Delilik Ve Kültür

Michel Foucault


Boutroux, kendine özgü diliyle, psikolojik kanunların, en genel olanları da dahil, “insanlığın bir evresine” bağlı olduğunu söylemiştir. Uzun süreden beri bir olgu, sosyoloji ile akıl patolojisinin ortak alanı haline geldi. Hastalığın, hastalık gerçekliğine ve değerine sahip olabilmesi ancak, onu bu şekilde tanımlayan bir kültür içerisinde mümkün olur. Janet’nin, medyumlara özgü görüntülere sahip ve bedeninde stigmatalar bulunan hastası, başka devirlerde olsaydı mistik bir gönül insanı ve keramet sahibi birisi olabilirdi. Sempatilerin bulaşıcı dünyasında gezinen takıntılı kişi, tanrı rızasına yönelik hareketleriyle, ilkel büyücünün pratiğine sahipmiş gibi görünür. Ritüeller aracılığıyla, takıntılı olduğu nesneyi kandırmaya yönelmesi, tabuya olan bu inanç karşısında marazi durumda olan bizlerin gözünde anlam kazanır. Öyle ki, tabu inancına sahip bu ilkelin normalde istediği, karanlık güçlerin dostluğunu elde edip onlarla, kendi çıkarına uygun tehlikeli bir suç ortaklığı yapmaktır.

Bununla birlikte, marazi olgunun bu göreceliliği, hemen kendini ele vermez. Durkheim, aynı anda hem evrimci hem istatistiksel bir yaklaşımla, bu durumun farkına vardığını düşünmekteydi. Bir toplumda, ortalamadan uzaklaşan olgular, daha önceki bir evrimin aşılmış evrelerini belirtmekte ya da yeni ortaya çıkmakta olan bir gelişimin gelecek evrelerini göstermektedir. “Türün en sık görülen niteliklerini, bir tür soyut bir evrenselliğin, aynı bütünün içinde toplayarak oluşturulacak şematik bir varlığı, ortalama tip olarak adlandırdığımızda... bu sağlık ayarının dışında kalan her sapmanın, marazi bir olgu olduğunu söyleyebiliriz”. Durkheim, bu istatistiksel yaklaşımı şu şekilde tamamlıyordu: “ Toplumsal bir olgunun, belirli bir toplum nezninde normal olarak adlandırılabilmesi ancak, bu toplumun gelişiminin belirli bir evresine bağlı olarak mümkün olur” (Sosyolojik Yöntemin Kuralları). Çok farklı antropolojik etkileri olmasına rağmen, Amerikalı psikologların yaklaşımı, Durkheim’ın perspektifinden uzak değildir. Ruth Benedict’e göre[1] her kültür, insanın antropolojik haritasını oluşturan bazı potansiyellikleri seçip ayırır: Filanca kültür, örneğin Kwakiutl kültürü, tema olarak bireysel beni yüceltmeyi ön plana çıkarırken, Zuni kültürü bunu radikal bir şekilde dışlar; Dobu kültüründe saldırganlık, ayrıcalıklı bir davranış iken, Pueblos kültüründe cezalandırılır. Böylelikle her kültür, hastalığa ilişkin, önemsemediği veya cezalandırdığı antropolojik potansiyellikler bütünü tarafından şekillenen bir tasvire sahip olur. Crow yerlilerini inceleyen Lowie, kabilesinin kültürel biçimlerine ilişkin ayrıcalıklı bir bilgiye sahip olan bir yerliyi örnek gösterir. Ne var ki, bu yerli, fiziksel bir tehlikeye göğüs gerebilecek bir beceriye sahip değildir. Böylelikle, sadece saldırgan davranışlara değer verip bu davranışlara olanak veren bu kültür biçimi söz konusu olduğundan, yerlinin entelektüel erdemleri, kendisinin sorumsuz, beceriksiz ve nihayetinde de hasta birisi olarak görülmesine neden oluyordu. Benedict’e göre “Ait oldukları toplumu belirleyen davranışa en yakın doğal reflekse sahip olanlar ayrıcalıklı durumdalarken, uygarlıklarında var olmayan davranışa yakın bir doğal refleksi olanlar ise yönlerini şaşırmış durumda olurlar.” Durkheim’ın yaklaşımıyla Amerikalı psikologların yaklaşımlarının ortak noktası, hastalığı hem negatif hem de potansiyel yönüyle ele almalarıdır. Negatif yön söz konusu iken, hastalık, bir ortalamaya, bir norma, bir “pattern’e bağlı olarak tanımlanır ve bu sapmada, patolojik olanın bütün özü bulunur: Hastalık, doğası gereği marjinal olup bir kültüre ilişkin olması ancak bu kültüre dahil olmayan bir davranış olması koşuluyla mümkündür. Hastalığa potansiyel açıdan yaklaşılmasının nedeni ise, hastalığın içeriğinin, hastalıkta vuku bulup kendi içlerinde marazi olmayan olasılıklar tarafından tanımlanmasından kaynaklanır. Durkheim için bu, bir sapmanın ortalamaya bağlı istatistiksel potansiyeli iken; Benedict için, insanın özünün antropolojik potansiyelidir. Her iki analizde de hastalık, bir toplumsal grubun kültürel gerçekliğinin kenarında yer alan potansiyellikler içinde yer alır.

Kuşkusuz bu durum, bir toplumda göründüğü şekliyle, hastalıkta gerçek ve pozitif olanın es geçilmesidir. Gerçekten de bir grubun içinde statüye ve işleve sahip olup gerçek anlamlarında hastalık olarak kabul gören hastalıklar vardır. Bu durumda, patolojik olan da kültürel tarza bağlı olarak basit bir sapma olmayıp bu tarzın öğelerinden ve görünümlerinden biri olur. Kuzey Amerika Dakotaları’ndaki ünlü Berdache’ler vakasını bir kenara koyalım. Bu eşcinsellerin, cinsel davranışlarının özgünlüğüne bağlı olarak, din adamı ve büyücü statüleri, ekonomik olarak da zanaatkar ve hayvan yetiştiricisi rolleri vardır. Ne var ki, ait oldukları grupta, kendilerine ilişkin, hastalıkla ilgili net bir bilince dair hiçbir işaret görülmez. Tersine, bu bilinci, epey yerleşik toplumsal kurumlara ilişkin görürüz. İşte, Callaway’e göre, Zulu’larda nasıl şaman olunduğunu gösteren açıklamalar: “Başlangıçta”, şaman olma yolunda ilerleyen kişi “gürbüz görünmekle beraber, zamanla gitgide daha hassas olur... sürekli kendini kötü hissettiğinden yakınır... her türlü şeyin hayalini kurar ve bedeni çamurludur... kendisine su serptiğimizde bir süreliğine sona eren kasılmalar yaşar. Kendisine yönelik ilgi azalır azalmaz, gözyaşı döker, ardından da gürültülü bir biçimde ağlar. Kahin olma yolunda yürüyen bir adam, çok büyük bir rahatsızlık kaynağıdır”. Şamana özgü davranışların, Zulu’larda geçerli ve kabul gören potansiyellikler olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Tersine bu durum, Avrupalılarda hastalık hastalığı veya histeriyle açıklanır. Burada hastalığın bilinci, toplumsal rolün olmazsa olmazı değil, daha ötesi, bu rolü doğurur. Tam da olduğu gibi kabul gören hastalık, kendisini ifşa eden grup tarafından kendisine bir statü verildiğine şahit olur. Buna ilişkin başka örnekleri, çok uzak olmayan bir geçmişte, köyün delisinin ve sara hastalarının toplumlarımızda oynadıkları rolde görebiliriz.

Eğer Durkheim ve Amerikalı psikologlar, sapmayı ve ortalamadan ayrımı, hastalığın tam da doğası olarak ele aldılarsa, bu kuşkusuz, onlara özgü ortak bir kültürel yanılsamadan kaynaklanır. Toplumlunuz, kovduğu ya da hapsettiği bu hastada kendini görmek istemez. Hastalığı teşhis ettiği anda bile, hastayı dışlar. Hastayı bir sapkın yapan ve marazi olanın başlangıcını anormal olanda arayan psikologlarımızın ve sosyologlarımızın analizleri, her şeyden önce, kültürel temaların bir projeksiyonudur. Gerçekte, bir toplum, bu marazi biçimlere hangi statüyü verirse versin; üyelerinin sahip olduğu akıl hastalıklarına olumlu bir şekilde yaklaşır.Toplum bu biçimleri, çoğu kez ilkellerde görüldüğü üzere, dinsel yaşamının merkezine yerleştirebileceği gibi; kültürümüzdekine benzer şekilde, bunları yaşamın dışında konumlandırıp bağrından uzaklaştırmaya da çalışabilir.

Bu durumda iki soru sorulabilir: Kültürümüz hastalığa sapkınlık anlamı yükleyecek ve hastaya, kendisini dışlayan bir statü verecek hale nasıl geldi? Ve buna rağmen, toplumumuz, içinde kendisini bulmayı reddettiği bu marazi biçimlerde, kendini nasıl ifade edebiliyor?


[1] Echantillons de civilisation.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült