Çağdaş Psikolojinin Felsefi Temeli: Antikçağ

Frank J. Bruno


İnsanoğlu, belki de yüz bin yıldır, dünya üzerindeki yaşamını, bugünkü görünümü ile, sürdürmektedir. Tarih öncesi insanının da, «davranış» in ne olduğuna ilişkin bazı görüşleri olduğunu düşünmek, yanlış olmaz. Ancak, üzülerek belirtmek gerekir ki, bu konuda herhangi bir kayıt bulunmadığı için, tahmin yürütmekten başka bir şey yapamayız. Mağara adamını, tipik «ilkel insan» olarak ele aldığımızda, onların psikolojik olguları (duygu, düşünce, davranış..) doğa üstü bazı güçlere (cinler, periler,... vb gibi) bağlayarak açıklamaya çalışmış olduklarını düşünebiliriz.
Kayıtlara göre, insan davranışlarını doğa-üstü güçler dışında açıklama çabalan, ilk olarak, Eski Yunan'da başlamıştır. Biz de, bu nedenle psikolojinin öyküsünü Eski Yunanlı filozofların düşüncelerine kadar giderek başlatıyoruz.
Kitty Havvk'dan ilk uçağın hareketinden 2500 yıi, İsa'nın çarmıha gerilmesinden 500 yıl kadar önce, Yunanistan'da, bugünkü bilimsel düşüncenin babaları sayılan bazı kişiler yaşamıştır.
Bizler, bu kişilerin, Tales, Democritus, Alcmaeon, Hippocrates'in, entellektüel mirasçılarıyız.
Bugün için geriye baktığımızda, onların düşünce ve görüşlerini eleştiren çok şey söylememiz olanaklıdır. Örneğin, Tales'in «herşeyin temeli 'su' dur» düşüncesi, günümüzde pek çok kişiye 'saçma' görünebilir.
Ancak, burada önemli olan nokta, Tales'in, daha o zamanlar, evreni doğa-üstü güçlerle açıklamak yerine, doğal ve nesnel bir açıklama getirmiş olmasıdır.
O ve onu takip edenler, evrenin sırlarını hep böyle somut nedenlere bağlayarak çözmeye çalışmışlardır. îşte bu görüşler, günümüzde de psikoloji «bilimi» içinde, «naturalistik yaklaşım» dediğimiz görüşlere temel olmuştur.
Tales ve diğer 'Eski Yunan' düşünürleri hakkında söylenecek çok şey olmasına rağmen, bizim buradaki amacımız psikolojinin öyküsünü aynntılara inmeden ve öz olarak anlatmak olduğu için, bu kişilerden yalnızca ikisine değinmekle yetineceğiz.

PLATON (MÖ: 427-347)
Elimizdeki bilgilere göre, Platon 80 yıldan fazla yaşamış bir düşünürdür.
Bir an için, insan ömrünü 100 yıl kabul etsek, onunla bizim aramızda 25 veya 30 kuşak geçmiş sayılır.
Böyle bakıldığında, bunun çok uzun bir zaman süresi olmadığı görebiliriz.
Aynı zamanda, bu insanların düşüncelerini hala daha nasıl olup da, günümüze dek etkilerini sürdürebildiklerini anlayabiliriz.
Onları, çok uzun süreler, asırlar önce yaşamış olarak algılamak, bizim koşullandırılmış bakış açılanınıza bağlıdır.
Platon 40 yaşlarındayken «Atina Akademisi»ni kurmuştur.
Bu akademideki öğrenci ve öğretmenler hep birlikte konuşup tartışır; o zaman için ellerindeki sınırlı bilgilerin anlamı üzerinde, genellemeler yapmaya çalışırlardı. Psikoloji tarihi içinde bizi ilgilendirdiği kadarıyla,
Platon'un iki temel görüşü üzerinde durmakta yarar vardır. Bunlar «gerçeğin doğası» ve «ruh'un özellikleri»
görüşleridir.
Onun bu konulardaki görüşleri, uzun yıllar felsefi düşünme biçimlerini etkilemiş; sonuçları.günümüze dek tartışmalara neden olmuş ve hala da olmaktadır.

Gerçeğin Doğası :
Konuya bir örnekle başlayalım.
Diyelim ki, bir ağaç gördük. Platon'a göre bu görülen nesne, oradaki gerçek bir ağaç değildir.
Onun yerine, duyu organlarımızın, gözümüzün bir durumu, gerçeğin eksik ve kusurlu bir «simgesi»dir. Platon, bu konuyu açıklamak için sırtını bir mağaranın açık kapısına dönmüş bir adam benzetmesi yapmıştır.
Bu adam yüzünü mağaraya dönmüşken, arkasından geçen insanların kendilerini değil, mağara duvarlarına yansıyan gölgelerini görmektedir.
İşte, Platon'a göre, insan beyni de, aynen mağaraya sırtını dönmüş adamın nesneleri algılayışı gibi işlemektedir.
Duyu organları ile algılananlar, yalnızca, nesnelerden bize yansıyan gölgelerdir.
Buna bir başka örnek de, renk körlüğü olan bir kimsenin hiç bir zaman kırmızı ve yeşili algılayamamasıdır.
'İnsan'da, renk körlüğü olan kişi gibi, hiçbir zaman nesnelerin gerçeğini algılayamaz. Çünkü nesneler algılayana göre değişkendir. Bir sinek veya keçi gözü ile algılanan dünya ile, insan gözünün algıladığı dünya arasında fark vardır.
Bununla beraber, Platon, bu «değişken nesneler» dünyasının dışında, «gerçek» bir dünyanın, «idea»lar dünyasının, varlığına inanmıştır. Ona göre, bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir biçimde, her gördüğümüz «nesne»nin, değişmez, mutlak bir durumu olmalıdır. Bizim algıladığımız 'nesne'ler, bu mutlak ve değişmez 'idea'ların, bize yansıyan gölgeleridir.
«Platonik ideal» deyimi de bu görüşlerden kaynaklanmaktadır. Platon'a göre, bu idealar dünyasında, duyu organlarımızla algıladığımız her şeyin, kesin ve değişmez bir «form»unun bulunması gerekmektedir. Bu «ideal form»la olduğu sürece, evrendeki nesneler de algılanabilir.
«Platonik ideal» doktrini bugün için «metafizik»olarak kabul edilmekte ve üzerinde durulmamaktadır.
«Metafizik» bilindiği gibi, «fizik ötesi» veya «doğal dünya ötesi» anlamına gelmektedir.
Eğer «platonik ideal» doktrini sizin için anlamsızsa, bunun nedenini metafizikçi olmayışınızda arayabilirsiniz.
Ancak, deneysel psikologlar, algılarımızın aslında gerçekte var olan nesnelerin belki de kusurlu birer simgesi olduğu konusunda, Platon'un görüşlerini paylaşmaktadırlar.
Diğer bir deyişle, yaşadığımız dünya, belki de, onu yaşadığımız biçimde var olmamaktadır.
Örneğin kırmızı bir ışık gördüğümüz düşünelim.
Bu kırmızı ışık, gerçekten kırmızı ışık olarak mı vardır; yoksa, var olan şey, aslında, belirli bir dalga boyundaki elektromanyetik enerji midir?
Platon'a göre bunun yanıtı olumsuz olacaktır.
Çünkü, O'na göre, «kırmızı» olgusu, algılama davranışı sonucu yaratılan bir 'kavramdır'. İnsandan insana değişir.
Yukarıda sözü edilenler, bilimsel tartışmalarda sürekli rastlanılan «sübjektiflik» (öznellik), «objektiflik» (nesnellik) ikilemini dile getirmektedir.
Bu ayrım, özellikle psikoloji tarihi içinde, zaman, zaman değişik biçimlerde ortaya çıkacaktır. Şimdilik, bu tartışmaların başlangıç noktasının, Platon.'a kadar gittiğini anımsatmakla yetineceğiz. «Ruh» un özellikleri :
Platon'un ikinci önemli görüşü, insan «ruh»unun ölümsüzlüğüdür.
Bu görüşün etkileri günümüze dek sürmüştür.
Bunu açıklamak için önce, «Platon'un «ruh» deyince ne demek istediğine bakalım.
Platon düşüncesinde «ruh», «gövde» den farklıdır ve «gerçek benlik» veya «zihin» anlamına gelebilmektedir.
«Ruh» için kullanılan Latince sözcük «psyche» (psişe) dir.
Bu da, «psychology» psikolojinin en eski anlamı ile, «ruh» bilimi veya «zihin» bilimi olduğunu düşündürmektedir.
Platon'a göre, «ruh» ve «gövde» iki ayrı şeydir. Ruh ölümsüz ve sonsuzdur. Bu nedenle, ölümlü nesnelerin yasaları, ruh için geçerli değildir.
Gövde ölümlüdür ve nesne (madde) yasalarına bağlıdır. Bugün bile pek çok kişinin düşündüğü gibi, Platon'un bu görüşünü olduğu gibi kabul edecek olursak, psikolojinin bir doğa bilimi olduğunu savunmak olanaksızlasın
Doğa bilimi anlayışıyla, ruhsal davranışları incelemek, onları değiştirmek ve kontrol etmek söz konusu olamayacaktır.
Bunun yanında, bu görüşün aksini savunanlar da vardır. Onlara göre, «ruhsal» veya «zihinsel» davranışlar, doğa yasaları ile açıklanabilir. Görüldüğü gibi, kişinin bu konuya ilişkin alacağı tavırlar, onun «bilimsel Psikoloji»ye ilişkin görüşleri ile aynı doğrultuda olacaktır.
Kısaca, eğer kişi, Platon'un «ruh» un özelliklerine ilişkin görüşlerini benimsemişse, madde dışı bir şey üzerinde deney yapılamayacağı için, «psikoloji bilimi»diye bir bilim alanını, bugünkü «bilim» tanımı içinde düşünemeyecektir.
Platon'a göre, «ruh» ölümsüz ve madde dışı olduğundan, onu işlevi,, bizleri duyu organlarımızın algıladığı dünyanın ötesine, «form»lar (idealler) dünyasına götürmektir.
İnsan böylelikle, «doğruya» veya«gerçeğe», çevresini duyu organlarıyla algılayarak değil, «ruh»u veya «zihni» aracılığıyla ulaşabilecektir.
Platon'un, «ruh» üzerinde pek çok şey yazmakla beraber, her zaman tutarlı olduğu söylenemez. Ancak «ruh»un ikili özelliğine ilişkin ileri sürdüğü bir görüş, daha 2000 yıl öncesinden onu, Freud'un habercisi olarak nitelendirebilmemize neden olmaktadır. Platon'un düşüncesine göre, «ruh», «rasyonel ruh» ve «rasyonel olmayan ruh» şeklinde iki bölümden oluşmuştur.
Rasyonel ruh, kişinin mantıklı düşünen yanıdır. Rasyonel olmayan ruh ise, kişinin istekleri ve ihtiraslarından oluşmuştur.
Freud, tartışılırken bunlara yeniden değinilecektir.

ARİSTO (MÖ.384-322)
Antik çağda görüşleri ile en etkili olan düşünür Aristo’nun yanılgılarının bile birçoğu, insanlık tarafından fark edilmeden, 16. ve 17. yy'lara kadar süregelmiştir. Söylenenlere göre, Aristo, bir süre, Platon'un öğrencisi olarak, «Akademi»de çalışmıştır. Ancak, bu ikilinin pek yakın bir ilişkide oldukları düşünülmemektedir.
Bu görüşün doğruluğu kuşkuludur.
Zira, kayıtlara göre, Platon 60 yaşlarında iken, Aristo 16 yaşında görülmektedir.
Bununla beraber, Aristo'daki pek çok kavramın, Platon'un görüşlerinin çürütülmesi amacıyla geliştirilmiş olduğu varsayılacak olursa, Platon'un öğretisi ile yakından ilgilenmiş olduğu söylenebilir.
Aristo, 50 yaşlarında iken, Atina'da «Lyceum»u kurarak, kendi ekolünü geliştirmiştir.
Bu ekolün temel yaklaşımı, gerçeklere dayanan bilgilerin araştırılmasıdır.
Ruh («psyche») :
Aristo için «ruh»un ne anlama geldiğini belirlemek biraz güçtür.
Daha önce de belirtildiği gibi, «psyche»kavramı, «benlik», «ruh» ve «zihin» kavramları ile yakından ilişkilidir.
Bu kavramların, gerçek dünyada Aristo yöntemi ile «gözlenmesi» olanaksız olduğuna göre, tanımlarının da fazla açık olmaması doğaldır.
Bu nedenle, Aristo'nun bunlarla ilgili olarak üzerinde durduğu nokta, söz konusu kavramların «tanım»ları değil, «işlevleri»idi.
Diğer bir deyişle, Aristo, «ruh»un «ne» olduğuyla değil, «nasıl» işlediğiyle ilgilenmiştir.
Aristo'nun yaklaşımını bugünkü terminoloji içinde «işlevselci» fonksiyonel) olarak nitelendirmek olanaklıdır.
Aristo, insanın çevresi ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu; başka bir deyişle, «davranışlarını» araştırmaya çalışmıştır.
Buna bağlı olarak, psikoloji bilimi de, «davranış»m veya «zihnin işlevlerinin bilimi» haline dönüşmüştür. Zihin veya «ruh»un bu işlevlerinden bazıları «algılama», «arzu etme», «tepki gösterme» ve «düşünme»dir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Aristo'nun bu işlevleri, temel bir bütünün, «ruh»un, parçalan olarak ele almasıdır.
Aristo'nun bu görüşleri çağdaş psikologların «içlerine su serpilmesi» açısından çok önemlidir.
Ona göre tüm bilimlere saygı gösterilmelidir, ancak «ruh» (psyche) bilimi (psikoloji), bunlar içinde, en saygı değer olanıdır.

Algılama :
Günümüzdeki 'beş duyu'ya ilişkin sınıflandırmaların geçmişi, Aristo'ya kadar gidebilmektedir.
Bu beş duyu, bilindiği gibi, görme, duyma, dokunma, tat alma ve koku almadır.
Aristo'nun, Platon'dan kesin olarak ayrıldığı noktalardan biri, işte, bu duyumlara ilişkin geliştirdiği görüşlerdir. Aristo'ya göre, insan duyu organları aracılığıyla gerçek dünyayı «doğrudan» algılama yeteneğine sahiptir. Bu işlev sırasında, bazı hataların olması doğaldır. Ancak, bu hatalar, Platon'un dediği gibi algılanan şeylerin, aslında «gerçek form»ların birer kopyası oluşlarına
bağlanamaz.
Algılama işlevi sırasındaki hataların kaynağı ne olursa olsun, bunlar yalnızca, birer «hata»dırlar.
Gerçek dünya, zihindeki algılanan görünümünden çok farklı değildir. Bu açıdan bakıldığında, Aristo'nun algılama konusundaki görüşlerinin, günümüzdekilere ne kadar yakın olduğunu söylemek olanaklıdır.
Aristo görüşü doğrultusunda, «gerçeğin» doğrudan algılanışı olgusunu, bir örnekle şöyle açıklayabiliriz.
Bir mum ve mühür düşünelim.
Eğer sıcak bir mühürü alıp, mum üzerine bastıracak olursak, müdürün gerçeğine çok yakın bir izini, mum üzerinde oluşturabiliriz.
Bu işlem sırasında, mühürde hiç bir değişme olmadığını da görürüz.
İşte, Aristo'ya göre, duyu organlarımız da, benzer bir şekilde çalışmakta; dış dünyadan sürekli izlenimler alıp, bunları bellekte kaydetmektedirler.
Bu kaydın yapılması, gerçeği hiç bir şekilde değiştirmemektedir.

Anımsama :
Aristo, «anımsama» işlevi üzerindeki görüşlerini belirtirken, bugün bile psikolojide geçerliliğini sürdüren, üç temel «çağrışım» ilkesine dikkati çekmiştir.
Bunlar; «benzerlik», «zıtlık» ve «yakınlık» (bitişiklik) ilkeleridir.
Bellek güçlendirici araçlarda veya bazı bellek oyunlarında, bu ilkelerden yararlanıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi, benzer sözcükler ve birine zıt sözcükler, daha kolay anımsanabilirler.
Anı şekilde, alanda veya zamanda birbirine yakın (bitişik) şeyler de, şimşek ve gök gürültüsü gibi, birlikte anımsanırlar.

Arzu etme ve Tepki Gösterme :
Aristo'ya göre, bir şeyi arzu etme veya tepki gösterme, haz/acı ilkesi ile açıklanabilir.
Diğer bir deyişle, davranışlarımıza ilişkin motivasyonumuzu, hedonistik ilkelere bağlamamız olanaklıdır.
Bu ilke doğrultusunda, tipik bir davranış örüntüsü, aşağıdaki gibi oluşur:
Diyelim ki, taze ve güzel bir elma gördünüz. Bu, davranış öncesi, çevrenin algılanması olayıdır.
Bu algılama işlemi sırasında, bellekte aynı zamanda, yukarıda sözü edilen hedonistik ilkeler doğrultusunda, algılanan nesneye ilişkin bazı çağrışımlar yapılır ve nesneye yaklaşılır ve uzaklaşılır.
Yine örneğimizle devam edecek olursa, diyelim ki, daha önce en son elma yediğinizde, çok büyük bir haz duymuştunuz.
İşte, Aristo'ya göre, bu 'haz' duygusunu yeniden yaşamak isteyeceğinizden davranışınız.elma'ya yaklaşma ve onu yeme biçiminde gelişir.
Yukarıdaki örnekte de görülebileceği gibi.Aristo, çağdaş psikolojideki 'uyaran' ve 'tepki' yasalarını, daha o zamanlardan farkederek, bu konudaki görüşlerini belirtmiştir.
Kendisi, aynı zamanda, 'uyaran' ve 'tepki' arasında geçen diğer oluşumlarla da ilgilenmiştir. Bu durum, onun «arzu», «haz» ve «acı» kavramlarına değinmiş olmasında, açıkça görülebilir.
Onun bu görüşü, «uyaran» ve «tepki» ikilemini birbirine bağlayabilirle yolunda, olumlu bir atılımdır.
«Haz» ve «acı» veya «hedonistik» ilkeye ilişkin sorunlardan biri, bu sözcüklerin birbirinden bağımsız tanımlarını yapmaya çalışırken ortaya çıkmaktadır.
Eğer «haz»ı. «arayış» ile tanımlayacak olursa; «acı»yı da, «kaçış» ile birlikte tanımlayabiliriz.
Bu durumda ise «haz ve «acı», davranışın «sonuç»larını belirleyen terimler haline geldiklerinden, davranışın önceden tahmin edilmesi olanağını ortadan kaldırmaktadırlar.
Bilimin amaçlarından biri, davranışı önceden tahmin etmek olduğuna göre, böyle bir tanımlama, ortaya bir sorun çıkarmaktadır.
Aristo bu sorunu, «haz»ı, «doğal olan» ile; «acı»yı da, «doğal olmayan» ile birleştirerek çözmeye çalışmıştır.
Diğer bir deyişle, kişi, doğal olan şeylere yaklaşır; onlardan haz duyar; onlar için arayış içindedir. Bunun tersi, doğal olmayanlardan ise, acı verdikleri için, kaçınır. Ancak, Aristo'nun bu açıklamasını, bazı davranışlar konusunda (örneğin paraşütle atlamak, tehlikeli serüvenlere isteyerek girişme davranışları gibi) yeterli bulmaya olanak yoktur.
Bununla beraber, Aristo'nun bu kuramı, her şeye rağmen, uzun yıllar insanların düşüncelerini etkilemiş, günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

Düşünme :
Eğer tüm davranışlar, uyarım ve tepki ilkelerine göre düzenlenmiş olsaydı, o zaman toplumların oluşması olanaksız duruma gelirdi.
Bunu yine bir örnekle açıklayalım.
Diyelim ki, bir lokantaya gittiniz.
Açsınız ve yemek istiyorsunuz.
Orada, herhangi bir kişinin önündeki yemek dolu tabağı çekip, alabilir misiniz?
Sizi bu davranışı yapmaktan alıkoyan nedir?
Niye kendi masanıza kadar gidip, istediğiniz yiyeceklerin size getirilmesini beklemek zorundasınız?
Aristo'ya göre, bu soruların yanıtlan, insanın düşünme yeteneğine dayanmaktadır.
İnsan, düşünme yolu ile, doğal olan dürtülerini kontrol altında tutar ve onları doyurabileceği zaman, yer ve yolu arar. Sırasını da bilerek ve isteyerek, kendini engeller. Aristo, bu davranışın, yine «haz» ilkesi ile, ancak, daha uzun dönemde alınacak, daha «büyük bir haz» ile açıklanabileceğini söylemiştir.
O, insanı düşünebilen ve doğal dürtülerini bastırabilen, tek hayvanların bir kademe üzerine çıkarmaktadır.
Böylelikle, Aristo düşüncesinde, 'insan' uyarım/tepki refleksleri arasına, düşünme yeteneğinin de girişi ile, davranışları değiştirebilir bir «organizma» olarak algılanmaktadır.

Tabula-Rasa :
«Tabula-Rasa» veya «boş plaka» görüşü, Aristo'nun eserlerinden bize kalan en önemli düşüncelerden biridir.
Bu görüşe göre, insan zihni, doğuşta, boş bir plaka gibidir.
Diğer bir deyişle, insan hiçbir şey bilmeden doğar. «Sevgi»yi «sevilerek» öğrenir.
Aristo'nun bu şekilde açıklamasına karşılık, aynı örneğin, Platon'un görüşlerine göre açıklanması farklıdır. Platon'a göre, ölümsüz formlar, idealler dünyasında, gerçek bir sevgi vardır ve insan, kendi ruh'unun ölümsüz gücü ile bunu farkeder.
Aristo'nun 'tabula-rasa' görüşü, daha sonraki bölümlerde yine karşımıza çıkacaktır, ancak, burada, bu konuda psikoloji tarihi boyunca epey tartışmalar olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar vardır.

Sağduyu :
Aristo'nun sağduyu'dan anladığı ile, bizim bugün «sağduyu» denilince anladığımız şey; farklı olmakla beraber, bu terimin kökeninin ona kadar uzandığı söylenebilir.
Aristo'nun önerdiği sağduyu terimi beş duyuyu birleştiren, altıncı bir duyu gibidir.
Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Diyelim ki herhangi bir nesnenin hareketini algıladık. Bu hareket hakkındaki bilgiyi bize hangi duyu organımız verir?
Gözlerimiz mi, kulaklarımız mı? Eğer bu nesne, gittikçe uzaklaşan bir tren ise, trenin uzaklaştıkça küçülmesi ve bunun retina'daki simgesi, bize hareket hakkında bir bilgi vermektedir.
Ancak, aynı hareketi, trenin gittikçe tizliğini kaybeden düdük sesini duydukça da, düşünebiliriz. Başka bir deyişle, iki ayrı duyu organından etkilendiğimiz halde, tek bir hareket düşünürüz.
işte, Aristo'ya göre, ayrı, ayrı duyu organlarının işlevlerini birleştiren, bir altıncı duyu vardır; bu da «sağduyu»dur.
Sağduyu, bize aynı zamanda, kendi varlığımızın farkına varabilmemiz açısından da yardımcı olmaktadır.
Bu duyumuz aracılığıyla, kendi kendimizi algılayabiliriz.

Sonuç :
Bazı yazarlara göre, Platon ve Aristo'nun eserleri, eğer çok dikkatli incelenecek olursa, bunlarda çağdaş psikolojinin temel kavramlarından pek çoğunu bulmak olanaklıdır.
Bu görüşler doğru olabileceği gibi, biraz abartılmış olarak da nitelendirilebilir.
Çünkü, o gün için, belki de sadece ilk «adımlar» sayılabilecek ve pek de açık olmayan bu kavramları, biz ancak, bu günkü birikimimiz içinde, böylesine etraflıca açıklama ve geliştirme olanağını bulabilmiş durumdayız.
Başka bir deyişle, eğer bilim, bugünkü duruma gelmeseydi, belki de Platon ve Aristo'nun 2000 yıl önce ileri sürdükleri bu görüşler, bu kadar iyi anlaşılamayacaktı.
Herşeye rağmen, Platon, Aristo ve diğer Antik çağ düşünürlerinin, insanlığı, üzerlerinde hâlâ tartışılan düşünme yollarına yöneltmelerindeki önemleri yadsınamaz. Bugün bile, çağdaş psikolojinin çeşitli alanlarındaki bilim adamları, kendilerine, Platon veya Aristo'nun görüşlerini temel alarak, farklı ekolleri savunmakta ve diğerlerini eleştirmektedirler.
Platon ve Aristo arasındaki en önemli ayrılama noktası, «gözlem» yönteminin bilimdeki yeri, konusunda olmaktadır.
Platon, gerçeğe giden yolun, «ruh»un sezgi gücünde olduğunu; gözlemin, kişileri yanıltabileceğini söylemektedir.
Böyle bir varsayımla, iki ve ikinin toplamının, 4 olduğunu söyleyebilmek için, gerçek yaşantıdaki nesneleri alıp saymak gerekmez.
Kişi aynı sonuca, matematiksel mantık yolu ile, daha güvenilir olarak varabilir.
Kanıt kesindir ve gözleme dayanmaz.
Aslında, gözlemin de kendine özgü sorunları olduğu doğrudur.
Örneğin, Aristo kendi gözlemlerine dayanarak, kurbağaların her ilkbaharda kendiliklerinden oluştuklarını söylemiştir.
Aristo'nun gözleme dayalı bu «yanılgı«sı, 2000 yıl sonrasına kadar, Pastör'ün yaşamın kendiliğinden oluşamayacağını kanıtlayışına kadar, süregelmiştir. Günümüzde, her canlının ancak kendisinden önceki bir canlıdan geldiği genellikle kabul edilmekle beraber, yine de gözlemlerine bağlı olarak zaman zaman bu yanlış düşünceye saplanıp, çürüyen etteki kurtların kendiliğinden oluştuğunu düşünenler çıkabilmektedir.
Platon ekolünde olup da, rasyonel düşüncenin (sezgi) gücünü benimseyen bir düşünürün, insanlığın bugünkü geri kalmışlığını, Aristo'nun peşinden gidilmiş olmasına bağlayabileceği düşünülebilir.
Diğer bir deyişle, bu düşünür, «Eğer insanlık hatalı bir yöntem olan 'gözlem' yöntemini asırlarca kullanmak yerine, sonuca mantıksal yollarla varmayı seçmiş olsaydı, bugün çok daha ileri gitmiş olabilirdi» diyebilir.
Platon ekolündekilere göre, sorunlara gerçek çözümler, deneylerle bulunmaz.
Bunun tek yolu, sezgi gücü ile elde edilen verilerin, mantık çerçevesi içinde yorumlanmasıdır.
Gözlemlere bağlı hataların gerçekliğine rağmen, günümüzde varılan kanı, bilimin, gözlem olmadan ilerleyemeyeceğidir.
Ancak, gözlemlerin geçerlik ve güvenirliğini arttırmak için, belli yöntemlerle ve çeşitli hata kaynakları kontrol altında tutularak, yapılmaya çalışılması çok önemlidir.
Buraya kadar görüldüğü gibi, çağdaş psikoloji, kuramlarını Aristo ekolü temellerine oturtmayı daha uygun bulmuştur.
Ancak, her iki düşünürün de etkileri süregelmiştir. Daha fazla ileriye gitmeden, Platon'un etkilerinin Alman psikolojisinde; Aristo'nun etkilerinin de İngiliz ve Amerikan Psikolojisinde yansıdığı söyleyebiliriz.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült