Çözülen Değerler Ve Umursamazlık

Engin Geçtan


1980 darbesinin açıklandığı sabah Çankaya'daki evimdeydim. Ama benim için olay bir gün öncesinden başlamış sayılırdı. Yurtdışındaki bir kongreden yeni dönmüştüm, hala tatilde sayılırdım. Döndüğümü bildirmek için dekanlığa vekalet eden arkadaşımı aradığımda, arabalarla ilgili bir sorun olduğu için üniversiteye nasıl gideceğini bilemediğini söyledi. O zamanlar şehir dışı sayılan bir yerde oturuyordu. Gidip onu evinden aldım, Eskişehir yolu olarak bilinen otoyola çıktıktan bir süre sonra önümüzde uzun bir tank konvoyu olduğunu gördük. Arkadaşım bana dönüp "Bu gece bir şeyler olacak," dedi. İkna olmadığımı fark edince "Ben bu resmi daha önce görmüştüm," diye ekledi. Babası Yassıada duruşmalarında idamdan dönmüştü, tecrübe konuşuyormuş, o anda bilemedim. Oysa yıllardır part-time ders verdiğim ODTÜ'ye o yoldan gidip geliyordum ve böyle bir görüntüyle hiç karşılaşmamıştım. Tankları sollayıp yola devam ettim.

Ertesi sabah her şeye kadir bir yetişkin, ekranlardan bizleri ıslaha muhtaç varlıklar olarak gören bir konuşma yapıyordu, en azından konuşma tonu öyleydi. Nitekim bir süre kışla gibi yönetildik. Durumun sorumlusu tabii ki bizlerdik, felek değil. Bizlerde ne eksikti de bunları yaşamamız gerekmişti sorusunun cevabını da dolaylı olarak burada zaten tartışmaktayız. O dönemde bazı insanlar kalıcı sayılabilecek psikolojik hasar gördüler. İşkence gördüklerini söyleyen bu kişiler konudan fazla söz etmek istemez gibiydiler. Psikolojik yardım almayı seçenlerin önemli bir bölümü, bu konuya ciddiyetle eğilmiş olan üniversite mensubu genç meslektaşlarıma başvurmuş olmalı, ama birkaçı da bana geldi. Gelişlerinin öncelikli nedeni işkence görmüş olmaları değildi. Ama biri klinik çalışmalarımın dışında, diğeri esnasında, iki kişinin bana söyledikleri ve neredeyse birbirinin aynı olan cümleyi unutmam mümkün değil: "İşkence gördüğümden bu yana diğer insanlara karşı duyarlılığım köreldi." O dönemin dolaylı olarak benim de hayatımı etkilemiş olduğunu sonradan fark ettim. Ankara'dan İstanbul'a taşındım ya da döndüm. Bir süre sonra pek çok insanın buraya benden önce gelmiş olduğunu fark ettim. Benden sonra da gelmeye devam ettiler. Meğer bir kitle göçünün parçasıymışım. Bu kadar çok sayıda insanın, çoğu birbirinden habersiz, aynı dönemde aynı şeyi yapmış olmasında, bizleri Ankara'dan kaçıran ortak bir neden paylaşılmış olmalı.

Yetmişli yıllarda bir arayış vardı, artık sıkmaya başlayan bir kabuğu çatlatmak istercesine. Askeri yönetim bunu engellemekle yetinmedi, gençliği politikadan uzak tutmak için özel bir çaba gösterdi ve izleri bugüne kadar taşman ölçüde başarılı da oldu. Çağdaş bir insan için politik tavır kimliğinin doğal bir boyutudur. Bu boyutun oluşumu ketlendiğinde politik inançların yerini, yarattığı regresyondan ötürü, körü körüne bir kitlesel fanatizm alabilir. Körü körüne deme ihtiyacını duymamın nedeni, "politikayla ilgilenmeyen toplumların kaderinde cahiller tarafından yönetilmek de olabilir" sözünün çağrıştırdığı bazı olasılıkları da beraberinde getirmesi. Bence, daha önce sözünü ettiğim "kimlik geçişmesi sendromu"nun, yani kimlik boşluğunun bir ideoloji ya da inanç sistemiyle giderilmeye çalışılmasının içeriği, 1980 sonrasında farklı alanlara yönelerek varlığını sürdürmekte. Toplumun bir kesimi İslami inançlarını ideolojik boyuta taşırken, bir diğer kesimi aynı boşluğu milliyetçi görüşlerle dengelemeye çalıştı. Bir diğer kesim ise cumhuriyetin başlangıcındaki ilkelere eskisinden daha katı ve kararlı bir biçimde tutundu. Tabii seçim zamanlarında kime oy vereceğini bilemez halde olan bir kitle de var. Dolayısıyla gelinen aşamada, demokrasi yolunda ilerleyişi ketleyici etkisi olan ve toplumun biz ve ötekiler şeklinde ayrılmasına neden olan kolektif bir kilitlenme söz konusu. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Askeri yönetimin ardından, açılımı ve girişimi destekleyen sivil bir yönetim geldi. Yapılanlar, dünyanın geri kalanıyla daha uyumlu yaşamamıza imkan veren şeylerdi, ama belki de sindirilmeleri için yeterli zaman tanınmadan uygulamaya koyulmuşlardı, çünkü bu sürecin yarattığı bazı ruhsal zorlanmalar o dönemde klinik çalışmalarıma yansıdı. Bunlar daha çok, hızla değişen değerlerle ilgili sorunlardı ve kafaları karışan insanlar neyle baş etmeleri gerektiğini kavramakta zorlanıyorlardı. Kişisellikten profesyonelliğe geçişte, hem işveren hem de çalışan kesimin hangi normlara göre davranacağını bilemez halde olduğu zamanları hatırlıyorum. Klinik çalışmalarımda böyle konular daha önce hiç ön planda olmamıştı, belki o dönemde biraz da şirket gibi yönetildiğimiz için. Yapılan reformlar ekonomi ve teknolojiye odaklanmıştı, ama sosyal ve kültürel boyutları cılızdı. Ekonomi canlandı ve toplumda bu konuda yaşanan pek çok tıkanıklık aşıldı, ama gelir dağılımı da bozulmaya başlamıştı. İçerikten çok biçim öne geçmeye başladı, yetmişli yıllarda zaten bazı zorlamalara maruz kalmış olan Türkçe iyice rastgele kullanılmaya başladı. Mülkiyet tutkusu hırsa dönüşerek toplumun köklü bazı değerlerinin erozyona uğramasına neden oldu, ahlak sözcüğü tedavülden çekilerek, yerine dilimizdeki anlamı yüklü olmayan etik sözcüğü kullanılmaya başladı. Keskin vizyon ürünü olarak yüceltilen açılımlar devrim sayılırdı, ama her şeyin olduğu gibi bunun da siyah bir yönü vardı. Bunları o dönemi eleştirmek adına anlatmıyorum. Ama o zaman başlayan sürecin etkileri, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, bugün de katlanarak devam etmekte ve büyük ülke olma yönünde atılan başarılı adımların bedelleri de çeşitli şekillerde ödenmekte.

Bu satırları yazdığım sırada, gazetelerde dünyada gelir dağılımının en kötü olduğu ülkelerin sıralaması vardı. Ülkemiz Meksika'nın üzerinde ve sondan ikinci sırada. Yirmi sekiz yıl önce gittiğim Meksika'da bana en çarpıcı gelen şeylerden biri, açık bir şekilde gözlemlenen, gelir dağılımındaki dengesizlikti. O zamanlar halimize şükretmemiz gerektiğini düşünmüştüm. Anlaşılan, 1980 sonrasında giderek artan farklılıklar zamanla bizi o ülkeyle eşit konuma getirmiş. O günlerden bu yana sayıları giderek artan, bazı yönlerden içerik yoksunu ama girişimci, fırsatçı ve dinamik "Yeni Türkler", düşünce ve fikir zengini ama eylem yoksunu aydın kesimi yavaşça toplumun periferisine doğru iteklemeye başladılar. Bu satırları yazdığım sırada bana, bir arabanın arkasına yazılmış bir yazı aktarıldı: "Magandayım ama para bende." Bir meydan okuma örneği daha ya da yeni bir kimlik. Kültüre, sanata, estetiğe ve görgüye ilgi duyulmayan bir ülkede ekonomik güç kazanmış olmanın sınıf atlamayı da kapsayabileceğini düşünmüyorum. Kaldı ki sınıf, zaten tanımlanması zor ve soyut bir kavram.

Doksanlı yılların başına dönmek istiyorum, pek çok şeyin hızla dönüşümden geçtiği yıllara. Sürecin farklı bir evreye ulaştığını düşündüren pek çok şey oldu o yıllarda. Bir akşam televizyonda haberleri seyrederken, ekranda polisin yan çıplak bir adamı uzun saçlarından çekip itekleyerek götürdüğünü gördüm. Bir tarikatın lideri olduğu söylenen adamın yatakta seviştiği genç kadın pek gösterilmedi, ama sonraki akşamlarda o da ekranlarda görünüp kendi hikayesini anlatacaktı. Akça pakça, açık renk gözlü, başı örtülü, göz kapakları eflatun faril bir genç kadın, adı F. Ş. Heyecanlı bir sesle hikayesini anlatıyordu. Tarikat lideri olduğu söylenen adama onun müridi olma beklentisiyle gitmiş ve zaman içinde, kendi deyimiyle kandırılarak, cinsel beraberlik yaşanmıştı. Sonra olayın burada bitmediği anlaşıldı; genç kadın bir başka tarikatın lideri olduğu söylenen birine de gönderildiğini ve onunla da yakınlık yaşadığını anlattı. Derken ikinci tarikat liderinin Burberry desenli tesettüre bürünmüş genç eşi de ekranlarda göründü. Hatırlayabildiğim kadarıyla "esas kadın benim" benzeri bir mesaj vermiş, bir süre sonra da eşinden ayrılmıştı.

Olay benim için düşündürücü idi, çünkü olay kendini ortaya koymaktan utanan bir toplumun, bu konuda içinin dışına çıkmaya başlamasının benim fark edebildiğim ilk belirtilerinden biri gibiydi. "Rezil olma" diye dile getirilen durumların anlamını yitireceği sürecin de başlangıcı. Nitekim bu olaydan bir süre sonra genç bir kadın Cumhurbaşkanlığı Köşkü önünde soyundu ve benzeri olaylar sonradan bir süre için neredeyse sıradanlaştı. Bunlar değerlerdeki hızlı bir çözülmenin işaretiydi ve bizi nerelere götüreceğini kestirmek mümkün değildi. Ticaret hayatında giderek daha sık görülmekte olan umursamazlık örneklerinin, özel hayatlarda da sergilenmeye başladığının göstergesi gibiydi. Bu, özerkliği öğrenmeye başlamanın belirtisi de değildi. Çünkü özerklik benlik sınırlarına sahip çıkabilmeyi de tanımlar. Durum, özerk olmayı bilememenin bir başka örneğiydi, aynı paranın diğer yüzü. Bu örnekler, bir bakıma, toplumun önemli bir bölümünün hala muhtaç olduğu değerlerin altını oyarak, zamanla daha büyük bir kesimin yapay ve fanatik inanç sistemlerine yönelmesinin de başlangıcı sayılabilirdi.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült