Dogmatizm Egemen Olduğuda Direniş Kaçınılmaz Mıdır?

Şükrü Alkan


Kuşkusuz, bir şeyin var olduğu kanıtlanabilirse, var olmadığı inancı da kendiliğinden çöker. Bir şeyin var olmadığını kanıtlamak imkansız ise, var olduğuna ilişkin önermeler ne işe yarar? Ne gariptir ki, inananlar tanrının varlığını kanıtlamaya çalışıyorlar!

Kanıtlamaya çalışmak meselesi ise yokluğu değil, varlığı kanıtlamakla ilgilidir. “Vardır, çünkü onsuz olamaz. Var, çünkü ben varım ve ben var diyorum; oysa kanıt yok.”

Dogmatizm, yanlış bir bilincin türevi olarak türsel varlık (insan) için hayati bir tuzaktır.

Dogma Meselesi

Dogmatik durumu yerinden etmek, onu kırmak veya bu durumu kıran olmak... Kazanılmış kültürel ve sosyal değerlerin içine yerleşen farklılıkları ve üretim içindeki rolü gereği insan, mücadele eden ve varlığını düşüncesi ile ifade eden bir subje ise işte bu dogma kırma anlamına gelebilir. Dogma kıran, gücü elinde tutan egemen güçlere karşı duruşunu haykırarak gösteren kişidir. Dogmayı kırmak sığ yaşamı reddetmektir. Ucuz, tembel ve dar hayat anlayışından çıkabilmektir. Buna yönelik bir karşıtlık, dogmanın inceden inceye tartışmaya açılabilmesini sağlamaktır.

Dogmatizm

Dogma, kritiksiz, metafiziksel ve tartışmasız bir düşünce tarzıdır. Marx ve Engels de dogma meselesinde ideolojik kritisizmi şöyle ele alırlar: Dogma bilimsel teori ile kırılabilen bir gerçektir. İnanılan gerçek kırılabilir. Doğadan elde edilen deneyimsel bilgi olan ampirik gerçek, dönüştürülmemiş ve değişime uğramamış bir olgu olarak sadece dogmatizmin sınırları içerisinde kalır. Bu tarihsel olayların içinde kritisizmin gelişimiyle de dogma tartışılır hale geldi. Marx dogmalara karşı gelişini anlatırken, onlara bayrak açmak yerine cümlelerini daha açık ve net ifade etmeyi önerir. “Komünizme dogmatik diyenler için özel mülkiyet yerine kamu ve insani prensipler yerleşmelidir” der.

Eleştiri, metafiziksel değilse dogmatik değildir. Kant ise, kritiği, metafiziğin temelde yeniden tanımlanması için en gerekli önerme olarak alır.

Eğer bir şey iki kategoride görülürse, ister istemez dogmatik olunur. Buna örnek olarak iyi-kötü, tanrı-şeytan ayrımı verilebilir. Böyle bir dünyada yaşadığınızda, ikilemleriyle birlikte dogmatik bir dünyada yaşıyorsunuz demektir. Türk-Kürt veya Alevi-Sünni benzeri bütün ayrışmalar dogmatiktir ve bu yönde geliştirilen her hareket dogmatik olmak zorundadır.

Gelişme dogmaları kırarak sağlanır. Dogmalardan çıkan tarihsel süreçler travmatik ve kanlıdır. Tarih, üretenlerin ve anlayanların, yaşamı renklendirenlerindir. Tarihten, gerçek yaşamın somut süreç ve olgularından çıkan sonuca göre, insan dogmatik değil, deneyimleyen ve düşünen bir varlık olur.

Çokça kullanılan “cahil” kavramı bu noktada nasıl bir önem kazanmaktadır? Cahillik aslında çoğu zaman sanıldığı gibi özgüven meselesi değildir. Cehalet bilgiye kıyasla daha çok özgüvene sebep olur; travmatik sonuçları olan, türsel varlığı tehdit eden bir yaşam meselesine dönüşür. Bir sorunun bilimsel yöntemlerle çözülemeyeceğini söyleyenler, bilim konusunda çok değil, az bilenlerdir.

Dogmatizmi kişi ile din arasındaki bir mesele olarak ele almak bizi eksik bir tanımlamaya götürür. Çünkü aslında bütün dogmaların temelinde bilimi reddedicilik vardır. Oysa bilimi reddetmek, aklı reddetmek; yani akılcılığı inkar etmektir. Bu bağlamda salt din olgusunu bu temele yerleştirdiğimizde dogmaya açıklık kazandırmış olmuyoruz. Çünkü dogmaların hammaddesi, dinle topluma dayatılan psikolojik harp yöntemleridir. Yeni kitle psikolojisinin temel unsurları yürürlüğe konulduğuna cahillik, daha da maddi bir değer taşımaktadır.

Toplumu yönlendiren psikolojik yöntemler din gerekçesiyle pekiştirildiğinde, direnme gücünüz elinizden alınır. Cahil bir toplumun sürü psikolojisinde davranmak zorunda kalırsınız. Yöneten ve yönetilenler dogmaları sayesinde mutlu bir çoğunluk oluşturduklarında direniş kaçınılmaz mıdır? Bilim ve akıl dünyasında yer alan bir avuç insan kime karşı savaşır? Neye karşı direnmelidir?

Türsel varlık olan insan, iki düşünce arasında gelgitler de yaşayabilir. Çünkü bizi bu cahil ve dini inanca karşı savunmasız kılan (kolay rahat sorgulamayan eleştirmeyen) zihinsel mekanizmaların kökleri derinlerdedir. Beyin yıkama dediğimiz mekanizmaysa, çocuklarda oluşan akıl dışılığın en belirgin örneklerindendir.

İnanç dinde bir meziyet, bilimdeyse bir hatadır. Böylelikle sorgulanmayan inanç ile akıllı sorgulama arasındaki en büyük savaş kaçınılmaz olarak bir direnişe sebep olmaktadır.

Belli ki otoriteye dayalı olan din, ancak otoriter ve otokratik bir rejimi beraberinde getirir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve laiklik meselesi de burada hiçleşir. Bildiğimiz gibi bilim akla ve gözleme dayanır; ama din, özü itibariyle bu iki olguyu da reddeder.

Bilim, merak ve şüphe ile yoğrulur. Bilim maddeyi görmek, tanımak ve tanımlamakla uğraşır. Din maddeyi görmez. Yani değişim ve dönüşüm süreçlerinin din için önemi yoktur.

Din, insanı hem küçümser hem de evrenin en yüce varlığı olarak görür. Bu ikilemi şöyle açabiliriz:

1)      Din insanı küçümser. Çünkü kitlesel nevrozun oluşturulması için “sürü insan” psikolojisini yaratmak gerekir. İnsanı küçümseyerek onu yönetmek kolaylaşır, hegomanya pekiştirilir. Dünya, tanrının hizmetine sunulur. İnsan ve insan kaynakları tanrıya atfedilir.

2)      Din insanı yüceltir. Çünkü “Diğer canlılar insan için alt kategorilerdedir. ” hükmü insanı bir yandan vahşileştirirken, diğer yandan da akıl dışı bir konuma getirmektedir.

İkilem, onu patojenik yaşam sürecine sokarken, hayatı sorgulamayacak bir figüre dönüştürmektedir. Bu iki farklı görünümlü durum, son tahlilde suni dogmatik bir insan kitlesi oluşturmaktır.

Bilimdeki ikilemler sadece kendi dinamiğinde çözülürken, ideolojide bu pek mümkün değildir. Bilim zafere ulaştırır, çünkü insan merak ettiğini açıklayabilmiş ve buluşunu yaşamla işe yarar bir biçimde bütünleştirebilmiştir. Akla dayalı olan her tür üretim ve teknolojik gelişme kültürel değişimleri de zorlamaktadır.

Bilim yapmak, aşk yapmak kadar deneyimsel, gözlemsel ve şüpheseldir. İnsan yaşadığı aşkı gözlem ve deneyimleyebiliyorsa aşk yaşar ve o işe yarar. Ama bu insan, aşkı gözlem ve deneyim içine almıyorsa, aşkı dümdüz yaşar. Aşk dogmatikleşir. İçinden çıkılmaz bir yere gelir. Sevgi kısırlaşır ve büyümez. Eros ölür. Onun yerine dogmatizmin egemen olduğu Taratos (Ölüm) yaşamın içinde egemen olur. Ölümün ve ölüm severliğin egemen olduğu bir toplumda aşk, ölüm dürtüsü ve nefret duygulanımına yol açarak, aşkı ve sevgiyi anlamsız kılar. Cinayet ve tacizlerin bu kadar yoğun olduğu bir yerde, toplumda sevgi alışverişinde bulunulması kaçınılmaz olarak patolojik olacaktır. Eros’un olduğu yerde aşk, sevgi, merak ve üretim vardır. Daha fazlası ise; umut vardır!

Ölüm umutları yok eder. Ama biliyoruz ki, umut yolculuğu insanı yeni ufuklara götürür. Din, aslında ölüm gerçeğini öğretir; fakat bunu yaparken insanı öbür dünyaya, dogmatizme götürdüğü için insanı yaşadığı çevreye ve dünyaya önem vermez hale getirerek ona zarar verir. Yeryüzüne dönmeyen insan dogmatiktir. Cenneti arar, fakat insan cenneti bu dünyada aramalıdır. Bunu da ancak bilimle görebilir.

Yaşamı deneyimleme cesareti, sevgi ve aşkla yoğrulan ümit ve bilimsel gönençlik insanı zafere götürür. Bir kurallar bütünü olan din, zihinsel mekanizmalarımızda düşünmeyi sorgulamayı ortadan kaldırmaktadır. Bu da dogmatizme yol açıp; karanlık, teokratik dinsel olgunun sosyolojisini oluşturmaktadır.

Bilim bizlere insan zihninin, dini inanç düşüncesini nasıl ve neden yarattığını da gösteriyor. Din, insan beyninin bir sonucudur. İnsan histerileri ile vardır ve bu histeriler de dogmatiktir. Yani insan zihninin dini inanç yaratma konusundaki histerizmi, bugünün dinsel toplumsal süreçlerini anlamamızda önemli fırsatlar sunmaktadır.

Din, acımasız bir dünyada rahatlama sağlayabilir. Ama acımasızlığın nedeni değilse de, ona boyun eğerek egemenleşmesine hizmet eden de, yine bu dinlerdir. Bu dogmatizm, beynin yapısal bir sorunudur.

Günümüz çağdaş toplumlarını gözlemlediğimizde, “Tanrısız toplumlar yok olmaya mahkûmdur. ” ifadesi geçersiz kalır. Günümüzde, tanrıya bel bağlamayan toplumlar, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri ile belirli kurallar çerçevesinde yaşayabiliyorlar. Tanrı yüzünden olmasa da, tanrının koyduğu hayali yasa ve cezalar yüzünden suç oranları daha çok artmıştır; hayali günahlarla somut suç oranları azgınlaşarak devam etmektedir.

Tanrı yaratmak bir sentez, bilinmeyen gerçekliğe dair bir açıklama yaratmak demektir.

Dogmatizm ve dogmatik insan katı ve kompulsif olduğu ve esnek olmadığı için, faşist ve teokratik düzenlerin oluşmasına sebebiyet verir. Bilimse, tüm bunları sorgulamak anlamına geldiği için, laik bir toplumsal düzlemi gerekli kılar.

Direnmek, bilim yapmaktır. Bilime izin vermektir. Yaşamı alışılmışlığın dışında deneyimlemek demektir. Her yeni deneyim, bir yanlışın üzerine gitmektir. İşte direnmenin sırrı da burada saklıdır.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült