Din Ve Uygarlık

Hüsen Portakal


"Din bilimi konusunda çatışma inananlarla inanmayanlar arasında değil, insanın özgürlüğüne inananlarla bu özgürlüğü ortadan kaldırmak isteyenler arasındadır".

- A.S. Neill

"Dinsel yanılsamanın verdiği avuntudan insan asla vazgeçemez, yaşamın ağırlığına, acımasız gerçekliğine dayanamaz".

- S. Freud

Freud, "kültür" kavramını, uygarlıktan ayırmayı önemsemediğini söylüyor ve genelde bu iki terim yerine yalnız "kültür" sözcüğünü kullanıyor. Bu kavramlar bir yerde her toplumun kendi yorumuna ve dünyaya bakışına bağlıdır. Bu toplum için uygarlık kavramını kullanmak sanırız daha uygun düşecektir. Çünkü uygarlık deyince daha çok yaşama biçimi ve teknik ürünlerin kullanılışı anlaşılıyor. Kültür sözcüğü nedense kitabı çağrıştırıyor. Bu kavramlardan biri diğerinin yerine her zaman kullanılmasa bile, aralarına bir sınır koymamak daha doğru olur sanırız. Vereceğimiz örnekte, Freud'ün "kültür" kavramının, "uygarlık" yerine geçebileceğini göreceğiz. Yazara göre kültür, bir yandan "insanın doğa güçlerine egemen olmak ve doğada insanın gereksinimlerini doyurmaya elverişli malları ele geçirmek için tüm bilgileri ve güçleri içerir;" öte yandan "insanlar arasındaki ilişkileri, özellikle elde edilebilir malların paylaşılmasındaki ilişkileri düzenlemek için gerekli tüm düzenlemeleri içerir (1)".

İnsanın kendi gereksinimlerini doyurması için, diğer insanlarla ilişki kurması, topluca yaşaması ve uygarlığın koyduğu ölçülere uyması gerekir. Böylece insan bir yandan uygarlığın nimetlerinden yararlanırken, öte yandan uygarlığın kendisinden istediği özverilere katlanmak zorunda kalır. Bu özverilere ve yasaklara katlanma zorunluğu, bir yerde insanı uygarlığın düşmanı yapar. İnsanın teknikte gösterdiği ilerlemeyi, insanlar arası ilişkiyi düzenlemede göstermediği göz önüne alınırsa, bu düşmanlığın nedeni anlaşılmış olur. Ayrıca insan kendi uygarlığını ve yaşama ortamını seçmiyor, içinde dünyaya geldiği uygarlığın ölçülerine uymak zorunda kalıyor.

Daha önce dinin insandan cinsel tepilerinden vazgeçmesi gerektiğini buyurduğunu söylemiştik. Dinin gelişmesinde en önemli nedenlerden birisi, bu cinsel tepinin denetim altına alınması ve sınırlandırılmasıydı. Bunun nedeni, cinselliği bir kötülük kaynağı olarak görmesi ya da erkeklerin kadınları kıskanması mıydı? Elbette evet. Ama bunlar yeterli neden değildi. Bir uygarlığın kurulması, daha karmaşık insan ilişkilerini ve düzenlemeleri gerektirmişti. Cinsel ilişkilerin nasıl düzenlenmesi gerektiği, toplumsal düzeni sağlama ve sürdürme açısından da önemlidir. Toplumsal düzenin sağlanmasında ve maddi gereksinimlerin karşılanmasında, çalışma-emek birincil bir yer tutar. Çünkü insan cinsel gereksiniminin karşılanmasını bir süre geciktirebilir, ama diğer biyolojik gereksinimlerinin karşılanmasını geciktiremez. Bütün bunlar göz önüne alındığında, uygarlığın neden insandan cinsel tepilerinden vazgeçmesini istediği daha kolayca anlaşılır. İnsan cinsel enerjisini ayrıca kültür ve çalışma yaşamıyla paylaşır.

Psikanalizin cinsellikle ilgili savına göre insan önce çocuklukta cinsel enerjisini harcayamaz. Çocukta cinsel heyecan ve enerji bulunmakla birlikte, çocuk cinsel ilişki kurma yeteneğinden uzaktır. Çocuğun bu cinsel enerjisini başka bir yolla mastürbasyon harcamasını, bizim kültürümüz yasaklamıştır. Ayrıca çocuğun ilk cinsel nesnesinin kendi annesi olması, bu cinsellik sorununu daha da nazikleştirir. Çocuk bu duygularını dışa vuramaz; bilinçdışına geri gönderir. Cinsel heyecanların hemen ve doğrudan doğruya dışa vurulmaması, bilinçdışını oluştururken, bilinçdışında biriken duygular da insanı kompleksli bir birey yapar. Örneğin çocuğun kendi annesine duyduğu özlemin bilinçdışında kalması, Oedipus

Din ve insan kompleksini oluşturur. Zaten çocuk istese de, ona tam bir özgürlük verilse de, yine de bir kısım arzuların bilinçdışına gönderilmesi önlenemez.

İnsan soyunda bu röfulman sürecinin ne zaman başladığını kesin olarak söylemek elbette bizim için olası değil. Ama insanda düşünme sürecinin ve toplumsal örgütlenmenin başlamasıyla, röfulmanın da başladığı söylenebilir. Çünkü çocukta bilinçle, bilindışı aynı zamanda oluşuyor. Burada bir yanlış anlaşılmaya yer vermemek için konuyu şöyle açıklayalım. Bir çocuk dünyaya bilinçsiz bir varlık olarak geliyor. Kuramsal olarak kendi başına büyüyen çocukta bir bilinç gelişmiyor. Diğer bir deyişle, bir beynin varlığı, bilinçli olmaya yeterli değil. Zaten bir çocuk dünyaya geldiğinde, ancak beyninin % 23'ü gelişmiş bulunuyor bu oran şempanzede % 70 geri kalan % 77 ana karnının dışında gelişiyor. Bilinç, bilinçdışının bir türevidir, diyebiliriz. Daha sonra Ben'in sansüründen geçen ve bilinçdışına gönderilen heyecanlar, ayrıca bilinçdışının bir kısmını oluşturduğu kadar, bilinç eşiğini de oluşturuyor.

Kuramsal olarak diyebiliriz ki çünkü bunu denemeye olanak yok dünyaya gelen bir birey, tüm heyecanlarını anında ve tümüyle giderseydi, onda bilinçdışı, dolayısıyla bir bilinç oluşmayacaktı. Diğer bir deyişle, eğer birey röfulmana uğramasaydı, bilinç de gelişmeyecekti.

Bütün bu bilgiler, bizim bilinçdışı düzeneğini tümüyle bildiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü biz bilinçdışını, ondan türeyen bilinç aracılığı ile öğreniyoruz. Eğer bilinç bize her şeyi açıklayabilseydi, o zaman dinlere ne gerek kalırdı? Burada sözü yine Freud'e bırakalım: "Bilinçdışının özdoğası bize dış dünyanın gerçekliği kadar yabancı ve duyu organlarımız dış dünya üzerine bize ne kadar eksik bilgi veriyorsa, bilincimiz de bilinçdışımız üzerine o kadar yetersiz bilgi veriyor (2)".

İnsanda beynin ve bilincin gelişimiyle, toplumsal örgütlenme birlikte oluşuyor. Daha doğrusu, ilk örgütlenme biçimi olan yapısal avcılıkla, beynin düşünebilen yapısı birlikte gelişiyor (3).

İnsandaki bu bilinçli davranış ve toplumsal örgütlenme, bilinçdışından gelen isteklerin bir kısmını sınırlamayı gerektiriyor. İşte bu bilinçdışı isteklerin toplumsal düzeyde sınırlandırılması, bir toplum içinde tabulara dayanan törelerin ve kutsal inançların gelişmesine yol açıyor. Bilinçdışından gelen isteklere, yine bilinçli olmayan yasaklarla karşı çıkılıyor, bu yasaklar kurallaştırılıyor ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Tabu çağında yasaklar üzerine soru sorulmazdı; daha sonra dinler üzerine soru sorulmadığı ve dinlere kuşku duyulmadığı gibi.

Bütün bunları söylerken, örneğin aile içindeki ilişkileri yasaklamak isteyen dinin ya da tabunun koyduğu cinsel yasaklarla, toplumsal örgütlenme ve çalışma gereği konulan yasakları birbirinden ayırmak istiyoruz. Çünkü uygarlık da bizden cinsel tepilerimizi sınırlamamızı ve bu enerjinin bir kısmını kültüre yöneltmemizi (süblimasyon) istiyor. Bu yönelme önce eğitimle olası. İlk uygarlıklarla birlikte, örneğin Sümerlerde eğitimin de başlaması bir rastlantı değildir. Çünkü çocuk eğitim süresi içinde cinsel heyecanlarını tutmak ve arzularını bilinçdışına göndermek zorunda kalır.

(2)     S. Freud, Interpretation des Reves, s.512.

(3)     G. Mendel, La Chasse Structurale.


Freud, uygarlıkla cinsel tepiler arasındaki ilişkiyi şöyle dile getiriyor: "Tüm uygarlık, tepilerden vazgeçme ve (insanı) çalışmaya zorlama üzerine kuruludur (4)".

Dinlerin koyduğu cinsel yasaklarla, uygarlığın gerektirdiği cinsel tepilerden özveride bulunma arasındaki ayrımı anlarsak, sorun belli bir ölçüde aydınlanmış olur.

Freud'e göre, uygarlığın koyduğu zorlamalar ortadan kalksa bile, insanların çoğunun yeni yaşamsal kaynaklar edinmek için kendilerini gerekli çalışmaya vermeleri, yine de belli değildir. Çünkü insanda yıkıcı, diğer bir deyişle, toplum ve uygarlık karşıtı bir eğilim vardır. Çünkü insan için tüm tepilerini olduğu gibi doyurmak, uygar yaşamadan önce gelir.

Bir yandan uygarlıklar ilerleye dursun, öte yandan şimdiye değin hiçbir kültür, inanç ya da toplumsal yapı insanların tek tek ya da örgütlü saldırganlığını önlemeye yetmemiştir. Burada tüm bu saldırganlıkların "ötekine" yönelik olduğu söylenebilir. Ama dinde "başkası" olabilir, uygarlıkta başkası yoktur. Çünkü dün Sümerlerin icat ettiği yazıyı, bugün ben kullanıyorum.

Freud'ün sözünü ettiği saldırganlıkta, tepiler üzerine konan yasağı ortadan kaldırmaya yönelik anarşist bir eğilim vardır. Eğer toplumsal düzen ve uygarlık olmasa, insan tüm tepilerini istediği gibi doyurabilecektir. Oysa Freud'ü sözünü ettiği yıkıcılığa ters düşen başka saldırganlıklara da örnek bulunabilir.

Son yıllarda İslamiyet’teki şeriatçılıktan kaynaklanan saldırganlıklar, tepiler üzerindeki baskıların kaldırılmasına değil, tersine, bu baskıların sıkı sıkıya uygulanmasına yöneliktir. Oysa bu baskı, Renaissance'dan bu yana gelişen özgürlüklere ters düşüyor. Modern dünyada teknoloji ile özgürlükler ve demokratik haklar birlikte gelişiyor. İnsan hakları denince kadın-erkek ayrımı yapılmıyor artık. Yalnız şeriatçılar değil, tüm tutucu çevreler teknolojinin nimetlerinden yararlanıyorlar, sıra insan haklarına gelince, "bu bize göre değil" diyorlar. Bunu söylemekle de kalmıyorlar. Gerçekte Mısır'dan Sudan'a ve Türkiye'ye, Endonezya'dan İran'a değin estirilen terör, modern dünyadaki insan haklarına karşı bir tepkidir. Dini savunanlar, acaba neden insan haklarını savunmuyorlar ve askeri yönetim altındaki işkencelere karşı çıkmıyorlar?

'Şeriatçı bir ortamda neden bilim ya da insan hakları gelişmiyor? Yeni değerler yaratmak yerine eski değerlere insanların sarıldığı yerde, elbette bilim bu bilim, toplum bilimleri olduğu kadar, temel bilimler de olabilir gelişmez. Bunun sonunda ileri ülkeler geri ülkeleri ekonomik yönden sömürür, geri ülkeler de ileri ülkeleri bilimsel yönden. Oysa geri ülkeler, birtakım kutsal inançların arkasına saklanmak yerine, içinde bulundukları uyuşukluktan kurtulup çağdaş dünyada kendilerine düşen görevleri yerine getirebilirler. Terör üretmek yerine çağdaş değerler üretmeyi deneyebilirler.

Doğruyu söylemek gerekirse, dünyada nüfusun önemli bir kısmının Müslüman olmasına karşın, bu insanların modern dünyaya katkıları sıfırdır. Oysa bu ülkeler,

Batı'nın silah pazarı olmak yerine, bilimin ve kültürün geliştiği birer ülke de olabilirler. Düşünce özgürlüğünü "şeytan dürtüsü" gibi saymayabilirler.

Bütün bunların olması, elbette basit birer hükümet kararnamesine bağlı değildir. Bunun için çocukları eski inanç bağlarından kurtarmak gerekir. Bilimsel düşüncenin gelişmesi için, bilincin bilinçdışını yalnız inanca bağlı düşünceyi denetim altına alması gerekir. Bunun ne anlama geldiğini bizim eğitim sistemimizin anladığını sanmıyoruz.

Bilinçdışının bilinci denetim altında tutması, bir yönüyle bireyin kendi çocukluğuna bağlı kalması ve olgunlaşamamasıdır. Bunu biraz daha açarak diyebiliriz ki, bireyin Oedipus kompleksinden kurtulamamasıdır. Burada sözü yine psikanalize bırakalım: "Din, insanlığın evrensel saplantı nevrozudur; bu nevroz Oedipus kompleksinden, çocuğun babayla olan ilişkilerinden türer (5)".

Çocuk Oedipus kompleksinden ancak anne ve babanın dışında daha genel bir deyimle ailenin dışında duygusal bir bağ bulduğu ve toplumsal yasakları benimsediği zaman kurtulabilir. Bu kompleksten kurtulamayan çocuk, dinsel inanç yoluyla sürekli olarak kendi saplantı nevrozunu besler.

Birey yaşanılan dünyaya, ileriye dönük değerlere bağlı olduğu zaman, onda güçlü bir Ben gelişir. Diğer bir deyişle, bilinç, bilinçdışına ağır basar. Aksi halde, birey kendi bilinçdışını dış dünyaya yansıtır ve kendi iç gerçekliğini, dış dünyanın gerçekliği gibi kabul eder. İlkel insanın cin, şeytan gibi düşsel-ruhsal varlıkları, birer gerçek gibi benimsemesi, aslında kendi bilinçdışı çatışmalarını dış dünyaya yansıtmasıydı. Eğer ilkel insan kendi cinsel tepilerinden korkmasaydı ve onu yeterince doyurabilseydi, kendi iç çatışmalarını dış dünyaya yansıtmayacaktı ve dünyada şeytan-melek ikilemi olmayacaktı.

Çağımızda bilimsel gelişme çok önemli teknik kolaylıklar sağlıyor; tıp gelişiyor, yeni ilaçlar yapılıyor; birçok hastalıklar kolayca tedavi ediliyor; ama bilimin en önemli işlevi, dış dünyanın belirsizliğini ortadan kaldırmasıdır. Bugün artık güneş batarken nereye gittiğini yağmurun nasıl yağdığını, mikrobik bir hastalığın nedenini biliyoruz. Artık veba Tanrı'nın insanları cezalandırması değil; doğal bir olay.

Unutmayalım ki, bilimin gelişmesiyle doğal olayların aydınlanması ve kutsal inançların zayıflaması arasında bir bağ vardır. Ve dincilerin bütün korkusu, dinin bilim karşısında nasıl tutunacağı. Yoksa dine yöneltilen eleştiriyi bir Turan Dursun'a ya da Salman Rushdy'e bağlamak, sadece kuru gürültü. Dinsel yanılsamanın dışavurumu.

Aslında her bilimsel gelişme, bir dinsel eleştiridir. İnsanın Adem ve Havva ile başlamadığı, diğer canlıların evrimi sonucu oluştuğu gerçeği, dinsel dogmaların yalanlanmasıdır. İnsanın iki arka ayakları üzerine yürümeye başlaması ve örgütlü av partileri hazırlaması, ilk insan davranışları olarak biliniyor. Oysa benzer davranışlar bugün şempanzede de gözleniyor. Bu maymunlar ırmak domuzu avına çıkarken, kendi aralarında örgütleniyorlar ve avlarını çembere alıyorlar. Yüksek maymunlarla insanlar arasında birçok benzerliğin olduğu biliniyor. Bu bize insanların da bugünkü maymunlarla aynı aşamadan geçtiğini, bu maymunların da günün birinde insanlar gibi birer canlı olacağını gösteriyor. Eğer maymundan insana geçiş süreci için aradan dört milyon yılın geçmesi gerektiyse, bu maymunların da yine aynı süre içinde birer insan yeteneği kazanacağı söylenebilir. Böyle bir randevu vermeye gerek yok. Nasıl olsa eldeki veriler bunu gösteriyor. Eğer insan ayrı yaratılsaydı, diğer hayvanlarla ortak yanının bulunmaması gerekirdi. Bununla birlikte, bilimsel veriler sadece mantık işi değildir. İnsan belli bir olgunluğa varmadan, bilimsel verileri benimseyemez. Çünkü dinsel inançlar, çocukluk nevrozuna dönük duyguları beslerken, bilimsel gerçekler ileriye dönük belli bir düzeydeki olgunluğu gerektirir. Bunun için bireylerin tek tek olgunlaşması ve bilimsel gerçekleri benimsemesi yetmez. Ayrıca toplumun da belli bir olgunluğa varması, toplumun da gerçeklik ilkesine göre yaşaması gerekir.

Doğrusunu isterseniz, konumuz din olduğu için biz nevrozlarla din arasındaki bağlantıyı psikanalize dayanarak açıklamaya çalışıyoruz. Aslında din, ırkçılık ve milliyetçilik gibi tüm geriye dönük akımlarla, nevrozlar arasındaki bağlantıyı açıklığa kavuşturmak gerekir. Özellikle her ekonomik ya da politik bunalım dönemlerinde, bu gibi geriye dönük inançlar kendini dışa vurur. İleriye gidiş yönü kapalı her yetişkin bireyin, kendi çocukluk evrelerine dönmesi gibi. Bu ileriye gidiş yalnızca güncel güçlüklerden kaynaklanmaz. Bunun en önemli nedeni, kişinin kendi zayıflığıdır.

Eğitim süreci içinde, ilk çocukluktan kalma zayıf evreler iyi bilinir ve çocuğun toplumsal yönü geliştirilir, çocuğa ileriye dönük değerler aşılanırsa, böyle bir çocuk hem daha güçlü bir kişiliğe sahip olur, hem de geriye dönük değerlere pek yüz vermez. Çağımız uygarlığı, bizden etkin bireyler isterken, din ya da benzeri geriye dönük inanç sistemleri, bireyleri edilginleştirir. Dinsel eğitimle cinsel yasakların el ele vermesinin en önemli nedeni, uysal bireyler yetiştirmeyi amaçlamasıdır. Bu nedenle, dinin cinsel yasaklar koymasıyla nevrotik kişiliğe yol açması ve yine aynı dinin nevrotik kişilikleri beslemesi arasındaki bağlantıyı iyi bilmemiz, bu kısır döngüyü çözmemiz gerekiyor. Nevrotik kişiliğin yapısı, din kadar eski tarihlere dayanır. Dinin böyle bir kutsallığa bürünmesinde, bu eskiliğin payı çoktur. Çünkü dinsel bir inancın kaynağından uzaklaştıkça, daha gizemli bir havaya büründüğünü, daha çok ilgi çektiğini biliyoruz. Yalnız ne var ki, bilimsel çağ, bu çekiciliğin büyüsünü bozmaya başladı. Buna karşılık, bilimin yavan bir bilgi yığını olduğu söylenemez. Bugün bilimsel dünyanın çekiciliği, diğer tüm gizemli dünyaların çekiciliğini gölgelemiştir. Ayrıca din, bir saplantı nevrozu içinde insana hep aynı şeyleri söylerken, bilim her gün yeni bir alanın çekiciliğini bize sunuyor.

Bilim insanın bilincini, din ise insanın nevrozunu besler.

Dinler doğarken, insan yaşamında bilimsel etken yoktu. Bilimsel düşüncenin doğması ve güncel yaşama girmesi, insan düşüncesini temelden değiştirmeye başladı. Bu olay, dinsel inanca derinden bağlı olanlar için bir şansızlık sayılabilir, ama insanlık için daha önce benzeri olmayan bir aşamadır. Çünkü bilimsel çağla birlikte insan doğa karşısındaki bağımsızlığını kazanıyor, gizemli duyguların sis perdesine sığınmıyor. İnsan bilimsel aydınlanma sayesinde gizemli duygulardan kurtuluyor ve bir Tanrı’ya kulluk etme gereğini duymuyor. Çünkü bize göre bir Tanrı'ya boyun eğme gereksinimi, zayıf insanın daha güçlü bir varlığa boyun eğme gereksinimidir. Çocuğun babayla olan ilişkisi açık seçik ortaya konulursa, ne demek istediğimiz de daha iyi anlaşılır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült