Düşünme Üzerine Düşünme Deneyleri

Ray Kurzweil


Ben çok nadiren kelimelerle düşünürüm. Bir düşünce gelir ve sonrasında onu kelimelerle anlatmaya çalışabilirim.

- ALBERT EINSTEIN

Beyin elinizde tutabileceğiniz boydan boya yüz milyar ışık yılı büyüklüğünde bir evreni kavrayabilen bir buçuk kilogramlık bir cisimdir.

- MARIAN DIAMOND

Hayret uyandıran şey güneşin altındaki diğer her şeyle aynı atomlardan oluşan bir buçuk kilogramlık sade bir cismin insanların yaptığı her şeyi aya uçmak, beyzbolda yetmiş sayı atmak, Hamlet'i yazmak, Taç Mahal’i inşa etmek ve hatta beynin sırlarını çözmek gerçekte yönetmeye gücünün yetmesidir.

- JOEL HAVEMANN

Düşünme üzerine düşünmeye 1960 yılında başladım, bilgisayarı keşfetmemle aynı yıl. Bugün bilgisayar kullanmayan bir on iki yaşında çocuk bulmakta zorlanırsınız fakat o zamanlar bunlar gibi yalnızca bir avuç çocuk doğup büyüdüğüm yer olan New York şehrindeydi. Tabii ki bu ilk cihazlar elinize sığmıyordu ve ilk erişim sağladığım bilgisayar büyük bir oda kadardı. 1960’ların başında bir IBM 1620 ile erken çocukluk dönemi eğitim programında elde edilen verileri kullanarak varyans (istatistik! bir test) analizi yapabilmek için bazı programlamalar yaptım, bu Head Start programının bir önceki halini oluşturuyordu. Bu ulusal eğitim girişimi, yaptığımız çalışmadan faydalandı, dolayısıyla çabamızın içine hatırı sayılır bir entrika dahil oldu. Analiz edilen veri ve kullanılan algoritmalar yeterince karmaşıktı bu yüzden bilgisayarın verebileceği cevapları tahmin edemezdik. Cevaplar, tabii ki, veri üzerinden belirleniyordu fakat tahmin edilebilir değillerdi. Öyle görünüyor ki belirli olmak ve tahmin edilebilir olmak arasındaki ayrım önemli, buna daha sonra değineceğim.

Ön panel ışıklarının algoritmanın düşünüp taşınmasını tamamlamasından hemen önce yanıp sönmesinin ne kadar heyecan verici olduğunu hatırlıyorum sanki bilgisayar derin düşüncelere dalmış gibiydi. İnsanlar bir sonraki sonuç dizesini almak için istekli bir şekilde uğradığında, nazikçe yanıp sönen ışıkları göstererek ‘Düşünüyor,’ derdim. Bu hem bir şakaydı hem de değildi gerçekten cevapları düşünüp tasarlıyordu ve grup üyeleri makineye bir kişilik yakıştırmaya başladılar. Bu belki insani özellikleri bir makineye yakıştırmaktı fakat bu durum beni gerçekten ağırbaşlı bir şekilde düşünme ve programlama arasındaki ilişkiyi düşünmeye sevk etti.

Bildiğim bilgisayar programlarıyla kendi beynimin benzerliklerinin ne derecede olduğunu belirlemek için beynimin bilgiyi işlerken ne yapması gerektiği hakkında düşünmeye başladım. Bu araştırmaya elli yıl boyunca devam ettim. Aşağıda tarif edeceğim şey, beynin nasıl çalıştığına dair şu anki anlayışımız standart bilgisayar kavramından oldukça farklı görünecek. Buna rağmen, temel olarak beyin bilgiyi depoluyor ve işliyor ve programlamanın evrensel oluşu sebebiyle daha sonra yine geri döneceğim bir kavram beyin ve bilgisayar arasında görünenden daha çok paralellik var.

Ne zaman bir şey yapsam ya da bir şey hakkında düşünsem dişlerimi fırçalarken, mutfakta yürürken, işle ilgili bir sorunu düşünürken, orgda alıştırma yaparken ya da aklıma yeni bir fikir geldiğinde nasıl bunu başardığımı düşünürüm. Hatta yapmaya kabiliyetimin olmadığı şeyler hakkında daha çok düşünürüm zira insan düşüncesinin sınırları eşit derecede öneme sahip bir dizi ipucu sağlıyor. Düşünme ile ilgili bu kadar çok düşünmek beni biraz yavaşlatıyor olabilir fakat bu tarz özdüşünüm egzersizlerinin zihinsel metotlarımı incelememi sağlayacağı konusunda umutluyum.

Beynin nasıl çalıştığıyla ilgili farkındalığımızı artırmak için birkaç zihin deneyi düşünelim.

Bunu deneyin: Alfabeyi okuyun.

Bunu muhtemelen çocukluktan hatırlıyorsunuz ve kolayca yapabilirsin!z.

Tamam, şimdi şunu deneyin: Alfabeyi tersten okuyun.

Alfabeyi bu sırayla öğrenmediğiniz sürece tersten okumayı imkansız bulacaksınız. İlkokulda alfabenin gösterildiği bir sınıfta kayda değer zaman geçirmiş bir kişi görsel hafızası sayesinde sınıftaki alfabeyi hatırlayıp ona bakarak alfabeyi tersten okuyabilir. Bu dahi zor bir eylemdir, çünkü görüntüleri bir bütün olarak hatırlayamıyoruz. Alfabeyi tersten okumak aslında basit bir işlem olmalı çünkü ileri doğru okumayla tamamen aynı bilgiye sahip fakat genellikle gerçekleştirmesi zor bir işlem.

Sosyal güvenlik numaranızı hatırlıyor musunuz? Hatırlıyorsanız bir kağıda yazmadan bu numarayı tersten okuyabilir misiniz? ‘Mary’nin kuzusu’ adlı çocuk şarkısına ne dersiniz? Bilgisayarlar bunu sanal olarak yapabiliyor. Fakat bizler ters olan diziyi en başından yeni bir dizi olarak öğrenmediğimiz sürece bunu yapmada başarısız oluyoruz. Bu durum bize insan hafızasının nasıl düzenlendiğiyle ilgili önemli bir şey söylüyor.

Tabii ki bu işlemi diziyi bir kağıda yazıp sondan başa okuduğumuzda kolaylıkla yapabiliyoruz. Bunu yaparken bir teknoloji yazı dili kullanıyoruz, gerçi bu oldukça eski bir araç, bu şekilde düşünmemizin kısıtlamalarını telafi ediyoruz. (Konuşma dili ilk buluşumuz iken yazı dili ikinci buluşumuzdu.) Alet icat etmemizin sebebi budur eksikliklerimizi telafi etmek.

Bu da demek oluyor ki anılarımız ardışık ve sıralı. Hatırlandıkları sırayla anılarımıza ulaşılabilir. Anı dizilerinin sırasını tam tersi haline getirmek elimizde değil.

Ayrıca bir anıyı ortasında bir yerden başlatmak da bizim için zor. Eğer piyanoda bir müzik parçası çalıyorsam onu ortasında rastgele bir noktasından başlayarak çalamam. Çalmaya başlayabileceğim belirli birkaç nokta var çünkü bu müzik parçası ardışık hafızamda bazı bölümler halinde organize edilmiş. Eğer bir bölümün ortasından başlamayı denersem ardışık belleğim devreye girene kadar parçayı bakarak çalmam gerekir.

Şimdi, bunu deneyin: Geçtiğimiz bir iki gün içinde yaptığınız bir yürüyüşü hatırlamaya çalışın. Bu yürüyüşle ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Bu zihin deneyi en iyi şekilde, eğer yakın zamanda yürüyüşe çıktıysanız işe yarıyor. Örneğin bugün erken saatlerde veya dün. (Bir araba kullanma deneyiminizi düşünebilirsiniz ya da bir arazi boyunca hareket ettiğiniz herhangi bir aktivite de düşünebilirsiniz.)

Bu deneyim ile ilgili fazla şey hatırlamamanız normal. Bugün gördüğünüz beşinci kişi kimdi? (tanımadığınız insanlar da dahil.) Bir meşe ağacı gördünüz mü? Bir posta kutusu? İlk köşeden döndüğünüzde ne gördünüz? Bazı mağazaları geçtiyseniz ikincinin vitrininde neler vardı? Büyük bir ihtimalle bu soruların bazılarının cevaplarını hatırladığınız bazı ipuçları sayesinde yeniden inşa edebilirsiniz fakat bu oldukça taze bir deneyim olmasına rağmen çok az detay hatırlıyor olmanız muhtemel.

Eğer düzenli olarak yürüyüşe çıkıyorsanız geçen ay çıktığınız ilk yürüyüşü hatırlayın. (Ya da geçen ay ofise gittiğiniz ilk günü düşünün.) Büyük olasılıkla ilk yürüyüşünüzü ya da işe ilk gidişinizi hatırlayamayacaksınız, eğer hatırlarsanız da hiç şüphesiz dünkü yürüyüşünüzden daha az detay hatırlayacaksınız.

Daha sonra bilinç kavramını tartışacağım ve bilinci anılarımızla eş tutmaya eğilimli olduğumuza işaret edeceğim. Anestezi etkisindeyken bilincimizin yerinde olmadığını düşünmemizin en önemli sebebi o süreç ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyor olmamızdır (tabii ki buna ters düşen hatta rahatsız eden istisnalar var). Dolayısıyla bu sabah çıktığım yürüyüşü düşündüğümüzde bu zamanın çoğunda bilincimi yitirmiş miydim? Bu makul bir soru, neredeyse gördüğüm hiçbir şeyi hatta düşündüğüm hiçbir şeyi hatırlamıyorum.

Bu sabahki yürüyüşten hatırladığım birkaç şey var. Bu kitap hakkında düşündüğümü hatırlıyorum, fakat size tam olarak ne düşündüğümü söyleyemem. Aynı zamanda bebek arabası süren bir kadın gördüğümü hatırlıyorum. Çekici bir kadın olduğunu hatırlıyorum ve bebeğin de bir o kadar sevimli olduğunu hatırlıyorum. Bu deneyimle bağlantısı olan iki düşünce hatırlıyorum:

Bebek çok sevimli, tıpkı yeni doğan torunum gibi, ve Bu bebek etrafındaki görsel çevreden ne gibi şeyler algılıyor? İkisinin de ne giydiğini ya da saç renklerini hatırlamıyorum. (Karım, bunun benim için oldukça tipik bir hareket olduğunu söyleyebilir.) Görünümleriyle ilgili belirli herhangi bir şey tarif edemesem de annenin nasıl göründüğüne dair tarif edemeyeceğim bir fikrim var ve inanıyorum ki annenin resmini birkaç farklı kadın arasından seçebilirim. Dolayısıyla, annenin dış görünüşüyle ilgili hafızamda tuttuğum bir bilgi var fakat anneyi, bebek arabasını ve bebeği düşündüğümde onları görsel bir hale getiremiyorum. Zihnimde bu olayın ne fotoğrafı ne de videosu yok. Bu deneyim ile ilgili zihnimde neyin var olduğunu tarif etmem zor.

Bundan birkaç hafta önce bebek arabası taşıyan bir başka kadını gördüğümü hatırlıyorum. Bu durumda ise kadının fotoğrafını tanıyacağımı dahi sanmıyorum. Bu anı şu an yürüyüş sonrasında olması gerekenden daha sönük.

Şimdi, hayatınızda bir kere ya da iki kere karşılaştığınız insanları düşünün. Onları açıkça gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Eğer bir görsel sanatçıysanız, bu gözlemsel beceriyi öğrenmiş olabilirsiniz fakat genel olarak rastgele karşılaştığımız insanları çizmek ya da tarif etmek için görsel hale getirmek yapamayacağımız bir şey olabilir ama bir resimden onları tanımak çok daha kolay olurdu.

Bu durum beyinde görüntülerin, videoların, ses kayıtlarının saklanmadığını öneriyor. Anılarımız model dizileri halinde saklanıyor. ulaşılmayan anılar zaman içinde iyice sönükleşiyor. Polis çizim sanatçıları bir tanığı sorgularken ‘Failin kaşları neye benziyordu?’ diye sormazlar. Bunun yerine bir dizi kaş resmi göstererek kurbandan bir tanesini seçmesini isterler. Doğru kaş setini görmek tanığın hafızasında saklanan modelin hatırlanmasını sağlar.

Şimdi de çok iyi bildiğiniz yüzleri düşünelim. Aşağıdaki insanlardan herhangi birini tanıyabiliyor musunuz?

Şüphesiz bu tanıdık kişilikleri resimler örtülmüş ya da bozulmuş olsa dahi biliyorsunuz. Bu insan algısının önemli bir gücünü temsil eder: Bir şeklin yalnızca belirli bir parçası algılanabiliyor (görülebiliyor, duyulabiliyor, hissedilebiliyor) olsa bile ve hatta resim değişikliklere maruz kalmış bile olsa tanıyabiliriz. Bu tanıma becerimiz, görünüşe bakılırsa, örüntünün sabit özelliklerini gerçek dünya varyasyonlarını alt eden özellikleri fark edebiliyor. Bir karikatürdeki ya da empresyonizm gibi belli sanat formlarında var olan görünür bozulmalar bir görüntünün (insan, cisim) bizim tanıyabildiğimiz örüntülerini vurgular ve bu esnada diğer detaylar değişir. Açıkçası sanat dünyası insan algısal sisteminin gücünün değerini bilim dünyasından daha iyi biliyor. Bir melodiyi birkaç notadan tanıdığımızda da aynı yaklaşımı kullanırız.

Şimdi bu resme bir bakın:

Bu birden fazla şekilde görülebilen bir resim siyah bölgeyle belirtilen köşe iç ya da dış köşe olarak algılanabilir. İlk bakışta iki farklı görünümden biri gibi algılayabilirsiniz, fakat biraz çabayla algınızı değiştirip bir diğer yoruma geçiş yapabilirsiniz. Bununla birlikte zihniniz bir anlayışa sabitlendiğinde diğer perspektifi görmek zor olabilir. (Bu durumun fikirsel bakış açıları için de doğru olduğu görülüyor.) Beyninizin görüntüyü yorumlama şekli aslında sizin deneyiminizi de etkiliyor. Yukarıdaki resimdeki siyah bölgeyi bir iç köşe olarak görürseniz beyniniz gri bölgeyi gölge olarak görecek, bu yüzden siyah bölgeyi bir dış köşe olarak gördüğünüzde gri bölge daha koyu renkli görünecek.

Dolayısıyla algımızı bilinçli olarak değiştirmek aslında yorumlarımız sayesinde değişiyor.

Görmek istediğimiz şeyi   

Eminim, yukarıdaki cümleyi tamamlayabildiniz.

Son sözcüğü yazmış olsaydım bir anlığına o sözcüğe bakıp tahmin ettiğiniz sözcük olup olmadığını kontrol edecektiniz.

Bu da sürekli olarak geleceği tahmin ettiğimizi, neler deneyimleyeceğimizle ilgili varsayımlarda bulunduğumuzu ima ediyor. Bu beklenti asıl olarak ne algıladığımızı etkiliyor. Geleceği tahmin etmek aslında beynimizin var oluşunun ana sebebi.

Düzenli olarak hepimizin yaşadığı bir deneyimi düşünelim: Yıllar öncesine ait bir anı açıklanamaz bir şekilde bir anda aklımıza gelebilir.

Bu genellikle uzun zamandır üzerine düşünmediğiniz bir insanın ya da bir olayın anısıdır. Belli ki bir şey bu anıyı akla getiriyor. Bunu gerçekleştiren düşünce dizisi belirgin olabilir ya da kolayca açıklayabileceğiniz bir şey olabilir. Diğer zamanlarda ise düşünce sıralamasının sizi anıya nasıl ulaştırdığını bilirsiniz fakat bu sırayı açıklamakta zorlanırsınız. Genellikle anıyı akla getiren şey çabucak kaybolur dolayısıyla anının nereden geldiği bilinmez. Ben genellikle bu rastlantısal anıları diş fırçalamak gibi rutin işler yaparken hatırlarım. Bazen bağlantının farkında olurum, örneğin diş fırçasından düşen macun üniversitede aldığım resim dersinde fırçadan düşen boyayı anımsatabilir. Bazen bağlantıyla ilgili belirsiz bir şeyler hissederim bazen de hiçbir şey hissetmem.

Konuyla ilgili herkesin sık sık deneyimlediği bir başka olay da bir isim ya da bir sözcük hatırlamaya çalışırken yaşanır. Bu durumda kullandığımız prosedür hafızanın kilidini açacak olan başlatıcı unsuru kendimize hatırlatmaya çalışmaktır. (Örneğin: Yıldız Savaşları Klonların Saldırısı filminde Kraliçe Padme karakterini kim canlandırdı? Bir düşünelim, yeni çekilen dans etmekle alakalı karanlık filmde oynayan aktris oynamıştı, o film Siyah Kuğu filmiydi, ah evet, Natalie Portman.) Bazen bir şeyi hatırlamak için kişiye özgü hatırlatıcı özellikleri kullanmak da yardımcı olur. (Örneğin: Her zaman zayıf bir kadın, Portly değil, ah evet, Portman, Natalie Portman.) Bazı şeyler güçlüdür ve direkt sorudan (mesela Kraliçe Padme’yi kim oynadı?) yanıta ulaştıracak yeterlikte aklımızdadır. Çoğunlukla bir dizi hatırlatıcı unsur üzerinden geçeriz, ta ki içlerinden biri işe yarayana dek. Bu süreç doğru ağ bağlantısını bulmaya oldukça benziyor. Anılar, bizleri başka sayfalara bağlayan İnternet sayfaları gibi kaybolabilir zira bizi bu sayfalara yönlendiren hiçbir sayfa yoktur (en azından bizim bulabildiğimiz bir sayfa yoktur).

Rutin işler yaparken gömlek giyinmek gibi kendinizi izleyin ve her seferinde aynı işlem sırasını uygulayıp uygulamadığınıza bakın. Benim gözlemlerime göre (ve daha önce bahsettiğim gibi sürekli olarak kendimi gözlemlemeye çalışıyorum), büyük ihtimalle belirli rutin işler için her seferinde aynı adımları uyguluyorsunuz, bir işe farklı adımlar eklense bile. Örneğin, çoğu gömleğim kol düğmesi takmayı gerektirmez, fakat gerektirdiğinde, kol düğmesi kullanımı bu işe bir dizi adım daha ekler.

Benim zihnimdeki işlem adımları belirli hiyerarşilere göre organize olmuştur. Uyumadan önce belirli bir yöntem izlerim. İlk adım diş fırçalamaktır. Ancak bu adım da kendi içinde birkaç adımdan oluşur, birincisi diş fırçasına diş macunu sürmektir. Diş fırçasına diş macunu sürmek bile kendi içinde diş macununu bulmak, kapağını açmak gibi küçük adımlardan oluşur. Diş macununu bulmak da kendi içinde adımlardan oluşur, birincisi banyo dolabını açmaktır. Banyo dolabını açmak da bir dizi işlem gerektirir ve birincisi dolap kapağını tutmaktır. Bu işlemler en küçük hareketlere kadar alt alta gruplara ayrılmaya devam eder, böylece gerçekten binlerce küçük hareket gece rutinimi oluşturur. Birkaç saat önce çıktığım yürüyüşteki detayları hatırlamakta güçlük çeksem bile tüm bu uyuma öncesi hazırlanma adımlarını hatırlamakta zorluk çekmem öyle ki bu rutini gerçekleştirirken başka şeyler bile düşünebilirim. Bu listenin binlerce basamaktan oluşan uzunca bir liste olmadığını vurgulamak gerek bunun yerine, her rutin işlem oldukça ayrıntılı grupların hiyerarşik düzeni şeklinde hatırlanır.

Aynı tipteki hiyerarşi düzeni nesneleri ya da durumları tanıma becerimizde de vardır. İyi bildiğimiz insan yüzlerini tanır hatta bu yüzlerde göz, burun, ağız vb. organlar olduğunu biliriz algılarımızda ve hareketlerimizde kullandığımız kalıplar hiyerarşisidir bu. Hiyerarşileri kullanmak kalıpları tekrar tekrar kullanmamızı sağlar. Örneğin, her yeni bir yüzle tanışmamızda burun ya da ağız konseptini yeniden öğrenmemiz gerekmez.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült