Cinsel Kültürümüzde Yaşayan Değer Yargılarımızın Kökenleri

Erdal Atabek


Bugün özellikle gençlerimizin cinsel kültürümüzde çok tartıştıkları konuları düşünmemiz gerekiyor. Zaman zaman hepimizin aklını kurcalayan ama hepimizin de bir süre sonra irdelemekten vazgeçtiğimiz birçok değer yargısının kökenleri nedir?

 

Bakirelik

Evlilik

Tekeşlilik / Çokeşlilik / Eş değiştirme / Grup seksi

Çocuk yapma

Heteroseksüellik / homoseksüellik

 

Bu konularla ilgili kuşaklar arası değişim çok hızlı yaşanıyor. Toplumsal değer yargılarının değişimi, farklı kültürlerin toplumsal davranışlarının kitle iletişim araçları yoluyla öğrenilmesi, dünyadaki kültür değişiminin hızlanması gibi değişik nedenlerle bu konular konuşulan, tartışılan konular arasına girdi.

Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş, oradan da bugünün bilgi toplumuna uzanış cinsel konulara da yeni ufuklar, yeni boyutlar, yeni içerikler getirdi. Bütün bunların temellerini bilememe, öğrendikleriyle yaşadıklarını bağdaştırmama yaşadığımız güncel sorunlardan birini oluşturuyor.

Üstelik de hemen pek çok konuyu konuşabilme, tartışabilme özelliğini kazanmaya başlamış toplumumuzda «cinsellikle ilgili konuların bu konuşma/tartışma alanına yeterince girememesi sorunların ağırlaşmasına yol açıyor. Oysa cinsellik günümüzde belki de geçmiş dönemlere göre çok daha merak edilen, çok daha öğrenilmek istenen konulardan birisi. Bu nedenle de yaşadığımız davranışları doğru bir çerçeveye oturtabilmek çok önemli görünüyor.

* *

Tarım Toplumunun Cinsel Kültürü...

Bugün yaşadığımız, etkisini gördüğümüz birçok toplumsal değer yargısının kökeninde tarım toplumunun cinsel kültürünün izlerini görmek şaşırtıcı gelebilir ama gerçeğin bu olduğu kanısındayım. Tarım toplumunun çok yönlülüğünü bilmeyenler için bu kültürün de öyle basit, kapalı bir kültür olmadığını öğrenmek nasıl bir etki yapar, bilmiyorum. Ama gerçeğin kendisini arayanlar için konunun her yönünü anlamak gerekli.

Tarım toplumu ekonomik hayatı bakımından «toprağa bağlı» bir toplum. Tohumlarını atacağı, ürünlerini toplayacağı «toprak» tarım toplumunun temel üretim yeri. Gerek toprak ürünleri gerekse hayvanlar ekonomik kazanımın temel değerlerini oluşturuyor. Bu toplum yapısında geleceği istediği gibi planlamak, uzun vadeli hesaplara dayalı beklentilere bel bağlamak olanağı yok. Ürün almak, hayvanları besleyecek otu bulmak büyük ölçüde doğal koşullara bağlı. Onun için de «bir yıllık hesaplar» yapmak akılcı oluyor. Böyle kısa süreli zaman dilimine sıkışık yaşamak zorunluluğu iki davranışı birlikte geliştiriyor: Kısıtlı harcamalarla sade yaşamak ve kazanılmış değerleri biriktirmek. Bu iki davranış kalıbının izleri de tarım toplumu insanlarında görülür. «Sade yaşamak» ve «biriktirmek», tarım toplumu insanlarının yaşama biçimi olmuştur.

Bu yaşama biçiminin kurulup sürdürülmesi için de toprağın, hayvanların bakılacağı, besleneceği, ürünlerinin alınacağı, işleneceği, satılacağı işleri yapan bir insan topluluğuna zorunluluk vardır: Bu da «aile»dir. Kan bağını oluşturan insanların birbiriyle bağlı topluluğu, tarım toplumu insanlarının tek insan gücü güvencesidir. Aile dışındaki herkes «yabancıdır. Yabancılar ise hep kuşkuludur. Tarım toplumlarının sıkı aile bağlarının temeli, ekonomik zorunluluklar, kaynağı ekonomik olan biçimlenmelerdir.

Bu ekonomik biçimlenmenin ürünü olan sosyal yapı «aile» kurumunu zorunlu kılmakla kalmamış, bu kuruma içinde yaşayan bireylerin hepsinden önemli bir sosyal kimlik kazandırmıştır. Aile bireyleri de, tıpkı toprağın ve hayvanların mülkiyeti gibi «aile mülkiyetinin birer parçası olmuşlardır. Onun içindir ki tarım toplumlarında «bireyin isteği», «bireyin kararı», «bireyin kişiliği» sözkonusu değildir. Bunun yerini «Ailenin isteği», «Ailenin kararı», «Ailenin şerefi» almıştır. Aile, bireyi kişiliğini silecek ölçüde «denetlemektedir» ama karşılığında da bireyin «güvencesi»dir. Bireylerin kişisel değerleri sözkonusu değildir, bütün değerleri «Aileye kattıkları değer»le ölçülmektedir. Bireyin taşıdığı değer, ailenin sahip olduğu «emek mülkiyetinin bir parçası olmaktan ibarettir. Tarım toplumunda yaşayan değer yargılarının tümü de bu toplumdaki mülkiyet ilişkilerinin gereklerinden doğmuştur.

Tarım toplumunun «cinsellik ideolojisinin temelleri de bu yapıda atılmaktadır. Bu yapıda «cinselliğin değeri», üretimin önemli bir parçası olmasıyla ölçülecektir. Bu da ailenin emek mülkiyetine yeni değerler kazandırılmasıdır, diğer bir deyimle aileye yeni «erkek çocuk»ların katılmasıdır. «Erkek çocuk», ailenin emek mülkiyetinin arttırılmasıdır. Erkek çocuğun bu mülkiyete kazandırdığı ekonomik değer iki yönlüdür: Hem kendi kol gücü olarak değer taşımaktadır hem de ilerde evlenip yeni erkek çocukları aileye katabilecektir. Kız çocuk ise büyüyünceye kadar ailenin olacaktır ama sonra evlenip başka bir ailenin emek mülkiyetine geçeceği için sürekli bir değer katkısı değildir.

Tarım toplumunun değerler sistemi hiç de sanıldığı gibi «manevi» değil, son derece «maddi» temellere dayanır. Çünkü bu toplum, ekonomik yapısı gereği hep hesabını bilmek, «pragmatik-yararcı» olmak zorundadır. Burada yapıyı da davranışları da biçimlendiren etken toprağın bağımlı ailenin «mal ve emek mülkiyetinin çıkarlarını korumak zorunda olmasıdır. Çocuklara bir yatırım gözüyle bakılmasının nedeni de bu zorunluluktur.

Erkek çocuklara yapılan yatırım, erkek çocuğun erken yaşlarından başlayarak aile işinde çalışmasıyla, sonra da üretime doğrudan katılmasıyla geri alınacaktır. Aileyi terkedip kendine başka bir yaşama biçimi seçen çocuk hem yerilecek hem de oradan aileye katkı yapması beklenecektir. Kız çocuklarına yapılan yatırım ise, bu çocuklar evlenirken alınacak «başlık parası» ile geri istenecektir. «Başlık parası» sanıldığı gibi, «ailenin kızlarını satması» değildir, «aile mülkiyetinin evlenen kızlarıyla yitirdiği değer kaybının karşılanmasıdır.

Tarım toplumlarının bir özelliği olan «kan davası» da, aslında «ailenin emek mülkiyetinden harcanan değerin büyük önemini vurgulayan bir gelenektir. Burada geriye istenen ya da karşı tarafa verilmek istenen zarar «kan»la açıklanan «üretim değeri kaybadır.

Tarım toplumlarının «cinsellik kültürü»nde bireyin cinsel isteklerine, bireyin cinsel davranışlarına, kararlarına hiç yer yoktur. Cinselliğin amacı «evlenmek», sonra da «erkek çocuk» yoluyla «aile mülkiyetini arttırmak»tır. O nedenle de, «evlenme»yi gene mal ve para mülkiyetini arttırmak olarak düşünmek gerekir. Aile mülkiyetine zararlı olacak bir «evlenme» yapılamaz, eğer yapılırsa da ailenin intikam alma, o bireyi reddetme hakkı doğar.

Aile içi çelişkilerin, çatışmaların temelinde «ortak aile çıkarları» konusundaki bireysel anlaşmazlıklar rol oynar. Bütün bu çatışmalarda mülkiyetle ilgili konuların pek dile getirilmemesi, «şeref», «gurur» gibi sözlerin ise sık kullanılması gelenektir ama işin özünde mülkiyetle ilgili çatışmalar yatar.

Buna karşılık, tarım toplumlarında doğal bir cinsel bilgilenme vardır. Toprak ürünlerinin gelişmesiyle başlayan bilgilenme, hayvanlarla içiçe yaşamanın getirdiği cinsel hayatın gerçekleri, çocukluk döneminden başlayan bir pratik cinsel bilgilenme sağlar. Hayvanların büyümesi, erkek ve dişilerin biçimlenmesi, hayvanlar arasındaki çiftleşmeler, hayvanların doğurması hep çocukların da içinde bulunduğu bütün tarım insanlarının gözü önünde yaşanır. Bu bakımdan tarım toplumunun insanları çok küçük yaşlardan başlayan bir cinsel bilgilenme süreci içinde yaşarlar. Bunu doğal görmenin, doğal saymanın sonucu olarak da tarım toplumu insanları çok gerçekçi cinsel bilgilerin sahibidirler.

Ama ekonomik yapının biçimlediği sosyal doku, bireyin kendi cinselliğini istediği gibi yaşamasına izin vermeyecektir. Kendi cinselliklerini «aile kararı»y!a kullanma geleneği ise pek tartışılmadan kabul edilecektir...

Tarım toplumunun bir özelliği de, üzerinde çok konuşulan j, «çok karılılık-poligami» olayıdır. Bir erkeğin birden çok kadınla evlenmesi ya da yaşaması demek olan «poligami» bu toplumların ekonomik-sosyal yapısının bir sonucudur. Hem toprakla, hayvanlarla uğraşacak insan gücüne duyulan gereksinme hem de erkek çocuk sayısını arttırma zorunluluğu, tarım toplumlarında «çok karılı» bir hayatı doğurmuştur. Burada erkeklerin cinsel doymazlığı sözkonusu değildir, olayın bu anlamda cinsellikle de doğrudan ilişkisi yoktur. Çok karılılık olgusu bütünüyle ekonomik yapının üstüne kurulmuş sosyal dokunun gereklerinden kaynaklanır. Bu yapıda insanın birey olarak değeri olmadığı için «üretici f kadın» önem taşır. Çocuğu olmayan ya da sadece kız çocuğu doğuran kadınlar «ailenin ortak emek mülkiyetine katkıda bulunamadıkları için bunu yapabilecek yeni bir kadın alınır. «Kuma» olayının özü de burada yatar.

Mülkiyetin erkeklerin elinde olduğu ataerkil toplum yapısında erkeğin bu davranışı doğal karşılanır. Eğer toplum yapısı anaerkil olsaydı, mülkiyet kadınların elinde olsaydı, o zaman da kadınların «çok erkekli-poliandr» yaşaması doğal karşılanırdı.

Gene ataerkil yapının gereği olarak erkek «seçici ve alıcı»dır, kadın ise yazgısını «alın yazısından ve talihinden» bekleyecektir. Evlilik için seçilecek kızların değerleri «sağlıklı olmak, sağlamlık, çalışkanlık, yumuşak başlılık»tır. Aranan bu değerler de «işe yararlılık» açısından anlam taşımaktadır. Elbette bu değerler her evlenilecek kızda olması zorunlu iki koşulun varlığından sonra anlamına kavuşur: Bunların birincisi kızoğlankız olmak, İkincisi de çocuk doğurma yeteneğine sahip olmaktır. Kızoğlankız ya da bakire olmak, daha önce herhangi bir erkekle cinsel ilişkide bulunmamış olmak anlamını taşır ki, evlenmek isteyen erkeğin (ve onun ailesinin) evleneceği kızı bu «temiz»likte almak hakkı kabul edilmiştir. Kız ailesinin ancak bu koşulla başlık parası isteme hakkı vardır. Evlenip ayrılmış ya da eşi ölmüş kadının yeniden evlenmesinde bir şey isteme hakkı olmaz, kadına da kısaca «dul» ya da «dul avrat» denir. Bu durumdaki kadın «değişim değeri azalmış» sayılır, ailesinin de fazla bir istemde bulunma hakkı yoktur. Böylece «bakirelik», evlenmede kız ailesinin istemleri için hak kazandığı «güvencenin nişanı» sayılır. Çocuk doğurma yeteneğinin önceden bilinmesi bakire kızlarda olanaklı olmadığından bu da alınyazısına bağlanmıştır ama evlenen kadın çocuk doğuramadığı zaman «kusurlu» sayılır. Tarım toplumlarında erkek kusursuz sayıldığından böyle bir olayda «acaba kusur erkekte mi?» sorusunu sormaya kimse cesaret edemez. Kadın bu olayı kendi ayıbı, kusuru ya da günahı olarak taşımak zorunda kalır. Elbette, çocuk isteğinin asıl amacı «erkek çocuk»tur ve evlenen kadın erkek çocuk doğurduğu zaman sosyal statüsüne kavuşur. Çocuğu olan ama erkek çocuğu olmayan kadınlar da «kendilerinden bekleneni veremeyen» durumda kalırlar. Bu durumda kadının yapacak bir şeyi olmadığı için de iş gene semavi güçlerin yardımına kalır. Bu arada erkeğin de ikinci bir kadın alma hakkı doğar.

Temeli bütünüyle ekonomik yapıya bağlı olarak biçimlenen sosyal kurumlaşma, zaman içinde «gelenek, örf ve adet» durumuna gelir ve toplumun kesin kuralları olarak işler...

Gene mülkiyet ilişkilerinin bir sonucu olarak, tarım toplumunda evlenecek kızların durumunda da eşitlik yoktur. Ailesi mal, para, emek olarak zenginliğe sahip olan kız, ailesi bunlara sahip olmayan kıza göre her zaman üstün durumdadır. «Evlenecek kız»ın durumu kendi başına değerlendirilmediği, bu evliliğin aileye ne katıp ne katmıyacağı önem taşıdığı için, aile kararlarında her zaman bu hesap ön planda rol oynar. «Zengin kızı» hem katılacağı aileye mal, para, emek getireceği hem de ailesinin gücü güvence olacağı için öncelikle «gelin adayı» sayılır. Böyle bir durum, kızın kişisel özelliklerini arka plana iter, kusurları görülmez, şımarıklıklarının üzerinde durulmaz. «Fakir kızı» ise böyle bir talihi olmadığından istekleri tepkiyle karşılanır, kusurları büyütülür, kişisel çabalarıyla katıldığı aileye yararlı olmaya çalışması beklenir. «Zengin kızı» da bu durumdan ötürü her zaman talihli olmaz. Bir başka zengin aile oğluna «ailelerimiz birbirinin dengi» diye «verilen» kız, hiç istemediği bir erkekle evlenmiş olsa bile karşı koyamaz. Çünkü «ailenin kararı» kutsaldır ve ona karşı çıkan birisi «bağışlanmaz bir suç» işlemeyi göze almalıdır.

Bireyin insan olarak isteklerini, beklentilerini dikkate almadan hayatları üzerinde «aile kararı» verilmesini kurallaştıran yapı, gene ekonomik yapıyı oluşturan üretim ilişkilerinin sonucu olarak kurulmuştur, bunun üzerinde temellenen sosyal dokunun işlevleri insan hayatlarına egemendir...

* *

Tarım Toplumu Endüstri Toplumuna Değişirken...

Tarım toplumunun kendi ekonomik gereklerinden kaynaklanan yapısı üzerine kurulan sosyal dokusu içinde ailenin toplumsal işlevi, bu işlev içinde babanın rolü, annenin rolü, çocukların (erkek ve kız) rolleri, bu toplumun kültürünü oluşturmuştur. Bu kültür içinde biçimlenen toplumsal değer yargıları cinsel kimliği, cinsel rolleri, cinsel davranışları da belirlemiştir. Bu tabloda geleneksel toplumun «belirgin» rollerini görürüz. Bu belirginlik, kimsenin şaşırmadan nasıl davranacağını da bilmesi demektir. Bu toplum yapısında doğrular ve yanlışlar açıktır, bilinmektedir, kurallaşmıştır. Onun için de herkes kendi konumunu, durumunu bilmekte, neyi yaparsa neyle karşılaşacağını ölçebilmektedir.

Ama tarım toplumları değişmeye başlamış, bu durum da bütün sosyal rollerin yeniden tanımlanması gereğini doğurmuş, «belirlilik» yerini «belirsizliğe» bırakmaya başlamıştır. Kurulmuş olan dengeler bozulmakta, yeni dengeler aranmaktadır. Çalkantı budur.

Artık endüstri toplumları oluşmaya başlamıştır.

Toprağın yerini fabrika almaktadır.

Toprağı ekip biçmenin, hayvan yetiştirmenin yerini fabrikada çalışmak almaktadır.

Tarım ekonomisinin bilgileri işe yaramaz olmakta, endüstri ekonomisinin bilgilerini kazanmak gerekmektedir.

Dedenin, babanın eğiticiliğinin yerini, fabrikada açılan kursların ustabaşıları almaktadır.

Fabrika, doğup büyüyüp ölünen topraklardan uzaklardadır. Ailenin genç erkekleri (daha sonra da diğer işe yarar bireyleri) kendi topraklarından ayrılıp fabrikanın kurulduğu yere gitmektedirler).

Dünün köylüsü bugünün işçisi olmaktadır.

Yeni işçi dar aile çevresinden çıkıp dün kendisine yabancı olan yeni işçilerle karşılaşacak, onlarla iş arkadaşı, sonra da grup arkadaşı olacaktır.

Dün babasının elinden para alan genç, bugün işçi olarak kendi ücretini alacaktır.

Kendi ücretini alan yeni işçi, bu parayı nasıl harcayacağına kendisi karar verecektir.

Bu yeni işçi artık kendi hayatını kurabileceğini anlamaktadır. Fabrikaya yeni gelmeye başlayan kızlar, kadınlar arasından birisini seçebilecektir.

Düne kadar ailesinin denetiminde ve güvencesinde olan genç, artık kendini denetleme zamanının geldiğini anlamakta, aile güvencesinden uzaklaşmaktadır, yeni güvenceleri; işverenin kendisini beğenmesi, ustasının işini onaylaması, sendikası olmaktadır.

Para biriktirmek önemini yitirmemiştir ama burada her şey pahalıdır. Her şeyi satın almak, yaşamak için para harcamak gereklidir. Kazancının bir bölümünü harcayacak, bir bölümünü de biriktirecektir. O artık tüketici olmayı öğrenmektedir.

Burada yeni şeyler vardır. Eğlence vardır. Sinema, çalgılı gazino vardır. İçki içilmektedir. En önemlisi «o biçim kadınlar» vardır. Parayla yatılacak kadınlar vardır. Hep duyup da bilemediği yeni zevkler onu beklemektedir.

Ama bütün bunlar para harcamak demektir. Bizim yeni işçimiz çalışmaya alışıktır ama para harcamaya alışık değildir. Şimdi para harcamayı da öğrenmesi gerekecektir. Burada deneyimli olanlar da «Öyle hep para biriktirilmez, biraz da yaşamalısın» demektedirler.

Dünün dengeleri bozulmuştur, yeni dengeler kurulmaktadır.

O bir yandan köyünü anımsamakta, hüzünlenmededir. Köyündeki kardeşleri, ana babası aklına gelmektedir. İneklerin, koyunların seslerini özlemektedir. Türkü söylenirken, saz çalınırken kahırlanmaktadır. Ama öbür yandan da fabrikanın düzenliliği hoşuna gitmektedir. Yeni arkadaşlar tanımıştır, yeni şeyler öğrenmiştir. Kendi başına kalmanın, kendi kararlarını vermenin, acemi bir özgürlüğün önemini, tadını öğrenmeye başlamıştır. Çelişkiler yaşamaktadır, ilerde daha da önemli kararlar vermesi gerekeceğini belli belirsiz sezinlemektedir. Bakalım kader neler gösterecektir?...

* *

Köydeki babayı da düşündüren çok şey vardır.

Oğlan fabrikada çalışmaya gitmiştir.

İyi etmiştir, kendini kurtaracaktır. İyi etmiştir de artık gözünün önünde değildir. Ne yaptığını, ne ettiğini bilmemektedir. Her ay eh biraz para göndermektedir ama elbet kendi de harcedecektir. Orda her şey parayladır.

Hadi bunlar neyse de bu oğlan saftır, oraların girdisini çıktısını bilmez, kötü şeylere dadanırsa fenadır. Eh bunun içkisi vardır, kumarı vardır, kötü kadınları vardır.

İyisi oğlanın pek gözü açılmadan köyden birini bulup evermektir. Düzgün bir ailesi olursa gözü dışarda kalmayacaktır. Evini işini bilecek, kendi yağıyla kavrulacaktır.

Şimdi küçüğün de gözü ağbeysindedir. İkide bir onu sormakta, merak etmektedir. O da gitmeyi mi düşünmektedir yoksa? Baba evi dağılacak mıdır?...

Bu değişim sürecinin çok öyküsü romanı yazılmış, çok filmi çekilmiştir. Olay İtalya’da da, Türkiye’de de, Arjantin'de de, Hindistan’da da, Japonya’da da ana çizgileriyle böyle gelişmiş, böyle yaşanmıştır.

 

Feodal toplumlar kapitalistleşme sürecine girmiştir.

Tarım toplumu endüstri toplumuna geçmektedir.

Geleneksel toplum yapıları çağdaş toplum yapılarına değişmektedir.

Aile yapıları değişmektedir.

Bireyler değişmektedir.

Toplumsal roller değişmektedir.

Ekonomik roller değişmektedir.

Cinsel kimlikler değişmektedir.

 

Aile’nin Değişimi...

Ahmet bey, kızı Selma’nın konuşmalarından şaşkına dönmüş, hiçbir şey söylemeden bakıyordu. Sözcükler kulaklarında uçuşuyor, düşünceler fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi beyninin içinde dönüp duruyorlardı. «Bu kıza ne demeliydi?»... «Bu kıza ne yapmalıydı?»...

Selma o akşam babasına dereden tepeden konuşuyormuş gibi sakin bir sesle:

Baba, ben evden ayrılmak istiyorum, demişti. Kız arkadaşlarımla bir ev tutacağız. Onlarla oturacağız. Bak, sakın aklına kötü şeyler gelmesin, düşündüklerinle ilgisi yok ama bunu yapmak istiyorum. N’olur karşı çıkma...

Ahmet bey altüst olmuştu. Başının döndüğünü anladı. Şöyle geriye yaslanarak gözlerini kapattı. Televizyonun sesi uzaklaşmış gibiydi. Elinin altındaki uzaktan kumandanın tuşuna dokundu, televizyon kapandı.

Ahmet bey kızına baktı:

Sen ne söylediğinin farkında mısın? Sen bunu nasıl söylersin? Sen neler söylüyorsun?

Selma anlayışlı ama kararlı bir sesle konuştu:

Bak babacığım, seni anlıyorum. Sizinle hiçbir problemim yok. Eğer böyle düşünüyorsan lütfen düşünme. Sizinle yaşamaktan çok mutluyum. Ama kendi evim olsun istiyorum. Kendi eşyalarım, kitaplarım, kendi işim olsun, bunları istiyorum. Sadece bu. Evden ayrılmak bile değil bu, gene gelip gideceğim elbette. Ama kendi evim olsun istiyorum. Baba, büyüdüm ben...

Ahmet bey sıkkınlıkla başını salladı:

Yeter Selma, daha fazla konuşmayalım. Ama şunu bil ki, buradan çıkarsan bir daha bu eve giremezsin.

Selma öfkeyle kalkıp odadan çıktı.

Ahmet bey kıpkırmızı olmuştu. Bağırarak eşini çağırdı:

Nurten, buraya gel.

Nurten merakla, biraz da telaşla geldi:

Ne var, ne oldu?

Ahmet bey eliyle işaret ederek:

Gel gel, gel de şuraya otur. Kızınız Selma hanımın söylediklerini biliyor musun?

Nurten hanım gözlerini kaçırmadı:

Evet, biliyorum. Bana söyledi, ben de ‘git de babanla konuş’ dedim. Konuştu mu?

Ahmet bey dişlerini sıkarak tısladı:

Konuştu. Öyleyse biliyorsun. Küçük hanım evden ayrılmak istiyormuş. Kendi evini kuracakmış.

Nurten hanım başını kaldırdı:

Biliyorum. Şimdi bunu istiyorlar Ahmet. Bana da ters geliyor, alışmadığımız şeyler ama şimdi böyle. Ne yapalım yani, kendi kızımızı red mi edelim?...

Ahmet bey biraz sakinleşmiş gibiydi:

Dur bakalım, dur hele. Reddedelim diyen yok. Ama bu işin içinde ne var? Biz bunun dediğini hep yaptık. Biz geri kafalı mıyız be? Müzik seti dedi, aldık. Arkadaşlarla gezmeye gideceğiz dedi, git dedik. Biz buna ne yaptık? Sen onun yaşadığı hayatı yaşadın mı Nurten? Yaşadın mı söyle. Bunlar için çalış dur. Ben hayatımı bildim mi? Hayatımı yaşadım mı? Bunlar için kazan, bunlar için harca. Ondan sonra da şunun söylediklerine bak.

Nurten hanım sakin bir sesle:

Ahmet dur bakalım, dedi. Belki de Selma bunları istemiyor. Evet, bizim için çalıştın, bizim için kazandın, bizim için harcadın. Ama bunların bizim için nasıl yük olduğunu hiç düşündün mü? Ben ezilmedim mi? Ama ‘hadi’ dedim kendime ‘Ahmet kazanıyorsa ben de evi çekip çeviriyorum, ben de kendi işimi yapıyorum’. Böyle söyledim kendime. Ama gençler istemiyor, ne yapalım? Onlar kendi kazanıp kendileri yaşamak istiyorlar. Şimdi böyle Ahmet.

Ahmet bey başını salladı:

Evlenir gider. Başka türlüsü olmaz. Bizim kitabımızda yoktur bu. Evlenir, kendi evini kurar. Onun dışında, bak söylüyorum, bu kız bir delilik yaparsa, benim de öyle kızım olmaz. Sen de bil bunu, o da bilsin. Ben artık onunla konuşmam.

Nurten hanım konuşmayı sürdürdü:

Ahmet, böyle kestirip atma. Neler değişiyor farkında mısın? Baksana, elinin altında küçücük bir kutu var, basıyorsun düğmesine televizyon açılıyor, basıyorsun tuşuna kanalı değişiyor, istersen kapatıyorsun. Oturduğun yerden bunları yapıyorsun. Biz televizyonla büyümedik. Onlar doğduklarından beri bunları görüyorlar. Neden bunları düşünmüyorsun? Ama insan televizyon değil işte. Bas düğmesine sustur, bas düğmesine konuştur değil. Onun da aklı var, fikri var, düşündükleri var.

Ahmet bey öfkesini sürdürüyordu:

Onun aklı da batsın, fikri de. Onun ne aklı varmış da bunları düşünüyormuş? Ha, dediğinin doğru yanı var. Bunları televizyonlarda görüyorlar, arkadaşlarından görüyorlar, sağdan soldan duyuyorlar. Artık arkadaşlarla gezmeye de paydos. Ne yapıyor, ne ediyor bileceğim.

Nurten hanım’ın sesi de titizlendi:

Ha, sen bu kızı evden kaçıracaksın, anlaşıldı. On sekiz yaşını geçti Ahmet. Vallahi başını alır gider, arkasından çok dövünürsün ama işe yaramaz. Ben söylemiş olayım.

Ahmet bey Nurten hanım’a döndü:

Anlaşıldı, sen bunu destekliyorsun, öyle mi? İşin içinde iş var. Sana mı güveniyor bu? Belki parasını da sen vereceksindir. Öyle ya, bunun kirası var, yemesi var, içmesi var. Parayı nerden bulacak bu hanım? Herhalde benden istemeyecektir. Sen mi vereceksin, kendi mi kazanacak? Belki kolay para kazanmanın yolunu biliyordur...

Nurten hanım’ın sesi titriyordu:

Ahmet, ileri gidiyorsun. Bak beni çok yaraladın, kendi kızına dil uzatma.

Ahmet bey ayağa kalktı:

Dil uzatma ha. Kendi kızıma ha. Parayı nerden bulacak diyorum. Bu işler parayla dönmüyor mu? Parayı nerden bulacak? Söyle bakalım, parayı parayı?...

Nurten hanım öfkeden karardı:

Söyle söyle, dilinin altındakini söyle.

Ahmet bey sesini sakladığı bir kızgınlıkla alçaltarak konuştu:

Anladın değil mi? Anladın. Parasız kalan kız ne yapacak? Biliyorsun değil mi? Bak beni söyletme, dilim varmıyor. Ortalık ne halde, görmüyor musun? Kadın ticareti almış yürümüş. Aile kızlarıhın aklını çeliyorlar, ne yollara sokuyorlar. Senin kızın yapmasa yanındaki yapacak, o da ses çıkarmayacak. Bunu mu istiyorsun sen? Cevap ver, bunu mu istiyorsun?

Nurten hanım da ayağa kalktı:

Sen söyleyeceğini söyledin. Şimdi beni dinle. Benim de seninle işim bitiyor, bilesin. Hakaretlerine daha fazla katlanamam.

Ahmet bey yukardan aşağı bakarak:

Sen de git, dedi. Belki kızınla ortak bir ev tutar oturursunuz. Buyrun, yolunuz açık olsun.

Nurten hanım başını kaldırıp bir an Ahmet bey’e baktı, odadan öfkeyle çıktı...

**

Elbette Ahmet bey, kullandığı yüksek teknolojili televizyonla kızı Selma’nın davranışı arasında bir bağ kuramıyor, olsa olsa kimi programlarla kızının aklının karıştığını düşünüyordu ama değişmenin gerçeği böyle değildi.

Değişme, toplumun değer yargılarındaki değişmeydi.

Aile değişiyor muydu? Evet, değişiyordu.

Aile parçalanıyor muydu? Evet, parçalanıyordu.

Tarım toplumunun «büyük ailesi», bir kaç kuşağın birlikte oturduğu büyük evlerde yaşıyordu. Evlenen oğullara büyük evin içinde yer açılıyor, gerekirse bir ek yapılıyordu. Tarım işi böyle ortak bir çalışmayı gerektiriyordu. Ailenin büyümesi demek «aile gücü»nün birlikte artması demekti.

Endüstri toplumu «çekirdek aile»yi yarattı. Artık kentlerde oturuluyordu. Evler küçülmüştü, yaşama alanları daralmıştı. «Babaanne-çocuklar»dan oluşan çekirdek aile kentteki bir daireye ancak sığıyorlardı. Bu yaşama biçiminde yakın akrabalar bile ayrı yerlerde yaşıyorlar, geçici gelip gitmeler bile zorlanıyordu. Yaşlılar sosyal konumlarını kaybediyorlar, ellerindeki mala, toprağa, paraya bağlı yetkinin yitip gittiğini görüyorlardı. Artık çocuklar para kazanıyor, kendi evlerini açıyorlardı.

Şimdi yeni bir değişim sürecine yavaş yavaş giriliyordu. Endüstri toplumu da geride kalıyor, «bilgi toplumu»na giriliyordu. Çekirdek aile de parçalanıyor, Çocuklar alışılmadık yaşlarda ve konumlarda «kendi evlerini» açmak istiyorlardı. Şimdi «tek kişilik evler» dönemi başlıyordu, insanlar kendi hayatlarını kendi kararlarıyla yaşamak istiyorlar, «anne baba kardeşler»le birlikte yaşamak bile sıkıntılı oluyordu.

«Büyük aile»derı, «tek kişilik ev»e geçiş önemli bir değişimdi.

Üstelik de bu değişim tek bir yüzyıl içinde yaşanıyordu. Bu da «hızlı bir değişim» demektir.

Bizim için güçlük daha da fazla. Daha tarım toplumunun sosyal davranışlarını yaşarken, «büyük aile»den «çekirdek aile»ye geçmenin dengelerini tam kuramamışken, bu kez de yeni dengeler kurmak zorunda kalmak, toplum için çok sarsıcı olmaktadır. Kuşaklar arası görüş farkları, davranış farkları hızla artmakta, aileler kendi içinde bunun sancılarını çekmektedirler.

Kuşkusuz cinsel kültür de, kültür bütünlüğü içinde benzer değişimi yaşamaktadır.

* *

«Uzaktan Kumandalı Cinsellik»ten «Self-Kontrol Cinselliğe» Geçiş...

Cinsellik insanın kendisi tarafından mı denetlenmeli, yönetilmelidir? Yoksa insan kendi cinselliğini denetleyemeyeceği, yönetemeyeceği için kendisinden sorumlu olanlar tarafından mı denetlenmelidir?

Geleneksel toplum kültürleri bu sorunun yanıtını net olarak verir: Çocuklar bu konuların dışında kalır, onların akılları ermez. Gençler de yaşları gereği heyecanlarını denetleyemezler, onun için de sıkı biçimde denetlenmeleri zorunludur. Kadınların bu konuda daha sıkı denetlenmeleri gerekir, çünkü onlar hep duygularıyla hareket eder, kendilerini koruyamazlar.

Geleneksel toplumlarda cinsellikle ilgili bütün davranışlar bu değer yargıları bütünü içinde biçimlenir. Çocuklar bu konuda susturulur, sorularına ya yanıt verilmez ya da işin gerçeğinin dışında yanıtlar verilir. Gençlerle kadınlar ise sürekli sıkı bir denetim altına alınır. Onlara sürekli olarak «korunmaya muhtaç kişiler» gibi davranılacaktır.

Cinselliğin geleneksel toplumlarda böylesine sıkı bir denetim altına alınmasının temel nedeni, bu yolla toplumsal kurumların sürekliliğinin sağlanmasıdır. Aile gibi, aile bireylerinin birbirine karşı sorumluluğu gibi kurumların sürebilmesi için cinselliğin denetlenmesi koşuldur. Bu nedenle de genç kızların cinselliği önce aile bireyleri tarafından korunur, sonra da akrabalar, tanıdıklar, hatta mahalle halkı tarafından korumaya alınır.

Endüstri toplumlarının bu soruya yanıtı, bağımsız bireyin kendi haklarına sahip olma ilkesini yansıtır: İnsanlar kendi cinselliklerini denetlemeli ve yönetmelidir. Onun için bireyler cinsellik konusunda eğitilir, ondan sonra da kararlarını kendilerinin vereceği kabul edilir. Sadece kendileri ve toplum açısından tehlikeli olan durumlara karşı uyarılır. Bundan öte bir denetleme, yönetme kimsenin hakkı değildir. Çocukluk çağını aşmış her birey cinsel davranışlarından, cinsellikle ilgili kararlarından kendisi sorumludur. Bu bakımdan bir genç kızın davranışlarına ailesi bile karışmaz. Sadece sorunlarına çözüm ararsa ona yardımcı olunur.

Buradaki ilkenin temeli salt cinsellikle ilgili değildir, bu davranış özünde birey hakları kültürünün bir parçasıdır. Endüstri toplumlarında bireylerin birbirlerine karşı ekonomik sorumlulukları en az dereceye inmiştir. Eğitim sürecinde ailesi tarafından desteklenen birey bu sürecin sonunda kendi hayatını kurmalıdır. Ekonomik olarak kendi hayatını kazanacaktır, kendi evini kuracaktır, hayatını da kendisi yönetecektir. Bu ekonomik yapının sosyal dokusunda aile içindeki bireylerin duygusal bağımlılığı güçlü değildir. Duygular karşılıklı olarak açıklanabilir. Birey istemediği şeyleri yapmak zorunda değildir. Kararlarını kendisi vereceği için de, sorumluluklarını da taşıması gerekir. Burada bireyin yetkin olarak toplum hayatına katılması asildir. Cinsellik de bu kültürün bir parçası olarak değerlendirilecektir.

Böylece tarım toplumlarının «uzaktan kumandalı cinselliği», endüstri toplumunda «self-kontrol» cinselliğe dönüşmektedir. Artık kurumlar adına cinselliğin denetlenmesi gerekli değildir. Herkesin kendi hayatını yönetmesi ilkesi geçerlidir. Cinsellik de bu ilke gereği bireyin kendi sorumluluğundadır.

Bizim toplumumuzun karmaşası nereden geliyor? Bu konuyu incelemeden önce, «endüstri toplumunun cinselliğini anlamamız gerekiyor...

* *

Endüstri Toplumunun Cinselliği...

Endüstri toplumu «birey»in toplumu oldu. Bireyi önce aileden bağımsızlaştırdı, sonra da tarım toplumunun kurumlarından uzaklaştırdı. Toplumun önce aile, sonra da cinselliği denetlediği kurumlan (bakirelik, evlilik, çocuk sahibi olmak...) yoluyla birey üzerinde kurduğu etki mekanizmaları baskı güçlerini yitirdiler. «Bağımsız birey» endüstri toplumunun simgesi oldu. Yaşama sorumluluğu, hayatın güçlükleriyle başa çıkma yetkisi aileden bireye geçti. Buradaki değişimin temelinde de yine ekonominin biçimlendirdiği toplumsal yapı vardı.

Tarım ekonomisi nasıl birbirine bağlı bireylerden oluşan ailenin dayanışmasını gerektiriyorsa, endüstri ekonomisi de değişik üretim kollarının özel eğitimiyle donanmış, makineleri çalıştırabilecek, makinelerle üretim yapabilecek, bunun için de kendisi karar verebilecek biçimde donanımlı bireyi gerektiriyordu. Burada işbirliği yapacak olanlar «ailenin bireyleri» değil, «çalışma gruplarıydı. Bu da endüstri toplumunun «bağımsız birey»ini, geçmişteki aile dışında herkesi yabancı sayma, yabancıya güvenmeme duygularından uzaklaştırıyor, işbirliği yapmak durumunda olduğu yabancılarla kaynaştırıyordu.

Evlilik kararını ailesinin vermesi gerekleri ortadan kalktığı için, endüstri toplumunun «bağımsız birey»i, ekonomik gereklerden kurtulmuş duygularıyla tanıştı. Artık evlilik kararı verirken, kendi duyguları, istekleri, hoşlanıp hoşlanmaması önem taşıyordu. Aileden bağımsız kararlarla yapılan evlilikler, kadını da erkeğin ailesine karşı olan yükümlülüklerinden kurtardı. Kadının durumu hem evlilik içinde hem de kendi başına değişiyordu.

Endüstri toplumunun «bağımsız birey»i, ekonomik değeri için sadece kol gücüne değil, kol gücü yanında beyin gücüne de dayanıyordu. Zamanla, teknolojinin gelişmesiyle, kol gücüne dayalı ekonomik kazanç oranı geride kalacak, beyin gücüne dayalı kazançlar çok daha fazla yükselecekti. Buna bağlı olarak «kadının sosyal değeri» de bütünüyle değişecekti. Tarım toplumunun «bakire» olarak, «çocuk doğurucu» olarak, «erkek çocuk doğurucu» olarak, «kol gücüne dayalı emekçi» olarak taşıdığı değerlerin tümü de değişiyordu. Endüstri toplumunun kadını değerini «bakire oluşu»nda değil, «sevgiyle bağlılık duygusu»nda arıyor, «erkek çocuk doğurucu» olmak yerine erkeğin «cinsel hazlarını paylaşan eşi» oluyor, «kol gücü emekçisi» olarak taşıdığı değer de «beyin gücü ağırlıklı ekonomiden payını alan üretici» değerine dönüşüyordu.

Kadının toplumsal ve ekonomik değeri, çevrenin denetim, yönetim ve kararlarından bağımsızlaşıp bireylerin kendilerine geçtiği için, artık «birey değeri» ön plana geçiyordu.

Böylece endüstri toplumunun yeni insanları «birey değeri» kavramıyla tanıştılar. Yüzyıllar boyunca «filanca aileye mensup» olmakla övünmüş ya da yerinmiş insanlar, birden bunların hiçbir önemi olmadığını, insanın «birey değeri»nin çok daha önemli olduğunu gördüler. Şimdi önlerinde yepyeni ufuklar, değişik olanaklar vardı. Artık kendi yazgılarını kendileri yaratabileceklerdi. Bu da hem «bireyin kendisine değer vermesiyle hem de «kendi değerini arttırmak için» çalışması gerektiğini anlamakla sonuçlandı.

Her toplum dokusu kendi değer yargılarını yaratır, bu da yeni insanın yaratılması demektir. Ekonomik yapının üzerinde temellenmiş sosyal doku, bu kez de endüstri toplumunu biçimlendiriyordu. «Aile ağırlıklı» tarım toplumundan «bağımsız birey» ağırlıklı endüstri toplumuna geçiş kolay olmadı, kolay da olmamaktadır. İnsanların değer yargılarının değişimi çatışmalı, bunalımlı, zorlayıcı bir süreçtir. Ama yapı değişikliği er ya da geç bireylere yansıyacak, yeni yapıya uygun yeni yaşama biçimlerini gerçekleştirecektir.

Aile mülkiyetine dayalı toplum yapısının ürünü olan «evlilik kurumu» bu dönemde sorgulanmaya başladı. Aile kurumu neden gerekliydi? Evlilik neden zorunluydu? İki insanın birlikte yaşaması için neden ille de bir nikah memurunun tasdik etmesi gerekiyordu. Neden birtakım insanların «nikah töreni» adı verilen törende bulunmaları, bu «tasdik olayı»na tanık olmaları gerekiyordu. Bu toplumsal onay da nereden çıkıyordu? Cinsel ilişkinin «artık bunu yapabilirsiniz» diyen insanlar ve toplum tarafından onaylanması, kişi özgürlüğüne yapılmış bir baskı, hatta hakaret olmuyor muydu? İki insan tarafından paylaşılan bu en duyarlı, en gözlerden uzak olay, neden birçok insanın gözü önünde yapılıyor, karşılıklı imzalar atılıyordu? Evlilik ve nikah olayının birlikte yaşamak isteyen iki insanın duygularıyla ilgisinin olmadığı, buradaki amacın mülkiyetin korunması, mirasın sahiplerinin belirlenmesi, çocukların kime ait olduğunun toplum tarafından bilinmesi olduğu anlaşılınca da, bu kurumun reddedilme sürecine girildi. Artık birlikte yaşamak isteyen erkek ve kadın hiç de evlenme gereği duymuyor, sadece birlikte yaşamaya karar verdiklerini açıklıyorlardı. Endüstri toplumları evlilik olayını ortadan kaldırmadılar ama böyle «birlikte yaşayan çiftler»e de aynı toplumsal saygıyı göstermeyi kabul ettiler. Artık «resmen evlenmeden» birlikte yaşayan çiftler hiçbir duygusal tepkiyle karşılaşmadan toplum hayatına giriyorlardı. Hatta, böyle yaşamaya kendi özgür iradeleriyle karar vermek, toplumun köhnemiş bir kurumu olan «evliliği» reddetmek, bu çifte «daha modern, daha çağdaş, daha birey iradesine dayalı» bir prestij kazandırıyordu. Evlilik kurumu sorgulanma sürecinden yıkılma sürecine girmişti.

Yıkılan bir başka kurum da «bakirelik» oldu. Genç kızların eldeğmemişliğini simgeleyen «bakirelik nişanı»nın, kadını malın bir parçası sayan mülkiyet sisteminin olgusu olduğu anlaşılıyor, evlenmek için «bakire kız aramak» da bu köhnemiş anlayışın bir kalıntısı kabul ediliyordu. Kadının namusunu «kızlık zarı»nda aramak kadını mülkiyetin bir parçası kabul eden geri toplum yapısına boyun eğmekti. Kadının namusu, onun yalan söyleyip söylememesiyle, düşündüklerini açıklamasıyla, çıkarcı olup olmamasıyla ölçülmeliydi. Bunları hiç önemli bulmayan, ama ille de «bakire mi, değil mi?» diye tepinen insanlar artık geçmişte kalmıştı, bunlar köhne bir yapının değer yargılarıydı, endüstri toplumunun «bağımsız birey» anlayışı içinde yaşaması hem gülünç hem de olanaksızdı. Böylece «bakirelik» kurumu yıkılıyordu. Bakire kızlarla artık alay ediliyor, «şimdiye kadar hiçbir erkeğin dikkatini çekememiş zavallı» oldukları kabul ediliyordu.

Bakireliğin önemini yitirmesiyle birlikte «kadının geçmişinin temiz olması» anlayışı da tarihe karışıyordu. Kadının geçmişinin temiz olması, onun kendine karşı dürüst yaşamasıyla ilgiliydi. Geçmişinde kimler ya da hangi erkekler olduğu hiç önem taşımıyordu. Önemli olan kadının «kişiliği, kendine verdiği değer, bugünkü duyguları ve düşünceleriydi. Onun için de endüstri toplumunun erkekleri karşılaştıkları kadının «bugünkü bireysel değerlerine bakıyor, onun geçmişini sorgulamak, suçlamak hakkını kendilerinde görmüyorlardı. Kadınların da böyle bir hak tanımaya niyetleri yoktu.

Değişen toplumsal değer yargılarının önemli birisi de «erkek çocuk sahibi olmak»la ilgiliydi. Bir yandan endüstri toplumlarının artan işgücü gereksinmesi, öbür yandan kadının rolünün daha da arttığı beyin gücünün ekonomik değer kazanışı, «erkek çocuk zorunluluğu»nu önce azaltıyor, sonra da ortadan kaldırıyordu. Önemli bir değişme «çocuğun toplumsal değeri» üzerinde yaşanıyordu. Artık çocuğun kol gücü sahibi ya da doğurucusu olarak taşıdığı değer, yerini «kendi hayatını kuran ve yaşayan insan adayı»na bırakıyor, çocuk üzerindeki baskılı beklentiler ortadan kalkıyordu. Ailelerin gelecek güvenceleri sigortalar, sosyal güvenlik kurumlan tarafından toplumsal ekonomi adına sağlanıyor, çocukların ailenin güvencesi olması zorunluluğu kalkıyordu. Bu olay, her ailenin çok çocuk yapması sorununu ortadan kaldırıyor, çocuk yapmak artık «mutluluğu arttırmak, dünyaya yeni bireyler kazandırmak» için düşünülen bir «karar süreci»ne bağlanıyordu. Burada da ailelerin beklentisi önemini yitiriyordu. Çocuklarına «hadi bakalım, artık sizden torun bekliyoruz» diyen anne ve babalar, çocukları üzerinde hakları olmayan baskıyı yapmaya çalışan kişiler olarak karşılanıyordu.

Endüstri toplumu «çocuklara karşı ailenin yükümlülüğü» kavramını da değiştiriyordu. Tarım toplumunun temel yaşama ideolojisi «geleceği güven altına almak» olduğu, bunun için de «biriktirme, mal ve para edinme»ye dönük yaşadığı için, çocuklarına karşı yükümlülükler de ailenin bunları çocuklarına bırakması biçiminde gelişmişti. Onun için de bu kültürün insanları hayatları boyunca «her şeyi çocukları için yaptıklarını» söylemekten özel bir kıvanç duyarlar, kendi yapamadıklarını çocuklarının yapmasını, kendi yaşayamadıklarını çocuklarının yaşamasını istemekten mutluluk duyarlar.

Endüstri toplumu bu «çocuklara karşı yükümlülük» ideolojisini değiştirmiştir. Çocuklara karşı yükümlülüğün sınırları, eğitimin bitişine kadar onların bakımı, iyi bir eğitimin verilmesi, onlara dürüst bir hayatın önerilmesiyle çerçevelenmiştir. Ondan sonrası çocukların kendilerine aittir, çünkü onlar da «kendi hayatlarını kuracak bireyler»dir. Yetişme süreci içinde de, çocukluk döneminde, genç dönemlerinde, onların bütün yükümlülüğü aile tarafından taşınmaz. Bağımsız bireyler olmaları gereği hiç unutulmadan büyütülür, her yaşın sorumluluğu ve yükümlülüğü onların öğreneceği, taşıyacağı biçimde çocuklara aktarılır. Böylece endüstri toplumunun çocukları doğdukları andan itibaren «bağımsız birey» anlayışı içinde yetiştirilirler. Onlara bırakılacak en iyi şeyin «onların kendilerine güven duyan, bağımsız, yapıcı ve yaratıcı kişilikleri» olduğu kabul edilir.

Bütün bunların bir parçası olarak endüstri toplumunun insanları «cinsellik» olgusuyla tanışır. Artık cinsellik üremenin bir aracı olmaktan çıkmıştır, üreme amacından bağımsızlaşmıştır. Cinselliğin kendi başına bir haz olduğu, yaşanabilir olduğu keşfedilmiştir. İnsan kendi bedenini tanımaya başlamıştır. Değerinin sadece kol gücü olmadığını anlamıştır. Cinsel duygular, cinsel yaklaşımlar, insanı yumuşatan cinsellik tanınmaya başlamıştır. Cinselliğin bir toplumsal araç olmaktan çıkıp da insan özgürlüğünün bir parçası olarak kabul edilişi, belki de yüzyıllar içinde yapılan en büyük dönüşümlerden birisidir. Böylece cinsel alan da toplumsal baskı alanı olmaktan çıkmıştır.

Tarih boyunca cinsel alanın denetlenmesi, bir iktidar biçimi olarak sürdürülmesine, güçlü bir baskı yöntemi olarak kullanılmasına, mülkiyetin devredilmesine olanak vermişti. Yüzyılımızda bütün bunlar ortadan kalkmış değildir ama endüstri toplumlarında önemlerini yitirmişlerdir. Cinselliğin doğal bir yanımız olduğu, birey bağımsızlığının bir parçası olduğu daha güçlü biçimde kabul edildikçe, cinselliği bir araç olarak kullanan egemenlik anlayışı da ortadan kalkacaktır.

* *

Selda İle Görüşme...

Selda babanı üzüyormuşsun!

Selda çok ciddiydi:

Biliyorum, üzülüyor. Ama o benim üzüldüğümü bilmiyor, dahası önem de vermiyor.

Bu sözlerde bana yönelik hafif bir sitem mi var? Merak ediyorum:

Belki de babanla değil seninle başlamalıydık, değil mi?

Farketmez, buna alışığım. Bu konuyu kiminle konuşsak, hemen «babamın ne düşündüğü» soruluyor. Düşünebiliyor musunuz, sadece babamın ne düşündüğü! annemin sözü bile geçmiyor. Benim ne düşündüğüm zaten önemsiz. Benden yalnız savunma bekleniyor.

Peki, sen ne diyorsun?

Kendimi savunmam gerektiğini sanmıyorum. İnanın beni asıl üzen, her şeyin babamla aramda olup bitenlermiş gibi görülmesi. Böyle şartlanmış bir toplumda ne yapmak istediğinizi kime anlatabilirsiniz? Ben de kimseye bir şey anlatmak zorunda olduğumu düşünmüyorum. Sadece onların kırılmasını istemiyorum, o kadar.

Peki, kırılmalarına neden önem veriyorsun? Yani, babanın annenin kırılmasına?

İşte bunu sormak doğru. Ben de düşünüyorum. Neden mi istemiyorum? Çünkü iyi insanlar. İkisi de iyi insanlar. Babam da annem de. Kendilerine göre düşünüyorlar. Benim kendi evime çıkmam onların zor anlayacağı bir şey, biliyorum.

Peki Selda, nereden biliyorsun bunu?

Çevremden biliyorum elbette. Bu toplumda yaşayan herkes bilir bunu. Öyle görmüşler, öyle yapmışlar. Tepki göstermelerini doğal karşılıyorum.

Öyleyse sen neden gördüğün gibi yapmıyorsun?

İşte fark burada. Ben gördüğüm gibi yapmak zorunda değilim. Ben düşünüyorum. Her şeyin nasıl daha doğru olacağını düşünüyorum. Belki düşündüğümü yapabilmem de etkili. Belki onların döneminde de düşünen kızlar olmuştur ama yapamamışlardır. Koşulları farklı tabii.

Nasıl farklı yani?

Annemlerin dönemi işte. Geçimin kocanın elinde. Her şey onun elinde olunca da onun sözü geçecek. Başka çaresi yok ki.

Senin geçimin babanın elinde değil mi?

Değil. Zaten ben öylesini istemiyorum. Kendi evimi babamın parasıyla açarsam nesi benim evim olur?

Herkes senin gibi düşünmüyor ama...

Biliyorum. Ben ayrı eve çıkacağım, kirasını babam ödesin. Böyle şey olmaz. Bu alaturka davranış, arabesk yani. Kendi evini açacaksan geçimini sağlayacaksın.

Çalışacak mısın?

Evet, çalışacağım. Şimdiden part-time işim var, belki tam bir işe girerim. Geçimimi sağlayacağım.

Kazancın yeterli olacak herhalde. Biraz rahat yaşamaya alışmış miydin?

Selda gülüyor:

Çok rahat yaşadım ben. Dedim ya, siz de biliyorsunuz, bizimkiler iyi insanlardır. Ama öyle rahat yaşamam gerekmez. Kendi hayatımı kurunca, kendi ölçülerim içinde daha rahat olacağımı düşünüyorum. Artık kendi bütçemi yapacağım. Baba ekmeği yok.

Nasıl bir duygu bu?

İnanın, çok güzel bir duygu. Kendimi ilk kez ayaklarımın üstünde duyuyorum. Hep evinin sevilen kızı oldum, hiç sorumluluğum olmadı. İstenen tek sorumluluk, benden eve, aileme bağlı olmaktı, ama ben hayata karşı sorumlu olduğumu hissediyorum. Çok güzel bir duygu bu. Kendimi çocukluktan çıkmış duyuyorum. Şimdi yaptığım sorumsuzluk gibi geliyor herkese ya, bence tam tersi geçerli. Asıl şimdi sorumluluk duyuyorum.

Bunları babanla konuştun mu?

Konuşamadım ki. Konuşmayı denedim ama olmadı. Çok büyük tepki gösterdi, rengi uçtu. Zaten onunla hiç arkadaş olamadık.

Yakındınız sanıyordum.

Evet, yakındık. O sevgili kızını seven müşfik babaydı, ben de sevgili babasına şımaran nazlı çocuk. Yakınlığımız buydu.

Ama arkadaş olmak bu değil ki. Hiçbir zaman eşit arkadaş ilişkisi içinde olmadık, olamazdık da herhalde.

Neden böyle düşünüyorsun?

Olamazdık, çünkü o hep bizi koruması gerektiğini düşünüyor. Onun için de ağır yük olmalı. Erkekler neden bu kadar ağır yük taşıyorlar. Ben erkek olsaydım hiç evlenmezdim herhalde.

Yapma canım Selda, neden evlenmezdin?

Vallaha ne bileyim, bunca yükü taşımak istemezdim herhalde. Evi geçindireceğim diye didin dur, karımı koruyacağım diye uğraş, çocuğum olsun diye gayretlen, çocuğu büyüteceğim diye çırpın, okutacağım diye çabala, sonra da ona ev bırakayım diye didin. Bunca yükün altına insan nasıl girer anlamıyorum.

İşte anla, bizim babalar giriyor. Galiba biraz kahramanlık değil mi?

Selda’nın sesi dikildi:

Değil efendim, hiç de kahramanlık değil. Bütün bunlar biraz gelenek, biraz görenek, çokça da ego tatmini. Ondan sonra da «size ben bakıyorum, ben büyütüyorum» diye başa kakmalar, yükümlülük altına sokmalar. Bunlar kahramanlığın neresine sığıyor? Bana sorarsanız erkek egemenliği bunlar. Onun içinde de ego tatmini. Şimdi babam belki de en çok «etraftan ne derler?» diye sıkılıyordun Hayatları hep buna göre biçimlenmiş. Etraftan ne derler? Aman şimdi ne söylerim? Hep ne derler, nasıl görürler? Kimse «ben ne diyorum» demiyor, «bu benim hayatım» demiyor.

Annen ne diyor bunlara?

Annem ne diyecek, hiçbir şey diyemez ki? Düşündüklerini söylese babamla kavga etmeleri gerekir, o da bunu istemez.

Belki yanılıyorsun.

Selda güldü:

Göreceğiz. Babamın asıl tepki gösterdiği şeyi de biliyorum ama söyleyemez ki. Eğer konuşabilseydik ben söylerdim ona.

Neyi? Neyi söylerdin?

Selda derin bir soluk aldı:

Asıl sorun ayrı eve çıkmak değil. Asıl sorun cinsellik. Şimdi o sanıyor ki, benim ayrı eve çıkmak istemem rahat olmak içindir. Yani, rahat olmak dediğim cinsellikte istediğim gibi hareket etmek. O şimdi benim için asıl burda telaşlanıyordur ama bana açıklayamaz.

Tamam. Sen düşüncelerini çok iyi açıklıyorsun. Bu ayrı eve çıkma konusunda büyüklerin cinsellikle ilgili telaşlarına ne diyorsun?

Şimdi çok rica ediyorum, böyle düşünülebilir ama ne ilgisi var ki? Ben on dokuz yaşındayım değil mi? Bugün istediğimi yaparım, kime karşı sorumluyum? Babama karşı anneme karşı. Onları idare ederim, istediğimi yaparım. Bugün bu yapılmıyor mu? Bunun yapıldığı bilinmiyor mu? Hepsi biliniyor, bilinmezden geliniyor. Asıl ikiyüzlülük bu değil mi? Siz bunları yazmıyor musunuz? Ben ayrı eve çıkmakla nasıl bir sorumluluk alıyorum, onlar farkındalar mı? Ben artık kendime karşı sorumlu oluyorum, önemli olan da budur. Ama kim bunun önemini anlıyor? Herkesin aklı kendi alıştığını sürdürmekte. Ben asıl sorumluluğu şimdi alıyorum.

Selda, her genç senin şimdi söylediğin sorumluluğun farkında mı? Sorumsuz gençler de yok mu?

Selda yüzüme baktı:

Elbette var. Ne yazık ki var. Ama ben yanlışı onlardan önce, onlara sorumluluk vermeyen ailelerinde, toplumda görüyorum. Sorumluluğu taşımayı öğretmediğiniz kişi ne yapacaktır? Sorumluluk alması gereken her işte bocalayacaktır. Sorumsuz denilen gençler ya hayatlarında sorumluluk nedir öğrenmemiştir ya da bir sorunla boğuşmaktadır. Ben psikolog değilim ama kendi arkadaşlarımda bunu görüyorum.

Babanla konuşmayı bir kere daha denemek ister miydin?

Selda heyecanla yanıtladı:

Bir kere ne demek? Bin kere denerim ama her şey karşılıklı olur. Ben onun kırılmasını istemiyorum, o da benim kırılmamı istememeli. O suçlarken benim kendimi savunmam isteniyorsa, kusura bakılmasın, niyetim yok.

O zaman?

O zaman, ben düşündüğümü yaparım, geri yanı herkesin kendi kararı olur.

Selda’ya bu konuşma için teşekkür ediyorum. (Yayımlanmasına izin verdiği için ayrıca teşekkür ediyorum.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült