Budist Psikoloji

Daniel Goleman


Tibetli öğretmen Chogyam Trungpa ile 1974’de tanıştığım zamanlar geliyor aklıma; ben o dönem Harvard’da, psikoloji bölümü öğretim görevlisiydim. “Budizm," demişti, "Batı’ya psikoloji kılığında gelecek."

Bizler için o zamanlar Budizmin, psikoloji bilimiyle bir İlişkisinin olduğunu düşünmek bile garipti. Tabii bu yaklaşım bizim cahilliğimizi gösteriyordu sadece. Budizmin aynı Dünyanın diğer büyük dinlerinde olduğu gibi akıl teorisini ve işlevlerine ait bilgileri içinde barındırdığı pek çoğumuz için bu yeni bir haberdi.

Gerçekten de, psikolog olarak aldığım eğitimde, modern Psikolojinin, tam iki bin yıllık bir geçmişi olan ve insan aklını anlamayı hedefleyen bir çalışmanın, sadece yeni bir versiyonu olduğu söylenmemişti bize. Modern psikoloji teorileri köklerini, Avrupa ve Amerika bilim kültüründen alır; psikoloji bilim dalı da, kültürel bazlara dayanır. Miyop ve neredeyse tekbenci bir anlayış içinde çalıştığı, diğer yer ve zamanların psikolojik sistemlerinden bihaber olduğu söylenebilir.

Ama görünüşe bakılırsa, birçok Asya dinlerinin özünde psikoloji vardır; her ne kadar genellikle alimlere kaynaklık edip, ruhban sınıfı dışında kalan çoğunluğa yabancı olsa bile. Bu psikolojiler hem teorik, hem de uygulamalıdır; ileri derecede geliştirilen pratik metotlar, uygun ‘profesyonellere’ yoga hocası veya rahip olsun zihinlerini disipline edip düzenlemelerine ve duygularını daha mükemmel bir düzeye çıkarmalarına yardım eder.

Belki de bu ‘alternatif’ psikolojilerden en zengini Budizm içinde yer almaktadır. M.Ö. 5. yy.’da yaşamış Gautama Buda’nın zamanından beri, aklın analizi ve işlevleri konusu, bu dinden olanların ibadet ve uygulamalarının, özünü oluşturmaktadır. Bu çözümlemeler birinci bin yıllık süre içinde, kendisinin ölümünden sonra, Buda zamanı Pali dilinde söylendiği haliyle Abhidhamma (veya Sanskritçe Abhidharma) diye adlandırılıp düzenlenmişti; Abhidhamma, ‘en büyük doktrin’, ‘en büyük öğreti’ anlamına geliyordu.

Bugün Budizmin her bir kolu, kendi geliştirdikleri teorilerin ışığında akıl üzerine kurulu bu temel psikolojik öğretinin bir versiyonudur. Ve bugün bizler, duygular üzerinde yoğunlaşan bir konuyu, bir Tibetli’nin bakış açısıyla dinlemek üzere toplanmıştık.

Bir Alim ve Bir Budist Rahibi

Verilen çay arasından sonra, Matthieu Ricard, Dalai Lama’nınkiyle aynı biçim bordo ve safran renkli rahip cüppesiyle, Ekselanslarının yanındaki konuşmacı koltuğunda yerini aldı.

“Oturduğum çevirmen sandalyesinden," dedi Alan, “toplantının idaresini devralanı, sizlere kısaca Matthieu’yu tanıtmak istiyorum; kendisi Asya’ya ilk kez 1967'de geldi ve 1972’den beri burada yaşamaktadır."

Ayrıcalıklı bir Fransız entelektüel çevre içinde dünyaya gelen Matthieu Ricard, çocukluğunda da önemli insanlarla bir arada olma şansını yakalamıştı. Bir sanatçı olan annesi, sürrealist akımın babası sayılan ressam Andre Breton’un yakın arkadaşıydı. Amcalarından bir tanesi, tek kişilik motorsuz bir yelkenliyle dünya çevresinde üç yıl süren bir turu atan ilk kişiydi. Vaftiz babası Gurdjieff ise, bir Rus mistikçisiydi ve yirminci yüzyılın ortalarında, Fransız entelektüelleri arasında kendisine arka çıkan önemli oranda bir destekçi grubu vardı (kendi annesi de zamanında ilgi gösterenler arasında olmasına rağmen, Matthieu’nun bu grupla kişisel bir ilişkisi olmamıştı).

Önemli filozoflar ve sanatçılar, Ricard’ın evinde düzenlenen akşam yemeklerinin misafirleriydi, bu kişiler Matthieu’nun babasının arkadaşıydılar. Babası, yazılarında kullandığı ismiyle Jean-François Revel, Fransa’nın yaşayan en etkili filozoflarından birisi ve bir politik teorisyendi. Yirmi beş kitap yazmıştı, bunlardan en meşhuru, Without Marx or Jesus (Marx ve Isa Olmadan) uluslararası başarıya sahipti; Revel aynı zamanda, Academie Française’da sayısı sadece kırk tane olan ve ‘Ölümsüzler Koltuğu’ diye anılan, ülkenin entelektüellerinin onurlandırıldığı en müstahkem mevkide, La Fontaine koltuğuna sahipti. Matthieu ve babasının ilim ve ruhsallık üzerine diyaloglarının yayımlandığı The Monk und The Philosopher (Rahip ve Filozof), uluslararası kitap listelerinde en çok satanlar arasına girmişti.

Matthieu’yu, bir Tibetli hoca bulması için seyahate çıkmasına teşvik eden kişi, annesinin arkadaşlarından birisi olan, dokümanter film yapımcısı Arnaud Desjardins’di. Desjardins, Fransız televizyonu için, The Message of Tibetans (Tibetliler’in Mesajı) adlı dört saatlik bir film hazırlamıştı. Bir film, Çinlilerin ülkeyi işgalinden sonraki birkaç yıl içinde, birçok alimin Tibet’ten büyük göçünü anlatıyordu; filmin son beş dakikalık kısmını, Tibetli büyük meditasyon ustalarından düzinelercesinin yüzlerini birbiri ardından zincirleme oluşturacak şekilde oturmuş, trans halinde kameraya hiç kıpırdamadan gözlerini dikmiş bakarlarken göstererek bitiriyordu. O yüzleri görmek, Matthieu üzerinde sersemletici bir etki yapmıştı.

Böylece birkaç kelime dışında hiç İngilizce ve tek kelime bile Tibetçe bilmeden (okuldayken Almanca, Yunanca ve Latince öğrenmişti), Matthieu Hindistan’a doğru yola çıkmıştı. Orada, ülkeye kendisinden birkaç hafta önce gelen bir arkadaşı tarafından bir Budist rahibiyle tanıştırıldı; Dr. Frederick Leboyer, bebekleri hiç zorlanmadan yumuşak bir ışıkta doğurtup, sonra onları ılık su içine bırakma metodunu uygulayan kişiydi (on yıl sonra bu yöntem bir moda haline gelecekti).

Matthieu, gerçekten yaşamaya, 2 Haziran 1967’de, Desjardins’in filmindeki büyük Tibetli alimlerden biri olan Kangyur Rinpoche ile tanıştığı gün başladığını söyler; Rinpoche, Tibet Budizmini kendisine öğreten hocasıdır. Tibetli gezgin yogacıların sık sık yaptığı gibi, Rinpochede hayatının büyük bir kısmını inzivada geçirmişti. Nyingma rahiplerinin geleneklerinde çok sık rastlandığı üzere, sonradan Kangyur Rinpoche de evlenmiş ve bir aile sahibi olmuştu; Darjeeling’de Himalayalar üstünde kurulmuş bir kasabada iki göz bir kulübede yaşamıştı.

Matthieu tanıştıktan sonra hocasının huzur dolu şefkatli ve merhametli karakterinden, bilgeliğinden ve kaya gibi sağlam içsel gücünden çok etkilenmişti. Matthieu henüz yirmi bir yaşındaydı; orada rinpoche ile birlikte üç hafta geçirmişti; kendisi o zaman henüz farkında değildi ama bu tanışma hayatının akışını değiştirecekti. Fransa’ya okuluna geri döndüğünde aklının sürekli Hindistan’da hayatına giren bu adama kaydığını fark etti. Böylece, Paris Pasteur Enstitüsü’nde biyoloji doktorasını tamamladığı halde, yaz tatilinin geri kalan kısmını Hindistan’da rahiplerle birlikte geçirmeye gitti.

Mezuniyetinin son yılında Matthieu, Nobel ödüllü François Jacop ile birlikte çalışarak genetik konusunda kendi keşiflerini yapıyordu. Daha henüz üniversitede bir öğrenci iken ilk kitabını yazmıştı. Kesin hesaplarla hazırladığı bütün hayvan türlerinin göçü üzerine bir incelemeydi bu; etoloji (hayvan davranışlarının incelenmesi) hobilerinden birisiydi (aynı müzik, astronomi ve tabiat fotoğrafçılığının olduğu gibi). Ama sonunda ruhsallık konusu baskın geldi ve Matthieu bilimsel kariyerini bırakarak, Kangyur Rinpoche’nin gözetimi altında eğitim gören bir Tibet Budisti olarak hayatını sürdürmeye karar verdi. Kangyur öldükten sonra Matthieu rahip mertebesine yükselerek, Dilgo Khyentse Rinpoclıe’nin özel asistanı oldu; kendisiyle gece gündüz on iki yıl geçirdi, hocası öldükten sonra hakkında yazdığı bir kitap vardır.1

Alan, Matthieu’yu takdim konuşmasının sonuna gelmişti. “Bugün neredeyse yirmi yıllık bir rahip kendisi ve Budizm alanında, özellikle Nyingma geleneğinde Batılı Budist alimler arasında en kıdemli olanlardan. Sayın Ekselansları’na çok uzun bir zamandır Fransızca tercümanlığı yapmaktadır. Artık sözü daha fazla uzatmak istemiyorum, Matthieu, lütfen buyrun ..."

Dalai Lama’nın tercümanı olarak kendisiyle sıkı bir iş ilişkisi içinde olmasına rağmen, Batılı dış görünüşünün kendisini çok çabuk ele vermesi nedeniyle, o sabah Tibetli rahiplerin Mattiheu’yu yadırgamış olmaları muhtemeldi.

“Sayın Ekselansları’nın huzurunda sizlere Budizmle ilgili bir şeyler anlatmak aslında beni biraz tedirgin ediyor," diye haşladı sözlerine Matthieu. “Kendimi sınava girmeye hazırlanan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Ayrıca bilimle profesyonel anlamda ilgilenmeyi bırakmış bir insan olarak, aynı şeyi bunca bilim adamının huzurunda da hissediyorum. Bununla birlikte, hepimizin hayatında zaman zaman glrip geçmemiz gereken sınavlar olduğuna inanıyorum," dedi Matthieu sözlerini içten bir gülümsemeyle bağlayarak.

Matthieu ilk olarak, Budist geleneğinde ve İngilizce dilinde duygu kelimeleri arasında var olduğunu düşündüğü farkı açıklamak istediğini söyledi. Kendisine göre, ‘duygu’ kelimesi çok genel anlamlı bir ifadeydi. “İngilizcedeki ‘duygu’ kelimesi (emotion) Latin kökenli olup emovereden gelir, zihni harekete geçiren bir şey kastedilir ve bu zararlı, nötr veya yararlı bir faaliyet olabilir.

“Öte yanda, Budist açıdan duygu, zihinde koşulları oluşturan ve zihne bunu belirli bir bakış açısıyla benimseten şeye denir ya da olayların tasavvurudur. Yani öyle pek, ‘zihinde birdenbire meydana gelen bir duygu patlaması’ durumu değildir kastedilen, belki bilim adamlarının duygu diye üzerinde çalıştıklarına en yakın olan durum olarak kabul edilebilir. Budist terminolojide, bu tip duygu durumu, büyük duygu olarak adlandırılır. Örneğin, kızgın, üzgün veya bir şeye karşı saplantılı olunan hallerde, çok açıkça belli olur.”

Nesnelerin Görünüşleriyle, Ne Oldukları Arasındaki Ayrılık

Budist ve Batılı düşüncelerde duygunun nasıl algılandığına dair bu temel ayırımı açıklığa kavuşturmak için, Matthieu Budist psikolojinin perspektifiyle çok harika hazırlanmış kısa bir özet geçti. Bir standardı açıklayarak başladı konuşmasına; Batı’daki uygulamasından çok farklı olarak, bir duygunun yıkıcı duygu olarak tanımlanması durumunu açıkladı: yıkıcı duygunun açıkça verdiği zararın yanında, daha derin bir hasar meydana getirip getirmediğine bakmak, yani gerçekliği algılama yetisine zarar verip vermediğini incelemek.

“Budist bakış açısından,” diye devam etti, “bir kişi yapıcı duygularla yıkıcı duyguları birbirinden nasıl ayrımsar? Temel olarak, yıkıcı bir duygu ki, buna ‘gerçeği gizleyici’ veya ‘rahatsızlığa sebep olan’ zihinsel faktör de denir zihnin gerçekliği doğru olarak algılanmasına engel olan şeydir. Yıkıcı bir duyguda, her zaman için, olayların göründüğü haliyle gerçek hali arasında bir ayrılık söz konusudur.

“Aşırı saplantı hali mesela arzu bize, hoş olan ile hoş olmayan arasındaki, yapıcı olan ile yıkıcı olan arasındaki dengeyi, bir kişideki veya bir şeydeki nitelikleri görmemize engel olur ve bir süre için o şeyi yüzde yüz çekici olarak algılamamıza neden olur. Tiksinti hali ise, bir nesnedeki pozitif tarafları görmemize engel olup, bizi o nesneye karşı yüzde yüz negatif hale getirir; yok etmek isteriz, yıkmak veya ondan kaçmak isteriz.

“Bu tip duygusal haller kişinin değerlendirme, nesnelerin doğası hakkında doğru karar verme yeteneğini zayıflatır. O sebeple bu duyguları ‘gizleyici' olarak nitelendiririz. Nesnelerin/olayların gerçek hallerini gizlerler. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak, nesnelerin/olayların bir sürekliliğe sahip olup olmadığı, içlerinde asli öğeler taşıyıp taşımadığı gerçeğini de gizler, görülmesini imkansız hale getirir. Dolayısıyla her seviyede bir gizlenme/görülememe durumu hakimdir.

“Bu şekilde, gerçekleri gizleyen duygular, bir anlamda kişinin düşüncelerine zincir vurma yoluyla kişinin özgürlüğünü zayıflatmaya başlarlar ve kişi önyargılı olarak düşünmeye, konuşmaya ve hareket etmeye başlar. Buna karşın, yapıcı duygular bireyin algıladığı nesne/olayın doğasıyla daha doğru ve dengeli bir değerlendirme durumu içine girer, çünkü güvenilir, sağlıklı bir yargılamaya dayanırlar.”

Dalai Lama sessizce oturmuş, ilgiyle dinliyordu; bir açıklama istemek için Matthieu'nun sözlerini çok ender bölüyordu. Bilim adamlarıysa, tam aksine Matthieu'nun sunuş konuşması boyunca sürekli notlar almışlardı. Bu sunuş, bu toplantının Budist tarafın görüşlerini yansıttığı ilk söz alışıydı.

Zarar Verme Konusu

Alan'ın yıkıcı duygularla ilgili baştaki kriterleri onların zararlı doğası üzerine kurulmuştu; Matthieu ise Budizmde bu konuda biraz daha fazla ayrıntılı düşünüldüğünü gösterilişti. “Sonra da, bireyin kendisine veya başkasına verdiği zarar olarak tanımladığımız yıkıcı duygular tanımlamasına «diyoruz. Birileri öyle karar verdiği için, şu davranışlar iyidir, bu davranışlar kötüdür denemez. Zaten mutlak anlamı la iyi veya kötü diye bir şey yoktur. iyi ve kötü olan tek şey mutluluk veya acı çekme anlamında verilen zarar düşüncelerimizin ve faaliyetlerimizin, bizde veya başkalarında meydana getirdikleridir.

“Yıkıcı ve yapıcı duygular, kendilerini harekete geçiren motivasyona bağlı olarak da ayrılabilirler: bencil veya özverili, kötü niyetli veya iyiliksever. Yani, bu konudan bahsederken, hem motivasyon, hem de bireyin duygularının yarattığı sonuçlar hesaba katılmalıdır.

“Bir insan, yapıcı ve yıkıcı duygular arasında, panzehirleri açısından birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyerek de bir ayrım yapabilir. Örneğin, nefret ile özgecilik (kendinden önce başkalarını düşünme hali). Nefret, bir başkasına zarar vermek veya başkasının sahip olduğu herhangi bir şeye veya başkaları için değerli olan birine zarar verme isteği olarak tanımlanabilir. Bunun zıttı olan duygu ise, zarar verme isteğinin panzehiri olarak hareket ediyor: özverili sevgi. Özverili sevgi, kin, düşmanlık gibi duygulara direkt olarak etki eden bir panzehir olarak görülüyor; bunun sebebi bir insan, sevgi ile nefret arasında bir tercih yapabiliyor, fakat aynı anda, aynı kişi ya da nesneye hem nefret, hem de sevgi hissedemiyor olmasıdır. Dolayısıyla, birey içinde ne kadar iyilikseverlik, şefkat ve merhamet, hayırseverlik barındırıyorsa bunların zihninizdeki yayılma alanı ne kadar büyükse birey içinden gelen zarar verme duygusuna o kadar kuvvetle karşı durabiliyor; bu duyguyu yıkabiliyor, hatta büyük olasılıkla yok edebiliyor.

“Ayrıca, bir duygu için negatiftir derken, burada herhangi bir şeyi yok sayıp reddetmeye çalışmıyoruz; esas olarak bahsetmeye çalıştığımız, mutluluğun, iyi olma halinin daha az seviyede olması, mantık ve özgürlük konusunda gözlemlenen eksiklikler anlamındadır; bir saptırılmışlıktan bahsedilir."

Alan araya girerek nefret hakkında bir soru sordu. “Nefretten bahsederken, bir başka kişiyi veya o kişilere ait olanları ya da onlar için değerli olanları yok etme veya itmek isteği olarak tarif ettin. Daha önce Sayın Ekselansları, bir insanın şefkat ve merhamet duygusunu kendisi için hissetmesinin mümkün olup olmadığı konusunda bir konuşma yapmıştı; şimdi ben de buna paralel bir soru sormak istiyorum. Kişinin kendisinden nefret etmesi mümkün değil mi? Tanımlamanızda bu duygu sanki sadece karşı tarafa yönelik bir duyguymuş gibi algılanıyor."

Matthieu’nun cevabı biraz ilginçti: “Kişinin kendisinden nefret etmesinden bahsederken, buradaki nefret aslında duygunun kaynağını oluşturmamaktadır. Kendinize kızmış olabilirsiniz, ama bu gururdan kaynaklanan bir durum olabilir, kendinizden beklediğinizi verememiş olduğunuzu fark etmenizden doğan bir hayal kırıklığı bunun sebebi olabilir. Ama gerçekten kendinizden nefret etmezsiniz.”

Alan tam bir tespit yapmak istiyordu. “Öyleyse, Budizmde kişinin kendisinden iğrenmesi, nefret etmesi gibi bir durum yok?”

Matthieu tutumunu değiştirmedi. “Herhalde yok, çünkü bu, her canlının ‘acı çekmekten uzak durma’ temel arzusuna karşı olan bir durum olurdu. Kendinizden nefret ediyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz çünkü kendinizi, olduğunuzdan çok daha fazla, çok daha başka bir yerde görmek istiyorsunuzdur. Olmayı arzu ettiğiniz gibi olmadığınız için veya bunu yeterince çabuk gerçekleştiremediğiniz için kendinizle ilgili bir düş kırıklığı yaşıyor olabilirsiniz. Kendinden imrenmenin esasen egoyla çok yakından ilgisi vardır. intihara kalkışan bir kişi bile bunu kendisinden nefret ettiği için daha fazla acı çekmekten bir kaçış yolu olarak gördüğü için yapar.”

Matthieu intihar etme konusunda bir başka Budist görüşü daha ileri sürdü: “Kişi aslında bir şeyden kaçamaz, çünkü ölüm bir başka var olma haline geçiştir sadece. Dolayısıyla, acı çekmekten kurtulmak için yapılacak en iyi şey, problem ne ise onu bu dünyada ve şimdi çözümlemeye çalışmaktır; bu mümkün değilse, kişinin probleme karşı tutumunu değiştirmeye çalışmak gerekir.”

Seksen Dört Bin Negatif Duygu

Konuşmasının ana temasına geri dönerek devam etti Matthieu, “Budist ibadet ve öğretisine göre bakıp soruyoruz, bu yıkıcı duygular nereden kaynaklanmaktadır? Aslında hepimiz biliriz ki, insanlar çocukluklarından yaşlılıklarına kadar geçen süre içinde sürekli değişmektedirler. Vücudunuz hiçbir şekilde aynı kalmaz ve aklımız da her geçen saniyede, yaşadığımız her bir olayda tecrübe edinerek gelişmektedir. Bizler sabit bir dönüşüm içinde, sürekli değişerek yaşayan varlıklarız. Ama aynı zamanda her şeyin temelinde bizi biçimlendiren bir şey vardır, ta çocukluktan beri değişmeden kalan ‘ben’i oluşturan şey.

“Bu ‘ben'‘yapışkan ego' diyelim buna yani kişiliğimizi temsil eden varlık deyince, aklımıza ‘ben çok sıcakladım' veya ‘ben üşüdüm' dediğimiz zamanki, ya da birisinin bize seslendiği zaman kastettiği ‘ben' anlaşılmamalı. Yapışkan egodan kastedilen şey, insan varlığının en temelinde olan değişmez bir mevcudiyete çok köklü ve gözü başka şeyi görmez, sıkı bir bağlılıktır ve insanın kendisini ‘özel kişi' addetmesine neden olur.

“Yine bizler bu ‘ben' in hassas bir yapısı olduğunu, onu korumamız ve hoşnut tutmamız gerektiğini hissediyoruz. Buradan tiksinme ve çekici bulma konuları yine çıkıyor ortaya: ‘ben'i tehdit eden her şeyden tiksinme ve itme, ‘ben'i hoşnut tutan ya da onu rahatlatan her şeyi de çekici bulma; bunlar kişinin kendisini güvende ve mutlu hissetmesine sebep oluyor. işte bu iki temel duygudan (çekici bulmak ve tiksinmek/itmekten), çok sayıda ve çeşitte duygular doğmaktadır.

“Budist metinlerde seksen dört bin değişik tipte negatif duygudan bahsedilir. Bunların hepsi bütün detaylarıyla anlatılmamıştır ama bu büyük rakam, bize insan aklının ne kadar karmaşık bir yapısı olduğunu gösterir; ayrıca insan aklını dönüşüme uğratmak için kullanılan yöntemlerin, zihindeki bu yapı çeşitliliğine uyarlanması gerektiğini de gösterir. Bu nedenle, içsel transformasyonu gerçekleştirmeye giden Budist yola açılan, tam seksen dört bin kapıdan bahsedilir. Bütün bu çok yönlü ve çeşitteki duygular, beş ana başlık altında toplanabilir: nefret, arzu, zihin bulanıklığı, gurur ve kıskançlık.

“Nefret çok derinden istenen, bir başka kişiye zarar verme, onların mutluluğunu bozma arzusudur. Bir kızgınlık durumunda ortaya çıkması gerekir diye bir kural yoktur. Her zaman gösterilen bir duygu da değildir ama kişinin hissettiği düşmanlığını tetikleyecek koşullar oluştuğunda ortaya konacaktır. Ayrıca ilgili bir sürü başka duyguyla da bağlantılıdır, mesela, gücenmek, garez beslemek, aşağılama, düşmanlık vb. gibi.

“Bunun karşıtı olan durum, yani bağımlılık (tutkunluk) durumunun çok farklı yönleri vardır. Mesela, nefsi zevkler için veya sahip olmak istediğimiz nesne için duyulan, bildiğimiz çıplak arzu vardır. Ama bir de bağımlılık duygusunun ‘ben' olgusuyla, bireyle ve fenomenal gerçekliğin sağlamlığıyla ilgili olarak, çok daha zor fark edilen bir yönü vardır. Bağımlılığın bu yönü, nesneleri aslında olmadıkları bir şekilde görmemize, algılamamıza neden olur. Örneğin, nesnelerin sürekli olduklarını zannedersiniz mesela, arkadaşlık, insanlar, sevgi, sahip olunan şeylerin, hep devamlı oldukları düşünülür aslında öyle olmadığı çok açıktır. Böylelikle bağımlılık, kişinin nesneleri algılama biçimine olan sıkı bağlılığı (tutkunluluğu) anlamına gelir.

“Sonra cahillik var, mutluluğu yakalamak ve acıdan uzak durabilmek için başarmak veya kaçınmak gerekenleri ayırt etme eksikliği olarak tanımlanır. Tabii, normalde cehalet, Batı kültüründe bir duygu olarak addedilmez ama kesinlikle gerçeğin, mantıklı ve doğru olarak tespitine engel olan zihinsel bir faktördür. Gerçek bilgeliği ya da bilgiyi gizleyen bir zihinsel durumdur. Bu sebepten dolayı, aklın zayıf olan bir yönü olarak, insana sıkıntı veren bir yön olarak kabul edilir.

“Gururun da çok çeşitli yönleri vardır: kişinin kendi başarılarından gurur duyması, kendisini diğerlerinden üstün hissetmesi veya onlara tepeden bakması, kişinin kendi yeteneklerini hak ettiğinden fazla değerlendirmesi veya diğerlerinin iyi yönlerini/yeteneklerini fark etmeme/kabul etmeme. Tüm bunlar genellikle, bireyin kendi eksikliklerini görememesinden kaynaklanır.

“Kıskançlık, başkalarının mutluluğuna sevinebilme yetisinin eksikliği olarak görülebilir. Bir insan, diğer bir insanın mutsuzluğunu kesinlikle kıskanmaz ama konu, onların mutluluğu ya da yetenekleri olunca işler değişir. Budist açıdan negatif bir duygudur. Eğer bizim amacımız, diğer kişilere iyilik aşılamaksa, o halde onlar mutlu olduğunda bundan bizim de mutlu olmamız gerekir. Bu amaçtan hareket edildiğinde, kıskançlığa yer kalmaz. Dolayısıyla amacımızın bir bölümünü, bu yolla şimdiden halletmiş oluruz, bu noktadan sonra artık yapılması gereken daha az şey kalmış olur.”

Hayali ‘Ben’

“Neden bütün bu temel duyguların hepsi ‘ben’ olgusuyla bu kadar yakından ilgilidir? Farz edelim ki, birisine birdenbire, ‘Lütfen kızar mısınız, hemen şimdi, çok kızgın bir hale gelir misiniz?’dediniz, oysa kimse hemen oracıkta tamamıyla kızgın bir hale gelemez, bunu hiç kimse yapamaz, ancak belki bir aktör kısa bir süre için kızgın bir insan halini canlandırabilir.

“Ama aynı kişiye derseniz ki, ‘sen hergelenin tekisin; sen ne berbat bir herifsin,’ artık fazla uzun beklemeniz gerekmeyecektir. Bu kişi istediğiniz kızgınlık moduna hemen girecektir. Bu fark nereden kaynaklanmaktadır? Çünkü siz o ‘ben’i hedefleyerek vurmuşsunuzdur. Bir kişilik olma nosyonu, her türlü duygunun kaynağı olduğuna göre, eğer duygularla çalışmak arzusundaysanız, öncelikle bu ‘ben’ olgusunu derinlemesine araştırmanız gerekecektir. Ama gerçekten de, ‘ben’ olgusu, tek ve bağımsız bir varlık olarak analiz edilmek üzere bekliyor mu?

“Budist felsefe ve inancında, bu ‘ben’in sadece bir hayalden ibaret bir şey mi olduğu, sadece ortaya atılan yeni bir görüşe yakıştırılan bir isim mi olduğu veya devamlı dönüşüm içinde yaşanan sürekli bir değişim mi olduğunu anlamaya çalışan çok derin bir yaklaşım vardır. ‘Ben’ vücudun hiçbir parçasında yer almamaktadır veya vücudu bir bütün olarak kaplayan bir şey olarak da görülememektedir. Bilinçte yer aldığını düşünebiliriz. Ama bilincin kendisi de, devamlı dönüşüm içinde yerini almış bir akış halidir. Geçmiş, düşünülmesi sona ermiş düşünce, olmuş ve bitmiştir; gelecek olan düşünce ise daha henüz doğmamıştır. O halde şu anki ‘ben’, olmuş ve bitmiş olanla, henüz doğmak üzere olan arasında bir yerde asılı kalmış olarak, nasıl olur da gerçekten var olabilir?

“Eğer bu ‘ben’lik halinin varlığı, akılda veya vücutta bulunamıyorsa, ya da her ikisinde birden bulunamıyorsa veya hu ikisinden de ayrı bir şey olarak adlandırılamıyorsa, o zaman çok açıktır ki, bu kadar güçlü bir ‘ben’ duygusuna sahip olmayı haklı gösterecek, söyleyebileceğimiz herhangi bir şey yoktur. Bir devamlılığa verdiğimiz bir isimdir sadece; tıpkı bir insanın bir nehri işaret ederek ona Ganj veya Mississipi diye ad vermesi gibi. Hepsi bu.

“Ama yine de, ona sıkı sıkı tutunmaya başladığımız zaman, o nehirde yüzen bir kayığın var olduğunu düşünmeye haşladığımız zaman, bütün problemler ortaya çıkmaya başlar. Biz bu ‘ben' olgusuna, gerçekten var olan bir şeymiş gibi tutunursak, o zaman bunun korunması ve hoş tutulması gerekmektedir. Tiksinti duyma, iticilik, beş rahatsızlık verici olarak tanımlanan duygular, yirmi tane ikinci dereceden olanlar ve sonuç olarak rahatsızlık verici duygunun tam seksen dört bin adet yönü ortaya çıkmaktadır.”

Bilincin Üç Düzeyi

“Bir sonraki soru ise: Bu negatif duygular aklın temel yapısı içinde yer almakta mıdır, almamakta mıdır? Buna cevap verebilmek için, bilinci farklı düzeylerine ayırmamız gerekir. Budizme göre, bilincin üç düzeyi vardır: büyük düzey (üst düzey), az anlaşılabilen düzey, çok zor anlaşılabilen düzey.

“Büyük düzeyde, her tip duygu bulunmaktadır. Büyük düzey, beynin çalışmasına ve vücudun çevreyle olan etkileşimine karşılık gelir. Az anlaşılabilen düzey, ‘ben’ olgusuna ve aklın iç gözlem yetisiyle kendi yapısını incelemesine karşılıktır. Eğilimleri ve alışkanlık motiflerini de taşıyan buradaki zihin akışıdır.

“En az anlaşılabilen düzey ise bilincin en temel yanını oluşturur; bir bilişsel yetinin var olduğu gerçeği.2 Bu düzey, bilincin herhangi bir nesne üzerinde fokuslanmadığı, saf bir bilinç veya ayrımsama seviyesidir. Tabii ki, biz bilinci genellikle o haliyle idrak edemiyoruz; bu çok uzun ve bilinçli bir eğitimi gerektirir.

“Bilincin çeşitli düzeyleri dediğimiz zaman, birbirine paralel akan üç kaynaktan bahsetmiyoruz, daha ziyade farklı derinlikleri olan bir okyanusa benzetilebiliriz. Duygular, büyük ve az anlaşılabilen düzeyde etkilidirler ama çok zor anlaşılabilen düzeyde bir etkileri olmaz. Aklın temel yapısını oluşturan kısmı, okyanusun en derin yerleri olarak kabul edersek, bunlar okyanusun yüzeyinde etkili olan dalgalara benzetilebilirler.

“Çok zor anlaşılabilen düzey, bazen ‘aydınlık’ olarak da adlandırılır ama bizler aklın aydınlık yönünden bahsederken, orada bulunup ışık saçan bir şeyden bahsetmiyoruz. ‘Aydınlık’ sıfatı sadece farkında olma yeteneğine karşılık kullanılan bir kelimedir, zihinsel yapılanmanın veya duyguların rengi kastedilmez. Bazen ‘aklın en mükemmel hali’ olarak da bahsedilen bu temel ayrımsama durumuna, tam olarak ve doğru idrak edildiği takdirde kapalı kalan hiçbir yanı kalmadan bu duruma ‘Budadaşlık’ olarak da bakılır.”

Matthieu konuşurken Dalai Lama büyük bir ilgiyle dinliyordu, arada sırada onaylarcasına hafifçe başını sallıyordu. Bu kendisinin gayet iyi bildiği bir sahaydı ve herhangi bir açıklama almak için veya bir fikre karşı fikir ileri sürmek için araya girmemişti.

Yıkıcı Duygulardan Kurtulmak

“Bundan sonra atılacak adım, kişinin kendisini tamamıyla yıkıcı duyguların etkisinden kurtarmasının mümkün olup olmadığını saptamak olacaktır. Bu yalnızca, eğer negatif duygular, aklın en derin düzeyi olarak kabul ettiğimiz yerde doğal olarak bulunmuyorsa, yani tabiatın bir parçası olarak doğuştan orada yer almıyorsa mümkündür. Eğer negatif duygular, nefret gibi mesela, aklın zor anlaşılabilen bu düzeyinin bir parçasıysa, o zaman bunu değiştirmek imkansızdır, o duygu hali hep orada yaşayacak demektir. Bilincin bu düzeyine inip, orada nefret, şiddetli arzu, kıskançlık, gurur ve diğerlerinin orada yer alıp almadıklarını ortaya çıkarmamız gerekmektedir.

“Yine de, bugüne kadar edindiğimiz tecrübelerimiz bize hu duyguların orta düzey de bir tabiatı olduğunu göstermektedir. Transa geçebilenler bizlere, bilincin temelini anlamak amacıyla derin transa geçtiklerinde, en zor anlaşılabilen zihnin o aydınlık süreci içine girdiklerinde, negatif duygularla karşılaşmadıklarını söylemektedirler. Tam aksine, bu düzeyin hiçbir olumsuz ya da yıkıcı duygu barındırmadığını belirtiyorlar.

“insanların büyük çoğunluğu zaman zaman olumsuz duyguları bizzat tecrübe etmiş olsalar bile bu, bu duyguların aklın yapısında yer alıp, doğuştan geldiği anlamına gelmiyor. Bir örnek vermemiz gerekirse, tozlu bir yer de bulunan yüz adet altın parçası üstleri toz ile kaplanmış ve altın oldukları fark edilmeyecek bir hal almış olsa da, bu onların altın oldukları gerçeğini değiştirmez. Derin transa geçenlerin tecrübeleri doğrultusunda yaygın olan inanış, yıkıcı duyguların, bilincin en temel yapısında yeri olmadığıdır. Onlar daha çok koşullara, çeşitli alışkanlıklara ve eğilimlere bağlı olarak, bilincin daha dışsal kaynağından doğup kendilerini göstermektedirler.

“Bunu bilmek bizlere bu kısa ömürlü duygularla ve onları ortaya çıkaran eğilimlerle çalışma fırsatı verir. Eğer yıkıcı duygular aklın yapısının bir parçası olsalardı, onlardan kurtulmaya çalışmanın bir faydası olmayacaktı. O zaman bu, tıpkı bir kömür parçasını beyazlaşması için yıkamaya benzerdi. Kurtuluş imkanının olduğunu anlamak, içsel dönüşüme giden yolun başlangıcıdır. Bulutları aşıp arkasında pırıl pırıl güneşin hep orada parlamakta olduğunu ve gökyüzünün de besberrak olduğunu görebilmek insanın elindedir.

“Bu yıkıcı duyguların, temel bilincin bir parçası olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak, onları incelemeye almamız gerekiyor. Örneğin kızgınlığı ele alalım. Güçlü bir öfke patlaması, böylesi bir durumla karşı karşıya kalan insan için, çok karşı konulmaz görülebilir, kontrol edilmesi çok güç olabilir. Öfkemizi kontrol edebilmek için kendimizde hiç güç bulamayabiliriz; sanki bu anı yaşayıp tecrübe etmekten başka çare yokmuş gibi gelebilir insana. Aslında kızgınlığın tabiatını iyi olarak tanımadığımız için bu şekilde algılanır bu. Öfke nedir? Uzaktan bir yaz bulutu kümesine baktığınızda, öyle çok görünür ki, sanki birisi üstüne otursa rahatlıkla kendisini taşıyabilirmiş gibi gelir insana. Ama eğer üstüne oturacak olursanız, orada sizi tutacak sağlam hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin bir akım ve rüzgardan ibaret olduğu çıkar ortaya. Ayrıca güneşi de gizlerler, yani bir de yan etkisi vardır.

“Öfke de aynı şekilde. Klasik bir Budist yaklaşımı, meditasyon yapan kişinin düşüncelerini tamamıyla öfke konusuna yoğunlaştırarak şu soruları sormasını söyler: ‘Öfke bir ordu kumandanı gibi midir, cayır cayır yanan bir ateş midir, çok ağır bir taş mıdır? Elinde taşıdığı bir silah var mıdır? Onu bulabileceğimiz bir yerde midir, göğüste mi, kalpte mi, kafada mıdır? Biçimi ya da rengi var mıdır?' Tabii ki, bu soruları soran insan, karşısında karnına mızrak saplayacak bir kişi çıkmasını beklememektedir! Yine de kızgınlığı bu şekilde düşünürüz, yani çok güçlü ve karşı konulmaz bir güç olarak.

“Ama gerçekleştireceğimiz bu sorgulama deneyi bize şunu gösterecektir ki, ne kadar çok öfkenin karşısına dikilip gözlerinin içine bakarsanız, o da o kadar çabuk kişinin gözünden düşmektedir, aynı sabah güneşinde eriyen kırağı gibi. Kişi tam yapılması gerektiği şekliyle öfkenin karşısına dikilirse, öfke gücünü hemen yitirmektedir.

“Ama insan, kızgınlığın, ilk olarak düşünülen şey olmadığını, yani kızgınlığın asıl başlangıç noktasının, farklı olayların bir toplamı olduğunu keşfediyor. Mesela, bir açıklık/berraklık cephesi var ki olayın, bunlar hiç de kötü niyetli karakterler olmadığı halde, kızgınlığın kaynağını oluşturmaktadırlar. Gerçekten de, yıkıcı duyguların en temelinde aslında hiç de zararlı olmayan yaklaşımlar yatmaktadır.

“Bu duyguların negatif özellikleri,” diye açıkladı Matthieu, “duyguların kendileri için bile asli değildirler. Bireyin eğilimleriyle birlikte hareket eden idrak olayı, bir dizi zincirleme reaksiyona sebep olup, oluşan ilk düşüncenin kızgınlığa, nefrete ve sonra da kötü niyete dönüşmesine sebep olur. Eğer öfkenin yapısı sağlam bir kalitede değilse, bu zihnin temel yapısına ait bir parça olmadığı anlamına gelir.”

En Yaygın Panzehir

“Bu bulgu bize olumsuz duygularla nasıl başa çıkabileceğimizi gösterir; yani sadece gözlemler yaparak değil, aynı zamanda içsel bir dönüşüm geçirmek anlamında. Olumsuz duygular sürekli olarak bir yol bulup aklımızın içine sızdığından, önce ruh haline etki ederler, sonra da sonuçta olumsuzlaşıp bedenden dışarı taşarak karşı tarafa yansıtılırlar. Hu sebeple, öncelikle işe duyguların kendileriyle çalışmakla başlamak gerekir. İnsan bunu değişik yollarla ve farklı düzeylerde yapabilir; başlangıç, orta ve ileri düzeyde.

“Bireyin kendisine ve diğerlerine mutsuzluk getiren yıkın duyguların olumsuz sonuçlarından sakınmak istediğimiz zaman, kullanacağımız ilk yol, panzehirlerden faydalanmakla. Her duygu için belirli bir panzehir vardır. Daha önceden de belirttiğim gibi, aynı şey için hem sevgi, hem de nefret hissedemeyiz. Sevgi, nefrete karşı kullanılacak en etkin panzehirdir. Benzer şekilde, dürtüden kaynaklanan arzu için, o objenin olumsuz tarafları üzerinde düşünebilir insan veya daha objektif bir değerlendirmeye sahip olmak için uğraşabilir. Cehalet ya da ayırt edebilme yetisi eksikliği (zihin bulanıklığı için) için, nelerin yapılıp nelerden sakınılması gerektiği hakkındaki anlayış becerimizi, daha üst bir seviyeye çıkarmaya çalışabiliriz. Kıskançlık halinde ise, diğer kişiler bu sahip oldukları nitelikler için, bizler de sevinmeye çalışabiliriz. Gurur açısından, başkalarının başarılarını alkışlayabilir ve kendimizde alçakgönüllülük halini oluşturabilmek için hatalarımızı görmeye çalışabiliriz.

“Bu işlem, var olan her bir olumsuz duygu için, bir panzehir oluşturmak suretiyle uygulanabilir. Böylece, bundan sonra atılacak adım orta düzeyde bunların hepsinde uygulanabilecek ortak bir panzehir bulunup bulunmadığını araştırmak olacaktır. Bu panzehir meditasyon yoluyla aranacak ve tüm olumsuz duyguların taşıdığı ortak karakteri araştırıp tespit etmek çalışarak bulunacaktır. Meditasyon yapan kişi, onların sağlam bir yapıları olmadığını görecektir; Budizmin kofluk (kof olma hali) diye tanımladığı özelliği sergilerler. Birdenbire yok olarak havaya karışıp gitmeyecekler ama göründükleri kadar da sağlam değillerdir.

“Bunu böyle düşünmeye başlamak bile, bir kişinin, yıkıcı duyguların görünen sağlamlığını çökertmesini olanaklı kılar. Bu panzehir yani onların içi kof yapılarının farkına varmak bütün duygular üzerinde etkili olur, çünkü duygular farklı alanlarda ortaya çıkmalarına rağmen, hepsi sağlam bir yapı özelliği taşımama konusunda birbirleriyle eşit konumdadırlar.

“Son bir yöntem de ayrıca risklidir duyguları karşı duygularla nötrlemek ya da onların kof tabiatlarına bakmak değil de, kişinin kendisini, yarattıkları etkiden çabucak kurtarmak için onları katalizör niyetine kullanıp bu duyguları dönüşüme uğratmasıdır. Tıpkı denize düşen bir insanın desteğini yine denizden alarak yüzüp, kıyıya ulaşmasına benzer.

“Bu yöntemler bazen zehirli bir çiçekle uğraşmanın üç olası yoluyla da mukayese edilir. Birinci seçenek, çiçeği dikkatlice kökünden sökmek ve toprakla bağını kesmektir. Bunu panzehir kullanma seçeneğimize benzetebiliriz. ikinci bir yol, bitkinin üstüne kaynar su dökmek gibidir. Bu da duyguların kof karakterleri üzerine meditasyon yapmakla özdeşleştirilebilir. Üçüncü seçenek ise, zehirli şeylerle beslenebilen geleneksel tavus kuşu örneğidir. Tavus kuşu gelir ve zehirli bitkiyi yer. Bütün diğer hayvanlar böyle bir bitkiyi yedikleri için ölecek iken, tavus kuşu sadece hayatta kalmakla kalmaz, ayrıca tüyleri de güzelleşir. Bunu da, kişinin kendi ruhsal ibadetini geliştirip ilerletmek yoluyla, bu duyguları katalizör olarak kullanıp onları dönüşüme uğratmakla özdeşleştirebiliriz. Bununla birlikte bu son yöntem tehlikelidir. Sadece tavus kuşları bunu başarabilmektedirler, daha az gelişmiş hayvanlar bunu denedikleri takdirde başları belaya girebilir!

“Her üç durumda da, sonuç aynıdır, ortak hedefe varılır: artık kötü duygularımızın esiri değil, özgürüzdür. Hangi yöntemin diğerinden daha ‘üstün’ olduğu o kadar önemli değildir. Onlar anahtar gibidirler. Anahtarın varlık amacı bir kapı açmaktır. Anahtarın altın, gümüş ya da demirden olması kapıyı açabildiği müddetçe önemli değildir. Yani her bir bireyin içsel dönüşümünü gerçekleştirmek amacıyla, hangi metodu kendisine en yakın buluyorsa, o metodu kullanması en uygunudur.

“Yine de unutmayalım ki, son yöntem ne kadar cazip görünse de, bir yılanın başının üstünden mücevheri almaya çalışmak kadar tehlikelidir. Eğer birey, duyguları katalizör olarak kullanırken, onları gerçekten dönüştürmeyip, sıradan bir şekilde uyguluyorsa, kişi her zamankinden daha fazla duygularının esiri haline gelir!”

Öncesinde mi, O Sırada mı, Yoksa Sonrasında mı?

Matthieu bundan sonra ilgili bir konuya, yıkıcı duyguya müdahalenin zamanlaması konusuna girdi. İnsanlar bu duygularla uğraşmaya, duygular ortaya çıktıktan sonra mı, çıktıkları esnada mı, yoksa oluşmadan önce mi başlamalılardı?

“İlk müdahale yani duygular oluştuktan sonra müdahale etmek bu işe yeni başlayanların yaklaşımıdır; çünkü genellikle insanlar bir duygunun olumsuz ya da yıkıcı taraflarını, ancak duygular ortaya çıktıktan sonra anlayabilirler. Bu aşamadan sonra kişi, usunu kullanarak bunların yarattığı sonuçları araştırır; örneğin, bir insanı diğerine neredeyse şeytan gibi gösteren güçlü bir öfke patlaması herkesi üzer, ayrıca bizi de mutlu etmez. Bu yolla, mutluluk getiren duygularla, acı veren duyguları birbirinden ayırabiliriz. İşte o liman, bir dahaki sefere aynı duygular doğmak üzereyken bunları zamanında tespit ederek doğmalarına ve üstümüzde hakimiyet kurmalarına izin vermemek en güzelidir.

“Birey bu deneyde yeterince tecrübe kazandıktan sonra, sıra duyguların doğdukları esnada onlara müdahale etme alıştırmaları gelir. Burada dikkat edilecek nokta, duyguları kişinin zihninde yükselmeye başladıkları anda serbest bırakmaya çalışmaktır; böylelikle düşüncelerin zincirleme tetiklenerek çoğalıp zihni esir almasının ve bireyi istemediği bir şeyi yapmasının mesela bir başkasına zarar vermek geçilmiş olur. Bunu gerçekleştirebilmek için, bakışlarımızı yeni doğan düşünceye çeviririz; çünkü daha önce de izah ettiğimiz gibi, gerçek yapısının kof olduğunu keşfetmek için biçiminin olup olmadığını, rengini, yerini vb. özelliklerini sorgularız. Bu deneyde de yeterince tecrübelendikten sonra, düşünceler ve duygular sahibinde, artık uyulması gereken yeni düşünceler oluşturmadan gelişirler ve yok olurlar, tıpkı arkasında hiçbir iz bırakmadan gökyüzünde süzülen kuşlar gibi veya suyun yüzeyine yazıldığı anda kaybolan bir yazı gibi.

“Tabii bu çok pratik yapmayı gerektiren bir şeydir, ama yeterince üzerinde alıştırma yapıldığında, kesinlikle son derece doğal olarak oluşacak bir tepki halini alır. Zaten meditasyon kelimesinin Tibetçedeki anlamı, ‘tanışma ve alışma’dır. Birey, zamanla yeterince alıştırma yaparak yeni durumu tanır ve alışır; bu şekilde düşüncelerin de gelip gittiklerini görürsünüz. Zamanla alışırsınız.

“Artık iyiden iyiye tecrübe sahibi olduktan sonra, final yaklaşır. Herhangi bir duygu daha doğmadan, öyle bir hazır hissedersiniz ki kendinizi, kendinizde bulduğunuz güç o duyguların doğmasına kesinlikle izin vermez. Bu adım idrakle, farkındalıkla ilgilidir; yıkıcı duyguların aynı şiddetle oluşmadıkları bir dönüşüm başarıyla tamamlanmıştır.

“Bir örnek daha verelim ama önemsiz bir tane: eğer karnınızda gaz varsa, bunu sürekli bastırmaya çalışmak zordur, hatta can yakıcıdır. Yine de gazınız geldiğinde salıvermek de adaba aykırıdır. Hem bastırmak, hem de salıvermek doğru çözümler değildirler. Dolayısıyla en güzeli problemi oluşmadan çözmektir; böylece ne salıvermek, ne de acı çekmek zorunda kalınır!

“Duygular da aynı böyledir. Tecrübeyle oluşan öyle bir nokta gelir çatar ki, meditasyon alıştırmalarını yapanlar zihinlerinin sevgi duygusu içinde yüzdüğünü hissederler. Bu artık insanın ikinci bir karakteri haline gelir ve nefret kişinin akıl akışından çıkartılır; artık bir başkasına isteyerek acı çektirmenin imkanı kalmamıştır. Nefret hiçbir şekilde oluşmaz ve bastırılacak bir şey de kalmamıştır. Bu gerçekten meditasyon alıştırmaları yapmanın, insanı getireceği noktayı göstermesi açısından çok önemlidir.”

Tam Anlamıyla Doyum

“Bütün duygulardan arınma fikri, insanın aklına, kişinin duygusuzlaşınca ağırlaşıp kütük gibi olacağını ve duyarsız bir hal alacağını getirebilir. Ama bu tamamıyla yanlıştır. Zihin serbest bırakılmış haldeyken, son derece net ve mantıklıdır. Bilge kişi tamamıyla huzurlu bir ruh hali içindedir ve rahatsız edici duygulardan arınmış olmak, diğer kişilerin mutluluk ve üzüntülerine karşı daha fazla ilgi ve hassasiyet gösterilmesini sağlar. Kafası dağınık ve aklı karışık bir kişi hiçbir şeyin farkında olamaz; tıpkı, bir insanın diğer bir kivinin avucundaki bir saç telini hissedemeyeceği gibi. Fakat bilge kişi bunun tam tersine, rahatsızlık verici duygulardan arınmış ve tamamıyla huzur hali içinde diğer kişilerin çektiği acıların tam bir idrakı içindedir; neden-etki kanunu gereği, onları öylesine belirgin bir algıyla hisseder ki, sanki o içteki kendi gözüne batmakta ve kendisini rahatsız etmekledir. Çok daha ince bir yargı duyarlığına ve çok daha fazla şefkat ve merhamet duygusuna sahiptir.

“Duygularınızı ifade etmediğiniz takdirde, insanlar bunun bireyi sağlıksız bir zihin haline sürükleyeceğini söylerler. Fakat duyguları ifade etmenin çok farklı yolları vardır. Örneğin, öfkeyi nefretle dışarı vurarak bu durumun insanları aşağılamasına izin vermeyip, bunun yerine, onu kendi zekamızla karşı karşıya bırakarak ifade edebiliriz. Duygularımızı bastırmak zorunda değiliz. Onları zekamızla muhatap bırakarak istediğimiz gibi kanalize edebilir, zihnimizin yapısını anlamakta kullanabilir, gelecekte yeni yıkıcı duygu oluşumlarına daha fazla ortam yaratmayacak şekilde kendi kendisini ayarlamasına yardım edebiliriz. Her gün çaba sarf ederek, nefretin yıpratıcı sonuçlarından kendisini böylesine sakınabilen bir insan, uzun dönemde, bu şiddetin yeniden ortaya çıkması için hiçbir sebebin kalmadığı bir seviyeye erişecektir.

“Son soru, kişinin kendisini bu olumsuz duygulardan tamamen koparmasının mümkün olup olmadığıdır. Bunun cevabı, bilgelik ve özgürlükte saklıdır. Eğer yıkıcı duyguların içsel özgürlüğümüzü sınırladığını ve yargı yetimizi zayıflattığını düşünüyorsanız, o zaman onlardan uzak durduğumuz müddetçe, üzerimizdeki etkileri aynı güçte olmayacaktır. Daha özgür olup, daha çok mutlu olacağız.

“Zevk almak konusunu ise mutluluktan ayrı tutmalıyız. Burada bahsedilen mutluluk, beraberinde huzur duygusunun olduğu, özgecilik gibi (kendinden önce başkalarını düşünme) bazı olumlu nitelikleri içinde barındıran, çok derin bir doygunluk hissinin karşılığıdır. Zevk almak ise, koşullara, meydana geldiği yere ve insana bu duyguyu yaşatan objeye bağlı bir şeydir. Kişi bazı şeylerden belli zamanlarda zevk alabilirken, diğer zamanlarda alamayabilir. Değişime mahkûmdur. Bir keresinde zevk veren durum/şey, diğer seferinde değişiklik göstererek, zevk vermeyebilir, hatta acı verici olabilir. Zevkin, eğlenti süresinde kendisini tüketen bir yapısı vardır, aynı yanıp biten ve sonunda sönen bir mum gibi.

“Ama bunun tersine, ‘derin bir doygunluk hissi', zamana, yere ya da nesneye bağlı değildir. Kişinin alıştırma (meditasyon) yaptıkça, geliştirip büyüttüğü bir zihinsel durumdur. Zevk konusuyla, neredeyse her açıdan farklılık gösterir. Kendimizi yıkıcı duyguların etkilerinden kurtarmakla aradığımız şey, içsel bir istikrar, berraklık ve doygunluktur, ki doygunluktan burada mutluluğu kastediyoruz.”

Orijinal Günah Değil, Orijinal İyilik

Matthieu konuşmasının sonuna gelmişti: “Makalelerinden bir tanesinde, Owen, tüm insanlık tarihi boyunca büyük ihtimalle, gerçekten mutlu ve gerçekten iyi olan hiç kimsenin bulunmadığını söyleyen bir filozoftan bahsetmişti. Budizm ise farklı bir perspektif sunmaktadır. Budadaşlık terimi Tibetçede iki hecelidir: sang kelimesiyle, bütün kapalı kalmış olan şeyleri açıklığa kavuşturan kişi kastedilir; ve gyey kelimesiyle, mümkün olan her türlü mükemmelliği geliştirmiş olan kişi karanlığın yerini alan aydınlık hali gibi kastedilir. Budadaşlık mümkün olan en mükemmel iyilik hali olarak tasavvur edilir; bilincin temelindeki kaynakta yer alan iyiliğin, gerçeklik haline getirilmesidir.

“Budadaşlık halini gerçekleştirme potansiyeli her sezgi sahibi varlıkta mevcut olduğuna göre, Budist yaklaşım, sırf bu sebepten dolayı, orijinal iyilik anlayışına, orijinal günah anlayışından daha yakındır. Bundan kastedilen şey, en ilkel, en bozulmamış haliyle bir iyilik durumu, yani Buda tabiatı, yani zihnin en mükemmel yapısının kendisidir. Zihnin bu idrak hali, bütünüyle olumsuz duygulardan ve bunun tabii sonucu olarak acı çekmekten yoksundur. Böylesi bir idrak hali mümkün müdür? Buna yanıtımız, Buda'nın gösterdiği kanıtlara ve diğer aydınlığa ermiş bilgelerin söylediklerine güvenmek gereğidir.

“Daha önce de söylediğim gibi, aydınlığa erme olasılığı, karanlık duyguların zihnin temel yapısının doğal bir parçası olmaması olgusuna dayanmaktadır. Bir parça altın yüzyıllarca çamur altında gömülü kalmasına rağmen, kendi içinde değeri hiçbir zaman değişmemektedir. İhtiyacımız olan tek şey, o altını kaplayan toz tabakalarını yok edip, altının orijinal haliyle açığa çıkmasına yardım etmektir. Bu sebeple Budadaşlığa ulaşmak, bir arınma işlemidir; yavaş ama kesin .»ılımlarla olumlu kişisel özellikleri ve bilgeliği oluşturma durumudur. Kişinin idrak hali, artık gizli hiçbir şeyi barındırmaz hale, ya da yıkıcı duyguların artık bir daha oluşma durumunun bulunmadığı bir hale gelmektedir.

“Aydınlığa ulaşmış bir varlığın, duyguları olmadan nasıl yaşadığını merak edebilir insan. Yıkıcı duygular, insanların, nesneleri oldukları haliyle görmelerine kesinlikle engel oldukları için, bu bana yanlış bir soruymuş gibi geliyor ve dolayısıyla gayet güzel yaşadıklarını söyleyebilirim. Muğlak duygular, gerçeğin doğasının ve kişinin akıl yapısının doğru bir şekilde ortaya koyulmasına engel olurlar. Kişi her şeyi gerçekte olduğu haliyle gördüğü zaman, kendisini negatif duygulardan kurtarması daha kolaylaşır ve ancak bundan sonra sağlıklı bir akıl yapısında bulunan pozitif duygular üretmeye başlar. Buna hemen ortaya çıkabilen, doğal bir merhamet ve şefkat duygusu da dahildir.

“Her şey tecrübeye dayanır. Aksi halde, bu birisinin buzla kaplı bir gölün üstünde güzel bir saray inşa etmesine benzerdi; yani buzlar eriyince sulara gömülmeye mahkûm bir saray. Buda’nın söylediği gibi, ‘Ben size yolu gösterdim. O yolda ilerlemek ya da ilerlememek size kalmış.' Bu tabii ki çok kolay bir şey değil. Bu alıştırmaları yapmak azim gerektiriyor, gayret gerektiriyor ve en önemlisi sürekli bir çalışma gerektiriyor. Büyük Tibetli bir münzevi Milarepa demiştir ki, ‘İlk başta hiçbir şey olmaz, sürecin ortalarında hiçbir şey yanınızda kalmaz, sonunda da hiçbirisi sizi terketmez.’ Yani zaman alan bir iş bu. Ama belki şunu söylemek cesaret verici olabilir: eğer ilerleyip kapasitenizin en iyisini gerçekleştirebilirseniz, kesinlikle işe yaradığını kendi gözlerinizle göreceksiniz.”

Matthieu konuşmasını bitirdiğinde, Dalai Lama şükran duygusuyla başını eğerek kendisine selam verdi ve gülümseyerek şöyle dedi, “Taşımakta olduğu gelong sıfatının yanında,”rahip demektir“Matthieu artık geshe unvanını da hak etmektedir” (Tibet ruhsal eğitim sistemimde felsefe doktoru, Ph.D.).

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült