Duygusal Olarak Olgunlaşmamış Ebeveynleri Ayırt Etmek

Lindsay C. Gibson


Ailenize tarafsız bir şekilde bakmak zor olabilir çünkü onlara ihanet ediyor gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu bakış açısı bizim için geçerli bir sebep değildir. Bu kitapta bizim görevimiz, ebeveynlerinize saygısızlık ya da ihanet etmek değil, onları nesnel bir şekilde görmenizi sağlamaktır. Bu kitapta duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerle ilgili yapılan tartışmaların amacını, onların sınırlarının nedenlerini ve derinliğini anlamaktır. Göreceğiniz üzere, onların olgunlaşmamış, zarar verici davranışlarının çoğu kasıtlı değildir. Ebeveynlerinizin bu ve diğer yönlerini daha tarafsız bir şekilde gözlemleyerek kendinizle ve geçmişinizle ilgili daha önce düşünmemiş olabileceğiniz birçok şeyi fark edebilirsiniz.

Duygusal açıdan olgunlaşamamanın birçok belirtisi, kişinin bilinçli kontrolünün dışındadır ve duygusal olarak olgunlaşmamış anne babaların çoğu çocuklarını nasıl etkilediklerinin farkında bile değildir. Biz bu tür ebeveynleri suçlamaya çalışmıyoruz sadece neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışıyoruz. Umudum, bu kitabı okumakla ebeveynlerinizle ilgili edineceğiniz yeni içgörülerin kendi benlik ve duygusal özgürlüğünüzü kökten değiştirmesidir.

Neyse ki birer yetişkin olarak, ailemizin bize istediğimiz ilgi ve anlayışı gerçekten sağlayıp sağlamadığını anlayabilecek beceriye ve özgürlüğe sahibiz. Bu durumu nesnel bir şekilde değerlendirmek için sadece ailenizin yüzeysel davranış özelliklerini değil aynı zamanda bu davranışların altında yatan duygusal çerçeveleri de anlamak önemlidir. Bu derin özellikleri anladığınızda, ailenizden neler bekleyebileceğinizi ve onların davranışlarını nasıl adlandıracağınızı öğrendiğinizde, farkında olmadan sizi sınırlamalarına da izin verme ihtimalinizin düştüğünü göreceksiniz.

Ebeveynleriniz hakkında olan düşüncelerinizin özel olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Onlar sizin bu kitaptan hangi anlamları çıkardığınızı asla bilemeyebilirler ve zaten bunu bilmelerine gerek olduğunu da düşünmüyorum. Buradaki amaç, kendi hikayenizle ilgili gerçeği bilmenin verdiği öz güveni kazanmaktır. Anne babanızı doğru bir şekilde görerek onlara ihanet etmiş olmuyorsunuz. Onlar hakkında nesnel olarak düşünmeniz onları incitmez ancak bu size yardımcı olabilir.

Bir önceki bölümde gördüğümüz üzere, duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler çocuklarının öz saygısı ve yetişkinlikteki ilişkileri üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir. Bu etkiler, ailenin olgunlaşamama seviyesine bağlı olarak daha hafif ya da daha ağır olabilir. Ancak net etki aynıdır: Çocuklar kendilerini duygusal olarak keşfedilmemiş ve yalnız hissederler. Bu durum, onların çocuklarının kendi sevilebilirlik duygusuna da büyük zarar verir aynı zamanda başkalarıyla duygusal yakınlık kurma konusunda aşırı dikkatli olmalarına neden olabilir.

Egzersiz: Ailenizin Duygusal Açıdan Olgunluğunu Değerlendirme

İnsanoğlunun duygusal açıdan olgunlaşamaması uzun süredir araştırılmaktadır. Bununla birlikte, yıllar geçtikçe semptomlara ve klinik tanılara daha fazla odaklanıldığı için durum daha kötüye gitmektedir ve sağlık sigortasının karşılayabileceği bir hastalık olması için tıbbi hastalık modelleri geliştirilmektedir. Ancak insanları derin bir şekilde anlamanız açısından, duygusal olgunlaşamamanın değerlendirilmesi çok daha yararlıdır. Bu bölümü okuduğunuzda ve egzersizi tamamladığınızda bunu daha iyi keşfedeceksiniz.

Aşağıdaki ifadeleri okuyun ve ailenizi tanımlayan cümleleri belirleyin.

Annem babam nispeten küçük şeylere aşırı tepki gösterirdi.

Annem babam fazla empati kurmazdı ya da duygusal farkındalıklarını ifade etmezlerdi.

Duygusal yakınlık ve duygular söz konusu olduğunda, annem babam rahatsız olurdu ve o konulara girmezlerdi.

Annem babam genellikle bireysel farklılıklardan ya da farklı bakış açılarından rahatsız olurdu.

Ben büyürken annem babam beni bir sırdaş olarak kullandılar ama benim sırdaşım olmadılar.

Annem babam genellikle insanların duygularını düşünmeden konuşur ve davranırlardı.

Sanırım hasta olduğum zamanlar hariç anne babamdan çok fazla ilgi ve anlayış görmedim.

Annem babam tutarsız kişilerdi, bazen akıllıca bazen mantıksız davranırlardı.

Üzüldüğümde annem babam ya yüzeysel ya da işe yaramayan bir şeyler söylerdi veya sinirlenir, dalga geçerlerdi.

Sohbetlerimiz çoğunlukla anne babamın ilgi alanlarına odaklanırdı.

Kibar bir anlaşmazlık bile anne babamı çok savunmacı hale getirebilirdi.

Anne babama başarılarımdan bahsetmemin bir anlamı yoktu çünkü önemli olarak görmezlerdi.

Gerçekler ve mantıklı fikirler anne babamın fikirleriyle uyuşmazdı.

Annem babam düşünceli kişiler değildi ve bir sorun olduğunda nadiren kendi rollerine bakarlardı.

Annem babam için siyah siyahtı, beyaz da beyaz.

Yeni fikirlere açık değillerdi.

Bu ifadelerin kaçı sizin anne babanızı tanımlıyor? Bütün bu maddeler duygusal açıdan olgunlaşamamanın olası belirtileri olduğu için birden fazlasını seçmeniz duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerle mücadele ettiğiniz anlamına gelebilir.

Kişilik Modellerine Karşı Geçici Duygusal Gerileme

Duygusal olgunlaşamama ile geçici duygusal gerileme arasında bir fark bulunmaktadır. Yorulduğunda ya da stresli olduğunda herkes duygusal kontrolünü kaybedebilir ve düşüncesizce davranabilir. Aynı zamanda birçoğumuz hayatımızdaki belli anlara dönüp baktığımızda utanacak çok şeyimizin olduğunu görürüz.

Bununla birlikte, eğer bir kişi duygusal olarak olgunlaşmamış kişilik özelliklerine sahipse, belli davranışlar defalarca ortaya çıkar. Bu davranışlar, öylesine otomatik ve bilinçsizdir ki insanlar o şekilde davrandıklarının farkında bile değildir. Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar geri adım atmazlar ve davranışlarının başkalarını nasıl etkilediğini düşünmezler. Onlar için utanılacak bir şey yoktur bu nedenle, nadiren özür dilerler ve pişmanlık duyarlar.

Olgunluğu Tanımlamak

Duygusal olgunlaşmamayı keşfetmeden önce, duygusal olgunluğun işleyişine bir bakalım. Duygusal olgunluk, belirsiz bir tartışma konusu değildir. Bu konuyla ilgili birçok başarılı ve bilinen çalışma bulunmaktadır.

‘Duygusal olgunluk’ bir kişinin başkalarıyla derin duygusal bağlar kurarken aynı zamanda nesnel ve kavramsal olarak düşünme becerisine sahip olduğu anlamına gelir. Duygusal olarak olgun insanlar bağımsız şekilde görevlerini yerine getirirken hem derin duygusal bağlar kurabilir hem de günlük hayatlarına sorunsuz bir şekilde devam ederler. İstedikleri şeylerin doğrudan peşinden giderler ve bunu başka kişileri sömürmeden yaparlar. Kendi hayatlarını kurarken aile ilişkilerini bundan ayrı tutarlar. (Bowen, 1978) İyi gelişmiş bir benlik duygusuna (Kohut, 1985) ve kimliğine (Erikson, 1963) sahiptirler ve en yakın ilişkilerinin değerini bilirler.

Duygusal olarak olgun insanlar, iyi gelişmiş empati ve dürtü kontrolü becerisine sahiplerdir. Duygusal zeka sayesinde rahattırlar, kendi duygularında dürüsttürler ve diğer insanlarla iyi geçinirler. (Goleman, 1995) Diğer insanların iç yaşantılarıyla ilgilenirler ve başkalarıyla duygusal yakınlık kurarak samimi bir şekilde bir şeyler paylaşmaktan zevk alırlar. Bir problem olduğunda çözmek için diğer insanlarla doğrudan iletişime geçerler. (Bowen, 1978)

Duygusal olarak olgun insanlar, bilinçli olarak duygularını ve düşüncelerini gözden geçirirken gerçekçi ve ileriye dönük bir şekilde stresle başa çıkmaktadır. Gerekli olduğunda duygularını kontrol edebilir, geleceği öngörebilir, zor durumları kolaylaştırmak için empati ve mizah becerilerini kullanabilir ve başkalarıyla olan bağlarını güçlendirebilirler. (Siebert, 1996)

Duygusal Olgunlaşamama ile İlişkilendirilen Kişilik Özellikleri

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar, diğer taraftan, birbirinden farklı duygusal, davranışsal ve zihinsel özelliklere sahip olma eğilimindedir. Bu kişilik özellikleri birbiriyle bağlantılı olduğu için sadece bir özelliği sergileyen insanlar genellikle diğer özelliklere karşı da eğilimlidir. Duygusal olarak olgunlaşmayan insanların çeşitli özelliklerini size kısaca tanımlayacağım.

Fikirleri Sabittir ve Tek Amaca Odaklanırlar

Takip edilmesi gereken açık bir yol olduğu sürece duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar çok iyi şeyler yapabilirler ve bazen çok yüksek başarılara ulaşabilirler. Ancak söz konusu ilişkiler ve duygusal kararlar olduğunda onların duygusal olarak olgunlaşmadığı ortaya çıkar. Bu tür insanlar ya fikirlerinde sabittir ya da dürtüsel davranırlar ve gerçekle başa çıkmak için davranışlarını yönetilebilir bir hale getirmeye çalışırlar. Bir karara vardıklarında zihinlerini kapatırlar. Onlar için tek bir cevap vardır ve insanların başka fikirleri olduğunda savunmacı ve keyifsiz bir hal alabilirler.

Düşük Stres Toleransına Sahiptirler

Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar, stresle kolay bir şekilde başa çıkamazlar. Yanıtları, tepkiseldir ve basmakalıptır. Mevcut durumu değerlendirmek ve geleceği öngörmek yerine gerçeği inkar eden, saptıran ya da değiştiren savunma mekanizmaları kullanırlar. (Vaillant, 2000) Hataları kabul etmekte zorlanırlar ve bunun yerine gerçeği dikkate almazlar ve insanları suçlarlar. Onlar için duyguların kontrolü zordur ve genellikle aşırı tepki verirler. Bir kez sinirlendiklerinde sakin kalmak onlar için zordur ve sakinleşmeleri için başkalarından istediklerini yerine getirmelerini beklerler. Genellikle rahatlamayı sarhoş edici maddelerde ve ilaçlarda ararlar.

En İyi Hissettikleri Şeyi Yaparlar

Küçük çocuklar duygularla yönetilirken, yetişkinler olası sonuçları düşünürler. Zamanla olgun hale geldikçe bizler, iyi hissettiren şeyin her zaman yapılacak en iyi şey olmadığını öğreniriz. Bununla birlikte iyi hissettiren çocukluk içgüdüsü, duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar için asla değişmez. (Bowen, 1978) O anda en iyi hissettiren şeyi temel alarak karar alırlar ve genellikle en az dirençle karşılaşacakları yolu takip ederler.

Eğer siz olgun bir kişiyseniz ve hareket etmeden önce düşünüyorsanız o anda sizi iyi hissettiren şeyi yaşamayı hayal etmekte belki zorlanabilirsiniz. İşte bu an, duygusal olarak olgunlaşmamış bir kişinin şaşırtıcı davranışına bir örnektir: Arına, erkek kardeşi Tom’u yaşlı babalarıyla konuşmaya gelmesi için ikna etmişti. Babalarını rahat edebileceği bir bakımevine yerleştirmek istiyorlardı. Ziyaret ettiklerinde sıra asıl konuya gelince Torn birden ortalıktan kayboldu. Arına, evin içinde onu aradı ve pencerenin önüne gittiğinde kardeşinin arabasına binerek oradan ayrılmak üzere olduğunu gördü. Arına gördüklerine inanamadı ve kardeşinin nasıl böyle kaçabildiğine hayret etti. Fark edeceğiniz üzere, Torn için bir zorlukla karşı karşıya kalmaktansa evden çıkıp giderek kendini daha iyi hissetmek anlamlı olabilir.

Onlar Özneldir, Nesnel Değil

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar durumları nesnel değil öznel bir şekilde değerlendirir. Tarafsız bir şekilde analiz yapmazlar. Bir durumu yorumlarken nasıl hissettikleri; durumdan daha önemlidir. Gerçek, önemli değildir. (Bowen, 1978) Öznel olarak yönlendirilmiş bir kişiyi herhangi bir konuda nesnel yapmaya çalışmak, beyhude bir çabadır. Duygusal olarak olgunlaşmama söz konusu olduğunda gerçekler, mantık, geçmiş kısacası her şey kulak ardı edilir.

Farklılıklara Çok Az Saygı Gösterirler

Duygusal yönden olgunlaşmamış insanlar diğer insanların farklı düşüncelerinden ve fikirlerinden rahatsız olurlar çünkü herkesin kendileri gibi düşünmesi gerektiğini inanırlar. Diğer insanların farklı bakış açısına sahip olma düşüncesi onlara çok uzaktır. Pot kırma potansiyelleri yüksektir çünkü başkalarının bireyselliğine ilişkin yeterince farkındalıkları yoktur. Herkesin aynı inançta olduğu ve rollerin tanımlandığı ilişkilerde kendilerini rahat hissederler. Herkesin aynı ölçüde sakin, aynı ölçüde kibar olması gerekir.

Benmerkezcidirler

Normal çocuklar, gençler gibi benmerkezcidir ama duygusal olarak olgunlaşmayan yetişkinlerin kendilerine olan ilgisi çocuklarınkinden daha çocuksudur. Çocuklardan farklı olarak onların benmerkezciliği, eğlenceden ve açık sözlülükten yoksundur. Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar, bir çocuk masumiyetiyle değil takıntılı bir şekilde kendileriyle meşguldür. Küçük çocuklar bencildir çünkü onlar hala masum içgüdüleri tarafından kontrol edilir ama duygusal olarak olgunlaşmamış yetişkinler kaygı ve güvensizlik hissi tarafından kontrol edilir. Herhangi bir kötülük, yetersizlik ya da sevgisizliğe maruz kalma korkusundan dolayı sürekli bir güvensizlik duygusuyla yaşarlar. Kendilerini fazlasıyla korumaya çalışırlar böylece diğer insanlar, düşük öz saygılarını tehdit edebilecek kadar yakınlarına bile yaklaşamaz.

Onlar için üzülmeye başlamadan önce, savunma mekanizmalarının farkındalık seviyesinin altında yer alan kaygılarını devam ettirmek için sorunsuz bir şekilde çalıştığını aklınızda tutun. Kendilerini güvende hissetmediklerini ya da kendilerini korumaya çalıştıklarını asla kabul etmezler.

Kendilerine Odaklanırlar ve Bencildirler

Endişeli bir şekilde kendine odaklanmak, duygusal olarak olgunlaşmayan insanların ortak bir özelliğidir. Sürekli olarak ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığını ya da herhangi bir şeyin onları rahatsız edip etmeyeceğini takip ederler. Başkalarının onlara verdiği tepkilere göre öz saygıları artar ya da azalır. Eleştirilmeye dayanamazlar bu nedenle hatalarını en aza indirgemeye çalışırlar. Bir birey olarak kendileri o kadar yeganedir ki diğer insanların duyguları onların ihtiyaçları tarafından gölgede kalır. Örneğin; bir kadın annesine babasının eleştirilerini dinlemenin ne kadar incitici olduğunu söylediğinde annesi “Eğer sana anlatmazsam, bu konuyu konuşabileceğim başka kimsem kalmaz.” demişti.

‘Kendi düşüncelerine dalan ve ‘narsist’ gibi ifadeler, bu tür insanların her zaman kendilerini düşünmekten memnun olduklarını düşündürebilir ama aslında bundan başka seçenekleri yoktur. Bir insan olarak kendi değerleriyle ilgili şüpheleri vardır. Fazlasıyla kendilerine odaklanırlar çünkü gelişimleri çocukluk dönemindeki kaygılardan olumsuz etkilenmiştir. Bu açıdan bakıldığında onların bencilliği, kendini izlemeye doyamayan birininkinden ziyade kronik acı çeken birinin kendine odaklanması gibi bir şeydir.

Kendilerini Derinlemesine Dinlemezler, Sadece Kendilerini Ön Planda Tutarlar

Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar, fazlasıyla kendilerine dönüktür başka bir deyişle herhangi bir etkileşim söz konusu olduğunda tüm yollar onlara çıkar. Ancak kendilerini derinlemesine dinleyen kişiler değillerdir. Başka bir deyişle, kendilerine odaklanmaları içgörü kazanmak ya da kendilerini anlamakla ilgili değildir aksine ilgi odağı olmakla ilgilidir.

Onlarla konuştuğunuzda, kendine dönük olan insanlar siz ne söylerseniz söyleyin konuyu bir şekilde kendi deneyimlerine getirir. Örneğin; bir annenin kendi ilişkisiyle ilgili sorunlarını anlatan kızını dinlerken konuyu kendi boşanma sürecine getirmesi ya da çocuklarının başarısından bahsederken bir ailenin kendi başarı hikayesini anlatması gibi.

Sosyal açıdan yetenekli olan kişiler kibar bir şekilde onları dinleyebilir ama anlattıkları ilgilerini çekmeyecektir. Belki açık şekilde konuyu değiştirmezler ama size anlattıklarınızla ilgili soru sormazlar ya da deneyimlerinizle ilgili daha fazla detay öğrenmek için merak duymazlar. Genellikle konuşmayı etkili bir şekilde sona erdirmek için hoş bir yorumda bulunurlar; “Bu harika bir şey tatlım. Çok iyi vakit geçirdiğinden eminim.”

Kendilerini derinlemesine dinlemedikleri için duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar bir sorun olduğunda kendi rollerini düşünmezler. Kendi davranışlarını değerlendirmezler ya da nedenler üzerine düşünmezler. Eğer bir soruna neden olmuşlarsa, niyetim seni incitmek değildi deyip işin içinden çıkarlar. Bu durumda, yapmadıkları bir şeyden dolayı onları suçlayamazsınız değil mi? Böylelikle, benmerkezci yapılarından dolayı sorunun sizin üzerinizdeki etkisine değil kendi niyetlerine odaklanırlar.

İlgi Odağı Olmayı Severler

Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar tıpkı çocuklar gibi, ilgi odağı olmak isterler. Bir grup içinde, duygusal yönden en olgunlaşmamış insan, grubun zamanını ve enerjisini en çok tüketen insandır. Eğer diğer insanlar da buna müsaade ederse tüm grubun ilgisi bu kişiye kayar ve bir kez buna izin verildiğinde grubun odak noktasını değiştirmek çok zor olur. Eğer herhangi biri sesini duyurmayı başarırsa, işte o zaman ani bir değişim yaşanmış olur ki böyle bir şeyi çoğu insan yapmak istemez.

Bu tür insanların dışa dönük olup olmadıklarını merak edebilirsiniz. Hayır, değildirler. Aradaki fark, dışa dönük insanların kolaylıkla değişimi takip edebilmesidir. Dışa dönük insanlar, sadece dinleyici olmayıp etkileşimi başlatmaya istekli oldukları için diğer insanların söze katılmasından memnun olurlar. Dışa dönük insanlar konuşmayı sever ama diğer insanların konuşmalarını engellemezler.

Rol Değişimini Teşvik Ederler

Rol değiştirme, duygusal olarak olgunlaşmamış ailelerin kendine has bir özelliğidir. Bu noktada, ebeveynler çocuklarına sanki onlar birer ebeveynmiş gibi davranır ve çocuklarından daha fazla ilgi ve yardım beklerler. Bu tür aileler rol değişimi yaparlar ve çocuklarından yetişkin konularında bile sırdaş olmalarını beklerler. Çocuklarıyla kendi evlilik sorunlarını konuşan ebeveynler, rol değişimine örnek verilebilir. Ayrıca, bir çocuğun ebeveynlerinden beklemesi gibi onlar da çocuklarından kendilerini övmelerini, onlar için mutlu olmalarını bekleyebilirler.

Danışanlarımdan biri olan Laura, babası başka bir kadınla kaçtığı için ciddi şekilde depresyona giren annesiyle 8 yaşında ilgilenmek zorunda kaldığını anlattı. Bir gün babası elinde cafcaflı bir oyuncakla gelip kendisini ziyaret etti. Kendi eğlenceli yaşamı ile terk edilmiş bir anneyle yaşayan Laura nın kasvetli yaşamı arasındaki farkı göz önüne almaksızın Laura nın da kendisi gibi heyecanlı olmasını bekliyordu.

Şimdi, sizlere geçmişteki istismarlarına rağmen kızının onu anlamasını ve bir ebeveyn gibi davranmasını bekleyen bir babanın hikayesini anlatacağım.

Frieda’nın Hikayesi

Otuzlu yaşların sonunda olan Frieda, korkunun hakim olduğu bir aile ortamında büyümüştü. Babası Martin kendi duygusal yetersizliğini fiziksel saldırılarıyla ifade ediyordu. Her ne kadar iş yaşamında ve sosyal hayatta düzgün bir insan olmasına rağmen, ev ortamında çocuklarım dövüyor ve kemerle iz bırakacak şekilde vuruyordu. Frieda bir ergen olarak karşısında durabildiğinde artık onu dövmeyi bıraktı ama diğer küçük kızını dövmeye devam etti. Aynı zamanda Frieda’nın annesine de sözlü şiddet uyguluyordu.

Martin, sağı solu belli olmayan biriydi. Bazen sabırsız ve sinirli, bazense uysal, mutlu ve sevecen biri oluyordu. Kısacası gününe göre ruh hali değişiyordu. Ancak Martin genel olarak çocuklarının babası olmaktan ziyade onlardan kendisini sakinleştirmelerini, onu ilgi odağı haline getirmelerini ve öz denetimini sağlamalarını bekliyordu. Rol değişiminin yaşandığı bu klasik olayda Martin, kendi ruh haline göre davranırken çocuklarından koşulsuz kabul bekliyordu. Özellikle Frieda bu rol değişiminde hedef olan kişiydi çünkü Martin net bir şekilde kızından anne sevgisi ve şefkati bekliyordu.

Örneğin; Martin, kendi evine taşındıktan sonra Friedanın verandada bir salıncağa ihtiyacı olduğuna karar verdi hatta sıradan bir salıncağa değil, kendisinin sağlam bir keresteden yaptığı salıncağa. Frieda’ya hiç sormadan salıncağı küçük verandasına koydurdu ve salıncak Frieda’nın dışarıda oturmayı en çok sevdiği alanın neredeyse hepsini kapladı. Öylesine büyük bir salıncaktı ki Frieda'nın o şekilde hareket etmesi neredeyse imkansızdı. Bu Martinin ailenin tüm alanlarını nasıl kapladığını gösteren mükemmel bir örnektir. Martin ise annesine sanatsal çalışmasını sunan küçük bir çocuk gibi kendisiyle gurur duyuyordu. Neyse ki Frieda babasının duygusal olarak olgunlaşmadığını ve rol değişiminde yer alan dinamikleri fark ettikten sonra salıncağı olduğu yerden kaldırıp kendi istediği yere koymak için kendini özgür hissetti.

Empati Becerileri Düşüktür ve Duygusal Açıdan Duyarsızdırlar

Zedelenmiş empati becerisi, duygusal olarak olgunlaşmamış insanların temel özelliğidir tıpkı duygusal paylaşım ve samimiyetten uzak durmaları gibi. Kendi derin duygularından uzak durmaya çalıştıkları için diğer insanların hislerine karşı kör bir hal alırlar.

Empati, kibar olmak gibi sosyal bir incelik değildir sadece. Empati kurmak, gerçek bir duygusal yakınlık için gereklidir. Empati kurmadan derin bir ilişki kuramazsınız. Benim en sevdiğim empati tanımı, küçük çocuklarla ilgili araştırmalar yapan Klaus ve Karin Grossman ile Arına Schwan’a aittir. Onlar empatiyi, duyarlı bir anne gibi “Durumları ve niyetleri bir bebeğin bakış açısına göre görebilme ve hissedebilme.” yeteneği olarak tanımlamaktadır. (1986, 127) Bu tanım hem duyguların hem de niyetlerin farkında olmayı içerir. Sempatinin ötesinde, insanların ilgi alanlarını doğru bir şekilde anlamayı ve isteklerinin nasıl yönlendirileceğini de içermektedir.

Empatinin en yüksek biçimi, zihinselleştirme olarak adlandırılan (Fonagy ve Target, 2008) ve başkalarının eşsiz fikirlere ve düşünce süreçlerine sahip olduklarını hayal etme yeteneğini ifade eden bir hayal gücü gerektirir. Gelişim psikologları bu durumu zihin teorisine sahip olmak olarak ifade ederler. Bu beceriye sahip olmak, çocukların gelişimi açısından önemli bir kilometre taşıdır. Zihinselleştirme, diğer insanların bakış açılarını ve tecrübelerini anlamanızı sağlar çünkü onların sizinkinden farklı kendilerine özgü zihinlerinin olduğunu fark edersiniz. İyi ebeveynler, empati kurmada ve zihinselleştirmede mükemmeldir. Çocuklarının zihinleriyle ilgilenirler ve böylece çocuklar aileleri tarafından görüldüklerini, anlaşıldıklarını hissederler. Ayrıca empati kurma, iş, askeri ya da başkalarının hedeflerini anlama ve tahmin etmenin merkezi olan herhangi bir durumda liderlik için vazgeçilmez bir özelliktir. Empati, duygusal zekanın temel bileşenidir (Goleman, 1995) ve bu, sosyal ve mesleki başarı için gereklidir.

Dalai Lama ile yaptığı görüşmelerde psikolog Paul Ekman, farklı empati ve merhamet türleri arasında ayrım yapmaktadır. Gerçek empati, insanların neler hissettiğini bilmekten daha fazlasını içerir ve aynı zamanda bu duygularla yüklenme becerisini gerektirir. (Dalai Lama ve Ekman, 2008) Örneğin; sosyopatlar bir insanın duygusal zayıflıklarını okumada mükemmel bir iş çıkarabilir ancak başka bir insanın duygularla yüklenmeden bunları bilmesi bağ kurmanın değil, yıkıcılığın bir aracı olur.

Bu durum, duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar hakkında merak uyandırıcı bir gerçeğe ışık tutar. Empatik olarak donanımlı olmamalarına rağmen, diğer insanların niyetlerini ve duygularını okurken oldukça beceriklidirler. Ancak insanları anlama becerilerini duygusal yakınlığı arttırmak için kullanmazlar. Bunun yerine, empati becerileri içgüdüsel ya da yüzeysel olarak duygusal düzeyde çalışır. Sizi anladıklarını hissedebilirsiniz ama duygularınızı hissettiklerini hissedemezsiniz.

Empati kurma eksikliği, kişinin kendini geliştirme eksikliğine işaret eder. Ebeveynlerin çocuklarının neler hissettiğini tam olarak hayal etmesi için öncelikle kendi duygularının farkında olacak kadar kendilerini geliştirmeleri gerekir. Eğer kendi duygusal farkındalıklarım geliştirmezlerse kendi çocukları da dahil olmakla birlikte diğer insanların duygularıyla etkileşim içerisinde olamazlar.

Neden Bu Kadar Çok Duygusal Açıdan Olgunlaşmayan Ebeveyn Var?

Danışanlarımın birçoğu benimle ailelerinin duygusal olarak olgunlaşmadığını yansıtan hikayeler paylaşmaktadır. Bu kadar çok ebeveynin duygusal yönden bu kadar az gelişim göstermesine nelerin sebep olabileceği üzerine düşünmeye başladım. Gözlemlerime ve klinik tecrübelerime dayanarak birçok danışanımın ebeveyni, kendilerini çocukken duygusal olarak kapatmış görünüyordu.

Danışanlarım, ben onların aile hikayelerini araştırdıkça, anne babalarının erken yaşlarda büyük mutsuzluklar ve sıkıntılar yaşadıklarını hatırlamaktadır. Madde bağımlılığı, terk etme, kayıp, suiistimal ya da travmatik göç deneyimleri ailenin geçmişinde yer almaktadır. Bu durum, acı, kayıp ve kopukluğun hakim olduğu bir atmosferi işaret etmektedir. Birçok kişi bana hiçe sayıldıklarını ya da istismar edildiklerini hissetmelerine rağmen kendi hikayelerinin ailelerinin çocukluk acılarıyla karşılaştırıldığında hiçbir anlam ifade etmediğini söylemektedir. Danışanım açısından anneannesi anaç birisi iken, danışanımın annesiyle anneannesi arasındaki ilişki genellikle çelişkiliydi ve tatmin edici değildi. Bu durum gösteriyor ki danışanlarımın birçoğunun ailesi kendi ebeveynleriyle duygusal olarak yakın bir ilişki kuramamıştı bu nedenle, hayatlarının erken dönemlerinde duygusal yalnızlıklarından kurtulmak için katı bir savunma geliştirmişlerdi.

Eski kafalı anne babaların, çocuklarından haberdar oldukları ama onları duymadıklarını hatırlamak önemlidir. Fiziksel ceza sadece kabul edilebilir değildi aynı zamanda teşvik edilen bir şeydi hatta çocukların sorumluluk sahibi olması için okulda uygulanabilen bir şeydi. Birçok aile için “Kızını dövmeyen dizini döver.” atasözü bilgelik olarak kabul edilirdi. Onlar, çocuklarının duygularıyla ilgilenmezdi çünkü onlar anne baba olmayı çocuklara nasıl davranılacağını öğretmek olarak görüyordu. 1946 yılında Dr. Benjamin Spock’un The Common Sense Book of Baby and Child Çare adlı çok satan kitabının orijinal versiyonun yayınlanmasıyla, fiziksel bakım ve disipline ek olarak çocukların duygularının ve bireyselliğinin göz önüne alınması gereken çok önemli bir faktör olduğu fikri yaygınlaştı; bu değişimden önceki kuşaklarda ebeveynlik, çocukların duygusal güvenliğini ve bağımsızlığını desteklemeyi düşünmekten ziyade çocuk gelişiminin altın standardı olan itaate odaklanıyordu.

Aşağıdaki hikayelerde eski kafalı ebeveynlerin danışanlarımın üzerindeki geçmişten kalma etkilerini görebilirsiniz.

Ellie’nin Hikayesi

Kalabalık bir ailenin en büyük çocuğu olan Ellie, annesi Trudy’yi “Eli açık ama bir kaya gibi sert, ’’olarak hatırlıyordu. Trudy, kilisede ve toplum içinde aktif biriydi, kibar ve yardımsever biri olarak ün salmıştı. Ancak kendi çocuklarının duygularıyla empati kurmaya gelince duvar gibiydi. Ellie sık sık kabuslar görürdü ve sakinleşmek için en sevdiği oyuncak hayvanına bağımlıydı. Bir gece, Ellie yaklaşık on bir yaşındayken, annesi onu rahatlatan oyuncak hayvanını birden elinden aldı ve “Artık bunu başkasına vereceğim. Sen bu oyuncak için fazla büyüksün. ” dedi. Ellie annesine yapmaması için yalvardığında Trudy ona saçmalamamasını söyledi. Trudy, fiziksel olarak kızı Ellie’ye iyi bakmış olsa da Ellie’nin oyuncak hayvanıyla duygusal bir bağ geliştirdiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Aynı zamanda, Ellie yürümeye başladığı ilk günden beri ailenin içinde olan bir kediye de derinden bağlıydı. Bir gün, Ellie okuldan eve geldiğinde Trudy kediyi bir başkasına verdiğini çünkü evi çok kirlettiğini söyledi. Ellie yıkılmıştı ancak Trudy’nin yıllar sonra Ellie’ye söylediği gibi “Biz senin duygularına hiç önem vermedik sadece başını sokacağın bir ev ortamı sunduk. ’’İşte, bu her şeyi açıklıyordu.

Sarah, çok katı bir şekilde büyütülmüştü ve annesi duygularını dışarı yansıtamayan, soğuk biriydi. Sarah, annesinin duygularını yansıtmamak için, sanki büyük bir duvarın arkasında dururcasına kendini bir adım geride tuttuğunu hatırlamaktaydı. Diğer yandan ise, annesinin sabahları onu uyandırmadan önce başucunda durup onu izlediğini büyük bir mutlulukla anlatmaktaydı. Sarah böyle sabahlarda kısmen uyanık olurdu ama bilerek hiç hareket etmezdi böylece annesiyle kurabildiği gizli yakınlığın tadını çıkarabiliyordu. Bir sabah uyandığında duvar birden ortaya çıkıverdi ve annesi uygun mesafeyi korudu.

Duygusal Olarak Kapalı Olmanın Derin Etkileri

Elbette, duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler de bir zamanlar çocuktu. Bir çocuk olarak kendilerini anne babalarına kabul ettirmek için kendi duygularını kapatmak zorunda kalmış olabilirlerdi. Muhtemelen Ellie ve Sarah’ın anneleri de kendi ebeveynlerinin duyarsızlığı ile büyüdü ve onların da duyguları önemsenmedi. Duygusal olarak olgunlaşmamış birçok insan, yaşamlarının erken dönemlerinde çok sınırlı bir kabul edilebilirlik ile büyütülerek adeta budanırdı. Onların kişilikleri, doğal olmayan şekilde büyümek için yetiştirilen bonzai ağaçlar gibiydi. Bu kişiler ailelerine uyum sağlayacak şekilde büyümeleri gerektiği için kendi doğal gelişimlerine göre büyüyemezlerdi.

Duygusal olarak olgunlaşmamış birçok insanın yeterince güçlü, olgun, bireysel bir kimlik geliştirmek için duygularını ve düşüncelerini keşfetmelerine ve ifade etmelerine izin verilmemiş olabilir. Bu durum, onların kendilerini tanımalarını zorlaştırmış ve duygusal yakınlık kurma becerilerini sınırlandırmış olabilir. Eğer kim olduğunuzla ilgili gerçek bir fikriniz yoksa diğer insanlarla duygusal olarak nasıl derin bir etkileşim kuracağınızı öğrenemezsiniz. Kesintiye uğrayan bu gelişim süreci, kişisel açıdan daha derin zayıflıklara neden olmaktadır ve bu durum, bu bölümde özetlendiği gibi duygusal olarak gelişmemiş insanlar arasında oldukça yaygındır.

Genellikle Çelişkili Davranırlar

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar kim olduklarıyla ilgili bütünleşmiş duygulara sahip olmak yerine, birbiriyle uyum içinde olmayan çeşidi parçaların birleşimi gibidirler. Anne babalarının tepkilerinden korktukları için kendi önemli parçalarını kapatmak zorunda kalırlar ve bu nedenle, kişilikleri birbirine uymayan yapboz parçaları gibi şekil alır. Bu durum, onları anlamayı zorlaştıran tutarsız tepkilerini açıklar.

Muhtemelen çocukluk döneminde kendi duygusal deneyimlerini ifade etme izni verilmediğinden, bu insanlar duygusal açıdan tutarsız yetişkin olarak büyürler. Kişilikleri oldukça zayıftır, sıklıkla çelişkili duygular ve davranışlar sergilerler. Tutarsızlıklarının farkında olmadan duygusal durumların içine girer ve çıkarlar. Kendileri ebeveyn olduğunda, bu özellikler çocukları üzerinde duygusal şaşkınlığa neden olur. Bir kadın annesinin davranışlarını karmakarışık “Hiçbir anlam ifade etmeyen yanar döner davranışlar.” olarak tanımlamıştı.

Bu tutarsızlık, duygusal yönden olgunlaşmamış ebeveynlerin ruh hallerine bağlı olarak sevecen ya da mesafeli olmaları anlamına gelmektedir. Çocukları onlarla kısa süreli bağ kurabildiklerini hissederler ama ne zaman, hangi koşullar altında ebeveynlerinin tekrar ulaşılabilir olduklarını bilmezler. Bu durum, davranışsal psikologların aralıklı ödüllendirme olarak adlandırdıkları durumun yaşanmasına sebep olur yani çabalarınızdan dolayı ödüllendirilmeniz mümkündür ama zamanı öngörülememektedir. Bu durum, ödülü kazanmak için ısrarcı olmayı ve çaba harcamayı gerektirir çünkü gün gelir bu çabalar karşılığını alır.

Böylece, ebeveyn tutarsızlığı çocukları kendilerine bağlayan bir nitelik halini alabilir çünkü çocuklar zor bulunan ve tarif edilemeyen olumlu tepkiyi almayı umarlar.

Tutarsız anne babayla büyümek, çocuğun güven duygusunu sarsarak endişeli bir birey olmasına sebep olabilir. Ebeveynlerin tepkisi, bir çocuğun öz saygısının duygusal pusulası olduğu için, bu tür çocuklar ebeveynlerinin değişen ruh hallerinin kendi hataları olduğuna inanabilirler.

Elizabeth’in Hikayesi

Elizabeth’in annesi duygusal olarak öngörülemez biriydi bu nedenle annesine yaklaşacağı zaman daima kendini tedirgin hissederdi. Annesi acaba onu bir kenara mı itecekti yoksa onunla ilgilenecek miydi? Elizabeth annesiyle olan düşüncelerini bana şöyle anlatmıştı; “Sürekli onun ruh halini takip etmem gerekiyordu. Sinirli göründüğünde mesafeyi korurdum ama ruh hali iyiyse konuşabilirdim. Beni mutlu edebilme gücüne sahipti ve ben de onun onayını kazanmak için elimden gelenin en iyisini yapardım. ” Bir çocuk olarak Elizabeth her zaman annesinin olumsuz ruh haline sebep olma endişesi yaşadı. Kendini bu şekilde sorumlu hissetmek Elizabeth’i, ben de bir kusur olmalı sonucuna getirdi.

Elizabeth kusurlu bir çocuk değildi ancak annesinin ruh durumunu anlayabilmesinin tek yolu, yaptığı ya da daha kötüsü sahip olduğu bir şeyden kaynaklandığını düşünmesiydi.

Öz Benliklerinin Yerini Alan Güçlü Savunma Mekanizmaları Geliştirirler

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar, erken çocukluk döneminde kendilerini tanımak ve güçlü ve uyumlu bir benlik geliştirmek yerine belirli duyguların kötü ve yasak olduğunu öğrenirler. Derin duygularını yaşamaya karşı bilinçsiz bir şekilde savunma mekanizmaları geliştirirler. Sonuç olarak, kendilerini geliştirmek için harcayacakları enerjilerini doğal içgüdülerini bastırmak için kullanırlar ve bu da duygusal yakınlık için sınırlı bir kapasiteye sahip olmalarına neden olur.

Anne babalarının gelişimsel sınırlarını fark etmedikleri için, duygusal olarak olgunlaşmamış kişilerin çocukları ebeveynlerinin içinde tam olarak gelişmiş bir kişinin saklı olduğunu ve bu kişiyle ancak ebeveynleri izin verdiği sürece bağ kurabileceklerini düşünürler. Bu durum özellikle ebeveynler sevecen ve özverili olduğu zaman geçerlidir.

Bir kadın danışanımın bana dediği gibi “Ben ailemin hoşuma giden yanlarını seçerdim ve bunu onların gerçek yanı gibi düşünürdüm. Kendime her zaman bu iyi yanlarının kazanacağını söylerdim ama hiçbir zaman öyle olmadı. Onların acı verici yanlarının asla gerçek olmadığını varsayardım. Ancak şimdi onların hepsinin gerçek olduğunu fark ediyorum.”

İnsanların savunmaları kişiliklerinin ayrılmaz bir parçası olduğunda, bedenlerindeki yara dokusu kadar gerçek bir hal alır. Belki orijinal anlamda oraya ait olmayabilir ama bir kez oluştuğunda sonsuza dek orada kalır. Bu sınırlamalar insanların kişiliklerinin önemli bir parçası halini alır. Sonuçta daha gerçek ve duygusal yönden ulaşılabilir olup olmamaları kendi kendilerini gözlemleme becerilerine bağlıdır.

İnsanlar ebeveynlerinin değişip değişmediğini merak eder. Bu değişim, anne babalarının kendilerini gözlemlemeyi isteyip istemediklerine bağlıdır ki bu, değişimin ilk adımıdır. Eğer ebeveynleri başkaları üzerinde bıraktıkları etkilerin farkında olmazlarsa ne yazık ki kendi içlerine dönme dürtüsüne de sahip olamazlar. Kendi içine dönmeden, kendilerini gözlemlemeden değişimden bahsetmek söz konusu değildir.

Hannah, sert ve çalışkan olan annesiyle her zaman yakın bir ilişki kurmanın hasretini çekti. Bir yetişkin olarak, annesinden kendisiyle ilgili daha önce paylaşmadığı bir şeyi ona anlatmasını istedi. O an annesi hazırlıksız yakalanmıştı, ilk önce annesi donakaldı ve sonrasında göz yaşlarına boğuldu ve tek bir kelime bile söyleyemedi. Hannah annesinin bu masum soru karşısında dehşete düştüğünü hissetti. O an Hannah, annesinin farkında olmadığı savunma mekanizmasıyla uzun süredir içinde tuttuğu acının kol kola gezdiğini düşündü ve gösterdiği ilgi ve empati, annesinin bu tür bir bağın yokluğuna tepki olarak geliştirdiği savunma mekanizmalarını mahvetti. Annesi, Hannah’ın girişimi ve duygusal yakınlığı ile baş edemedi.

Tamamlanmamış Bir Gelişim Duygusal Sınırlara Yol Açar

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar, duygusal açıdan oldukça duyarlı olmalarına rağmen kendi duygularıyla ilgili çelişkilere sahiptir. Duygusal açıdan çok çabuk uyarılırlar ama gerçek duygularından korkarlar. Bu durum, kendi duygularıyla baş etmelerine yardım etmeyen bir aile ortamında büyütüldüklerinde ya da üzgün oldukları için cezalandırıldıklarında ortaya çıkar. Kendi duygularından ne kadar kaçabilir ya da duygularıyla ne kadar baş edebilirlerse kendilerini o kadar iyi hissederler. Derin duyguların dünyasını oldukça tehditkar bulurlar.

Duygulardan Korkarlar

Duygusal olarak olgunlaşmamış birçok insan, çocukluklarında belirli duyguları ifade ettikleri zaman aile geleneğini utanç verici bir şekilde ihlal edeceklerini öğrenerek büyümektedir. Böylece, duygulan ifade etmenin hatta deneyimlemenin utanç ve ceza getireceğini öğrenirler. Psikoterapi araştırmacıları Leigh McCullough ve meslektaşları bu durumu duygu fobisi olarak adlandırmaktadır. (McCullough ve ark. 2003) En kişisel duyguları kötü olmayla ilgili yargılarla ilişkilendirmeyi öğrendikten sonra, özellikle duygusal yakınlıkla ilgili olanlar başta olmak üzere belirli duyguları kabul edemez olurlar. Sonuç olarak, gerçek duygularını ve dürtülerini deneyimlemek yerine savunma mekanizmaları geliştirerek gerçek tepkilerini engellemeye çalışırlar. (Ezriel, 1952)

Duygu fobisi, belirli duygulara karşı geliştirilen ve katı bir savunma mekanizmasına dayanan dar bir kişilik özelliği oluşturabilir. Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar bir yetişkin olarak, derin duygusal bir bağ kurma söz konusu olduğunda otomatik olarak kaygı tepkisi verirler. Gerçek duygularının çoğu, onları aşırı derecede sinirlendirir. Hayatları boyunca enerjilerini, diğer insanlarla yaşayabilecekleri duygusal zararlardan kendilerini koruyan bir savunma mekanizması geliştirmeye adarlar. Tehlikeli duygusal yakınlığı önlemek için klişelileşmiş yaşam senaryolarına bağlı kalırlar ve ilişkiler de dahil olmak üzere duygular hakkında konuşmaya direnirler.

Bir ebeveyn olarak, zayıf duygularıyla ilgili korkularını çocuklarına geçirirler. Bu tür ailelerde, üzülen çocuğa genel bir tepkiyle cevap verilir; “Şimdi sana ağlayabileceğin bir şey vereceğim.” Duygu fobisi olan ebeveynlerin çocuklarının çoğu, ağlamaya başladıklarında asla duramayacaklarına dair bir korku geliştirirler. Bu korku o duyguyu tam olarak ifade edebildiklerinde ağlamanın kendiliğinden durduğunu öğrenmelerine asla izin verilmediğinde ortaya çıkar. Üzüntülerini bastırmayı öğrenen ebeveynler tarafından büyütüldükleri için, bu çocuklar asla ağlama eyleminin doğal ritmini ve nasıl azalacağını deneyimleyemezler.

Bu koşullar altında büyüyen çocukların kendi duygularından nasıl korktuklarını görmek kolaydır. Açıkçası, mutluluk ve heyecan gibi olumlu duygular bile endişeyle ilişkilendirilebilir. Örneğin; Anthony eve doğru yürüyen babasını karşılamak için sevinçle dışarı çıktığı anda yaşadığı acı verici olayı hatırladı. Küçük bir çalılığın üstünden atlamıştı ve ayağa takılıp yere düşmüştü. Açıkçası, Anthony babasından onu görmek için gösterdiği sevinci takdir etmesini beklerken babası onu dövmeyi seçmişti. Bunun sonucunda da Anthony, sadece babasından korkmayı değil aynı zamanda başını belaya sokabilecek bir mutluluk anından korkmayı da öğrenmiş oldu.

Onlar Duygusal İhtiyaç Yerine Fiziksel İhtiyaca Odaklanırlar

Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler, çocuklarının fiziksel ve maddi ihtiyaçlarını karşılama konusunda iyi bir iş çıkarabilirler. Bu ebeveynler, yemek, barınma ve eğitimle ilgili her konuda çocuklarının her ihtiyacını karşılarlar. Fiziksel, somut yani elle tutulur şeyler açısından bu tür ebeveynlerin çoğu ellerinden gelen her imkanı çocuklarına sunduklarından emin olurlar. Ancak duygusal ihtiyaçlar söz konusu olduğunda, çocuklarının ihtiyaçlarını bilmemektedirler.

Danışanlarımın birçoğu, hasta olduklarında aileleri tarafından çok iyi bakıldıklarını hatta onların dikkatini çektiklerini, hediyeler aldıklarını ve sevdikleri yemekleri hazırladıklarını hatırlarlar. Ancak bir anne baba gibi davranmaları, onların hasta olduklarına emin olduktan sonra gerçekleşen bir şeydir. Onlar bu tür bir ilgiyi, hasta olduklarında ebeveynlerinin sevgisinin bir kanıtı olarak denetimliyorlardı.

Bu durum kulağa mantıklı gelmektedir çünkü hastalık esnasında sunulan bakım, ailelere çocuklarını şefkatle ve ilgiyle ‘şımartma’ iznini verir. Çocuklarının fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için sundukları şefkatli bakım, bu ebeveynlerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlar. Fiziksel bakımın, duygusal bağlılığa göre yaptırımı daha fazladır.

Duygusal açıdan yalnız olan insanlara duygusuzluğun hakim olduğu alanlarda ilgi gösterilmesi karışıklığa neden olur. Bu insanlar, anne babalarının onları sevdiklerine ve fedakar davrandıklarına dair güçlü fiziksel kanıtlara sahiptir ama aileleriyle duygusal güvenlik ve yakınlık kuramamanın acısını yaşarlar.

Oyunbozan Olabilirler

Gerçek duyguların korkusu, duygusal olarak olgunlaşmayan insanların oyunbozan olmasına sebep olabilir. Ebeveyn olarak, çocuklarının heyecanının ve coşkusunun tadını çıkarmak yerine konuyu aniden değiştirebilir ve umutlarının artmaması için onları uyarabilirler. Çocuklarının coşkusuna karşılık olarak, bu ebeveynler önemsiz ya da küçümseyici bir şeyler söyleyebilirler. Bir kadın annesine ilk evini satın aldığında yaşadığı heyecanı anlattığında annesi şöyle cevap verir; “Evet, heyecanlanacak başka şeyler yine bulacaksın.”

Yoğun Ama Yüzeysel Duygulara Sahip Olurlar

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar, derin duygulardan kolayca etkilenirler ve bu etkilenmeyi kolayca tepkiye dönüştürerek huzursuzluklarını gösterirler. Bazı şeyleri derinlemesine hissetmek yerine yüzeysel tepkiler verirler. Duygusal olarak heyecanlı olabilirler, aşırı duygusallık gösterebilirler hatta kolayca gözyaşlarına boğulabilirler. Ya da hoşlanmadıkları şeyler karşısında aniden parlayabilirler. Verdikleri tepkiler, tutkulu ve oldukça duygusal olduklarını işaret edebilir ama duygusal ifadeleri, tıpkı derine inmeyip yüzeyde seken bir taş gibi, üstünkörü bir niteliğe sahip olur. Bu dramatik ama derin olmayan geçici bir tepkidir.

Bu insanlarla etkileşime girdiğinizde duygularının tuhaf sığlığı karşısında onların endişelerinden etkilenmediğinizi düşünebilir ve kendi kendinize onları daha fazla önemsemeniz gerektiğini söyleyebilirsiniz. Ancak kalbiniz onların abartılı tepkileriyle rezone olmaz. Bu kadar çok tepki gösterdikleri için, kendi duygusal sağlığınızı korumak için onları duymazdan gelmeyi öğrenebilirsiniz.

Karışık Duyguları Deneyimlemezler

Karışık duyguları hissetme becerisi, olgunluğun bir işaretidir. insanlar zıt duyguları bir arada harmanlayabilirse, örneğin; suçlulukla mutluluğu ya da kızgınlıkla sevgiyi, bu durum hayatın duygusal karmaşıklığını göğüsleyebildiklerini gösterir. Bir arada yaşanan zıt duygular birbirlerini evcilleştirir. insanlar farklı duyguları bir arada hissetme becerisi geliştirdiklerinde, dünya daha zengin, daha derin bir hale dönüşür. Tek ve yoğun bir duygusal tepki yerine, durumun ince ayrıntılarını yansıtan çeşitli duyguları deneyimleyebilirler. Bununla birlikte, duygusal olarak olgunlaşmamış insanların tepkileri siyah beyaz olmaya meyillidir ve hiçbir gri alan yoktur. Bu durum, duygu karmaşasını, ikilemi ve diğer çelişkili duyguları ortadan kaldırır.

Düşüncelerin Niteliğindeki Farklılıklar

Duygusal ve davranışsal farklılıklara ek olarak, duygusal olarak olgun ve olgun olmayan insanlar arasında entellektüel farklılıklar vardır. Eğer sizin ebeveynleriniz endişe ve yargının hakim olduğu ailelerde büyümüşlerse, daha dar düşünmeyi ve karmaşaya direnmeyi öğrenmiş olabilirler. Çocuklukta yaşanan yoğun endişeler, sadece duygusal açıdan olgunlaşmamaya değil aynı zamanda zıt imgeleri kabul etmeyen düşünceleri basitleştirmeye yol açar. Baskıcı ya da cezalandırıcı aile ortamları, özgür düşünceyi ya da kendini ifade etmeyi teşvik etmez ve dahası zihnin gelişimine olanak sağlamaz.

Kavramsal Düşünme İle Karşılaşılan Güçlükler

Ergenlik döneminden itibaren çocuklar, kavramsal olarak düşünmeye başlarlar ve bu durum düşünmeden yani dürtüse! davranmak yerine mantıklı ve sebep sonuç ilişkisine dayanarak problem çözmelerini sağlayabilir. Hızlandırılmış beyin gelişimi, onların hem daha nesnel hem de daha yaratıcı olmalarını sağlar. Fikirleri kategoriler halinde gruplayabilir ve sembollerle çabucak düşünebilirler. Ezberlemenin ötesine geçerek sadece fikirleri karşılaştırmazlar aynı zamanda değerlendirmeye başlarlar. Bağımsız ve varsayımsal olarak düşünmeyi başarabilir ve önceki bilgilerden yeni anlamlar çıkarabilirler. Çocuklar ergenliğe girmeye başladıklarında, kendi düşünme becerilerini birden arttırırlar çünkü kendi düşünceleri hakkında düşünebilmeye başlarlar. (Piaget, 1963) Bununla birlikte, duygusal olarak olgunlaşmamış insanların yaşadığı yoğun duygular ve endişeler, bu yüksek seviyede düşünme becerilerini azaltabilir. Duygularının merhametinde oldukları için yüksek seviyedeki düşünceleri stres altında kolayca parçalanabilir. Aslında, çok fazla kendi kendilerine düşünmemeleri bu gerilemeden ve kendi düşüncelerini düşünme becerilerini geçici olarak kaybetmelerinden kaynaklanmalıdır. Duygusal ikna söz konusu olduğunda onların zihni, karışıklığı reddeden ve fikirlerin çapraz tozlaşmasını imkansız kılan siyah-beyaz düşünce sistemini benimser.

Farklı bir zekiliğe sahip olan duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar, herhangi bir tehdit hissetmedikleri sürece kavramsal düşünebilirler ve içgörü kazanabilirler. Onların entellektüel nesnelliği, duygusal olarak onları heyecanlandırmayan konularla sınırlıdır. Bu durum, çocukları için kafa karıştırıcı olabilir çünkü ebeveynleri birbirinden çok farklı iki özelliğe sahiptir, bazen zeki ve anlayışlı bazense dar görüşlü ve mantıksız...

Durağan Düşünme Şekline Yatkın Olma

Duygusal yönden olgunlaşmamış insanların konuşmalarını dinlerseniz, onların düşüncelerinin ne kadar rutin ve durağan olduğunu fark edersiniz. Duyguların ve düşüncelerin dünyasını değil de genellikle olan ya da gözlemledikleri olaylar hakkında konuşmaya meylederler. Örneğin; bir danışanım annesinin telefon konuşmasını yorucu ve sıkıcı buluyordu çünkü annesi önemli olan hiçbir şeyden bahsetmiyordu. Sadece o an neler yaptığım ya da havanın nasıl olduğunu sormak gibi günlük konular üzerine sorular soruyordu. Annesiyle ilgili hissettiklerini bana şöyle anlatmıştı; “Sadece gerçekleri rapor eder ve ‘şu anda gerçekleşen şeyler’ dışında hiçbir şey hakkında asla konuşmaz. Sohbet esnasında benimle iletişime geçmez. Böyle anlarda öyle büyük bir hayal kırıklığına uğrarım ki ‘Biz anlamlı şeyler hakkında konuşamaz mıyız?’ diye sormak isterim. Ancak annem konuşamaz.”

Saplantı Derecesinde Entelektüelleştirme

Duygusal olarak olgunlaşmamanın diğer bir bilişsel belirtisi, bazı konularda aşırı entellektüel hale gelmek ve takıntılı olmaktır. Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar, bu konuları gayet iyi hatta aşırı derecede kavramsallaştırabilir. Ancak bu yeteneklerini kendilerini yansıtma ya da başkalarına karşı duyarlı olma konusunda kullanmazlar. Fikirlerle meşgul olmaları, onları duygusal samimiyetten uzaklaştırmaktadır. Kendi favori konularını boylu boyunca tartışabilirler ama gerçekte başka bir kişiyle ilgilenmezler. Sonuç olarak, gerçekten bir düşünür olarak konuşmak onlar için zor olabilir. Her ne kadar kendi fikirlerinden bahsederken kavramsal düşünebilseler de konular kişisel olmadığı ya da entellektüel seviyede kaldığı zaman kendilerini rahat hissederler.

Özet

Duygusal olarak olgunlaşmama üzerine çok uzun süredir konuşulmakta ve yazılmaktadır. Bu olgunlaşmama durumu, insanların stresle başa çıkabilme ve başkalarıyla duygusal yakınlık kurma becerilerini zayıflatır. Duygusal olarak olgunlaşmayan insanlar, genellikle duygusal ve entellektüel gelişimlerini kısıtlayan bir aile ortamında büyürler. Sonuç olarak, hayata aşırı basitleştirilmiş bir şekilde bakarlar ve olayları kendi becerileriyle başa çıkabilecek düzeye getirirler. Böylesine sınırlı bir benlik hissine sahip olmak, onları benmerkezci yapar ve diğer insanların duygularına ve ihtiyaçlarına karşı hassas olma becerilerini zayıflatır. Onların tepkisel duyguları, nesnellikten yoksun olmaları ve duygusal yakınlık kurma korkuları, özellikle çocukları söz konusu olduğunda yakın ilişki kurmalarını zorlaştırır.

 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült