Diyalog Nedir?

Daniel Yankelovich


Diyalog nedir ve diğer konuşma türlerine göre bize ne tür yararlar sağlayabilir?

Webster sözlüğünde diyalogun amacı "karşılıklı anlayış ve uyum arayışı" olarak tanımlanır. Bu kitapta, sözlükteki tanıma büyük oranda bağlı kalıyor ve yalnızca bir yönden bu tanımdan ayrılıyorum: diyalogun sonucu her zaman uyum olmadığından, bu unsur üzerinde daha az duruyorum. Diyalogun sonucunda başka biriyle neden öylesine sert bir fikir uyuşmazlığı içinde olduğunuzu kavrayabilirsiniz; birbirinizi daha iyi anlarsınız, ama daha iyi uyum sağlamanız şart değildir.

Felsefeci Martin Buber Ben ve Sen adlı yapıtında, gerçek bir diyalogda sıradan bir konuşmadan daha derin bir şeyin gerçekleştiğini söyler. Ben-Sen etkileşimi, kişinin kendisini karşı tarafın kaygılarına içtenlikle açması anlamına gelir. Bu tür bir diyalogda "ben", ne seninle konuşurken kabul etmediğim fikirleri özellikle göz ardı ederim, ne senin söyleyeceklerini yarım kulakla dinleyip sözlerini çürütecek savunular sıralamakla meşgul olurum, ne de kendi önyargılarımı pekiştirmeye çalışırım. Tam tersine senin bakış açını bütünüyle "benimser", kelimenin tam anlamıyla onunla ilgilenirim. Sen de aynı şeyi yaparsın. Karşılıklı anlayışı geliştirmek amacıyla, birbirimizin görüşlerini içselleştiririz.

Diyalogun, uygulamada sağladığı yararın (çoğu sorunun çözümünde karşılıklı anlayışa ihtiyaç vardır) yanı sıra, insan ruhunun çok önemli bir yönünü de ifade ettiği yolundaki şaşırtıcı öngörüyü Buber'a borçluyuz. Buber, diyalogun bir varolma biçimi olduğunu biliyordu. Buber'ın felsefesine göre yaşamın kendisi bir tür toplantı, diyalog ise üzerinde buluştuğumuz "yamaç"tır.2 Diyalogda, kendimizi donattığımız ince yüzeyselliklerin ve savunuların ötesine geçeriz. Birbirimizi, aramızda bağ kuracak bir içtenlikle dinler ve yanıtlarız.

Diyalog bu açıdan, başarılı bir ilişki kurma sürecidir. Buber, başkalarına empatiyle tepki vermek gibi basit görünümlü bir edimin karşılığında onların da bizi dinlemesiyle benliğin kısıtlayıcı sınırlarını aştığımızın farkına varmıştır. "Ya sen, ya ben" yerine, "sen ve ben deriz. Benliğin ötesine geçip başkalarıyla diyalog yoluyla ilişki kurmak, derin bir insani özlemidir. Bu kadar sıradan olmasaydı, ne büyük bir mucize olduğunu hepimiz fark edebilirdik.

Diyalog, yalnızca birkaç kişinin oynayabileceği, belli bir kesime hitap eden gizli bir entelektüel oyun değildir. Hepimizin ulaşabileceği, pratik ve gündelik bir araçtır. 1960'lı yılların, herkesin her karara karışmasında ısrara olan ve böylece hiçbir karar alınamamasına yol açan katılım ideolojisine geri dönüş de değildir. Diyalogu engelleyen güç ve çıkar kaygılarını her zaman gündeme getiren bir karar verme aygıtı da değildir. Eyleme yol açacak fikir birliğine ulaşmayı amaçlayan bir pazarlık aracı da değildir. Aslında diyalogun en çarpıcı başarılarından bazılarına (örneğin, eski Sovyetler Birliği'yle ABD'nin ilişkilerinde), resmi görüşmelerden önce gerçekleştirildiği ve kesinlikle onlardan ayrı tutulduğu için ulaşılabilmiştir.

Yoksun Olduğumuz Bir Beceri

Yakın zamanlara dek çoğu insan, diyalog için belirli bir beceriye gerek olmadığını düşünürdü. Diyalogun da bir konuşma türü olduğu ve konuşmaların özel bir disipline gerek duymaksızın sürdürülebileceği varsayılırdı. Dolayısıyla, diyalog konusunda yardım almaya pek gerek görülmezdi. Ama geçtiğimiz on yılda bu konuda yazılanların giderek artmasıyla, iyi bir diyalogun benzersiz yanları olduğu görüldü.

Diyalogun, katılımcıların katı bir disipline uymalarını gerektiren tamamen özel amaçlı bir tartışma olduğu anlaşılıyor. Disiplin gözardı edildiğinde, sıradan tartışmanın yararları yine görülür, ama başarılı diyalogun sağlayacağı yararlara ulaşılamaz. Oysa beceriyle gerçekleştirilen bir diyalogdan olağanüstü sonuçlar alınabilir: Uzun zamandır var olan klişeler ortadan kalkar, güvensizliğin üstesinden gelinir, karşılıklı anlayışa ulaşılır, vizyonlar şekillendirilip ortak bir amaca dayandırılır, eskiden birbirleriyle çatışma halinde olan insanlar hedefler ve stratejiler etrafında birleşir, yeni bir ortak zemin keşfedilir, yeni bakış açıları ve içgörüler edinilir, yeni bir yaratıcılık düzeyine ulaşılır ve topluluk bağlan güçlendirilir.

Diyalogun yararlarını abartmak istemiyorum. Kimi zaman neredeyse mucizevi özellikler taşıdığına inanmakla birlikte, her derde deva bir ilaç olduğunu söylemiyorum. Konuşma yeteneğinin sorunları çözeceği inancı son derece Amerikanvari ve kimi kuşkuculara göre de, Amerikalıların kültürel saflığının göstergesidir. Başarısızlıkla sona eren kimi ciddi ve iyi niyetli diyalog girişimleriyle dalga geçmek elbette çok kolaydır. Üstelik, pek çok diyalog çabası ne yazık ki, gerçekten başarısızlıkla sonuçlanıyor.

Diyalogun başarısız olmasına yol açabilecek pek çok neden vardır. Şiddet, nefret ve güvensizlik kimi zaman (örneğin Sırplarla Arnavutlar, Türklerle Ermeniler, Araplarla İsraillilerde görüldüğü gibi), ortak zemini bulma hevesine baskın gelebilir. Ya da çıkar farklılıkları diyalogun önünde büyük bir engel oluşturabilir. Ama diyalogun başarısızlığa uğramasının en yaygın nedeni, iyi yapılmamasıdır. Diyaloga girmek, çoğumuzun henüz sahip olmadığı özel beceriler gerektirir.

Bunun nedeni, geçmişte diyaloga bu denli gereksinim duyulmaması, dolayısıyla da diyalogun gerektirdiği özel becerileri edinme baskısının daha az hissedilmesiydi. Yetkin konumdaki kişiler yöneticiler, öğretmenler, anne babalar— çoğunlukla, altlarındaki kişilere ne yapacaklarını söylerken kapsamlı bir diyaloga girme zahmetine katlanmazlardı. Karşılıklı anlayışın üzerinde yeterince durulmazdı. Okullarda öğretmenler, öğrencilerin ruhsal durumlarını ya da anne babaların isteklerini anlama gereğini duymadan, yetkilerini kullanırlardı. İşyerinde de işverenlerle çalışanların birbirlerini, bir insanın diğerini anlayacağı gibi anlamaları beklenmezdi. İşveren, patrondu. İşinizi korumak istiyorsanız emirlere uyar ve size söylenenleri yapardınız. Daha küçük işyerlerinde doğal olarak kişisel ilişkiler kurulur ve birlikte çalışan insanlar birbirini gayet iyi anlardı. Ama kültür böylesi bir karşılıklı anlayışı gerektirmezdi. Özellikle de, patronların çalışanlarının tutumlarını, motivasyonlarını ve duyarlılıklarını derinlemesine anlamalarını şart koşmazdı.

Geleneksel hiyerarşi düzenlemelerinde astüst düzeninin en tepesindekiler, daha alt seviyelerdekileri anlama konusunda kayıtsız davranabilirler. Ama insanların eşit oldukları düzenlerde, birbirlerini anlamak için daha çok çaba harcamak zorunda kalırlar. Artık kimse tartışmasız patron değilse ve herkes ısrarla kendi görüşlerine saygı duyulmasını istiyorsa, insanların birbirini anlaması zorunludur. Kararları veren kişiler sizi dinlemeye hazır değilse, gerçek bir söz hakkına sahip olduğunuz söylenemez.

Günümüzde kültürel ve yasal değişimler, bireylerin yaşamlarını etkileyen kararlarda söz hakkı istemelerine yol açıyor ve çoğunlukla, kendilerine söz hakkı verilmemesi durumunda bu kararların uygulanmasını engelleyecek güce de sahipler.

Ayrıca, toplumumuz giderek parçalanıyor. Günümüzde bireyler ve gruplar, bir arazideki birbirlerinden yalıtılmış silolar gibi, ayrı alt kültürlere bölünüyor. İnsanlar kendilerini kendi silolarına (örneğin mesleklerine, statülerine, ırklarına, etnik kökenlerine, politik düşüncelerine) göre tanımlıyor ve kendilerine özgü söz dağarcıkları, çerçeveler, değerler ve inançlar geliştirerek, alt kültür siloları arasındaki iletişimi güçleştiriyorlar.

Geçmişte çoğulculuk da bu düzeyde değildi. Günümüzdeki çeşitlilik, yalnızca karar verme sürecine daha fazla insanın katılması değil, yeni oyuncuların tartışma masasına farklı arka planlarını ve beklentilerini taşımaları anlamına da geliyor. Eskiden çerçevelerimiz ortak olduğu için diyaloga girmek de daha kolaydı. Çerçeveler ortaksa, diyalog konusunda çekingen davranmaya gerek yoktur. Karşılıklı anlayışa ulaşmak için özel bir yönteme gereksinim duyulmaz. Bir komşuyla dedikodu yaparcasına ya da başka bir tür konuşmayı sürdürürcesine, doğal olarak diyalog kurarsınız.

Ama artık diyalog aracılığıyla karşılıklı anlayışa eskisi gibi doğallıkla ulaşamıyoruz. Artık ne eski çağların küçük kasaba topluluklarını yeniden yaratabiliriz, ne de diyaloga girmenin eski koşullarını. Kültürün dar kesimlerinde, benzer düşüncelere sahip insanlar örneğin, yakın ilişki içindeki eşler ya da uzun zamandır birlikte çalışan ve birbirinin zihniyetini ve düşünme alışkanlıklarını, bir ~ bakış, bir omuz silkiş ya da tek bir sözcükle aynı dalga boyuna gelebilecek denli iyi bilen çalışma arkadaşları hala kolayca diyaloga girebiliyorlar. Ama uzun süreli bir ilişki sayesinde ortak bir dünya görüşüne ulaşmış insanlar arasındaki bu uyum giderek daha az görülüyor ve geçmişe gömülüyor.

Günümüz dünyasında diyaloğu beceriyle sürdürmek için gereken özel çaba ve disiplini herkesin fark ettiği söylenemez. Bir arkadaşıma diyalog kurma konusunda bir kitap yazdığımı söylediğimde, kulaklarına inanamadı. "Koskoca bir kitap!" diye bağırdı. "Diyalogun nesi bu kadar zor? Bu, sakız çiğnemek kadar basit bir iş. Nasıl sakız çiğneneceği konusunda bir kitap yazamazsın!"

Arkadaşımın, diyalogun sakız çiğnemek kadar basit olduğu iddiası hepten yanlıştı. Sakız çiğnemek gerçekten basittir: anlaşılması da, yapılması da kolaydır. Diyalogun ne anlaşılması kolaydır, ne de yapılması. Hatta iyi bir diyalog, zor ve ender görülen bir şeydir. Kolay olsaydı, toplumumuzda diyalog gelişmiş olurdu. Oysa birlikte çalışan ya da aynı kaygılara sahip insanlar arasında gerçek diyaloga son derece ender rastlanıyor. Tarihimizin bu aşamasında diyalog kurmak, yalnızca bir avuç insanın başarabildiği, çok sayıdaki kurumun zayıf kaldığı ve çoğu insanın gerek görmediği için hiç kullanmadığı, marjinal bir beceridir.

Sözlerimi daha iyi açıklamak amacıyla burada iki örnek vereceğim. ilk örnekte diyaloga başvurulmuş olsaydı, önemli bir kurumsal hedef gerçekleştirilebilirdi.

Yıllar önce ülkenin en prestijli Ivy League üniversitelerinden biri için, gelecekle ilgili planları ve stratejileri hakkında bir çalışma yapmıştım. Öğretim üyelerinin, mezunların ve üst düzey yöneticilerin çoğu, bu üniversiteyi ülkenin en önemli hazinelerinden biri olarak görüyordu. Hepsi de üniversite rektörüne duydukları derin hayranlıktan söz etti. Ama dekanlarla yaptığım görüşmelerde karşıma sürekli aynı eleştiri çıkıyordu: Üniversitenin geleceğine yönelik açık bir vizyon olmamasından yakınıyorlardı.

Rektöre, geleceğe yönelik bir vizyonun olmayışı hakkında ne düşündüğünü sordum. Uzun bir süre bana alaycı gözlerle baktı. Sonra, hiçbir şey söylemeden masasına uzandı ve bir kağıt tomarı

Çıkarıp verdi. Daha sonra kağıtları okurken rektörün, üniversitenin çok sayıdaki yayınında yayınlanmış olan makalelerine ve konuşmalarına rastladım. Biraraya getirildiğinde hayatımda karşılaştığım en güzel yazılmış, en tutarlı ve en güçlü vizyonlardan birini dile getiriyorlardı.

Üniversitenin geleceğine yönelik bir vizyonun olmamasından en çok yakman dekanlarla yeniden görüşüp, rektörün söylediklerine karşı mı çıktıklarını, yoksa eksik mi bulduklarını sordum. Hepsi neredeyse aynı tepkiyi verdiler. İçlerinden biri, "Evet, yayınlandıkları sırada bunları okuduğumu hatırlıyorum," dedi. "Hepsi de çok iyi. Var olduklarını neden unuttum, bilmiyorum."

Rektörün en yakın çalışma arkadaşları olan ve üniversitenin önemli bölümlerini yöneten dekanların; rektörün gelecek vizyonunu, geleceğe ilişkin ortak bir vizyonun şekillendirilmesi için gerekli olan eşitler arasındaki diyalog alışverişleriyle değil de, onun yazmış olduğu makaleleri okuyarak öğrenmeleri beklenmişti.

Rektör, üniversitenin geleceğine dair uzak görüşlü, çok iyi ifade edilmiş ve tutkuyla savunulmuş kişisel bir vizyonu olan, etkileyici bir düşünürdü. Bildirileri kaleme alındığı sırada dekanlar diyalog eksikliğinden (yüksek sesle) yakınmamışlardı. Ama vizyonu şekillendirme sürecinde diyalogdan dışlanmalarıyla ilgili yoğun duyguları, gösterdikleri kolektif unutkanlığa yansımıştı. Dışlanmış oldukları için kurumun elinde yalnızca, uygulamaya sokulmamış, kelimenin tam anlamıyla çekmecede saklanmış bir vizyon kalmıştı. Uygulanmasından sorumlu kişiler varlığından bile habersiz oldukları için de, canlı, nefes alıp veren, esinlendirici bir vizyon olamamıştı.

İkinci örnekte, diyalogun sunduğu fırsatlardan habersiz olan icra kurulu başkanının uykularını kaçıran sorunun, diyalog sayesinde nasıl çözüme kavuştuğunu göreceğiz.

Bir Biyoteknoloji Şirketi

Pek çok yüksek teknoloji şirketinde gelecek açısından en önemli kişiler her zaman yöneticilerin ve başkan yardımcılarının yer aldığı üst basamaklarda bulunmazlar. Alt kademelerdeki daha genç ve daha yetenekli insanlardan bazıları iyi yöneticilik yapamasalar bıle, şirketin işini çok iyi anlayan birer teknoloji dehası olabilirler. California'daki dinamik bir biyoteknoloji şirketinin CEO'su, onları "bilgiyi uygulayanlar" diye nitelendiriyor. Şirketinde vazgeçilemez insanlar olduklarını söylüyor ve örgütündeki hiyerarşinin, bu kişilerin yeteneklerini doğru şekilde yansıtmadığını açıkça itiraf ediyor. Geleneksel hiyerarşilerin en katı kurallarından biri, elini kolunu bağlıyordu: Bu kurala göre, alt düzeydeki bir çalışana, yöneticisinden daha fazla maaş verilemez. Böyle bir şey yapmak, terfi ettikçe maaşınızın ve statünüzün ardınızda kalanlarınkine göre yükselmesi gerektiğini söyleyen hiyerarşideki terfi kavramını ihlal etmektir.

Yetenekli çalışanları, sadakatlerini ve işe bağlılıklarını korumaları için —üstlerinin moralini bozmadan teşvik etmek hiç de kolay değildir. Burada söz konusu olan yalnızca para değildir. Bilgiyi uygulayanların birçoğu paraya, geleneksel şirketlerin çalışanları kadar önem vermez. Paranın yanı sıra, pek çok yetenekli teknolog için önemli olan; takdir edilme, çocuklarına verilen K12[1] eğitiminin kalitesi, esnek ulaşım düzenlemeleri, eşleri için uygun fırsatlar, şirkete sahip ve ait olma duygusu ve teşvik edici bir çalışma yeri gibi çeşitli yararlardır.

Yönetimin farklı düzeyleri arasındaki diyalog, geleceğin dalgasını temsil eden bu yeni tür çalışanların işine gelen gayri resmi iş sözleşmelerinin oluşturulması (para ve diğer yararlar arasında denge kurulması) için ideal bir yöntemdir.

Amerikan kültürü pek çok etkileyici becerinin gelişmesini sağlamıştır. Kimi alanlarda ABD'nin "know-how"ı neredeyse sınırsızdır. Amerikalılar sorunlara teknik çözüm bulmakta eşsiz bir yeteneğe sahiptir. Tehlikeli bir sokak köşesine trafik lambası yerleştirilmesi için lobi yapmaktan, dünyanın uzak köşelerinde aynı anda birkaç savaşta çarpışmaya kadar her konuda nasıl örgütleneceklerini bilirler. Tüm dünya Amerika'nın girişimcilik becerisine gıpta ediyor. Karmaşık muhasebe işlemleri, yasa çıkarma, endüstrileri düzenleme, bilimsel araştırmalar yapma, enformasyon yayma, teknoloji geliştirme, profesyonel eğitimi gibi konularda Amerikalılar çok bilgilidir.

Amerikalıları böylesine dinamik bir uygarlık haline getiren, bu ve benzeri yeteneklerdir. Ama en ciddi zaaflarından biri de, diyalog kurmadaki şaşırtıcı amatörlüğüdür.

Diyalog kurma becerisinin yaygınlaşmasıyla, bunun halka basketbol ya da durum komedileri kadar tanıdık geleceğine inanıyorum. Hepimizin birer diyalog uzmanı olmasına gerek yok, ama gerçek diyalogun nasıl bir şey olduğunu bilmeli ve liderler, vatandaşlar, yöneticiler, anne babalar, sevgililer, profesyoneller ve tüketiciler olarak, bu konuda kendimizi rahat hissetmeliyiz.


 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült