Demokrasi: Ortak Yarar Düşleri

James Surowiecki


2003 yılının Ocak ayında Amerikan toplumunun hemen hemen mükemmel bir kesitini temsil edecek şekilde dikkatle seçilmiş 343 kişi, bir hafta sonu siyasal konuları tartışmak üzere Philadelphia’da toplandı. Tartışmanın başlığı Amerikan dış politikasıydı ve konuları da Irak’la başlamak üzere bulunan çatışmadan, nükleer yayılmaya ve küresel AIDS salgınına kadar değişiyordu. Hafta sonundan önce, konular hakkındaki görüşlerini anlayabilmek için katılımcılar arasında bir anket yapıldı. Sonra kendilerine bilinçli olarak tarafsız bir biçimde konularla ilgili olguları ortaya çıkarmaya ve sorunlar üzerinde sürdürülen tartışmanın anlaşılmasına çalışan brifing malzemesi yollandı. Katılımcılar toplantıya geldiklerinde eğitimli moderatörlerin yönetimindeki küçük gruplara ayrıldılar ve hafta sonunu müzakereyle geçirdiler. Bu arada panellerde birbirlerine rakip görüşteki uzmanlar ve siyasetçileri sorgulama olanağı verildi. Hafta sonunun bitiminde müzakerelerin nasıl bir fark yarattığını görmek için katılımcılarla yine anket yapıldı.

Ulusal Meseleler Kurultayı Katılımcı Anketi gibi dilin zor döndüğü bir isim taşıyan olay, Texas Üniversitesi’nden bir siyaset bilimci olan James Fishkin’in fikriydi. Geleneksel anket verilerinin sınırlamalarına sinirlenen ve Amerikalıların akıllı siyasal seçimler yapabilmek için ne yeterli enformasyona, ne de fırsata sahip olduklarını düşünen Fishkin’in icat ettiği bugüne kadar dünyanın dört bir yanında yüzlerce kentte yapılan bu anketin temelindeki ana fikir, siyasal tartışmanın uzmanlar ve siyaset seçkinleriyle sınırlı olmasının gerekmediğidir. Yeterince enformasyon ve diğer grup üyeleriyle meseleleri görüşme imkanı verilen sıradan insanlar, karmaşık meseleleri anlama ve bunlar hakkında anlamlı seçimler yapma yeteneğine fazlasıyla sahiptir. Bu bakımdan Fishkin’in projesi derin bir anlamda iyimserdir; bilgili tartışmaların erdemi ve sıradan insanların kendilerini yönetme yeteneğine karşı içten bir inanca dayalıdır.

Fishkin katılımcı anketlerinin düzenli, ulusal çapta bir sürece dönüşmesini, hatta geleneksel anketlerin yerini almasa bile onları takviye edebilecek hale gelmesini istemektedir. Ona göre, katılımcı anketleri Amerikan seçmenlerinin meseleler hakkında gerçekten ne düşündüğünü daha iyi yansıttığı için, Amerikan siyasetçilerinin ortalama Gallup kamuoyu araştırması yerine bunlara kulak vermesi daha akıllıca olacaktır. Doğrusu, bu pek gerçekçi olmayan bir projedir; çünkü katılımcı anketleri öyle çok zaman alan ve pahalıya mal olan araştırmalardır ki, Amerikan siyasal ortamının düzenli bir parçası haline nasıl geleceklerini tasavvur etmek zordur. (Ayrıca halen koltuk sahibi olan siyasetçilerin, seçmenlerin bilgi sahibi olmasını gerçekten isteyip istemedikleri de pek açık değildir.) Ancak, Don Kişotluk bakımından Fishkin’in Yale Üniversitesi hukuk profesörü Bruce Ackerman’la birlikte ortaya attığı ulusal Danışma Günü önerisinin yanma bile yaklaşamaz; başlıca ulusal seçimlerden iki hafta önce, yeni bir ulusal tatil ilan edilecek olan bu günde kayıtlı seçmenler 15 kişilik küçük ve 500 kişilik büyük gruplar halinde mahallelerinde toplanıp seçim kampanyasında dile getirilen önemli konuları tartışacaktı. Bu gruplara katılıp ertesi hafta oyunu kullanan vatandaşların her birine 150 dolar verilecekti.

Şimdi, Ackerman ve Fishkin bu fikirlerin kulağa ne kadar ütopyacı hatta bazılarına göre distopyacı geldiğini bilmekle beraber, Amerikan demokrasisinin içinin boşaltılmasını durdurmak için köklü bir değişiklik yapılmasının gerektiğini de ileri sürmektedirler. Onlara göre, Amerikalılar gittikçe daha fazla birbirlerinden kopup tecrit olmakta ve siyasal sisteme yabancılaşmakta; toplumsal tartışma yüzeyselleşip bayağılaşarak daha az aydınlatıcı olmakta; kamusal yarar kavramı da kutsallaştırdığımız özel çıkarlar fikrinin gölgesinde kalmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, Amerikalıların kamusal yaşama yeniden katılmalarını sağlayacak yollar bulmak; hem seslerini anlamlı forumlarda duyurmalarına hem de meseleleri öğrenmelerine fırsat tanımaktır. Bu katılımcı toplantılar, bunun bir yoludur.

Bahsettiğimiz “katılımcı demokrasi” fikri eleştirilere kolay hedef olur. Çünkü insanların yurttaşlık bilinci hakkında gerçekçi olmayan bir görüşe dayanıyor gibidir. Müzakereye neredeyse sihirli güçler atfeder. Üstelik ilkokul öğretmeni gibi, ‘sütünü iç bakayım’ türünden bir havası vardır. İnsanların gerçekten de karmaşık siyasal tartışmaları izleyebilecek kadar bilgili ve deneyimli olduklarını varsaysanız bile, bunu yapacak kadar enerji ve sabra sahip olup olmadıkları ya da artık siyaset konuşma zamanı olduğu için, bir tatile çıkmaları gerektiğinin hatırlatılmasını isteyip istemedikleri pek belli değildir. Örneğin yargıç Richard Posner, insanların tartışarak akıllılık ve erdemlilik örneği haline gelebileceği fikrini küçümsemektedir. Law, Pragmatism, and Democracy (Hukuk, Pragmatizm ve Demokrasi) başlıklı kitabında, şöyle yazmıştır: “ABD, iflah olmaz basitlikte, bilgi düzeyi düşük bir toplumdur.. .Yurttaşların soyutlamalara pek merakı olmadığı gibi, daha bilgili ve yurttaşlık bilincine sahip seçmenler haline gelmek için kendilerini eğitmeye de ne zamanlan ne de eğilimleri vardır.” Ayrıca, insanların ortak yararın işlerlikli bir tanımını yapmaya yeterli olmalarının beklenmemesi gerekir. “Toplumun bütünü açısından neyin iyi olduğu hakkında bilgiye dayalı bir görüş oluşturmak, kendi çıkarının nerede yattığını belirlemekten çok daha zordur...Yoksa, kişi kendi çıkarı konusunda da aldanamaz değildir; ancak belirli bir amaca ulaşmak için en etkili yol üzerine akıl yürütmek özçıkarlara yönelik muhakeme türü olan araçsal akıl yürütme amaçlar hakkında akıl yürütmekten toplumun bütünü için neyin en yararlı olacağını belirlemek için gereken muhakeme türünden çok daha basit ve açıktır.”

Posner ile katılımcı demokratların anlaşamadıkları husus, politikaların ve yasamanın girdisi çıktısından ziyade (o konuda da anlaşmayacakları muhtemeldir), demokrasinin ne için olduğu ve neyi başarmasının beklenebileceğidir. Demokrasi insanlara kendi yaşamlarını kontrol edebildikleri ve toplumsal yaşama katıldıkları hissini verdiği için mi vardır? Yoksa bireylerin gülünç bir şekilde kullansalar bile kendilerini yönetme hakkı olduğu için mi ? Ya da demokrasi aslında akıllı kararlar vermek ve doğruları ortaya çıkarmak için mükemmel bir araç olduğu için mi?

O soruyu başka bir şekilde sorarak başlayalım: Seçmenler demokrasinin neye yaradığım düşünüyorlar? 1960’ların başlarında, birtakım iktisatçılar bu sorunun yanıtım sunmak için siyaset bilim alanına girdiler. Piyasaların nasıl işlediğini incelemek için kullandıkları muhakeme türünü, siyasetin nasıl yürüdüğünü incelemek için uygulamak istiyorlardı. Çoğu piyasa analizinin zımni başlangıç noktası, tabii ki bireyin öz çıkarlarının peşinden gitmesidir. Piyasalar, en azından kısmen, insanların bireysel çıkarlarını kollama güdüsünü bütünün yararına olacak sonuçlar için kullanarak çalışır. Dolayısıyla bu yeni siyaset öğrencilerinin, tüm siyasi aktörlerin seçmenler, politikacılar, düzenleyiciler sonuçta öz çıkarları tarafından güdüldüğü ön kabulünden yola çıkmaları doğaldı. Seçmenler, kendi özel çıkarlarını kollayacak adayları seçmek isterler, ülkenin bütününün refahını düşünenleri değil (ülkenin refahının, seçmenin bireysel refahını da etkilediği durumlar hariç). Siyasetçiler her şeyden önce yeniden seçilmek istediklerinden, ülke için en yararlı olacağını düşündükleri yönde değil, seçmenleri kendi yanma çekme olasılığını en yüksek gördükleri yönde oy kullanırlar; bu da çoğu kez oy ticaretine dönüşür ve güçlü lobilerin çıkarlarına özel dikkat göstermelerini gerektirir. Düzenleyici kurumlar işlerini korumak ve daha çok kaynağa sahip olmak istediklerinden, sürekli yaptıkları işin önemini abartmaya ve görev kapsamını genişletmeye çalışırlar. Piyasalardaki durumdan farklı olarak, siyasetteki bütün bu çıkarcı davranışlar kolektif yarar sağlayan amaçlara hizmet etmez. Tersine gevşek bir ifadeyle “kamu tercihi kuramcıları” denilen bu iktisatçılara göre; devlet büyüdükçe büyür (çünkü devletten biraz daha bir şeyler koparmak herkesin bireysel çıkarmayken, kimse kolektif yararı gözetmemektedir), denetlediği sektörlerdeki işletmelerle sıkı fıkı ilişkilere girer ve ekonomi politikasının kamu yerine güçlü özel çıkar gruplarının lehine yürütülmesine olanak verir.

Kamu tercihi kuramı, hem kayda değer ölçüde anlayışlı, hem de göze batacak kadar isabetsiz görünen o düşünce kümelerinden biridir. Çıkar gruplarının politik ilişkilerini betimleyişi, uzun vadeli sorunların kısa vadeli siyasal kaygılarla ne ölçüde kenara itildiğini görüşü ve özellikle birçok düzenlemenin aslında denetlenen şirketlerin çıkarlarına hizmet ettiğini saptayışıyla, bu kuram bugün devletin birçok Amerikalıyı neden hüsrana uğrattığını açıklamaktadır. Öte yandan, ilkelerin ve kamu yararının siyasette hiçbir yeri olmadığı, seçmenlerin oylarını atarken sadece kendi özel koşullarını düşündükleri ve daha geniş toplumsal ve siyasal sorunlara kafa yormadıkları, çıkar gruplarının yasama süreci üzerinde neredeyse tam bir denetim sahibi oldukları varsayımı, açıkça önemli bir şeyi gözden kaçırmaktadır. James Buchanan ve Gordon Tullock’ın yazdığı gibi, kamu tercihi kuramcıları için, “ortalama bireyin piyasa etkinliklerine ve siyasal etkinliklere katılırken aynı genel değer önceliklerine göre davrandığı” aşikardı. Ancak bu kanıtlanan bir şey değil, sadece bir olgunun ortaya konmasından ibaretti. Farklı etkinliklerin insanlarda farklı değerleri ön plana çıkaracağı da aynı ölçüde akla yakın görünüyordu. Nihayette, aile üyelerine müşterilerimize muamele ettiğimiz gibi mi davranırız?3

Mesele, öz çıkarların seçmenleri ilgilendirmemesi değildir. Apaçık bir şeyi söylemek gerekirse; birisi ülkenin bütünü açısından kanısına göre en iyi olacağını düşündüğü adayı seçmeye çalışıyor olsa bile, bir adayı güçlü ya da zayıf yaptığım düşündüğü etkenler üzerinde öz çıkarların bariz bir etkisi vardır. Belli bir açısı olmayan, tamamen tarafsız bir politik görüş edinme hedefinin nafile olduğu açıktır. Ancak bu, seçmenlerin kararlarını öz çıkarların belirlediği anlamına gelmez. Birisinin zahmet edip seçim sandığına kadar gitmesi bile salt öz çıkarlarının güdümünde olmadığını gösterir. Seçime katılma oranının düşük olmasından yakınmak, Amerikan siyaset çevrelerinde zorunlu olabilir. Ama bir iktisatçının bakış açısından şaşırtıcı olan, herhangi birinin oy kullanmak zahmetine girmesidir. Sonuçta bir kişinin oyunun seçimin neticesini değiştirme olasılığı sıfırdır ve çoğu insan için herhangi bir politikacının hatta başkanın bile günlük yaşamına yapacağı etki görece küçüktür. Oyunuz bir şey değiştirmeyecekse ve kazananı kim olacağı da pek fark etmeyecekse, neden sandığa gidesiniz ki?

Kamu tercihi kuramcıları insanların oy kullanma eğilimlerine makul bir açıklama uydurmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Örneğin William Riker, insanların oy kullanmakla bir seçimin sonucunu etkilemekten çok “partizan bir tercihi olumladığı”nı ve “siyasal sistemdeki etkililiklerini doğruladıkları”nı ileri sürmüştür. Ancak daha kısıtlı açıklamanın doğru olması daha olasıdır. İnsanlar oy atmaları gerektiğini düşündükleri için sandığa giderler Riker’in 1950’lerdeki seçimlerden elde ettiği veriler, insanların oy kullanıp kullanmayacaklarının en iyi göstergesinin “görev duygusu” olduğunu işaret etmekteydi ve ne kadar küçük olursa olsun devlet yönetiminde bir söz sahibi olmak isterler. Her halükarda, bazılarının inanmak istediği gibi seçmenlerin oyu “dışavurumcu” ise yani bir seçimin neticesini gerçekten etkilemeye çalışmak yerine görüşlerini kamuoyuna açıklamayı hedefliyorsa toplum açısından insanların kendi çıkarları doğrultusunda oy kullanmasından daha hayırlı sonuçlar doğurabilir.

İnsanlar öz çıkarlarını kollamak dışında bir nedenle oy atmayı tercih etseler bile, bu durum gerçekte oylarının kendi çıkarları dışında bir şeyi yansıttığı anlamına gelmez. Fakat burada da öz çıkar savı bir yere kadar geçerlidir. Bir kere, en azından dar tanımıyla öz çıkar ile seçimlerde oy kullanma davranışı arasında açık bir ilinti yoktur. Çoğu Amerikan seçmeni varlıklı değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Buna karşın, en azından 1980’den beri varlıklı olanların vergilerini yükseltip, elde edilecek geliri kendi amaçlan için kullanmayı hemen hiç düşünmemişlerdir. Daha somut olarak, 1980’lerde yapılan bir dizi çalışmada seçmenler arasında soruşturma yapan Donald R. Kinder ve D. Roderick Kievviet, seçmenlerin kendi mali durumları hakkında söyledikleriyle oyları arasında bağlantı olmadığını, ama aynı seçmenlerin ekonominin durumuyla ilgili olarak söyledikleriyle oyları arasında önemli bir bağlantı olduğunu bulgulamışlardır. Seçmenlerin çeşitli konulardaki tavrını öngörmek bakımından, ideolojinin öz çıkarlardan çok daha fazla işe yaradığını gösteren siyaset bilimci David Sears’in çalışmaları daha da aydınlatıcıdır. Örneğin, sağlık sigortası olmayan muhafazakarlar yine de genel sağlık sigortasına karşıyken, özel sağlık sigortası olan demokratlar devletin bu hizmeti vermesinden yanaydılar.5

Bunların hiçbiri, ortalama Amerikalı seçmenin ülke konuları hakkında derinlemesine araştırmalar yapıp, oyunu kullanmadan önce büyük şeyler düşündüğü anlamında görülmemelidir; gerçeklik çok farklıdır. Bir piyasadaki insanların yaptığı gibi, halkın da kararını verirken yerel bilgilere güveneceği açıktır. Ancak halkın ve siyasal adayların meselelere bakışının öncelikle yerel bilgilere ve öz çıkarlara dayandığını söylemekle, seçmenlerin yine de salt kendilerine en çok yarayacak olanı değil, söz konusu mevki için en uygun kişiyi seçmek isteyeceklerini söylemek arasında bir çelişki yoktur.

Maryland Üniversitesi’nin 2002 yılında yaptığı bir ankete göre, Amerikalılar savunmaya harcanan her 3 dolara karşı 1 doların dış yardımlara harcanması gerektiğini düşünüyorlarmış. (Ben buna pek inanamıyorum, ama anketin sonucu bu.) Gerçekte, gelişmiş ülkeler arasında en düşük dış yardım bütçelerinden birine sahip olan ABD, savunmaya harcadığı her 19 dolara karşı dış yardımlara 1 dolar ayırmaktadır. Diğer yandan, ABD’nin dış yardımlara çok fazla para harcayıp harcamadığını sorduğunuz Amerikalıların geleneksel yanıtı, “evet” olagelmiştir. Bunun bir nedeni, başka bir Maryland Üniversitesi anketinin gösterdiği gibi, Amerikalıların yıllık devlet bütçesinin yüzde 24’ünün dış yardımlara harcandığını düşünmeleri olabilir. Gerçek orantıysa yüzde 1’den azdır.

Bu anket münferit bir örnek değildi. Amerikan seçmenlerinin dünyadan ne kadar az haberdar olduklarını gösteren delilleri bulup çıkarmak hayli kolaydır. Örneğin 2003 tarihli bir anket, sorgulananların yarısının son iki yıl içinde bir vergi indirimi yapıldığının farkında olmadığını ortaya koydu. Amerikalıların yüzde otuzu Social Security [Federal Sosyal Güvenlik Sigortası] ve Medicare primlerini gelir vergisi sisteminin bir parçası olduğunu sanıyor, dörtte biri de öyle olup olmadığını bilmiyordu. Soğuk savaşın zirvesindeyken, tüm Amerikalıların yarısı Sovyetler Birliği’nin NATO üyesi olduğunu sanıyordu. Bütün bunların ışığında artık Amerikan seçmenlerinin mantıklı politik seçimler yapacaklarına gerçekten inanılabilir mi?

Eh, belki hayır. Ancak gerçek şu ki, temsilci demokrasi söz konusu olduğunda asıl mesele bu değildir. Bir temsilci demokraside, asıl soru şudur: Amerikalıların doğru kararlan alacak adayı seçmeleri olası mıdır? Bu bağlamda, doğru adayı seçeceklerine inanmak pekala mümkündür. Vatandaşların ABD’nin dış yardımlara ne kadar harcadığını bilmemeleri, akılsız olduklarının işareti değildir. Yeterli enformasyona sahip olmadıklarının bir işaretidir; bu da siyasetin ayrıntılarıyla yeterince ilgilenmediklerini gösterir. Ancak temsilci demokrasinin özü, toplumun geri kalanında uygulanan türde bir bilişsel işbölümüne olanak vermesidir. Siyasetçiler uzmanlaşarak bilgili kararlar verebilmek için gereken enformasyonu edinirken, yurttaşlar da o kararların sonuçlarını görmek için onları izleyebilirler. Gerçi o kararların bazıları hiç fark edilmeyecek, bazılarıysa yanlış yorumlanacaktır. Fakat insanların hayatlarına gerçekten etki yapan kararlar, yani en önemli kararlar gözden kaçmayacaktır. Bu bakımdan, sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmaz öğelerinden biri. rekabettir. Rekabet, siyasetçilerin kötü kararlar aldıkları takdirde cezalandırılmaları olasılığını artırarak, iyi kararlar vermelerini daha olası kılar.6

Demokrasinin aksaklıklarına ilişkin delillere düşünmeden gösterilen bir tepki, tarafsızca ve kamu yararım kollayarak kararlar alabilecek bir teknokrat seçkinler sınıfı tarafından yönetilmenin bizim için daha hayırlı olacağında ısrar etmektir. Tabii ki, cumhuriyetçi hükümet biçimimiz ve siyasal yaşamda seçilmemiş yetkililerin taşıdığı önem göz önünde tutulursa, bir ölçüde zaten teknokrat seçkinlerce yönetiliyoruz. Yine de çoğu seçkinin ideolojik at gözlüklerinin ötesini görebileceğini ve muhayyel kamu yararının nerede olduğunu keşfedebileceğini savunmak zor olacaktır. Yalıtımlı, seçilmemiş seçkinlerin doğru kararlar alacağına güvenmekse; küçük grup dinamiği, grup düşüncesi ve farklılık eksikliği hakkında bildiklerimizin ışığında aptalca bir stratejidir.

Her halükarda, karmaşık soruların doğru yanıtını sadece “uzmanlara sormak”la bulabileceğimiz fikri, uzmanların yanıtlar üzerinde görüş birliği içinde oldukları varsayımına dayanır. Oysa arala

rmda oybirliği yoktur ve olsaydı, halkın onların önerilerini göz ardı edeceğine inanmak zordur. Seçkinler de herkes kadar partizandır ve kamu yararını ortalama seçmenden daha fazla gözetmezler. Daha önemlisi, karar verici bir zümrenin çapını daraltırsanız, nihai yanıtın doğru çıkması olasılığını da azaltırsınız. Son olarak, çoğu siyasal karar sadece bir şeyin nasıl yapılacağına dair değildir. Ne yapılması gerektiğine dair; değerlerin, karşılıklı ödünlerin, insanların ne tür bir toplumda yaşayacağıyla ilgili seçimlerin işe karıştığı kararlardır. Uzmanların bu konularda ortalama bir seçmenden daha iyi karar vereceklerini düşünmek için bir neden yoktur. Örneğin Thomas Jefferson, onların vereceği kararların bir ihtimal daha kötü olacağını düşünüyordu. “Ahlaki bir sorunu bir çiftçi ile bir profesörün önüne koyun; yapay kurallar yüzünden yolunu şaşırmadığı için birincisi İkincisi kadar iyi, hatta çoğu kez ondan da iyi karar verecektir,” diye yazmıştı.

Demokrasinin, daha önce “yerel bilgi” dediğim şeyi ısrarla sisteme aşıladığı da bir gerçektir. Siyaset son tahlilde hükümetin, yurttaşların günlük yaşantısı üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Bu durumda iyi politika yapmanın yurttaşların günlük yaşantısına mümkün mertebe mesafeli durmakla mümkün olacağını düşünmek garip geliyor. Bir piyasanın fiyatlar yoluyla sağladığı yerelleştirilmiş enformasyona ihtiyacı olduğu gibi, sağlıklı bir demokrasi de seçmenlerin oylarından gelen sürekli enformasyon akışına ihtiyaç duyar. Buysa uzmanların erişemediği türden enformasyondur, çünkü onların yaşadığı dünyaya ait değildir. Sistemdeki farklılıkları aksi halde olacağından daha zengin tutan da budur. Richard Posner’in söylediği gibi, “Uzmanlar, toplumda değerleri ve perspektifleri sistematik olarak sıradan insanlarınkinden ayrılan, belirgin bir sınıf oluşturur. Sokaktaki adamın, uzmanların mahrum olduğu bazı içgörülere sahip veya demagojiden bağışık olduğunu varsaymaksızın, siyasal erkin uzmanların tekelinde kalmak yerine onlarla sıradan insanlar arasında paylaşılmasının yine de güven verici olduğunu düşünebiliriz.”

Amerikan anayasasının başlangıç bölümü belgenin amacını kısmen “adaletin tesisi” ve “toplumun refahını artırmak” olarak tanımlar. James Madison, Federalist Yazılar 'in 51. makalesinde, iyi hükümet etmenin iki şartı olduğunu açıkça yazmıştır: “ilki, hükümetin hedefi olan halkın mutluluğu ilkesine bağlılık; İkincisi, bu hedefe erişmenin yöntemlerine dair bilgi.” Bu arada onun “hizip”lerden korkması, hükümetin “kamu yararı gütmesini zorlaştırdıkları düşüncesine dayanıyordu. Bu korku bugün hükümeti geniş kamu yararı yerine dar özel çıkarları kollamaya teşvik eden çıkar grupları ve lobicilerin nüfuzuna yöneltilen bildik eleştirilerde de saklıdır. Politikacıların Washington’daki partizanlığın kötülüklerine (çoğu zaman ikiyüzlü) hayıflanmaları seçmenlerde bir yankı yapıyorsa; bunun nedeni halkın, parti politikasının ülkenin bütünü için doğru olan şeyleri engellediğini düşünmesidir. Nitekim, öz çıkarlarını gözeten seçmenleri tartışırken gördüğümüz gibi, belli belirsiz de olsa, kendini kamu yararına hizmet eden biri olarak göstermeyen politikacıya nadiren rastlanır. Washington’a gerçekte özel çıkarlar ve oy ticaretinin egemen olduğunu bilsek de, hükümetin dar ilgi alanlarının ötesine geçebilmesi gerektiği fikrine bayılıyoruz.

Ancak buradaki sorun, bir siyasal kararı “doğru” ya da “yanlış” olarak yargılayabileceğimiz bir standardımızın olmayışıdır. Buysa bir şirketin hisse fiyatının şimdiki gerçek değerini yansıtıp yansıtmadığını veya IEM’deki bir vadeli sözleşmenin fiyatının bir seçim sonucunu doğru tahmin edip etmediğini (gelecekte bir gün) değerlendirebileceğimiz piyasaların işleyişiyle keskin bir tezat oluşturmaktadır. Ben bunun, “kurumsal çıkar”ın neyi gerektirdiğini basit ve tutarlı bir şekilde,yani şirketin gelecekteki serbest nakit akışının bugünkü ıskontolu değerini artırmak olarak tanımlayan ticari şirketle de tezat oluşturduğunu ileri sürmek isterim. Bu, bir şirket hesabına çalışan herkesin kurumsal çıkarları umursayacağı anlamına gelmez ve çoğu kez çalışanlar kendilerine yüz milyonlarca dolar ödeyen aşırı yardımsever yönetim kurullarının nimetine sahip CEO’lar gibi bu çıkarlara aykırı yönde hareket ederler. Benim burada anlatmak istediğim, belirli bir stratejinin iyi ya da kötü, başarılı veya başarısız olduğunu yaklaşık olarak söylememize izin veren bir standarda çok yüksek veya ahlaken yüce bir standart olmasa da sahip olduğumuzdur.

iş demokrasiye geldiğinde, böyle bir standarda/ rastlamak çok daha zor gözükmektedir; bunun nedeni insanların bencil olması ve kamu yararına aykırı hareket edebilmesi değil (bu bir şirket için de, hatta birçok yöneticinin şirket hisselerin gerçek değerine hiç yaklaşmamasını yeğledikleri piyasa için de geçerlidir), iktisat kuramcısı Joseph Schumpeter’in ortaya koyduğu gibi, “ortak yararın farklı birey ve gruplara farklı şeyler ifade etmesi”dir. Dolayısıyla iki politikacı kamu yararına hareket ettiklerini söyleyebilir ve kastedebilir, ama birbirinden çok farklı politikaları savunabilirler. Birine katılabilir, ötekine itiraz edebiliriz. Ancak birinin kamu yararına aykırı hareket ettiğini söyleyebileceğimiz kesin değildir.

Bu sorunun önemi şurada yatar: belirli politikaların ortak yararımıza aykırı olduğunu nesnel bir anlamda söyleyebilsek, o zaman demokrasinin oy sandığından yansıdığı şekilde bir çeşit kolektif bilgeliğe dayanması onu mükemmel bir karar verme sistemi yapar ve her demokrasinin iyi politikalar benimsemesi ihtimalini yükseltirdi. Çoğu seçmenin özellikle bilgili ya da deneyimli olmaması mutlaka bir sorun oluşturmazdı. Bütün bu kitap boyunca yetenek, ilgi ve enformasyon açısından karmakarışık grupların daha üstün kolektif muhakeme yürütebildiğini görmüş bulunuyoruz. Kitlelerin çoğu durumda akıllıca davranırken siyaset alanında birden ahmaklaşacağına inanmak için bir neden yoktur.

Ne yazık ki bir soruna nesnel bir çözüm bulunamadığı takdirde, kitlenin Francis Galton’un panayır ziyaretçileri veya Robert Walker’in müşterileri ve Google’un Web sayfası seçmenleri gibi akıllı davranacağını düşünmek için de bir neden yoktur. Bir demokraside adaylar arasında seçim yapmak ve politika belirlemek, o anlamda biliş sorunları olmadığına göre, kitlenin bilgeliğiyle çözülmelerini beklememeliyiz. Öte yandan, başka herhangi bir siyasal sistemin (diktatörlük, aristokrasi, seçkinlerin yönetimi) daha iyi politika yapacağını düşünmek için de bir neden yoktur ve o sistemlere içkin olan riskler özellikle denetimsiz ve sorumsuz erkin kullanılması riski bir demokrasideki risklerden çok daha büyüktür.

Churchill’in anlayışıyla “en az kötü” olan bir sistemin, kötü bir sistemden daha iyi olduğu düşüncesiyle konuyu burada bırakabilirdik. Ancak söylenecek başka bir şey daha var. Kitabın başında grupların karşılaştığı üç tür sorun (biliş, eşgüdüm, işbirliği) olduğunu ve bu değişik türde sorunlar karşısında kendini değişik şekillerde gösteren kolektif zekanın, bunların çözümüne yardım edebileceğini belirtmiştim. Gördüğümüz gibi, eşgüdüm ve işbirliği sorunlarına getirilen kolektif çözümler, daha belirsiz ve kesinliksiz olan biliş sorunlarının çözümlerine benzememektedir. Brian Arthur’un El Farol problemine getirdiği çözümü veya ültimatom ve kamu yararı oyunlarında çoğu oyuncunun, muğlak ama yine de gerçek adalet ve karşılıklı sorumluluk normlarını uygulayışını hatırlayın. Bu çözümler tek bir kolektif kararın ürünü olmak yerine zaman içinde ortaya çıkma eğilimindedir; insanların yalnız kendi aile veya klanlarındaki kimselere güvendiği ticaret sistemlerinin zamanla birbirine yabancı insanların rahatlıkla alışveriş yaptığı bir dünyaya doğru nasıl evrim geçirdiğini düşünün. Ayrıca bu çözümler çoğu kez kırılgan ya da vergi kaçakçıları veya beleşçiler gibi başkalarının suiistimaline karşı savunmasızdır.

Her şeye rağmen, işbirliği ve eşgüdüm problemlerinin çözümleri işe yaramaları bakımından gerçektir. Tepeden dayatılmış değillerdir, kitlenin içinden çıkmışlardır. Ve genelde herhangi bir Platonik koruyucu grubunun bulabileceğinden daha iyi çözümlerdir. Demokrasiyi de böyle ele alabiliriz; biliş sorunlarını çözmenin bir yolu veya kamu çıkarını ortaya koymak için bir mekanizma değildir. Ama en temel işbirliği ve eşgüdüm problemlerini (kökten çözmenin olmasa da) ele almanın bir yoludur: Bir arada nasıl yaşarız? Birlikte yaşamak nasıl karşılıklı yarar getirir? Demokrasi insanların bu sorulara yanıt bulmasına yardım eder, çünkü demokrasi deneyimi her istediğinizi alamadığınız bir deneyimdir. Karşıtlarınızın kazandığını ve bizzat elde etmeyi umduğunuz şeyleri aldığını görme ve bunu kabul etme deneyimidir. Çünkü onların sizin değer verdiğiniz şeyleri yok etmeyeceklerine inanır ve istediklerinizi elde etmek için yeni bir fırsat bulacağınızı bilirsiniz. O anlamda sağlıklı bir demokrasi sonuçta toplumsal sözleşmenin temeli olan uzlaşmanın ve değişimin erdemlerini insanların kafasına sokar, Demokrasilerin bulduğu çözümler, kitlenin bilgeliğini kanıtlamayabilir. Çözümleri demokratik yoldan bulma kararı ise kanıtlar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült