Duygusal Açıdan Sağlıklı Olmak Ne Demektir?

John Preston


Duygusal olarak sağlıklı büyüyebilmesi için, bir çocuğun neler yaşaması gerekir? Nasıl bir aile çevresini “uygun” olarak tanımlayabiliriz? Duygusal büyüme ve gelişmeden sorumlu olan üç ana faktör vardır: eğitim, doğa ve kader. Bunların hepsinden sırayla söz edelim.

Bakım, Doğa ve Kader

Ünlü İngiliz pratisyen D.W. Winnicott, “Çocuk büyütmek için ‘süper bir aile’ olmak zorunda değilsiniz,” demiştir. Aslında o, çoğu çocuğun tek ihtiyacının “yeterince iyi bir anneden” (ve babadan) alacağı eğitim olduğuna inanıyordu. Bu inanç son derece önemli bir varsayıma dayanmakta: Tüm insanlar doğuştan belli bir potansiyeli, bir nevi kişilik donanımı olan kaslar, duyu organları ve gelişmiş bir sinir sistemi ile bezeli olarak dünyaya gelirler... Ve bunlar gelişerek beceri, yetenek ve duygusal gelişmeye giden doğal eğilimlere dönüşür. Duygusal sağlığa ve gelişmeye giden yolun bir bölümü, “kendin” olma arzusu ve bunun ifadesinden geçmektedir. Bu, gerçek kişiliğin gelişmesine izin vererek ya da daha önce engellenmiş gerçek kişiliği yeniden sahiplenerek olur.

Çocuğun gerçek kişiliğinin gelişmesine izin vermek, ebeveynliğin en can alıcı noktalarından biridir. Bu nedenle Winnicott’un “yeterince iyi bir anne” tabirini biraz açıklamak yerinde olacaktır. Her anne baba hata yapar. Hepimiz zaman zaman öfkeye kapılır, her şeyin üstümüze geldiğini hisseder ve çok meşgul olabiliriz. Gelişimlerinin pek çok evresinde bazen onlar için neyin doğru olduğunu gerçekten bilmeyiz. Ancak anne babalar her zaman mükemmel olmak zorunda değildir. Çocuklar kendilerini çok çabuk toparlar ve ara sıra meydana gelen ailevi kırgınlıkların rahatlıkla üstesinden gelirler. Çocuğun taşıdığı potansiyelin tamamını geliştirmenin en mükemmel yolu, onun temel ihtiyaçlarına saygı duyulan ve duyarlılık gösterilen sevgi dolu bir ortamın yaratılmasıdır. “Yeterince iyi” olan ebeveyn, çocuğu altüst edebilecek sarsıcı olaylardan onu korumaya çalışmalıdır. Çocuğa yaşının gerektirdiği hüsran ve meydan okumalarla karşılaşma şansı tanımak, onu eğitme adına yapılan son önemli katkıdır. Örneğin, bir bebeğin yakın ilgiye ve temasa ihtiyacı vardır. Anaokulundaki bir çocuğun ise anne ve babasından biraz da olsa ayrılması ve diğer insanların dünyasına girmek gibi tehlikeli bir girişim için cesaretlendirilmesi gerekmektedir.

Doğa kalıtsal ve çevresel faktörlerin etkisi yeterince iyi bir aile ortamı bulunmasına karşın etkisini gösterebilir. Ciddi sakatlıklar, algı bozuklukları, beyin hasarı ya da belirli biyolojik kökenli ruhsal rahatsızlıklar yaşayan çocuklar, ailelerinden yeterli duygusal desteği görseler de büyük problemlerle karşılaşabilirler.

Son olarak, kaderin de bir rolü olduğunu söylemeliyim. Buna bir örnek olarak ebeveynlerden birinin vefatını verebiliriz. Savaşın yol açtığı zararlar, fakirlik, kıtlık ve kötü sosyal koşullar duygusal sağlığın yönünü değiştirebilecek etmenlerdir.

Normal şartlar altında insanlar doğal olarak ruhsal sağlık, canlılık ve “gerçek benliklerine kavuşacaklardır. Büyüme süreci devam ettikçe, ruhsal sağlıkla ilgili bazı özellikler ortaya çıkmaya başlar.

Zihinsel Sağlığın Özellikleri

Psikiyatr James Masterson, size özetlemiş olduğum “gerçek benlik” kavramını ayrıntılı olarak tanımlamaktadır. Bu özellikler, sağlıklı kişilik gelişimini beraberinde getiren faktörlerdir ve duygusal iyileşme mekanizmalarına ait önemli unsurları bünyelerinde barındırırlar. Masterson’ın yedi maddelik listesini inceleyelim:

1.       Etkinin kendiliğinden oluşması ve fark edilirliği. Etki, psikolog ve psikiyatrlar tarafından duygusal ifadelere gönderme yapmak için kullanılan bir terimdir. Bu özellik, insani duyguların her çeşidini yaşama ve bu duyguları derinden hissedebilme yeteneğidir. Yandığınız zaman acı hissetmek ve elinizi çekmek, doğal; lezzetli bir yemek yediğinizde keyif veren bir duyum almak ve tadına varmaya çalışmak, normaldir. Benzer şekilde, içimizden gelen duyguların farkında olmak hayatın doğal bir parçasıdır.

2.       İçten gelen duygulan, arzulan, ihtiyaçları ve fikirleri tanımlayabilme yeteneği. İçimizden gelenleri sadece fark etmek yetenek değildir; yetenek insanın duyguları, ihtiyaçları, vb. hakkında fikir sahibi olmasıdır. Örneğin, yakın zamanda boşanmış olan John yalnızlık çektiğini hisseder ve kendi kendine, “Yalnız olduğumu hissediyorum. Hiç de hoş bir duygu değil. Birileriyle ilişki kurmayı istiyorum,” diye düşünür. İçinde hissettikleri belirsiz bir rahatsızlık değil; daha çok yaşamının çerçevesinde değerlendirebildiği duygu ve düşüncelerdir.

3.       Kendine hak verme. İnsanların içinde bir his şöyle der: “Bir şeyleri başardığım zaman kendimi iyi hissetmem normal... Gururlanmaya ve yaptığım işe değer vermeye hakkım var.” Daha önce sözünü ettiğim gibi kendini iyi hissetmek, sadece başarılı olduğu zaman değil, sadece hayatta olduğu ve ailenin bir parçası olduğu için bile çocuğuna destek veren ve onu öven bir aile ortamında yetişmenin bir sonucu olabilir. Bununla bağlantılı bir başka özellik, içinde kendine değer verme ve özgüven üretme yeteneğidir. İnsanlar başkalarının kendilerini övmesinden hoşlanır. Başkaları tarafından tanınmak veya sırtının sıvazlanması güzel duygulardır. Ancak, psikolojik yönden olgun bir insan, devamlı olarak başkaları tarafından onaylanmak için karşı konulmaz bir ihtiyaç duymaz. Çoğunlukla kendine değer vermesi yeterlidir. Örneğin, Janice bir yardım derneğine adını açıklamadan bağışta bulunur ya da kimse fark etmese de hak ettiği terfi ile gurur duyar.

4.       Kendini gösterme. Bu, iki aşamalı bir süreçtir. Düşünceleri, hisleri, ihtiyaçları, vb. ifade etmenin doğru olduğuna dair içten gelen inançla başlar ve başkaları tarafından incitilme halinde kendini savunma ile devam eder. ayrıca, içinizden gelen inançları harekete geçirme, örneğin, ayak direme, fikrini dile getirme veya kendini ifade etme yeteneğine ve isteğine de sahip olursunuz. Olgun insanlar fikirlerini savunacak kapasiteye sahiptirler; bu durum her zaman ve her konuda iddiacı olmak anlamına gelmez. Diğer insanların haklarını, ihtiyaçlarını ve duygularını göz önüne alarak da kendinizi gösterebilirsiniz.

5.       Kendini sakinleştirme yeteneği. Bu çok önemli nokta, üzerinde biraz daha fazla durulmayı hak ediyor. Herkes eninde sonunda başkalarını zor duruma düşürebilir veya kişisel başarısızlıklarla karşılaşabilir. Bunlar hayatın kaçınılmaz olaylarıdır. Bu deneyimleri yaşadığını inkar eden bir kişi ya son derece şanslıdır ya da kendini kandırmaktadır. Başarısızlıklardan kaynaklanan kişisel acılar çok yoğundur. Kişinin kendini eğitmesi olarak nitelendirebileceğimiz sakinleşme eylemi, geniş bir tavır ve davranış yelpazesini kapsamaktadır.

Bunların ilki, içten gelen bir inanç, olan insanın kendine merhametli davranmasıdır: “Acı çekiyorum ve acımı hafifletmek için bir şeyler yapmaya hakkım var.” Dikkati çeken nokta ise, çoğu insanın bu temel insani hak konusunda çekincelerinin olmasıdır. Kendini kötü hissetmeyi hak ettiklerini düşünebilir ya da “Sadece kendim için üzüntü duyuyorum,” diyebilirler. Bu yaklaşım genellikle daha önce başkalarından teselli arayıp bulamamış olan insanlara aittir. Pek çok çocuğa bebek gibi ağlamaması, kendisi için üzülmeyi bir kenara bırakması söylenir. Ebeveynlerden gelen mesaj, acı çekmenin ve (özellikle) teselli aramanın doğru olmadığı yolundadır. Bu mesajı, hayatı boyunca taşıyacağı bir inanç olarak içine sindirir. Duygusal olgunluğa erişmiş kişi genellikle, hayatının ilk evrelerinde ilgi görecek ve kendine merhamet etme duygusunu geliştirecek kadar şanslıdır.

Kendini sakinleştirme işlemi, geçmişte yaşanmış olan başarı veya aşkların bıraktığı olumlu anılan düşünme ve hatırlama halini de alabilir. Susan, terk edilmenin verdiği acıyı yaşıyordu. Beraber olduğu Paul artık ondan sıkıldığını ve aslında bir aya yakın bir süredir başka bir kadınla birlikte olduğunu söylemişti. Susan’a, “Sen kaybetmeye mahkûmsun. Seni çok daha önce terk etmeliydim,” demişti, üzüntü ve acı dolu dakikaların ortasında, Susan kendi kendine kaybetmeye mahkûm olmadığını söylüyordu. Sonra kendine, sayıldığı ve sevildiği pek çok ilişkiyi, arkadaş ve aile bireylerinin hayatlarına ne güzellikler kattığını hatırlattı. Bu düşünce ve anılar sadece duyduğu acıyı inkar etmek için getirilen mantıklı açıklamalar değildi. Paul’ün onu terk edişinin sonrasında kendine verdiği değeri korumasını sağlayacak kendisi ve yaşadığı hayat deneyimleri hakkındaki gerçeklerdi.

Eski profesörlerimden biri kanserden ölmek üzereydi. Bana, öğretmenlik yaptığı yıllara ve ders verdiği sayısız öğrenciye ait anılarını sık sık hatırladığını anlattı. Öğrencilerinin hayatlarında gerçekten değişiklik yaptığını anladığı pek çok olayı hatırlıyordu. Şiddetli fiziksel acı hissettiği ve ölümün gerçekliğiyle yüzleştiği zamanlarda bu anılar ona teselli veriyor ve yaşadığı hayata bir anlam katıyordu.

Sakinleşmenin bir başka yolu, kendiniz için bir şeyler yapmak olabilir. Akciğer kanserinden ölmek üzere olan babamla geçirdiğim ıstırap verici aylardan sonra, fiziksel gerilimimden kurtulmak için masaj yaptırmaya karar verdim. Bir bakıma kendi kendime şöyle diyordum: “Zorlu günler geçirdin... Kendini mutlu edecek bir şeyler yapman doğru olur.” Bunun dışında karıma, “Konuşmaya ihtiyacım var,” diyordum. İçimden gelen bir sesin, “Ona yük olmamalısın,” dediğini hissettiğim halde, beni cesaretlendirmesi sonucu babam hakkında konuşup ağlayarak içimdeki acıları biraz olsun dindirebildim. Karım beni cesaretlendirip içimi rahatlatmıştı, ancak ona içimi dökersem kendimi iyi hissedeceğim düşüncesi beynimin derinlerinden gelmişti. Bu kararı vermek insanlar için genellikle oldukça zordur. Sıkıca bağlandığımız tavırlar (Örneğin, “Bunu kendi başıma halletmeliyim,”) başkalarından destek aramamızı engeller. Aslında paylaşılan acıya katlanmanın daha kolay olduğu gerçeğini bilmek o kadar önemlidir ki.

Kendini sakinleştirmenin bir başka boyutu, insanın kendisine nazik davranması ve sert eleştiriler yapmaktan kaçınmasıdır. Bemard adında avukat bir arkadaşım, büyük olasılıkla çok fazla heyecanlandığı için baro sınavlarında başarısız olmuştu. İlk önce kendi kendini azarladı. Fakat daha sonra, kendisine karşı takındığı sert tavrın onu daha fazla üzdüğünü fark etti. Bundan sonra bilinçli olarak kendisine şunu hatırlatmaya başladı: “Ben zekiyim. Öğrenim yıllarım boyunca çok iyiydim. Ben aptal ya da başarısız değilim. Sadece sınavlar sırasında biraz korktum. Geçememem talihsizlik. Ama bu bir günah değil.” Testlerde duyduğu heyecanı yenebilmek için bir terapiste başvurdu ve böylece bir sonraki sınava girdiği zaman elinden gelenin en iyisini yaptı. Bernard’ın kendisine karşı iyi davranmaya karar vermesi, kişinin kendini sakinleştirmesine bir örnek oluşturmaktadır.

6.       Samimiyet. Samimiyet, sevdiğiniz birine açık ve dürüst bir şekilde kendinizi ifade edebilme yeteneğidir. Ancak açık olmak her zaman için risklidir. Birine çok bağlandığınızı hissettiğinizde, içinizi yiyen bir korku duyarsınız: “Ya onu kaybedersem?” Sally, yıllarca çocuk sahibi olmaktan kaçınmıştı. Bana anlattığı kadarıyla, bir çocuğu olursa ona çok fazla bağlanacağını biliyor ve onu kaybedebileceğinden korkuyordu. Onu kaybedebilecek olmanın verdiği korku Sally’yi dehşete düşürüyordu. Psikoterapi seanslarının sonunda, taşıdığı riske rağmen, çocuk sahibi olma isteğinin ağır bastığına karar verdi. Şimdi küçük bir kızı olmasına rağmen bazen hala “Ya olursa?” diye düşünüyor, fakat duyduğu sevgi ve memnuniyete çok daha fazla önem veriyor. Gerçek samimiyetin içine başka insanlar için fedakarlıklar yapmak da girer. M. Scott Peck’in sözleriyle sevgi, “kendi ve başkalarının ruhsal gelişimi için kişinin kendini adama isteğidir.” Samimiyetin getirebileceği riskler, kaybetme ve saldırıya maruz kalma ihtimalidir. Ancak getirdiği ödüller sayısızdır. En başta gelenlerinden biri de duygusal acı zamanlarında ihtiyaç duyulan kaynaktır: teselli ve destek arayabileceğin bir dostla girilecek ilişki. Göreceğimiz gibi, insanların zorlu dönemler geçirdikleri zamanlarda duygusal iyileşme içten/kişisel seviyelerde gerçekleşiyor. Fakat duygusal travmaları yenmek, başkalarından yardım istemek, sosyal destek kurumlarına başvurmak, sevilen insanlarla derin duyguları paylaşmak ve/veya başarılı psikoterapi ile büyük ölçüde kolaylaşıyor.

7.       Kesin karar. Zor zamanlarda “ona bağlı kalma” isteği ve yeteneğidir. Kararlılık açıktır. Örneğin, stres ve hüsranla dolu bir dönem yaşadıkları halde stres geçene kadar bir arada kalan ve “dayanan” çiftin ilişkisi. Çok patolojik bir ilişkiyi uzun süre devam ettirmek için alman bir karardan söz etmiyorum. Bazı durumlarda yıkıcı bir ilişkiyi sürdürmek duygusal açıdan son derece zararlı olabilir. Benim sözünü etmek istediğim, gerçek bir sevgiyle bağlı oldukları için bir süre üzüntüye tahammül etmeye istekli olan bir çiftin sürdürdüğü türden önemli bir ilişkinin içinde olmaktır Duygusal acıyı aşma ve sevgi dolu bir bağlılık kurma yeteneği, yine küçük yaşlarda yaşananların etkisini yansıtmaktadır. Duygusal yönden sağlıklı yuvalarda büyüyen çocuklar, zor dönemler geçirdiklerinde bile sevilmeye devam edileceklerini ve terk edilmeyeceklerini bilirler.

Masterson’ın “gerçek benlik” listesini oluşturan yedi özelliğe bir sekizinciyi eklemek istiyorum:

8.       İnsanlığını derinden anladığını yansıtan bir tutum sergilemek. Bu kavram psikiyatr Cliff Straehley tarafından çok güzel ele alınmıştır: “İnsan olmaktan gerçek kastım, hataya düşme veya kusurlardır. Bu, hayatın bir parçasıdır ve kaçınılmazdır... Durumun böyle olduğunu ben anlayabiliyorum ve bunun yüzünden kendimi ayıplayıp yargılamıyorum... Eğer açık yüreklilikle bunu kendimize itiraf edebilirsek, omuzlarımızdan büyük bir yük kalkacaktır. Bu yükün kaldırılması için ödenecek bedel tevazudur. Paradoksal olarak, her şeyi kontrol altına alamayacağımızı ve o an için sadece elimizden gelenin en iyisini yapabileceğimizi kendimize itiraf ettiğimiz zaman, bu bize sıradan olabilme şansı tanıyacaktır.” Size bu bölümde sözünü etmiş olduğum sekiz özellik, üzüntülü dönemlerimizde yaralarımızı sarmak, iyileşmemizi sağlamak ve bizi olgunlaştırmak için yaratılmış duygusal bağışıklık sistemimizin, gerçek benliğimizin birer parçası sayılabilir (Tablo 1’e bakın). Küçük yaşta olumlu ortamlarda bulunulması halinde bu özellikler kendiliğinden ortaya çıkar (doğa, eğitim ve kader bağlamında). Dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var; duygusal gelişmeyi uygun şekilde tamamlamış olmak sizi duygusal acılara yakalanmaktan korumaz. Fakat kaçınılmaz duygusal acılar karşısında yaralarınızı sarmak ve iyileşmek yolunda size yardımcı olacak temel kişilik özellikleriyle donatır.

Tablo 1

Duygusal Bağışıklık Sisteminin Özellikleri

1.       Duyguları derinden hissetme yeteneği

2.       İçten gelen duygu ve ihtiyaçları tanımlayıp anlama yeteneği

3.       Kendine hak verme: Kendini iyi hissetme konusunda haklı olmak

4.       Kendini gösterme

5.       Kendini sakinleştirme

•        Kendine karşı merhametli olmak

•        Geçmişe ait anılarla teselli olmak

•        Kendin için bir şeyler yapmak (kendini rahatlatmak, başkalarından destek görmek)

•        Kendine karşı eleştirel/sert olmayan bir tavır takınmak

6.       Samimi ilişkiler kurabilme yeteneği

7.       Kararlılık

8.       Sıradan, normal bir insan olmaya izin vermek ve kendini sadece hayatta olduğun için bile sevebilmek

Kaç kişinin olumlu şartlar altında büyüyecek kadar şanslı olduğunu bilmek gerçekten zor. Onların istisna olduğunu söyleme cesaretini göstereceğim. Ancak, çocukluk dönemlerinde zorlu, acı ve hatta travmatik olaylar yaşayan insanların,

her şeye rağmen duygusal gelişmeye doğru ilerlemeleri mümkündür. Yol daha zorludur, ama geçilmez değildir. Sözünü ettiğim özellikler pek çok insanın içinde zaten vardır; potansiyel oradadır. Sadece gelişmemiş ya da yeterli düzeye gelememiştir. Genellikle gençlik ve erişkinlik dönemlerinde yaşanan iyi, sağlıklı ilişkiler kilit altında kalmış potansiyellerin açığa çıkmasına yardımcı olur. Diğerleri için ise, duygusal iyileşme ve ilerleme için psikoterapi önemli bir yardımcıdır. Tüm bunların yanında duygusal acınızı azaltmak ve ortaya çıkmaya başlayan gerçek benliğinizi geliştirmek için kendi kendinize yapabileceğiniz pek çok şey vardır. Üçüncü Bölüm’ün odak noktası bu yöntemler olacaktır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült