilerime anlat. Azimle nelerin başarılabildiğini görsünler." Nuran atılıp, "Geleyim, geleyim," dedi. "Şımarık davranan insanlara benimle birlikte onlar da kızsınlar. Bunca gerçek sorun varken, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler için, bir bardak suda fırtına yaratanlara içerlemeyi öğrensinler... Tabii en önemlisi kendilerine güvenmeyi öğrensinler..."

Birbirimizi onaylayarak, konuşmamıza devam ederken, bizim konuşmalarımızdan habersiz bir arkadaşımız geldi yanımıza. "Yahu çocuklar ne şanssız bir insanım," dedi. "Bugün bir dişimi çektirdim. Akşama da yemeğe davetliyim... Yemek yiyemeyeceğim. Ne kadar büyük bir şanssızlık değil mi?" Nuran’la bir an göz göze geldik. Biraz önceki konuşmaları hatırlayarak, aynı anda bastık kahkahayı... "Haklısın Esra ne büyük şanssızlık... Bugün çok yemek yiyemeyeceksin." Bizim ikimizin de güldüğünü görünce, "Aman bunlar da her şeyi hafife alıyor, öf," diye uzaklaştı yanımızdan... Ben de arkasından seslendim. "Ne demek Esra’cığım. Boş bir günümde ağlarım senin için." O da uzaktan bana gülerek laf yetiştirdi. "Sen de dişlerini çektir de, ben de senin için ağlarım." Güldüm. Yanımda Nuran olmadığı bir gün ona şansı ve şanssızlığı anlatmayı düşündüm.

Olumsuz düşünce biçimi değiştirilebilir mi?

Sorunlara daha olumlu açıdan bakmayı öğrenmek, olumsuz düşünce modellerini sorgulamakla mümkündür. Bir başarısızlık karşısında, "Yeter derecede becerikli ve yetenekli değilim," diye düşünmek yerine, daha çok çalışmak, kötümser ruh hallerini sorgulamak gibi temel beceriler öğrenilebilir. Üzüntü veren olaylara karşı psikolojik bağışıklık kazanmak, olumlu bir görüş açısıyla bakmak ileride benzeri olaylarla karşılaştığı zaman bireyin olumlu bir savunma silahı kazanmasına yardımcı olur.

Ailenin olumlu bakış açısını kazanmadaki rolü

İyimserlikle kötümserlik arasındaki farkı yaratan şey, ailenin verdiği eğitimde yatar. Olaylara yaklaşım biçimimiz onlar için model alacakları bir örnek oluşturur. En küçük bir sıkıntıda başı ağrıyarak ilaca başvuran gergin bir ortamda, bir yatıştırıcı ilaç alma ihtiyacını duyan anne babanın yetiştireceği çocuk da sıkıntılarla yüz yüze gelme cesaretini kendisinde bulamayan, olaylara kötümser bir şekilde yaklaşan bir çocuk olacaktır.

Kötümser düşünce biçimi değiştirilebilecek bir alışkanlıktır

Kötümser düşünce biçimini değiştirebilmek için, önce hangi yaklaşımların kötümser, hangi yaklaşımların iyimser olarak tanımlanabileceğine karar verilmelidir. Kötümser kişi, genellikle olumsuz olayları, hep kalıcı nitelikleri olan değişmez olaylar olarak algılar. İyimser kişi ise, en kötü koşullarda bile yaşanan olumsuzlukların mutlaka atlatılabileceğine, aşılabileceğine inanır. Bunun için gereken çabayı da gösterir. Kötümser kişi ise bir olumsuzlukla karşılaştığı zaman, bunu çabayla aşılamayacak bir şanssızlık olarak değerlendirdiği için, kendisini depresif hisseder. Durumu değiştirebilmek için adım atmaz. Anne baba kendi davranışlarını düşüncelerinin süzgecinden geçirerek nitelemeli, eğer kendileri olaylara kötümser ve karamsar bir şekilde yaklaşıyorlarsa, önce kendileri değişmelidirler. Bu değişimden sonra da, çocuklarının beğenmedikleri bir davranışı karşısında çok olumsuz bir tavır takınmak yerine daha iyimser ve olumlu yaklaşmalıdırlar. Örneğin çok zayıf bir karne getiren çocuğa dünyanın sonu geldi gibi davranmak yerine "biraz daha çalışırsan, daha başarılı olabilirsin" gibi çaba harcamayı yüreklendiren bir tutum sergilenmelidir. Veya hiç onaylamadığınız bir kıyafetle karşınıza geldiklerinde sanki yaşam boyu giysiyi arkalarından çıkarmayacaklarmış gibi kötümser bakmamaksınız. "Falanca giysi sana daha fazla yakışmıştı," gibi bir ifadeyle görüşünüzü belirtebilirsiniz. Hoşnut olmadığınız hiçbir şey kalıcı değildir. Olumsuz yaklaşılabilecek olaylara güler yüzle hatta biraz da mizah katarak baktığınızda çocuklarınız da şaka yapma alışkanlığını edinirler. Örneğin, üst üste gelen faturalara asık suratla eyvah diye bakmak yerine gülerek komik yüz ifadeleri ile bakmak etrafımızdakileri de güldürür. Kötümserliği ortadan kaldırır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült