Din Alanında Cinsellikten Sevgiye Geçiş

Robert Briffault

Briffault'nun dediğine göre, dinin, hayatın açıklanması amacıyla ve tabiatüstü güçleri denetlemek için ilkel büyücülüğün kaçınılmaz gelişmesi, beraberinde kutsal sevgi biçiminde yüceltilen birtakım cinsel törenler ve sembolizmin moral kalıntılarını getirmiştir. İlk dinlerin şehevi (erotik) törenleri, sonraki kültür aşamalarının anlayışıyla bağdaşamayınca, tanrıların iyiliğini tahrik etmeye' yöneltilmiş cinsel davranışlar yerine onların kötülük ve kıskançlıklarını yatıştıracak öbür dünyacı davranışlar önem kazanmıştır. Kendini kötüleme ile özdeşleşmenin sonunda Hıristiyan Babaları'nın «cinselliği, günahın temel özelliği olarak nitelemeleri» ortaya çıkmıştır. Bu davranışlar. Batı uygarlığında cinsel ahlak temelini kurmuş ve et ile ruh arasında bir çelişme bulunduğunu belirterek, çelişkinin yaratıcı gerilimleriyle sevgi geleneğimizin doğmasını sağlamıştır.

Filozof, antropolog ve yazar Robert Briffault'nun en ünlü kitabı, anaerkilliği inceleyen dev eseri «The Mothers» (Analar) dır.

Aşağıdaki parça, yazarın «Cinsellik ve Uygarlık» adlı eserinden alınmıştır.

Çağdaş Batı uygarlığı geleneklerinde din ile cinsellik kadar birbirlerine karşıt iki alan bulunamaz. Cinselliğin belirtileri, dinsel ruhun bozulmadan birarada bulunamayacağı günah, kötülük ve saf olmamak düşünceleriyle ilişkilidir. Din ile şehvetin karşıtlığı, din ile dinsizlik arasındakinden az değildir. Fakat hıristiyanlık ve buna yakın birkaç din dışında, dünyadaki çeşitli dinleri ve aşağı kültür aşamasındaki dinsel törenleri gözden geçirirsek, bu karşıtlığın bulunmadığını göreceğiz. Bu törenler ve dinler, yukarda saydıklarımızın aksine, cinsellikle içiçe bulunmaktadır ve cinsel içgüdünün belirtileri, dinsel ruhla uyuşmaz sayılacak yerden yakın bir biçimde ilişkilidir. Bu aşamasında din, hemen hemen ahlak ve teoloji kadar cinsiyetle uğraşmaktadır.

Yeni Gine'nin, Polinezya'nın, Endonezya, Afrika ve Güney Amerika'nın dinsel sanatı, Hindistan ve Japon tapınakları kadar müstehcendir. Kültürün ilk aşamalarında, ilkel avcı kabilelerinden bizim uygarlığımızın doğduğu tarımsal toplumlara kadar, hemen hemen her dinsel tören, müstehcen dans ve şarkıları, gerçek ya da sembolik cinsel birleşmeyi ve hatta fahişeliği kapsamaktadır. Dinsel sembolizmin ve törenlerin şehevi niteliği, kültürün yüksek düzeylerinde sınırlandırılma eğilimindeyse de, aynı nitelik, bunlardan hemen önceki aşamalarda en yaygın biçimiyle yer almıştır. Bu durum, özellikle ilerlemiş ve yüksek uygarlığa ulaşmış milletlerin eski dinlerinde göze çarpmaktadır. Mısır'ın karmaşık mistik teolojisi, cinsel sembolizmle işlenmişti. Babil, Küçük Asya ve dağınık Sami kolonilerinin dinleri, törenlerinin müstehcenliği ile ün salmıştı; rahibeleri kutsal fahişelerdi ve fahişelik her kadına yüklenmiş bir zorunluluktu. Herodot, «Mısırlılar ve Yunanlılar dışında bütün milletler, tapınaklarında cinsel ilişkide bulunurlar,» der. Fakat belirttiği bu istisnaları kendisi bile çürütmektedir. Müstehcenlik ve serbestlik sonraki dönemlerde en yüksek noktasına ulaşmışsa da, Yunan dini, Babil ve Suriye dinlerinin benzeri unsurları kapsamaktaydı: Tapınaklara bağlı genelevler vardı; cinsiyet organları sembolleri, töresel müstehcenlik ve cinsel birleşmenin toplumca kutlanması, en kutsal törenlerin baş unsurları olarak son anına kadar devam etmiştir. Sözgelişi Roma'nın sert ve basit dininde bile hem de en çok saygı gören törenlerde tanrıların sembolik cinsel organları çeşitli müstehcenlik ve sembolik cinsel birleşme yer almaktaydı.

İlk hıristiyan büyükleri, «Puta tapanların hayvanca icatları»ndan söz ederlerdi. Onlar, özellikle bütün putperest dinlerinin 'kirli' olduğunu ileri sürmekteydiler; yani bunların şehevilik ve cinsel tahrik ile ilişkileri vardı. Oysa hıristiyanlığın en büyük erdemi, dinsel ibadete 'iffet' ve 'nezaket' getirmiş olmasıydı. İskenderiyeli Clement, Roma İmparatorluğu'nun pagan (çok tanrılı) halklarına şöyle seslenmişti:

«Sizler tutkularınızı sürdürebilmek için dinsizsiniz. Şeheviliklerine özlem duyduğunuz için putlarınıza tapıyorsunuz.»

Paganizme karşı ileri sürülen suçlamaların en güç karşılık verilebileni buydu. Bu dinlerin, gelişmelerinin bütün aşamaları boyunca, kuvvetli cinsel niteliğiyle karşı karşıya kalan geleneksel düşünce, ilk hıristiyanların görünüşünü kabul etmek eğilimini gösterdi.

Fakat böyle bir açıklama biçimi kabul edilemez. Artık hıristiyanlık, içinden çıktığı birçok dinin gelişme sürecinden çekip çıkarılarak apayrı bir dinmiş gibi incelenemez. Bu gelişmenin sürekli olduğu, uzun bir dinsel evrimden geçtiği, hatta en kültürsüz halkların törenlerinden ve kavramlarından geçerek geldiği anlaşılmıştır. Öte yandan dinsel törenlerin ve dinin sembolizmindeki cinsel nitelik, refah ve uygarlıkla ilişkili bir bozulma göstereceği yerde, bunun en ilkel temel dinsel olguların gerekli ve en önde gelen unsuru olduğunu ortaya koymaktadır.

Bunun nedenini anlamak dinlerin ortaya çıkmasını sağlayan evrimsel süreci kavramakla mümkündür. Çağdaş anlayışa göre, din terimi, varlığın açıklanmasını akla getirir. Başka bir deyimle, din, önce metafizik bir sistem olarak düşünülür. Fakat dinin fonksiyonu kavramı, bunun ilk dönemlerine uygulanamaz. İlkel insanlık psikolojisine, felsefe sorunlarına karşılık vermek ve 'varolma'nın nedenini açıklamak istediğinde daha uzak bir şey olamaz. Bu çeşit konular vahşileri ne ilgilendirir ne de onlarca anlaşılabilir. Dinin bizim için en belirli yanının ilkel biçimlerde yeri bile yoktur, ilkel dinin fonksiyonu, onun daha doğrudan doğruya, daha somut ve uygulanabilir olmasını da gerektirir. Bu fonksiyon, hayatın nedenini açıklamak değil, hayatı devam ettirmek için gerekli sayılan şeyleri elde etmektir. Din, bu görevini pratik tedbirlere ve kişisel çabalara yardımcı olarak kullanılan tabiat-üstü araçlarla başarmaya çalışır.

İlkel insanlığın temel ihtiyaçları ve istekleri, böylece dinsel törenlerin ilk hedefleri, bitki, hayvan ya da insan olsun, kabileyi artırmak ve çoğalmayı sağlamaktır. Bu amaçlara varmak için kullanılan en yaygın tören biçimine «Taklitçi-tılsım» adı verilir.

Av hayvanlarının çoğalmasını isteyen avcılar, o hayvanın dişisi ya da erkeği gibi giyinir ve üreme hareketini taklit ederler. Böylece Sioux kabilelerinin sığır dansında, boğa kılığına girmiş erkekler, boğanın sığıra binmesini temsil ederlerdi ve töreni yöneten rahibe, törenin sonunda, bu hareketi sağlayan erkeklik organı sem. bolünü halka göstererek «Yaratma, hayat ve ölüm gücünü elinde tuttuğunu» bildirirdi. Başka törenlerde cinsel birleşmeler yapılır; erkekler eşlerini değiştirirlerdi. Avrupa'nın avcılıkla geçinen insanları arasında da buna benzer törenlerin pek yaygın olduğunu ortaya koyan epey belirtileri vardır. Bu tören, Magdalen Çağı mağara resimlerinde bütünüyle görülebilmektedir.

Ürünlerin yetişmesi de aynı töresel yollarla sağlanmaya çalışılırdı. Beş kıtada da yaygın olan inanca göre, tohum ekiminin verimli olması için, bunun cinsel birleşme hareketiyle birlikte yapılması gerekmekteydi. Bu cinsel birleşme, Salvador'un Pipelesleri ve Hindistan’ın Musquakileri arasında tohumun toprağa girmesiyle aynı ana rastlatılırdı. Bugün Hollanda ve Almanya köylüleri aynı tedbirleri almakta ve tarlalarını sürdükten sonra karılarıyla tarla üzerinde cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Girit tarlalarında bereketli bir ürün almak için aynı tedbire başvuran Demeter ile İasion'un efsanesi, bunun Hellen dünyasında da yerleşmiş bir gelenek olduğunu göstermektedir. Tarım festivalleri, özellikle tohum ekmeye ve harman toplamaya ilişkin olanlar, dünyanın her yerinde ve her çağda genel cinsel hoşgörünün en belirgin örneklerini vermektedir.

Afrika'da Bantuların tarım festivalleri, «nitelik bakımından Baküs ayinlerini hatırlatır. Günlük hayatlarında ağırbaşlı olan kadın ve erkekler, ayin sırasında kendilerini şehvete bırakırlar. Onları seyrederken utanç duymamak imkansızdır. Fahişelik serbesttir; ortam nedeniyle zina hoşgörülün» Hindistan'da, «harman festivali genel çapkınlık için bir işarettir ve buna 'gerekli' gözüyle bakılır. Erkekler bütün gelenekleri, kadınlar utanmayı bir yana atarlar; kızlara tam bir serbestlik verilir.»

Bu aşırı özgürlüğün belirli bir töresel amacı vardır ve bazen Kuzey Borneo'nun Dayak kabilelerinde olduğu gibi, çok kısa sürelidir. Bundan hemen sonra, sosyal düzen eski biçimine döner. Cezayir'in tarım kesimini meydana getiren nüfusu, cinsel ahlaklılığı zorlamanın tarım hayatının başarısını engelleyeceği gerekçesiyle, kadınlarının aşırı çapkınlıklarına sınır konulmasını istemezler. Atina'nın tesmophoria'sı yani ekim bayramları, «Bereketlilik tılsımı»nın ilk karakterini zayıf bir biçimde de olsa korumuştur; kadınlar, bu bayramlarda ellerinde sembolik erkek cinsel organları taşırlar ve ayıp sözler söylerlerdi. Romalıların ekim bayramları olan saturnalia'nın yerini, şimdi güney Avrupanın karnavalları almıştır. Bunlarda bile, son yıllara kadar erkeklik organı sembolleri taşımak modası vardı. Lavinium'da tanrı Liber bir araba içinde tarlaların çevresinde dolaştırılır; kocaman erkeklik organını kadınlar çiçeklerle süslerlerdi.

Tarım yalnızca bir din sorunu olarak kabul edilirdi. Aralarına yerleşen İspanyol papazlarının başarı kazanmak için dinsel ya da büyüsel yollara başvurmadan ürün yetiştirebilmeleri, Pueblo Kızılderililerini çok şaşırtmıştı. İlkel törenlerin elde etmek istedikleri şeyler ve bunun için kullandıkları araçlar gözönüne alınınca, din ile cinsel faaliyetin yakın ilişkisi ortaya çıkmış olur. Fakat bu ilişki aslında çok daha derin ve yakındır.

İnsan soyunun çoğalması, geçim araçlarının çoğalmasından daha az önemli değildir. Birçok yönden karanlık kalan üreme süreci, çağdaş biyologlarca kültürsüz insanların, fizyolojik olmaktan çok tabiatüstü nitelikteki faaliyetleri olarak görülür. Avustralya ve Yeni Gine'de yaşayan bazı kabilelerin kadınla erkeğin birleşmesiyle döllenme arasındaki ilişkiden habersiz oldukları söylenmektedir. En alttakinden en ilerlemiş kültür aşamalarına kadar erkek, tabiatüstü güçlerin aracılığını yapan bir araçtan fazla bir şey olarak kabul edilmez. Aşağı kültürlerdeki insanların inançlarına göre, cinsel heyecan sırasında, tıpkı tanrısal bir esinlenmede olduğu gibi, erkekler bir an için tanrının aracılığını yapmaktadırlar. Tatarların, «Her insanın özel bir tanrısal müdahale ile yaratıldığını» söylemeleri, bu konudaki genel inancı yansıtır. Aziz Paul, «Sen ektiğin tohumla doğacak bedeni ekmiş olmuyorsun... Ona beden verecek olan Tanrı'dır,» demiştir. İlk hıristiyan büyükleri, evlilik dışı çocukların doğumu konusunda şaşkınlığa düşmüşlerdi; çünkü çocukları yaratan Tanrı'ydı ve o, evlilik dışı cinsel birleşmeyi yasaklamış bulunuyordu. İnsan tohumunun Tanrı'nın gerçek maddesini içerdiği ve Tanrı'nın cinsel ilişki sırasında erkeği kendi aracı olarak kullandığı düşüncesi, «Mistik teoloji» döneminden günümüze kadar kalmıştır. Din otoriteleri 'iffet'in insanın içindeki tanrısal özün korunmasına yardım ettiği düşüncesindedirler. Eski İbraniler, en ciddi yeminleri, yemin edenin elini hayalarına sürdürerek ettirirlerdi. Tanıklık etmek (testify), vasiyet (testament) gibi kelimelerin hepsinin testis (haya) kelimesinden türediği gözönüne alınırsa, bu düşüncenin ne kadar yaygınlaştığı anlaşılabilir. Böylece cinsel birleşme eylemi, tanrısal varlığın kendini en açık bir biçimde belirttiği olay olarak görülür. Sofu müslümanlar, karıları ile cinsel birleşmeden önce kısa bir dua ederler; yani böylece bu eylemin kutsal niteliğini kabul etmiş olurlar.

Aramızdaki en dindar kimselerin görüşleri, temel özelliği bakımından Avustralyalı ilkellerinkinden farklı değildir: Dünyaya getirmenin sadece fizyolojik bir süreç olduğu düşüncesini dine küfür kabul eden bu insanlar, çocukların Tanrı tarafından' gönderildiğini söylemekle, bütün ilkel vahşilerin düzeyine inmektedirler. Döllenmenin cinsel birleşmeden başka şeyler aracılığıyla meydana geldiği düşüncesi de pek yaygındır. Döllenmenin meydana gelmesi için başka şartların tamamlanması gerektiği inancı, hemen hemen evrenseldir. Avustralyanın birçok bölgelerinde, Eskimo ve Kızılderililer arasında kadının erkek tarafından gebe bırakılması için uygun bir hayvansal besin maddesi yemesi gerektiğine inanılır. Hotantolar, bir kadının cinsel birleşmeden önce çırılçıplak, sağanak altında dolaşmadıkça çocuk doğurmayacağına inanmaktadırlar. Evlilik töreninin tamamlanması gereken pek çok görenek ve şartları, bu törene gebeliğin mümkün olabilmesi için eklenmiştir.

Bütün bu inançların ve geleneklerin kaynağındaki temel düşünce, insan soyunun üremesinin ancak birtakım tabiatüstü güçlerin işe karışmasıyla mümkün olacağı inancıdır.

İlkel dinlerin dinsel törenlerindeki amaç, yalnızca yiyecek hayvanlarının, toprak ürünlerinin ve kadınların verimliliğini sağlamak değildi. İlkel tılsımın başlıca amaçlarından biri de yağmurun yağmasını sağlamaktı. Toprak verimliliğinin bağlı bulunduğu yağmur, genel olarak erkeğin tohumlu salgısı ile eş anlamda kabul edilirdi. Maniheizm dininde olanların sağanak halinde yağmuru tanrının şehevi heyecanının etkisi olarak kabul ettikleri söylenmektedir. Aynı şekilde, Romalılar arasında da Priapus ([1]) yağmur göndericisiydi. Hindistan'da yağış oranı o mevsimde evlenenlerin oranıyla ilişkili kabul edilir. Eski dinlerin ilk hedefleri olan «Genel refah»ın bağlı bulunduğu başlıca unsur, böylece ilkel teolojideki üreme gücünün denetimine ilişkin görülmektedir.

İlk törenlerde cinsel faaliyetin etkileri, cinsiyetin toplumun refahını artırmak, tehlikeyi ve kötü talihi savuşturmak için kullanılmasına kadar uzanır. Bu yüzden Avustralya'nın karaderilileri, fırtına başgösterince, refahlarım tehdit eden güçleri yatıştırmak için genel bir cinsel cümbüşe başlarlar. Amerind kabileleri her türlü felakette, salgın hastalıklarda ya da bir reisin hastalığı sırasında tek çare olarak dinsel törenle fahişeliğe başvururlar. Aynı şekilde, bir talihsizlik karşısında kalan Patagonyalılar, karılarını, önlerine ilk çıkan yabancıya teslim olma şartıyla, ormana gönderirler. Eski Yunan'da da buna benzer düşüncelere rastlanmaktadır. Magna Garcia'lı Lokrian'lar, düşmanları olan komşularınca tehdit edilince, askeri bir bozgunu önlemek için, karılarını bir ay için kentin genelevlerine yerleştirmişlerdi. Korentliler, ülkeleri Pers istilası tehdidi altındayken gösterdikleri yurtseverlik nedeniyle, fahişeler için bir anıt dikmişlerdi. Firavunlar döneminden kaldığında hiç kuşku olmayan bir gelenek, bugün Aşağı Mısır'ın en saygıdeğer aileleri arasında pek geçerlidir. Bu ailelerin kadınları tanrılarından bir şeyi özellikle istediklerinde, Ahmedel-Bedevinin Mulid'ine (ülkenin en popüler dinsel bayramlarından biri) katılmaya ve orada karşılarına ilk çıkacak erkeğe kendilerini vermeye ant içerler.

Toplum yararı için kadınlara yüklenen töresel görevler, bazı halklarda bütün kadınları kapsar. Bazı halk grupları da, özel olarak seçilmiş, tanrının karıları sayılan kadın rahibeleri ve hierodürieri (Eski Yunan'da tanrıya adanmış tapmak esirleri) görevlendirirler. Bu kadınlar görevlerini ya tapınaklarda fahişelik yaparak ya da tanrının kutsanmış rahipleriyle kutsal birleşmede bulunarak yerine getirirler.

Yaratıcı ve üretici kutsal gücün tabiatla insanlık arasında desteklenip yayılması için, sadece «cinsel birleşme yöntemi» kullanılmaz; şehevi heyecan veren her şeyin bu gücü tahrik edeceği düşünülür. Böylece her çeşit müstehcen söz ve faaliyetin dinsel tılsım amaçlarına yararlı olduğu kabul edilir. Bengalli Kochslara göre, «Tanrı, karşısında çıplak kadınların raksettiğini görmekten, müstehcen şarkılar duymaktan hoşlanır ve karşılığında iyi bir ürün ve bereketli yağmurlar gönderir.» Bütün bu tılsımlı uygulamalarda başarıya ulaşmak için, çıplaklığın yardımcı olacağı yolunda evrensel bir kanı uyanmıştır. Bu çıplaklık, pagan ayinlerinin bir kalıntısı olan büyücülüğün bir şartıdır. Bugün, Avrupa'nın kapalı topluluklarından hala rastlanan yağmur yağdırma törenlerinde, bu açıkça göze çarpmaktadır.

Mülkiyet duyguları ve istekleri, ilerleyen uygarlığın şartlarına uygun olarak geliştikçe, bu duygulara karşıt olan dini cinsel uygulamaları sınırlama eğilimi de her yerde kendini göstermeye başlamıştır.

Yunan'da bu duyguların gelişmesi, «yiyecek sağlamak amacında olan ve üreme süreçlerinin tahrikini hedef alan pek çok ayinin kaldırılmasını ya da kalın bir perdeyle örtülmesini» sağlamıştı. Atina'da Solon'un, «Kadınların davranışlarını ve festivallerini düzene soktuğu, çıkardığı kanunlarla bütün düzensizlikleri ve aşırılıkları yasakladığı», belirtilir. Mısır ve Dahomey'de törenlerde el üstünde taşınan ve iplerle harekete geçirilen erkeklik organı sembolleri, Atika törenlerinde bir örtüyle örtülmüş, Roma'da ise Vespa tapınağına saklanmıştı. Daha sonraları Suriye'de kadınlara, saçlarını kesmek şartıyla, «Evlilik öncesi fahişeliği» izni verilmişti. Bu çok yaygın bir gelenekti ve evlilik öncesi fahişeleri bu yolla katolik rahibeleri gibi Kutsal Damat ile mistik bir şekilde birleşmiş olurlardı.

İlkel dini büyüsel ayinlerin iki amacı vardır: Biri, kutsal güçleri memnun etmek onları kendisine çekmek ve yatıştırmak; öbürü, onların vereceği zarardan kaçınmaktır. Bunların ilkine tanrıların iyilikçi görevlerini 'tahrik' edecek ve artıracak ayinler girer, ikincisine de kaçınma ve yas tutma ayinleri. İlkel dinlerin cinsel törenleri ve sembolizmi, gelişen kültür aşamalarının duygularıyla bağdaşamayınca, ilk başlarda tabiatüstü yaratıkların kıskançlıklarından kaçınmayı öngören ayinler önem kazandı. Bunun uygulaması, her yerde birbirine benzer: Kıskançlık duygularını yaratacak her çeşit 'tatmin' biçimlerinden kaçınma, kendi kendini aşağılama, kendi vücuduna zarar verme, oruç tutma, temizlik ve süslenmeden kaçınma, bedenine yaralar açma ve hepsinden üstünü de cinsel perhiz. Yunan dininde bu iki ilkel ayin tipi açıkça görülebilir. Yunanlılar, tıpkı ilk Hıristiyan Babalan gibi, kullandıkları agneia terimiyle cinsel saflığı belirtiyorlardı. Bu, yalnızca cinsel birleşmeden değil, yiyecekten de kaçınma anlamına geliyor; yas tutma ayinlerini de kapsıyordu. Bu ayinler, cinsel ayinler gibi tanrıları eğlendirmek için değil, onların kötülüklerini ve kıskanmalarını ortadan kaldırmak için yapılırdı. Böylece bu çeşit ayinler de dinde korku unsuruna girerler. Angeia yokluğu kavramı, ahlaksal kirlilik ya da günah olarak kabul edilmeye başlandı. Bu da ilk hıristiyanları şu düşünceye götürdü: Bütün kötülüklerin başı, cinsel içgüdüdür. Hıristiyan Babaları'nın uyumsuz davranışları, hıristiyanlığı kabul edenlerin çoğunun kendilerini hadım etmelerine, evliliği dine uymamakla suçlamalarına, kadının cehennemin kapısı demek olduğunu ilan etmelerine sebep oldu. İnsan soyunun cinsel birleşmeyle, çoğalacağına, tükenmesinin daha iyi olacağını savunanlar çıktı. Şimdi Batı uygarlığında var olan cinsel ahlaklılığın temelini sağlayan düşünceler, bunlardır. Bu ölçüleri insan yaşantısının olgun meyveleri, insan aklının ılımlı sonuçları olarak görmek, adet haline gelmiştir. Oysa durum böyle değildir. Bu düşüncelerin ilk biçimlerinde, çılgın zihinlerin bağnazcasına saçmalarından başka bir şey olmadıklarını kimse ileri süremez.

Cinsiyet içgüdüsünün kültürel gelişmedeki belirtileri, dinde olduğu gibi, zıt kutupların birleşmesidir. Yaşayan varlıkların en güçlü dürtüsü olan üreme içgüdüsü, hakim gücünü kabul ettirmek için bütün eylem biçimlerini zorlamaktadır. Kültürün en alt aşamasında cinsel çekicilik, hayvanlarda olduğu gibi, hemen hemen bü— tünüyle görevsel ve bedenseldir. Toplumsal gelişme sırasında konulan sınırlamalardan ötürü çevrenin geleneksel kültürüyle yoğurulmuş bir güdünün çalışma alanına çeşitli yüceltme biçimleri zorlanmıştır, insan, hayvanlarda rastlanmayacak kadar farklılaşmış olan bu toplumsal güdülerini, uzun bir süre ana sevgisinin koruyucu bakımı altında yetişmesine borçludur. Bu bağımlılık durumu, insanın maddi yapısının en belirli niteliğidir. Bunun ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, ilkel kültürlerde aynı kabile ve klan üyeleri arasındaki güçlü toplumsal dayanışma ile sağlanırdı. Bu orijinal kabile örgütü ve onun şaşkınlık veren dayanışması ortadan kalkınca, bağımlı insanın ihtiyacı da kişisel dostluklar ve sevgilerle sağlanmıştır. Tek evlilikli toplumlarda, bu ihtiyaç organik cinsiyet içgüdüleriyle birleşmektedir. Karı ya da metres, tıpkı vahşiler arasında olduğu gibi, cinsel isteğin yalnızca nesnesi olmakla kalmayıp aynı zamanda ananın yerine geçen insandır. Böylece, cinsiyet içgüdüsünün ihtiyaçları, insanın uzun süren bebekliğinin ve bağımlı gelişmesinin doğurduğu en belirgin insanlık niteliğiyle iç içe geçmiş halde bulunmaktadır.

Din gelişmesinin aşamalarında, ilkel büyücülükten daha filozofik ve duygulu dönemlerine geçtikçe, buna ilişkin olarak cinsel sevginin duygusal gelişmesi de önem kazanır. Din, tabiatüstü güç kaynaklarını kontrol altına alarak hayat ihtiyaçlarının sağlanması amacını güden bir tılsım biçimi olarak değil de, evrenin anlamının ve insanın evrenle ilişkisinin açıklanması olarak görüldüğünde, bu ilişkinin, başlıca duygusal görünümü, cinsel sevgiyi yücelten insan davranışı niteliğiyle eş duruma gelir. Bazen yanlış olarak «Dinsel içgüdü» adı verilen «İnsan kaderine hakim iyilikçi bir gücün varlığına inanma ihtiyacı», bağımlı insanın cinsel eşinde aradığı ana şefkati ihtiyacıyla aynı türdendir. Schleiermacher, dinin temel özelliğinin mutlak bağımlılık duygusunda olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağımlılık duygusu, insanın bütün toplumsal içgüdülerinin olduğu gibi, sevgi duygusunun da kaynağıdır. Böylece, Tanrının görevi, «Tanrı, sevgidir» deyişiyle nitelenmektedir ve en üstün gücün insanla olan ilişkisi bir baba çocuk ilişkisi olarak görülmeye başlanmıştır. Dinsel duygunun en yüceltilmiş biçimi, bu «Tanrı aşkı» ile temsil edilmektedir; burada Tanrı silikleşir, aşk ise güçlenir. Dervişlerin ve azizlerin duygusallıkları, başka şartlar altında aşığın romantik duygularını ateşleyecek olan aynı ruhsal unsurların bir görüntüsüdür.

Aşığın romantik duyguları gibi kutsallaştırılan duygu da psiko-fizyolojik temelinden ayrılamaz: Dinsel duygular kabardığı zaman, cinsel duygular da asla uzakta değildir. Hıristiyanlıktaki cinsellik korkusunun şiddet nedeni de budur. Aziz Jerome şöyle demektedir:

«Kızgın güneş altında yanan vahşi çölde yaşarken kendimi Roma’nın zevklerine gömülmüş olarak düşünürdüm! İçim acı dolu olduğu için, yalnızlığı aramıştım... Cehennem korkusuyla kendimi o akrepler ve vahşi hayvanlar arasına atmıştım ve aklım fikrim hep genç kızlardaydı. Tuttuğum oruçtan yüzüm solmuş, vücudum kurumuştu, ama yine de ruhum tutku özlemiyle yanıyor, bir cesedinkine benzeyen etlerimden şehvet alevleri fışkırıyordu. Sefilliğimi açıklamaktan utanmıyorum.»


 

[1] Dionisos ile Afrodit'in oğlu olan Priapus, Yunan ve Roma mitolojilerinde üremede erkeklik fonksiyonunu ve cinsel organı temsil eder.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült