Bunalım: Benliği İnkar Etmenin Bir Yolu

Alice Miller


Bunalımı kişinin kendi duygusal tepkilerini ve duyumsamalarını inkar etmesi anlamını taşıyan benlik yitiminin doğrudan bir sinyali olarak anlayabiliriz. Bu inkar çocuklukta sevginin kaybedileceği korkusu ile girişilen hayati önem taşıyan bir uyum sürecine hizmet etmek üzere başlar. Dolayısıyla, bunalım çok erken yaşta alınan bir yaranın varlığına işaret eder... Kişiyi ileride istikrarlı bir öz saygı oluşturmaya yöneltecek olan duygulanım alanları daha başta, meme emme aşamasında bile gelişme dışında kalmış olabilir... Kendi bedeninde örneğin memnuniyetsizlik, öfke, darılma, acı, sevinç gibi yaşamın ilk zamanlarına ait duyumsamaları, hatta açlık duygusunu bile yaşayamayan çocuklar görüyoruz. Bazı annelerin "bebeğin açlığını bastırmayı öğrendiğini, sevgi ile oyalanırsa mama vaktini ses çıkarmadan bekleyebildiğim" gururla anlattıklarını işitiyoruz.

Meme çağında bu tür deneyimler geçirdikleri mektuplarla belgelenmiş olan öyle yetişkinler tanıdım ki, bu kişiler gerçekten acıkıp acıkmadıklarını ayırt edemiyor, aç mı tok mu olduklarını bilemeyerek sürekli açlıktan bayılma korkusu içinde yaşıyorlardı. Beatrice bunlardan biriydi: Beatrice'in annesi çocukları memnuniyetsizlik gösterdiği ya da kızdığı zaman annelik rolünü başaramadığından kuşkulanan, çocukların bir tarafı ağrıyınca korkulara kapılan bir kadındı. Anne çocukların kendi bedenleri ile oynamaktan hoşlanmaları karşısında kıskançlık duyuyor, başkalarının önünde "böyle şeyler" görmekten çok utanıyordu. Annenin korkuları zamanla çocuğun tüm duygusal yaşamını koşulladı ve Beatrice annesinin "sevgisini" riske atmamak için hangi duyguları hissetmemesi gerektiğini çok erken yaşta öğrendi.

Yaşamımızı anlamamıza yarayacak olan anahtarları ortadan kaldırdığımız zaman bunalımların nedenleri ve acıların, hastalığın, şifa bulmanın da nedenleri bizim için bir sır olarak kalmak zorundadır.

Kitabı bana bir hastam tarafından gönderilen bir psikiyatrist çocukluktaki kötü muamelelerin, ihmallerin ve sömürünün daha sonraki psikolojik rahatsızlıkların açıklanması için yeterli nedenler oluşturamayacağını iddia ediyor. Kötü muamele gören bir kişide bunun beklenen sonuçlarının görülmemesinin ya da bu kişinin başkalarına göre sağlığına daha çabuk kavuşmasının tamamen başka akılla kavranamayan/irrasyonel nedenlere dayandığına, bunun bir "lütuf', bir armağan olması gerektiğine inanıyor.

Bu psikiyatrist yaşamının ilk yılını tek başına ve kimsesiz bir annenin yanında büyük bir yoksulluk içinde geçiren ve bundan sonra da resmi makamlar tarafından anneden alınan bir hastanın öyküsünü anlatıyor. Bu küçük erkek çocuğu bir bakımevinden diğerine gönderiliyor ve bulunduğu her yerde en ağır muamelelerle karşı karşıya kalıyor. Fakat daha sonra bir psikiyatri hastası olarak tedavi gördüğü zaman aynı durumda olan ve bilindiği kadarıyla geçmişte daha az eziyet gören başka hastalardan çok daha çabuk düzeliyor. Çocukluğunda ve gençliğinde bunca zulüm gören bu adam semptomlarından nasıl bu kadar çabuk kurtulabilmiştir? Bu, Tanrının gösterdiği bir lütuf mudur?

Pek çok kişi bu tür açıklamalardan hoşlanır, fakat konunun özüne inen sorulardan kaçınır. Ancak burada yine de şunu sormamız gerekiyor: Tanrı bu psikiyatristin diğer hastalarına neden yardım etmemiştir? Ayrıca çabuk iyileşen bu hastaya bir zamanlar acımasızca dayak yediği sırada neden yardım etmek istememiştir? Bu insan bir yetişkin olduğunda Tanrı’nın lütfundan mı güç bulmuştur yoksa bunun daha basit bir açıklaması var mıdır?

Bu insan yaşamının o ilk ve son derece önemli yılını bütün yoksulluğa rağmen ona gerçek bir sevgi ve güven veren, onu esirgeyen bir annenin yanında geçirmişse, bu takdirde sonradan karşılaştığı kötülükleri yapısında sindirebilmek bakımından bütünlüğü daha yaşamının başında zedelenen, kendine ait bir yaşamı olmasına hak tanınmayan, baştan beri varlığının tek amacının annesini "mutlu" etmek olduğunu öğrenmek zorunda olan birine göre çok daha donanımlı, çok daha sağlamdır.

Beatrice'in çocukluk kaderi de aslında annesini "mutlu" etmekten ibaretti; çocukluğunda kaba kuvvete dayanan muamelelere uğramamasına rağmen, daha meme çocuğu olduğu sırada "annesini mutlu etmek" için ağlamamayı, acıkmamayı, ihtiyaç duymamayı öğrenmişti. Sonuçta önce zayıflık hastalığı çekti, sonraki yıllarda da ağır bunalımlar yaşadı.

Sevgi ve maneviyat ile ilgili geleneksel düşüncelere eleştirisiz ve gözü kapalı tutunmak, geçmişin gerçekleri üzerine bir perde çekmeyi ya da bunları bilinçten uzaklaştırmayı kolaylaştırır. Fakat bu olgulara özgürce ulaşacağımız bir geçit bulamadığımız zaman sevginin kökleri budanmış olur. Bu durumda insanları birbiri ile sevgi dolu, hoşgörülü, bağışlayıcı ilişkiler kurmaya davet eden çağrıların sonuçsuz kalmasına hayret edilmemelidir. Gerek ana/babalarımız ve eğitimcilerimiz ile gerekse kendimizle ilgili gerçeklerimizi öğrenmemize izin verilmezse gerçekten sevebilmemiz olanaksızdır. Böyle olunca sadece seviyormuş gibi davranabiliriz ki, bu yapmacık davranış da sevginin tümüyle karşıtıdır. Karşımızdaki insanı şaşırtır, aldatır. Her şeyden önce de onda bilincinden itmek zorunda olduğu, bilincine vararak yaşamayacağı, bu nedenle de yıkıcı olan bir öfke yaratır; özellikle de eğer karşımızdaki bizim “sözde” sevgimize inanmaya muhtaç biriyse.

Ruhani liderlerin bu basit ruhsal yasaları kabul etmesi pek çok kişinin daha dürüst, dolayısıyla daha az yıkıcı olmasına yardımcı olurdu. Bu yasaları yok saymak yerine insanların arasına daha fazla karışmalı, ikiyüzlülüğün aile içinde, genel yaşamda ve tüm toplumda yarattığı yıkımı görmeliydiler.

Vera’nın bana yazdığı, isteği üzerine aşağıda bir bölümünü aktardığım mektubu ikiyüzlülüğün neden olduğu karmaşanın belirgin bir örneğini oluşturuyor. Maya’nın bunu izleyen öyküsü ise bir annede geçmişe ilişkin bilinç dışına itilmiş olgular çözüldükten sonra çocuğuna karşı kendiliğinden/spontane bir sevginin oluşmasını anlatıyor:

52 yaşındaki Vera şöyle yazmıştı:

“Ben uzun yıllar boyunca alkoliktim ve AA gruplarında bu bağımlılıktan kurtulabildim. Kurtulduğumdan dolayı kendimi bu gruplara karşı o kadar minnettar hissettim ki, 11 yıl boyunca bütün toplantılara gittim ve bana ters gelen eleştirmek istediğim birçok şeyi de duymazlıktan gelmeye çalıştım. Sinsi bir hastalığın başladığını (bu multiple sklerose’du) ve bunalımlı bir ruh halinin giderek yoğunlaştığını da algılamak istemedim. Artık şimdi 3 yıllık bir terapi gördükten sonra bu tehlikeli semptomların nasıl ortaya çıktığını biliyorum. Belki de bunlar algılamalarımı ve bedenimin bana gönderdiği tehlike sinyallerini nihayet ciddiye almam için ortaya çıkmak zorundaydı.

Grup oturumlarında dediklerine bakılırsa bütün grup üyelerinin birbirine beslediği “kayıtsız ve şartsız sevgiden” konuşulduğu zaman sinirleniyordum. Bu sinirlenmemi de kendime şöyle açıklamaya çalışıyordum: “Bak Vera,” diyordum, “senin gerçek sevgi ile ilgili bir deneyimin olmadı ki, küçükken kimse sana böyle bir şey olduğuna inanamıyorsun.” En azından o zamana kadar bana sevgi ile ilgili olarak öğretilen buydu... Böylece grup üyelerinin bu sevgi gösterilerine inanmak istedim, çünkü sevgiye fazlasıyla açtım. Ve inandım da; çünkü ikiyüzlülük annemin bana her gün yedirdiği ekmek gibiydi, alışıktım, bundan farklı bir şey tanımamıştım... Fakat şimdi anlıyorum. Sadece çocuğun kayıtsız şartsız bir sevgiye ihtiyacı vardır. Böyle bir sevgiyi de yalnız çocuğa verebiliriz. Bu sevginin çocuğa verilmesi lazım. Bize emanet edilen çocuğu sevmeliyiz; ne yaparsa yapsın. İster ağlayıp bağırsın, gülücükler dağıtsın, onu öylece olduğu gibi kabul edip bağrımıza basmalıyız. Fakat büyük bir insanı da ne yaparsa yapsın kayıtsız şartsız sevmek, on kişiyi öldürmüş zalim bir katili veya utanması olmayan bir yalancıyı bizim gruba katılacak olsa artık bizim gruptan biri diye, aynen böyle “kayıtsız şartsız” sevmemiz anlamına gelmez mi? Böyle birini sevebilir miyiz? Neden? Bunun kime yararı olur ki? Yetişkin bir insanı kayıtsız şartsız sevdiğimizi iddia edersek, bu sadece kör olduğumuzu veya samimi olmadığımızı kanıtlar, başka hiçbir şeyi kanıtlamaz.”

Vera haklıdır. Bizlerin yetişkin insanlar olarak "kayıtsız ve şartsız olan" bir sevgiye ihtiyacımız yoktur; terapistlerimizden de böyle bir sevgi bekleyemeyiz. Sevginin böylesi, çocuklukta doyurulması gereken, sonraki yıllarda karşılanması imkansız olan bir çocukluk ihtiyacıdır. Çocukluğunda bundan yoksun kalmış olmanın yasını tutamayan bir insanın yaşamı, yanılsamaları ile oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir. Terapistlerimizden bekleyeceğimiz dürüstlük, saygı, güven, empati, anlayış ve kendi duygularının arınıp durulmasını sağlayıp bunların yükünü bize aktarmamalarıdır. Bu beklentilerimizi karşılayabilirler. Fakat bir insan bizi kayıtsız şartsız seveceğini söylüyor ve buna inanmamızı istiyorsa, kendimizi bu kişiden sakınmalıyız... Vera elli yılı aşkın sürede öğrenemediklerine üç yılda kavuşmuş olmasını, gerçeği bulma ve kendisini yanıltmalarına izin vermeme konusundaki kararlılığına borçludur. Bedeninin tepkileri ile ilgili olarak geçirdiği deneyimler de ona bu arayışında rehberlik etmiştir.

38 yaşındaki Maja üçüncü çocuğunun doğumundan birkaç hafta sonra bana gelip bebekle kendisini ne kadar özgür ve enerjik hissettiğini anlattı... Önceki iki doğumundan sonraki hali ile şimdiki hali arasındaki fark fazlasıyla göze çarpıyordu. İlk iki çocuğunu büyütürken kendini hep aşırı yüklenmiş, hapsolmuş, "sömürülmüş" hissetmişti, çocukların kendilerince haklı istekleri karşısında isyan duymuştu. Böyle olumsuz duygular hissederken de kendini kötü bir insan olarak sanki bu bunalımlar içinde kendi benliğinden ayrılıp uzaklaşmış gibi yaşamıştı... Üçüncü doğumdan sonraki bu gelişinde bütün evvelce olanların daima çocukları ile ilgili olarak baş gösteren kendi annesinin bir zamanki taleplerine karşı bir isyan olabileceğini söyledi... Fakat şimdi son bebekte böyle şeyler olmuyormuş; eskiden annesinde bulmak için çırpındığı sevgi sanki uçup gelmiş, yüreğine dolmuş; öylece, tamamen kendiliğinden. Ve şimdi küçük bebeği ile ve kendi ile bir bütün olmanın hazlarını yaşıyormuş... Sonra Maja annesinden söz açarak şunları dedi:

"Ben annemin başındaki tacın incisiydim. Annem her zaman "Maja olunca hiçbir şeyi merak etmem," derdi, "o kesinlikle her şeyi başarır." Ben gerçekten de her şeyi başarırdım. Kariyerini yapabilsin diye onun küçük çocuklarım büyüttüm ve giderek daha ünlü oldu, fakat mutlu olduğunu hiç görmedim. Evde olmadığı o akşamlar onu ne kadar özledim; küçükler ağlaşırdı, onları yatıştırırdım, sustururdum; fakat ben hiç ağlamadım. Ağlamaklı bir çocuğu kim ne yapsın? Ancak becerikli, anlayışlı, kendime hakim olduğum zaman, onu eleştirmediğim, hesap sormadığım, özlediğimi belli etmediğim zaman bana "sevgi" gösterirdi. Başka türlü davransaydı m özgürlüğü kısıtlanacaktı, işine kendini veremeyecekti. Bu da durumu benim aleyhime çevirirdi. O sakin, her şeyin altından kalkan, sorun çıkarmayan Maja'nın ne kadar yalnız olduğunu, neler çektiğini kimse aklına getirmedi. Muhteşem, ünlü annem ile gurur duymaktan ve ona destek olmaktan başka ne yapabilirdim ki?

Annemin yüreğindeki delik büyüdükçe başarısının tacı üzerindeki inciler de büyümeliydi. Annemin incilere ihtiyacı vardı. Çünkü bütün o hareketliliği, sanıyorum, içindeki bir şeyi bastırmak içindi; bir özlem belki, bilemiyorum. Sadece biyolojik anlamda anne olmakla kalmayıp, biraz farklı davranma şansı olsaydı belki bunun ne olduğunu keşfedebilirdi... Dediğine göre bize annelik etmek için çok çaba göstermiş, hiçbir şeyden geri kalmamamız için uğraşmış... Fakat sevmekten haz almayı bilen biri değildi; kendiliğinden bir sevgi duyma yeteneğinden yoksun kalmıştı...

Ya ben ne yaptım? Ben de aynen annem gibi davrandım. Diplomamı alabileyim diye Peter öyle yapayalnız saatlerce hizmetçilerin elinde kaldı. Diplomamı almam beni kendimden ve oğlumdan uzaklaştırmayacak mıydı? Onu defalarca bırakıp gittim; öyle terk edilmiş, suskun, ürkmüş kalakaldığını fark edemedim. Nasıl fark edebilirdim ki, kendi terk edilmişliğimi de fark edememiştim. Anneliğin ne demek olduğunu ancak şimdi anlamaya başlıyorum. Başka türlü bir annelik, taçsız, incisiz, parlak bir görüntüden arınmış bir duygu..."

Yetmişli yıllarda tabu sayılan gerçekleri açıkça dile getirme çabası içinde olan bir Alman kadın dergisinde bir okuyucu tarafından gönderilmiş olan, bu okuyucunun kendi trajik annelik öyküsünü bütün çıplaklığı ile anlattığı bir yazı yayınlandı. Bu yazının son bölümü şöyle:

... "Sonra da emzirme faslı başladı. Bebeği memeye tutuşları hatalıydı ve göğüs uçlarım kısa sürede ısırılmış gibi yarık yarık oldu. Aman Tanrım, bu o kadar tatsız, sinir edici bir şeydi ki... Ancak iki saatim var, diyordum, sonra onu yine getirecekler; bir saatim var, eyvah getiriyorlar... Getirdiklerinde de memeye asılıp emmeye başlayınca ben başımı yastıklara gömüyor, ağlıyor, küfürler ediyordum. Bu o kadar korkunçtu ki, hiçbir şey yiyemez oldum; ateşim 40'a çıktı. O zaman çocuğu memeden kesmeme izin verdiler ve aniden kendimi daha iyi hissettim... Annelik duyguları denen şeyleri, ortaya çıksınlar diye bekledim ama kendimde böyle bir şey fark edemedim. Öyle ki, çocuk ölseydi de aldırmayacaktım. Fakat çevremde herkes şimdi artık çok mutlu olmam gerektiğini söylüyordu. Bu çaresizliğim içinde telefonla aradığım bir arkadaşım ancak zamanla çocuğa yakınlık duyacağımı söyledi; çocukla haşır neşir olunca ve onu hep karşımda görünce sevmeye başlayacakmışım... Fakat arkadaşımın dedikleri de doğru çıkmadı... Ancak yeniden işe gitmeye başladığım zaman bende bir yakınlaşma oldu. İşten döndüğümde onu evde bulunca onunla oynuyordum, beni oyalıyordu. Fakat doğru söylemem gerekirse, küçük bir köpek de aynı işi görürdü... Şimdi artık giderek büyüdükçe ve artık onu terbiye edebileceğimi, bana ne kadar bağlı olduğunu, ne kadar çok güvendiğini fark ettiğim için aramızda tatlı bir ilişki oluşuyor ve "iyi ki bu çocuk oldu" diye düşünebiliyorum. (Vurgulamalar A. Miller'e aittir). Bütün bunları sizlere neden mi yazdım? Sadece artık birinin ortaya çıkıp o dedikleri türden bir anne sevgisi kaldı ki bir annelik içgüdüsü olmadığını söylemesi gerektiğini düşündüğüm için." ("Emma" Dergisi, Temmuz 1977).

Buradaki sorunun özü, yazıyı yazan annenin duygusal olarak ulaşamadığı kendi çocukluğu şimdiki durumunun temeldeki nedenini oluşturduğu için gerek kendi gerekse çocuğunun trajedisini gerçekten yaşayabilecek bir durumda olmamasıdır. Dolayısıyla, ileri sürdüğü karamsar savları yanıltıcı ve yanlıştır. Gerçekte "anne sevgisi" ve "annelik içgüdüsü" diye bir şey vardır. Bunların varlığını insanlar tarafından eziyete uğramamış olan hayvanlarda gözlemleyebiliyoruz. İnsanların dişisi olan kadınlar da onları, yavrularını sevme, koruma, destekleme, besleme ve bütün bunlardan haz duyma yeteneği ile donatan bir içgüdüsel programlanma ile dünyaya gelmektedirler. Fakat biz kadınların bu içgüdüsel yeteneği çoğu zaman elimizden alınmaktadır. Bu ne zaman elimizden alınıyor? Çocukluğumuzda ana/babamız tarafından onların isteklerini karşılamamız için istismar edildiğimiz zaman... Fakat böyle bir durumda da bir şans vardır; bu acı gerçeklerin ortaya çıkmasına razı olursak yeteneklerimizi yeniden kazanabiliriz, Johanna'nın öyküsü bunu kanıtlıyor:

Johanna 27 yaşındaydı. Hamile kalmadan kısa bir süre önce bilinç dışını deşme yöntemi uygulayan bir terapiye başlamıştı. Ayrıca doğuma da iyi hazırlanmıştı. Doğumdan sonra sağlıklı bebeği ile yaşadığı "bonding" ilişkisinden mutluluk duyuyor, çocuğu rahat ve yeterli olacak şekilde emzirebilmenin huzurunu yaşıyordu. Ancak birdenbire, görünürde herhangi bir neden olmadan göğüsleri sertleşip acımaya başladı; ateşi giderek yükseldi ve sonuçta anne yüksek ateşle yatarken, hemşirenin bebeği biberonla doyurması gerekti.

Johanna ateş ve kabuslar içindeyken annesi, babası ve onların komşuları tarafından üç aylıkken cinsel tacize uğratılması ile ilgili oldukça ayrıntılı sahneleri tekrar tekrar yaşadı. Zamanın üçüncü ay olduğu sonradan saptanabildi, çünkü aile bu tarihten sonra başka bir yere taşınmıştı, Johanna kendi duygularını bilen ve ciddiye alan bir kişi olduğu için bu kadar küçük yaşta tecavüze uğramanın ve aldatılmanın dehşetini bütün kapsamıyla yaşamayı başardı. Ona en fazla dokunan çocuğunu rahatça emzirebilmesinde kendini gösteren içgüdüsel davranma yeteneğinin ağır bir darbeye uğramış olmasıydı. Bunu ana/babasının en ağır suçu olarak görüyordu ve daha sonra da şöyle ifade etti: "Ben daha üç aylık bir bebekken annelik yeteneğimi elimden aldılar, o kadar istediğim halde çocuğuma süt bile veremiyorum." Johanna'nın bir içmuhasebe sonucunda ana/babası ile hesaplaşacak, bedeninde yıllarca saklı kalmış öfkeyi ve isyanı ifade edecek, haklarını arayacak ve sonunda tecavüz olayını sindirecek duruma gelmesi için uzun bir zaman gerekti. Fakat bu süreç daha başlamadan önce, sadece çocukluğunun akıllara sığmayan gerçeğini kabullenmeye hazır olması bile ateşin düşmesine ve göğüslerinin iyileşmesine yol açtı. Kısa zamanda bebek hemşiresinin tamamen imkansız olarak gördüğü olay gerçekleşti ve Joharına biberondan vazgeçmeyi hemen öğrenen çocuğunu yeniden emzirecek duruma geldi.

Joharına anneliğin ve masum bir varlığı sevmenin, korumanın, beslemenin, yatıştırmanın, bakımını üstlenmenin ve onun ihtiyaçlarını anlayabilmenin mutluluğunu tattı. Fakat bu mutluluğu yinelenen kuşkulu dönemlerle gölgeleniyordu. Acaba her şeyi yanlış mı yapıyordu? Bu mutluluğun sonu kötüye mi varacaktı? Kendini bu mutluluğa kaptırması doğru muydu? Evvelce psikoloji öğrenimi gördüğü için öğrendikleri aklına geliyor, bir zorlantının etkisi altında olduğundan kuşkulanıyor ve çocuğunu kendi bencilliğinden dolayı tehlikeli ölçüde şımartıyor olmaktan korkuyordu. Eşin, dostun önerileri de bu acı verici öz eleştirileri tırmandırıyordu. Çocuğa daha baştan bazı sınırlar konması gerektiğini söylüyorlardı; yalnız da kalabilmeyi öğrenmeliydi; yoksa ana/babasının tepesine çıkar, her dediğini yaptırırdı... Johanna bu tür düşüncelere katılmamakla birlikte, kendi çocuğu söz konusu olduğu için, etkilenmekten kendini alamıyordu.

Gördüğü terapi onun yolunu hep yeniden bulmasına yardımcı oluyor, Johanına sevebilmenin ve bu sevgiyi sömürüleceğinden, ihanete ve tecavüze uğrayacağından korkmadan ifade edebilmenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu hep yeniden keşfediyordu. Böyle zamanlarda erken yaşta o yarayı almadan önce olduğu gibi, tekrar bir bütün haline geldiğini hissediyordu. İçmuhasebesinde ana/babasıyla hesaplaşırken onlara şöyle diyordu:

"Küçücük bebeğim Michael'i seviyorum ve onu sevmek istiyorum. Bedenim havaya nasıl muhtaçsa, ruhum da bu sevgiye öyle muhtaç. Fakat bazı günler, içimde bu ihtiyacımı bastırmak için çok güçlü bir istek oluşuyor. Böyle anlarda yanlış olduğundan kuşku duyduğum bu sevgiden kurtulmak için tüm enerjimi ve zihnimin bütün güçlerini kullanıyorum. Neden? Bana bu hale gelmem için neler yaptınız? Ben daha ufacıkken bana küçük bir bedenin saygıyı hak etmediğini, çocuğun "insandan" sayılmadığını gösterdiniz. Olsa olsa bir canlı oyuncak; istediğiniz gibi oynarsınız, olmadık oyunlar denersiniz; canınız çekerse korkutur sömürür, keyfiniz kaçarsa tartaklarsınız ve bunların sorumluluğunu hiç duymazsınız... Evet, bana o zamanlar verdiğiniz mesaj buydu. Beni şimdi güvensizliklere sürükleyen, stres ve eziklik duyguları içinde bırakan bu mesajınızdır... Fakat yine de bazen öfkemi size yöneltmeye cesaret edemiyorum ve oğluma yöneltiyorum. Michael'in yaşamımı, özgürlüğümü sınırladığını düşünmek o kadar kolay ki, çünkü artık her an beni istiyor... Fakat beni ezen o değil; masum, riyasız gözlerine bakınca anlıyorum, o sizlerin suçunu yüklediğim bir şamar oğlanı sadece. Sevilen çocuk sevginin ne olduğunu ilk günden bilir. İhmal edilen, aşağılanan ve sömürülen çocuğun bunu öğrenmesine hiç fırsat verilmez. Ama ben sevginin ne olduğunu bilmek istiyorum ve bunu oğlumla birlikte belki zamanla, yavaş yavaş ve bana daha o yaştan vurduğunuz damgayı silerek öğreneceğim ve biliyorum ki, bir gün sevme yeteneğime yeniden kavuşacağım."

Johanna'nın gerçek duygularına kavuşmak için verdiği savaş hem onun hem çocuğunun geleceğini kurtardı. Anna'nın öyküsü erken yaşta cinsel açıdan kötüye kullanılan bir kişinin yaşamının böyle bir savaşa giremediği (terapi göremediği) zaman nereye varabileceğini gösteriyor. 50 yaşındaki Arına ölümünden birkaç gün önce bana şunları yazmıştı:

"Artık yetişkin birer insan olan çocuklarım bugün beni ziyarete geldiler. Ve ben bugün hayatımda ilk kez beni sevdiklerini fark ettim. Beni hep sevmişlerdi, fakat ben bunu şimdiye kadar hiç hissedemedim... Çocuklarımı defalarca terk ettim ve hep başka başka erkeklerin peşine takılıp gittim. Bu gidişlerim aslında çocuklarıma duyduğum sevgiden bir kaçıştı ve aynı zamanda da erkeklerle yaşanan cinsel hazlara karşı beslediğim gerçek duygularımdan bir kaçıştı. Çünkü böyle hazları birlikte yaşadığım erkekler bana korkunç acılar çektirmelerine rağmen, gerçekten ihtiyaç duyduğum şeyleri bana hiçbir zaman vermediler. Aslında aradıklarım sevgiydi, anlayıştı, beni bağırlarına basmalarıydı... Daha meme çocuğu iken babam beni, hazzı canım yanınca ve öfkelenince duymaya, sevgiye duyulan özlemden korkmaya ve böyle özlemleri bastırmaya koşullamıştı. Beni sevebilecek olan insanlardan kaçınmalıydım. Bu bir sapıklık sayılmaz mı? Yaşamım boyunca bundan kurtulamadım. Bunu şimdi anlayabiliyorum, fakat sanıyorum ki artık çok geç."

Evet, artık çok geç kalınmıştı. Çünkü Arına‘şimdi öfke ve isyanın neden olduğu heyecanlarını yaşayabilmekle birlikte, bu duyguları ancak kendisine eşlik eden erkeklerle beraberken, onlara karşı hissedebiliyordu. Bana yazdığına göre, babasını eskiden olduğu gibi şimdi de "seviyor" ve sayıyordu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült