Çağdaş Çiftin İçinde Bulunduğu Bunalım

Denis De Rougemont


Romantik aşka büyük önem verilen Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda 400 bin boşanma olayı meydana gelmektedir. Bu rakam, dünyanın geri kalan bölümü için bildirilen toplamdan çok fazladır. Kaynağında evli bir çift bulunmayan aile olamayacağı için Rougemont evlilik kuruntunun, aile biçimlerimizi önemli bir değişikliğe uğratmadan, gelip geçen siyasal ve toplumsal devrimlerden çok, bu sessiz devrimle tehdit edildiğini ileri sürmektedir. Bu ünlü İsviçreli tarihçi ve din bilgini, sürekli evliliği geçici romantikliğe dayandırmakla, evliliği onu doğuran nedenlerle ortadan kaldırmaya çalıştığımız görüşündedir. Yazar bu uyuşmazlığı romantik geleneğin başlangıcının ışığında ele alıp incelemektedir.

Pek çok bilim adamının düşüncesini etkilemiş olan Batı Dünyasında Aşk’ın yazan olan Deniş de Rougemont’un aşağıdaki parçası The Family: Its Function and Destiny (Aile: Görevi ve Kaderi) adlı eserinden alınmıştır.

Evlilik kelimesi, batıda kullanıldığı anlamda alınırsa kökeninde evlilik bulunmayan aile olmadığına göre, bütün aile sorunlarının da evliliği meydana getiren çiftin sorunlarına bağlı olduğu açıktır. Demek ki, çiftin ilişkilerine değinen her şey, en kökünde aileye de değinmektedir. Öyleyse, bir kadın ile erkeğin aile kurmaları için birleşmelerinin süresine, amaçlarına, geleneklerine ve yöntemlerine sistematik olarak karşı çıkan bir toplumda, aile sorunlarını görüş açısı, köklü bir değişime uğrayacaktır. Böyle bir ihtimal, bütün bütüne bir hayal ürünü değildir ve günümüzün toplumu böyle bir denemeye kalkışmış sayılabilir.

Batı dünyasında yüzyıllardır larva döneminde süregelen evlilik bunalımı, günümüzde o kadar aşırı bir noktaya ulaşmıştır ki, 1947’de Birleşik Devletlerde yapılan bir istatistik, her beş evlilikten ikisinin boşanmayla sonuçlandığım ortaya koymuştur. Boylere aile, Hıristiyanlık çağında ilk olarak ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaktadır. Aile kurumu, günümüze kadar bütün siyasal fırtınaları, ekonomik ve toplumsal devrimleri savuşturabilmiştir. Derebeylik, monarşi, sınıf ayrımı ve kapitalizm, çeşitli ülkelerde aile statüsünde önemli değişiklikler yaratmadan yok olup gitmişlerdir. Ama zamanımızda çok daha derin bir devrim, bu kurumu sessizce kemirmektedir. Bunun sonuçlanılın görülebilmesi kolay değildir. Bu incelemede, bunun bazı belirtilerini gözden geçireceğiz ve en yaygın nedenlerinden birini açıklayacağız.

Bütün uygarlıklarda ve ilkel insanlar arasındaki evlilik kurumu sorununu bütünüyle ele alırsak, batıda evlilik kavramının başka ülkelerdekinden belirli ve önemli bir nitelikte ayrıldığını göreceğiz: Evlilik, giderek bağımsız seçime ve kişiselliğe dayanmaktadır.

Bizimki de içinde olmak üzere, bütün uygarlıklarda eşlerin karşılıklı seçimi, daha çok kolektif unsurlara dayanmakladır. Bunların en yaygın olanlarını şöyle sıralayabiliriz: Kutsal töreler, dışarıdan ya da içeriden evlenme, ölmüş adamın çocuksuz eşiyle adamın kardeşinin evlenmesi gibi toplumdaki yer, ırk, din ve daha sonraları eğitim ve servet düzeyi. Bu kurallar, yasaklar ve gelenekler toplamının, insana tanıdığı seçim hakkı genellikle pek önemsiz kalmıştır. Bugün, durum tersine dönmüştür. Şu yukarıda sıralanan kolektif unsurlar, olayların çoğunluğunda kesin bir rol oynamamakla kalmayıp, artık kendilerine XIX. yy.’da verilen dengeleyicilik ve sınırlayıcılık görevini bile yerine getirmemektedir. Bu evrim, Hıristiyanlık çağıyla birlikte cinselliğin evriminin ayrılmaz bir bölümü olma eğilimini göstermiştir. “Cinsel sorun” deyiminin pek yeni olduğunu ve ancak 1830 yılında ortaya çıktığını belirtmek gerekir.

Kolektif kurallarla sınırlandırılmadığı ya da önceden belirlenmediği çapta özgür diye adlandırılan bu bireysel seçim, şimdi ne üzerine dayanacaktır? Bunun harekete geçirilmesine geleneksel olarak katkıda bulunan unsurlardan şimdi ancak bir teki kalmıştır; bu da sevgidir.

Bu konuda ne çeşit bir sevgiden söz ettiğimizi belirtmek de gerekmektedir. Kutsal ya da dinsel topluluklarda sert sınırlar içinde bulunan bu duygu, bunlardaki karmaşıklıktan ayrıldığında özünü ve belki de temel özelliğini değiştirmemiş midir?

Romantiklik

Çağdaş batı tipi evliliklerin büyük çoğunluğunun üzerinde kurulduğu sevgi, genellikle hafif ve yakalanmanın sonsuz derecede ilginç olduğu kabul edilen ateşli bir hastalıktır. Anglosaksonlar buna “romance” adını verirler; kelimeden de anlaşılacağı üzere, bunun kökeni Güney Fransa’nın Romance kültüründen gelmektedir.

Filmlerde, romanlarda ve reklamlarda “sevgi ilişkileri”nin aşırı derecede kullanılmasını konu alan bir yazı üzerine, Amerikalı bir dergi editörü, bu satırların yazarının sözünü şöyle kesmişti: “Ama dostum, eğer romantik bir serüven için evlenmiyorsanız, niçin evleniyorsunuz? Hiç evlenmeyin daha iyi!” Bu kendiliğinden ve saf davranış, bugünkü durumu tam olarak özetlemektedir. Çağdaş insan, hele Amerikalılar, evlilik için romantikliğin dışında bir neden görmemektedirler. İnsanın bir düzine çeşitli nedenle evlendiğini ya da evlenmesi gerektiğini ve romantikliğin ancak bunlardan biri olduğunu bir an için düşünmez bile. Onun gözünde bütün toplumsal sınıf ya da kültür, huy birliği, geçmiş, maddi kaynaklar, yaş, gelecek görüşü, aile, meslek, dinsel inançlar, yetiştiril' me teorileri, fikir ve ruhsal birlik, hep ikinci dereceye düşmüştür; ilk ve en önemli neden, romantik bir serüvendir. “Eğer birbirlerine aşıksalar, eğer öyle bir sevgiye sahipseler, bırak evlensinler!” düşüncesindedir her Amerikalı erkek. Çünkü bütün haklar romantikliğindir ve bununla da kalmayıp sanki her güç onunmuş gibi davranmaktadır. Duygularıyla karşı karşıya kalınca, “akla uygun” nedenler onun için hiçbir anlam taşımaz. Akla uygun evlilikler, çıkar evlilikleri, aile kararlaştırmasıyla evlenmeler onun için artık hep geçmişin malı olmuş şeylerdir. Bizler özgürüz; bu da, “sevdiğimiz kadın ya da erkekle, sonu ne olursa olsun, yalnızca bu sevgi yüzünden evlenebiliriz” demektir. Önemli olan tek şey, bu duygunun içtenliğinden emin olmaktır. Eğer arada aşk varsa, bu, bütün engelleri yıkmak için yeterlidir. Gerçekte bu engeller aşkı ancak güçlendirir. Engellerin varlığı bile, o aşk için eğer böyle bir vaat gerekiyorsa bir dayanıklılık vaadi olacaktır.

Ama işte biz de burada o çeşit yaşamanın zayıflığını görüyoruz. Bütün romanlar, popüler şarkılar, dergiler, reklamlar ve kadın demekleriyle birlikte gerçek aşkın bütün engelleri yenebileceğini kabul etsek bile, yine de en güçlü bir tek düşmanın kaldığını inkar edemeyiz. Bu da, zamandır. Zaman yani süreklilik, aile hayatının ve toplumsal yaşayışın görüş açısı bakımından “evliliğin temeli ve sağduyulu nedeni” sayılır.

Demek ki batı ahlak kuralarının şu andaki durumunda, zamanımızda yaşayanların çoğunluğunu saran ahlak havası içinde, evliliğin ve sonucunda ailenin, kendisinin ortaya çıkardığı teşvikle gücünü kaybettiğini ve düzenli olarak kemirilmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Bize göre boşanmaların giderek artmasının nedeni (ama tek nedeni bu değil) budur. Uygar bir toplumun, evliliği geçici bir zevk olan romantikliğe dayandırmaya çalışma denemesinden geçmekte ve bunda da başarısızlığa uğramaktayız. Evlilik için yukarıda sıralanan teşviklerden en uçucu olanını ve en dengesizini seçmiş bulunuyoruz. Sağlıklı bir toplumsal düzende, sevgi ve romantikliğin belirli bir rol oynaması gerektiğini kimse inkar edemez. Ama bu rol küçük olmalı vebir aracı sayılarak varlığı yüzünden ortaya çıkan düzen işlemeye başlayınca ortadan çekilmelidir. Oysa tersine, aile dergisi adı altında bir sürü derginin, kadın okuyucularına evliliklerinde romantikliği devam ettirmek için neler yapmaları gerektiğini öğretmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu, aslında, romantikliğin ve sürekliliğin bir evlilikte yer alamayacağının dolaylı yoldan kabul edilmesi demektir. 'Tabiatın bu çelişkisini boş yere düzeltmek için kendimizi harcayacağımıza, gerçeklerden kaçmadan şu iki tezi baştan kabul etmemiz daha doğru olacaktır.

1. Özü gereğince romantiklik evliliğe ulaştırmış olsa bile evlilikle bağdaşamaz. Çünkü romantiklik engeller, gecikmeler ve hayallerle yaşadığı halde, evliliğin en başta gelen görevi bu engelleri azaltıp yok etmektir.

2. Romantiklik üzerine kuruları evliliğin akla yakın ve normal sonucu boşanmadır; çünkü evlilik romantikliği öldürür. Eğer romantiklik yeniden ortaya çıkarsa, bu sefer evliliği yaratan nedenlerle bağdaşamaması yüzünden, evliliği öldürür.

Eros ve Agape

Şurası açıktır ki, biz romantiklikten söz ederken genel olarak aşkı ele almamakta, ancak çağımızın yarattığı ve çoğunlukla aşk yerine kabul edilen aşkın bir görünüşü üzerinde durmaktayız. Romantiklik ya da aşk ateşi, “en çok satan” kitapların ve filmlerin göklere çıkardığı o duygu, kadın ile erkek arasındaki çok özel bir ilişkiyi arılatır. Bu tür ilişkinin evlilikle ne kadar az uyuşabilir olduğunu göstermek için, bunun kökenine inmeliyiz.

Romantiklik (romance) Fransa’nın güneyindeki Provençal bölgesi üslubunda yazılmış hikaye ve roman anlamına gelen Fransızca roman kelimesinden türemiştir. Demek ki, “saf romantik tema”yı bulabilmek için, XII. yy. gezici ozanlarının (troubadour) başlattığı duygusal devrime dönmemiz gerekmekledir. Troubado urların şiirlerinde ısrarla rastlanan bir deyim, bize bunun anlamını verecektir: VAtnour de long. Yani uzak aşk, uzak mesafelerle bölünmüş aşk, engellerin doyurulmasını önlediği, hayalin yaşattığı bir aşk. Biaye Prensi Jeoffroy Rudel, uzaklardaki prensesi Tripoli Kontesi’ne yazdığı şiirlerde bu aşkı dile getirmektedir. Daha sonraki tarihlerde Tristan ile Isolde’ın aşkı, batı aşk hikayelerine örnek olmuştur. Mutsuz aşklarını hem yasaklayan, hem de besleyen bir engele sahip kadınla erkek. Başlangıçta bu engel, Isolde’nin kocası Kral Mark’tı; böylece ünlü üçgen doğmuş oldu. Sonraları engel, derebeylik ya da Hıristiyan yasaları oldu. Ya da tek başına “ayrılık” bunu sembolize etti. En sonunda, artık ormana kaçtıkları ve kendilerini isteklerine bırakmakta serbest kaldıkları anda, Tristan kılıcını Isolde ile aralarına bir namus sembolü olarak saplayınca, bu engel aşkın psikolojisine de girmiş oldu.

Bu tip tutkuda, kadınla erkek arasındaki bağ nedir? Bu, önemli bir hayali bağdır. Çünkü iki insan arasında gerçek bir ilişki yerine karşılıklı yapmacık davranışlar, tutkuyu yaratmaya yönelen sonsuz direnmeler, onu dindirecek çareleri reddetmektedir. Heyecan şiddetinin, sevgililerin gerçek duygularıyla değil de, engellerin dayanıklılığıyla doğrudan doğruya orantılı olduğu görülür. Sevgililerin gerçek duygularına şöyle bir dokunularak geçilir. Tristan sadece “en kuvvetli”, Isolde de “en beyaz ve en güzel”dir. Sonuç olarak, ne Tristan’ın gerçek Isolde’yi, ne de Isolde’nin gerçek Tristan’ı sevmediğini söylersek haklı oluruz. Onlar, daha çok duydukları sevgi hissini yüreklerindeki o yakıcı duyguyu sevmektedirler ve başka her şey, o ateşi beslemek için bir bahanedir. Ama bu tutkunun gerektirdiği sarhoşluğun niteliği üzerinde biraz durmalıyız. Sevmeyi istemek ya da sevmek ve sevildiğini hissetmek uygun engeller üstüne dayandırılabilirse, dünyadaki bütün mutluluk biçimlerine ve hatta hayatın kendisine tercih etmeye götürür. Tristan’ın cesedi üzerine düşerek ölürken Isolde, “Höchste Lust” (Yüksek zevk / mutluluk) diye bağırır, en üstün engel, onların tutkusunu doruk noktasına taşımıştır.

İncirin “Komşunu sev” ilkesi, bu uzak sevgiye bütünüyle karşı çıkmaktadır. St. Augustine’e göre, uzak sevgi ruhsuzlaşırken, öbürü koşar, uçar ve. sevinir. Birisi yokluk, hayal ve özlem ile yaşar; öteki varlık, içli dışlılık ve karşılıklı duygu alışverişiyle. Biri tutkudur, öteki vermek ve sahip olmak.

Sevgi tutkusu Eros'tan, sevgi eylemi Agape den doğar.

Bütün batı dünyasına uzaktan sevmeyi yayan ve bizim aşk, şiir ve hikayelerimize yüzyıllar boyunca kaynak olan “Troubadour” şiirlerinin açıkça evliliğe karşı çıktıklarını biliyoruz. Evlilikte çağdaş bunalımın büyük sırrını bulmak için, çağdaş toplumda romantikliğin Tristan’ın gösterdiği tutkunun halkça benimsenmiş bir ürünü olduğunu söylemek yeterlidir. Romantiklik de tutku gibi tereddüt eden kurbanlarına, “o benden kuvvetli...” dedirtir. Ama toplumsal ve ahlaki engeller, sağlamlıklarını kaybettikleri için, bu tutku da öldürücü gücünü kaybetmiştir; öyle ki, romantiklik bir facia ile taçlanacağı yerde, mutlu bir son bulmaktadır. Tutku gibi romantiklik de sevgiyi hissetmenin bir yoludur; sevmekten çok sevmeyi sevmektir. Demek ki, o da tutku gibi kendini sevmedir ve karşısındakinin gerçek varlığına değil, hayaline yönelir.

Tutku ile romantiklik arasındaki büyük fark, romantikliğin giderilmesi gereken engellerin niteliğine göre ortadan kalkabilmesidir. Tristan’ın tutkusu ölüme karşı bir sadakat, duygularını uyandıran kimseden çok duygularına karşı bir sadakat yaratmış; ama hiç olmazsa iki ‘gerçek’ sadakati, “hayat için acı çekme”yi ve “kadere katlanma”yı korumuştur. Bunun aksine, romantiklik, normal mutluluk içinde duyurulabilirse de, sona ermesi için her çeşit fırsat vardır, foe, “Kendisiyle aramda pek çok engel olan en sevdiğim film yıldızlarına benzeyen ve beni peşinde heyecanla koşturan bu kız, birdenbire yanımızda etli canlı bir insan oldu. Gece gündüz bebeğin altını değiştiriyor. Onunla romantik bir aşk sonunda evlendim ama üç küçük odamızı dolduran mutfak kokusu içinde de romantiklik yaşanmaz ki” der. Sally’ye gelince, o da bundan daha iyi bir hayatı hak ettiğini ve belki de Bob’un ona her şeyi verebileceğini düşünmektedir. İşte iki yıl sonunda ikisi de yeni romantik serüvenlere hazır bir duruma gelmişlerdir ve bu durum gizli iç isteklerle ortaya çıktığı için, buna şaşıracaklardır. Toplumumuzun en yaygın yaşantısı böyle olagelmiştir ve artık hepimiz “hayat böyledir” demeye başlamış; bunun hep böyle olduğunu ve her zaman böyle olacağını kabul etmişizdir. Eğer hayat böyleyse, bunun bir nedeni, batı kültürünün XII. yy.’dan bu yana giderek artan bir sevgi kavramım kabul etmesidir. Bu değişen kavram, edebiyat ve sinemanın sürekli propagandasından yararlanarak evlilik kumullarımızın yeminli düşmanı haline gelmiştir. İkinci neden de,eğer ‘hayat böyledir’ kavramı kabul edilirse bunun hep böyle olmayacağıdır; çünkü boşanma sayısı (yani dağılan aile sayısı) evliliklerin sayısına eşit olursa, hiçbir toplum yaşamaya devam edemez.

Önceden Görülebilen Tepkiler

Bizi tehdit eden bu anarşinin eşiğinde, düzeni yeniden kuracak bazı tedbirleri saymak kolay olacaktır. Evlilik yemininin anlamının yenileşmesi gibi. Ne yazık ki, bütün çabalar boşuna olacaktır. Hele ahlak alanında insan hiçbir zaman geriye dönemez. Eğer çağdaş toplum, babalarının el üstünde tuttuğu bazı erdemlere dönüyor gözüküyorsa, bu, birtakım akıllı kişilerin öğütlerine kulak verdiği için değil, toplumsal savunma reflekslerinin karşı konulmaz gücünden ileri geliyor demektir. XX. yy.’da bu reflekslerden ikisinin var olduğu söylenebilir:

1. Totaliteryen tepki ya da devlet tepkisi: Çağdaş devlet vergilendirme, silah altına alma ve daha genel olarak komünal eğitim disiplininin temelini yıkan kişisel anarşiyi hoşgörü ile karşılayamaz. Naziler, faşistler ve Stalinciler bu noktada anlaşmışlardır. Toplumsal bir hücre olan aile, bütün duyguların en anti sosyal olanının saldırısına terk edilemez; ne tutku, hatta ne de romantiklik böyle düşman kuvvetlerin eline bırakılmamalıdır. Himmler’in devlet adına, önceleri SS üyelerinin evlerini ve sonra insan üremesini düzenlemek için aldığı sert tedbirleri hatırlamaktayız. Irksal “bilim” bütün karşılıklı eş seçme biçimlerini bir yana atmış ve bedensel nitelikler, geçmiş ve siyasal eğilim temeli üstünde parti organlarınca kurulan bir evlilik biçimini kişisel, duygulu kararların yerine yerleştirmişti.

Rusya bu kadar ileri gitmemiştir. Lenin döneminde bütün evlilik kanunlarım, boşanmaya ve çocuklara ilişkin kanunları kaldırıp attıktan sonra, öteki burjuva ülkelerindekine benzeyen bir kanun yapma hatasına düşmüştür. Ama Rusya’nın farkı, bunu daha şiddetli uygulamasıdır. Bu, hepsi de çökmüş kabul edilen romantikliğe, duygusal aşk şarkılarına ve bireysel mutluluk kavramına karşı devamlı propaganda ile uygulanmakladır. Bir yandan kalabalık aile için ödüller ve boşanma için çeşitli engeller, öte yandan genel bir yoksulluk... Bunlar, şimdilik Sovyetler Birliği’ndeki evlilik sorununu çözümlemiş görünmektedir.

Ne var ki, her totaliter rejimin başlıca düşüncesi, halkın “sürekli seferberliğedir; gelecekte neler yattığı bilinemez. Her şeye rağmen, ilk totaliter denemeler resmi insan soyunu ıslah bilimine bağlı olarak evlilik kuralları koyma imkanını yaratmış ve böylece devletin kişisel seçim sınırını aşın derecede kısıtlamasına da yol açmıştır. Belki de Tristan’a yaraşan gizli ve öldürücü tutkuları cesaretlendirecek toplumsal şartların yeniden doğmasına tanık olacağız; ama bunlar, kolektif, görüş açısı bakımından tehlike yaratmayacak kadar seyrek olacak ve utanç verici diye nitelendirileceklerdir.

2. Romantikliğin çöküşü: Burjuva ve demokratik yönetimli ülkelerde, daha başka türlü bir evrim göze çarpmaktadır. Bu, uygulanışı bakımından özgür olduğu için daha normal, ama sonuçlan bakımından daha devrimcidir.

Romantik değerlerin son derece halklaştırılması, romantizm için bütün ahlakçıların eleştirilerinden daha tehlikeli olma yoluna girmiştir. Cinsel yasaklanıl genel olarak zayıflaması ve kadınların özgürlüklerine kavuşması da aynı sonucu doğurmaktadır. Gerçek romantikliğin alevlenmesi için bunun önlenmesi ve buna karşı mücadele edilmesi gerekir. Ciddi engellerin yokluğunda, bu yeni hareket gerçeğe çok daha çabuk varmakta ve orada da romantiklik sarsılmakta, çözülmektedir. XII. yy.’da bir troubadour, “gerçeğe yönelen, aşk değildir” demişti. Yine de aşkın serbestçe geliştiği ülkelerde, geleneklerin genel evrimi, insanı doğruca gerçeğe götürmektedir.

Kadınlara siyasal ve özellikle ekonomik eşitlik tanıma genel hareketi, bu evrimin baş unsurlarından biridir. Bir kadının bir mesleği olması (ki bu kendi hayatının olması demektir) bir erkeği ona karşı gerçek ve özerk bir kişiymiş gibi davranmaya yöneltir. Böyle bir varlık, aşığının gizli hayallerinin özlenen tablosu olmaktan çıkar. Çünkü artık o kadın, üzerinde düş kurulacak bir nesne değil, kendi çıkarına çalışan bir nesnedir. Böylece, narsist hayallerin bir yana bırakılması, gerçek bir diyalog kurulması gerekecektir. Bu konuşmalı anlaşmada da toplumsal durumun, maddi refahın, kültürün, davranışların, karakterin, hayattaki amaçların kısacası romantikliğin ihmal etmekte olduğu şeylerin önemsenmesi gerekecektir.

Romantikliğin yıkılmasına yol açan ikinci bir unsur da, onun ‘ticaretleştirilmesi’dir. Her sayfa ve her sokak başında reklam edilince, tutku, o güzel teşvikinin etkisini kaybeder. Romantikliğin, çektirdiği işkenceler bakımından çok ilginç bir istisna olduğu dönemden, beklenilen ve uyumluluk gösteren bir şey kategorisine indirildiği döneme varmış bulunuyoruz. Aşık olmamış genç erkek, bu rahatsız edici acayipliğini dostlarından saklar; herkese benzeyememesinin, yani kendi kuşağı için örnek sayılan filmler ve hikayelerdeki gibi olamamasının nedenlerini merak eder. Ama o örnekler bile değişmektedir. Son birkaç on yılın ciddi ve yaratıcı edebiyatı büyük aşk hikayelerine önem vermeyi bir yana bırakmış, daha çok  best seller” (en iyi satan) denilen görüşe uygun düşen bir yol tutmuştur. Her ne pahasına olursa olsun hatta atom bombası konusunda bir belgesel filmde bile aşk ilişkisi arayan Hollywood örneği şimdi çeşitli saldırılar karşısında kalmaktadır. Eski günlerin mutlu sonları artık acı, alaycı ya da yalnızca gerçekçi bir sonla yer değiştirmektedir. Bu eğilimin önümüzdeki yıllarda kendisini daha güçlü hissettirmesi ve ahlak kurallarımızı etkilemesi beklenebilir.

Şunu şöylece özetleyebiliriz: Tutkudan söz ettiğimiz zaman, her şey mantığa aykırı görünür; tutku, engeller karşısında yaşamakta ve daha çok acı çekmek için onları aramaktadır; çünkü tutkulu kişi, acıyı mutluluğa tercih eder. Tutku, bir insana sevdiğinin hayali için ölmeyi bile esinler; oysa gerçek hayatı paylaşıyor olsa, insanın o kadını ya da erkeği sevip sevemeyeceği belli değildir. Tutku, tarihimizi sonsuz güzellik ve sevgiye doğru bir uçuş gibi deler ama arada da gerçek aşkı harcamış olur. Kurbanlarını yüceltir ve alçaltır; uygarlığa, ahlak pahasına bir edebiyat hazırlamıştır. Ve bugün de şefkatli ve halkça benimsenmiş üstü şekerli biçimiyle, temel özelliği gereği, kısa zamanda yıkacağı milyonlarca evlilik yaratmaktadır. Bu durumda, “Romantikliğin bu çöküşüne sevinecek miyiz, yoksa yakınacak mıyız?” sorusuna açık ve şartsız bir karşılık vermek bir işe yaramaz.

Romantiklik, toplumumuzun savunma refleksleri yüzünden, yalnızca kadın-erkek ilişkilerinde gerçekçiliğe yol vermek için geri çekilecekse, gelecek kuşaklar, büyük bir ihtimalle, can sıkıntısının derinliklerine gömülecekler; hayatlarında ve yüreklerinde belirli bir boşluk hissedeceklerdir. Biz modernlere gelince, şunu açıkça kabul edelim ki, bizim için duygusal hayat hala bir ideal, seçme gerekliliğinden kaçınma ya da hiç olmazsa ruhun sevinç ve endişeleri yerine konabilecekler arasında en az hoşa gitmeyeni olarak görünmektedir. Siyasal tutku, totaliter ilkeleri kabul edenler arasında ‘resmen’ şehvet tutkusunun yerini almıştır. Romantikliğin günümüze kadar kalmış yanım ortadan kaldırmak, bir kazanç olduğu kadar kayıp da olacaktır. Çünkü o zevk verici ıstırabın bıraktığı boşluğun yerine, ancak ruhun daha derin ve yoğun hayatı gelebilir. Ancak bundan sonra, kolektif bir mucize beklemememiz gerekir...

Gerçekte, yukarıda belirtilen bu evrime ulaşmak için, ancak ruhu tartarak, tutkunun gerçek niteliğini açığa vurup, onun gerektirdiği insan ilişkileri düzenini tanımlayarak harekele geçebiliriz. Bu, psikanalitik yöntemin bir bölümüdür, Ancak bundan sonra birtakım pedagojik hedefler ortaya koyabiliriz.

Romantikliğe ahlak yönünden saldırmak hatalı olacaktır. Gençlere, bunun değerli olduğu halde, sürekli evlilikte temel özelliği gereği yetersiz bulunduğunu açıklamamız gerekir. İki ay süren ateşli bir hastalık yüzünden bir insan ile ölene kadar evli kalmak saçmalığının, bir kahramanlık eylemi olmadığım anlatmalıyız. Yazarlarımızdan da bir süre için aşk üçgenlerini bir yana bırakmalarını ve yalnızca iki rüyanın şüpheli gerçeği ve aşk üzerinde değil de iki eşit insanın yeminli sadakati üzerine kurulmuş çağdaş evliliklerden söz etmelerini isteyelim.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült